(Bu yazışmalar ilk kez 12 Aralık 2016'da Facebook sayfamda yayımlanmıştır.)
12 Aralık 2025 Cuma
NAZİR AKALIN İLE 7 MART 2001-3 OCAK 2002 TARİHLERİ ARASINDA YAPTIĞIMIZ E-MAİL YAZIŞMALARI
7 Aralık 2025 Pazar
AĞIR ROMAN'IN HAFİF ŞAİRLERİ
Metin Kaçan (1961-2013)'ın 1990'a yayımlanan ve zamanla klasikleşen eseri Ağır Roman (Metis Yay., 5. Bas., İst. 1991, 140 s.) okurlarına ilginç sürprizler sunma potansiyeli yüksek bir kitap. Kısa sürede pek çok baskı yapan, bir çok dile çevrilen, filmi çekilip tiyatroda sahnelenen Ağır Roman'ı malesef yayımlanışından 35 yıl sonra, 7 Aralık 2025'te okuyabildim. Okuduğum günlerde Devlet Tiyatroları'nın Ağır Roman'ı tiyatro sahnesinde oynamasını ise baht açıklığım olarak adlandırıyorum! Bunu belirtmişken, Ağır Roman'ı 6 Aralık 2025'te Ankara DT Şinasi Sahnesi'nde izledim.
Söze girerken, eserin okuyucularına ilginç sürprizler sunduğunu belirtmiştim. Bunların en önemlisi Ağır Roman'ın farklı okumalara açık bir metin olmasıdır. Sözgelimi ben Metin Kaçan'ın Ağır Roman'da hafife aldığı şairlerden yola çıkıp güncel atıflarla yol alacağım.
Bir "roman" muhiti olarak "Kolera Sokağı"nda cirit atması gereken her türlü halk kişisinin yanısıra, Metin Kaçan şairlere de bir vazife biçmiştir orada. Gafticisinden kevaşesine, berberinden tamircisine, esrarcısından şarapçısına, şoparından lombarına, darbukacısından klarnetçisine, polisinden muhbirine, müslümanından Rum, Ermeni, Süryani gayrimüslimine, softasından feylezofuna, "Kara çantalı, hükümet suratlı adamların", hasılı toplumu oluşturan her kesimden insanın cirit attığı sokakta şairlerin geçit merasimine katılmaması mümkün mü?
Şairlerle ilgili satırlar Ağır Roman'da her zaman bu örnekteki gibi tazim nitelikli değildir. Bunlardan ilki Kolera'ya musallat olan "yengeç herifler"in, sokak halkının canına ve malına musallat oldukları sürece tekabül eder. Bu "namussuz"lar "Kolera'da ne kadar tamirane, marangozhane, ticarethane varsa", hepsine zarar vemeye başlamışlar, daha doğrusu esnafı haraca kesmek için ellerinden geleni yapmışlardır. "Arap Sado'yu öldüren yengeç herifler, mahalleyi savunacak bir kabadayı olmadığından, Koleralılar'ın analarından emdikleri sütü burunlarından getirmeye başladılar." (s. 40) "Bu pezevenkler", Tıbı'nın atı Şermin'i bıçakla vururlar, diş geçiremedikleri Berber Ali'nin dükkanını bir gece yağmalarlar... İşte şimdi Berber Ali usturasını almış, Tıbı'yla birlikte "yengeç heriflere" hesap sormaya gitmektedir. Şairler bu noktada çıkar ortaya: "Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in müzesinin önünde yaktıkları ateşle ısınan Kolera'nın şairleri, Berber Ali'nin kavgaya gittiğini gördüklerinde, ısınmayı bırakıp yazacakları kitaplara konu olacak bu olayı yaşamaya koştular. /(...)/ Berber Ali ve Tıbı, yengeç heriflerin mekânının önünde durunca, her türlü fırtınada kibritlerini söndürmeden çakan şairler, sigaralarından çıkardıkları anlamlı duman işaretleriyle, kalabalığın arasına karışmış, argo konuşmaya çalışan aval köylüleri susturdular." (s. 42)
Görüldüğü gibi, anlatıcı şairleri oldukça edilgen bir şekilde yakalamış ve onlara niteliksiz görevler biçmiştir: Sokakta yaktıkları ateşte ısınmaktadırlar, eserlerini bir sokak kavgasından devşireceklerdir. Kavganın gürültüsüz bir çevrede vukubulması için kendileri gibi seyirci olan köylülerin konuşmalarını susturmakla vazifelenirler. Romandaki şairleri bu vaziyette tavsif edilmiş görünce mevcut zaman şairlerinden meyhaneye veya mescide konuşlanmış olup da yaşanıp giden sosyolojiyi pas geçen, kendi ortam ve alemlerinde nebat bulanları düşünmeden edemiyor insan!
Bu arada kavga Berber Ali'nin zaferiyle sonuçlanmış, "yengeç herifler"in reisi iki seksen yere yatırılmıştır. Şairler bundan da kendilerine bir iş icat etmeyi başarır: "Ali, Kolera'da şerefi için yaptığı kavgayı kazanmanın coşkusuyla, adımlarını berber dükkânına doğru pergel gibi açtı. Tıbı, karlar üzerinde baygın yatan reise, kin dolu bir balgam atıp atı Şermin'i gömmek için ahıra doğru uzaklaştı. Şairler, 'Biz burada çok takıldık biraz dolaşalım/oldu peki görüşelim' gibisinden kafiyeli sözlerle kavgayı estetik bulup bulmadıklarını tartışmaya koyuldular." (s. 44) Görüldüğü gibi, Ağır Roman'da şairler oldukça hafif çekmektedir!
Şairlerden bahis ilerleyen sayfalarda da açılır: Bir arabanın tamir edilmesi işi söz konusudur. Fakat Hamit Usta, tamirat için gerekli olan tutya madenini bulamamış, dolayısıyla tamiratı başaramamıştır. Bu durumdayken Gıli Gıli Salih bir araştırma yapar: "Aklına şair Adam Mickiewicz'in heykeli gelince gözleri parladı." Aranan maden heykelde bulunmaktadır: "Gece, Kolera'da yağlanmış iki gölge çalışmaktaydı. Fil Hamit sokağın başında nöbet tutarken, Gıli, Adam Mickiewicz'in tutya heykelinin ayağını kesmekteydi. Gıli testereyi acemi kuş sesi çıkarttırak kullandığından, softa muhbirleri ekmek parasından yoksun bırakıyordu. Şairler bu manzarayı görseler hiç çekinmeden iki salatalığı cacık yaparlardı. Heykelin ayağını yamuk-yumuk kesen Gıli ustasıyla beraber atölyeye kaçtı - Gıli, Mickiewicz'in ayağını özellikle düzgün kesmeyipacemi hırsız süsü vermişti." (s. 72) Dikkat edilirse burada da şairlerden hoş bahsedilmez. Onların "iki salatalığı cacık" yapacak tıynette görülmesi argodaki "cacık köpürtmek" deyimine denk düşmekte, dolayısıyla "gereksiz yere tantana çıkarmak", "küçük bir meseleyi büyütmek", "abartılı ve boş konuşmak" gibi anlamları kapsamaktadır. Sözü köpürten, siyak sibak tutmaz söz yığınlarını bir araya getiren, şiiri meselesizleştiren, büyük meseleler karşısında küçüldükçe küçülen ve adı şaire çıkmış kimi günümüz figürlerini tasavvur ediniz burada!










