7 Aralık 2025 Pazar

AĞIR ROMAN'IN HAFİF ŞAİRLERİ

                   "tevekkül tavsiye edecekler seni ve devleti tanıyanlar,
                            bütün arkadaşlar tarihi hükümet konağı önünde,
                            bu çağa ait olmayan bir poz vereceğiz"                    
                                               (Emre Öztürk, Hece Dergisi, Aralık 2017)


Metin Kaçan (1961-2013)'ın 1990'a yayımlanan ve zamanla klasikleşen eseri Ağır Roman (Metis Yay., 5. Bas., İst. 1991, 140 s.) okurlarına ilginç sürprizler sunma potansiyeli yüksek bir kitap. Kısa sürede pek çok baskı yapan, bir çok dile çevrilen, filmi çekilip tiyatroda sahnelenen Ağır Roman'ı malesef yayımlanışından 35 yıl sonra, 7 Aralık 2025'te okuyabildim. Okuduğum günlerde Devlet Tiyatroları'nın Ağır Roman'ı tiyatro sahnesinde oynamasını ise baht açıklığım olarak adlandırıyorum! Bunu belirtmişken, Ağır Roman'ı 6 Aralık 2025'te Ankara DT Şinasi Sahnesi'nde izledim.

Söze girerken, eserin okuyucularına ilginç sürprizler sunduğunu belirtmiştim. Bunların en önemlisi Ağır Roman'ın farklı okumalara açık bir metin olmasıdır. Sözgelimi ben Metin Kaçan'ın Ağır Roman'da hafife aldığı şairlerden yola çıkıp güncel atıflarla yol alacağım. 

Bir "roman" muhiti olarak "Kolera Sokağı"nda cirit atması gereken her türlü halk kişisinin yanısıra, Metin Kaçan şairlere de bir vazife biçmiştir orada. Gafticisinden kevaşesine, berberinden tamircisine, esrarcısından şarapçısına,  şoparından lombarına, darbukacısından klarnetçisine, polisinden muhbirine, müslümanından Rum, Ermeni, Süryani gayrimüslimine, softasından feylezofuna, "Kara çantalı, hükümet suratlı adamların", hasılı toplumu oluşturan her kesimden insanın cirit attığı sokakta şairlerin geçit merasimine katılmaması mümkün mü? 

Şairlere dair ilk atıf romanın daha girişinde, sokakla ilgili malumatın detaylandırıldığı satırlarda verilir: "Kısılan yağmurla beraber gökkuşağının birtakım renkleri kara şoparların sadece tahtadan ve ipekten yapılmış barakalarının üstünde sevişti. Kiliselerden gelen çan sesleri, kısa bir zaman sonra hafif esrar kokusu ve ezan sesiyle karışıp havayı kapladı. Adam Mickiewicz'in şair ruhu yüzyıllık müzesinden kalkıp balıkların ve sokağa gönül vermiş çamaşırların arasından geçip kilisenin istavrozuna kondu. Kolera'da böyle bir görüntü turlarken, imparatorlar, cıgaralarından babacasına çektikleri dumanı kara şoparların bulunduğu yıkıntılara doğru üflediler." (s. 13) Burada adı geçen Adam Bernard Mickiewicz (1798-1855) Polonyalı büyük bir şairdir. Mazlum halkı için yazdığı hisli şiirlerle küçük yaşta şöhreti yakalayan Mickiewicz, Rusya, Almanya ve Fransa'da geçen sürgün hayatından sonra 1855'de İstanbul'a gelir ve Beyoğlu'nda Tatlı Badem Sokağı, 29 nolu üç katlı binadaki bir dairede yaşamaya başlar. Aynı yıl, bu evde koleradan hayata gözlerini yumar. Ağır Roman'da anlatısı yapılan itibari mekanda (Kolera Sokağı'nda) bulunan ve eserde başka atıflarla da anılan bu bina şairin ölümünün 100. yılı olan 1955'te Adam Mickiewicz Müzesi adıyla müzeye çevrilir. Koleradan ölen bu içli ve vatansever şaire, olayları Kolera Sokağı'nda geçen bir romanda yer verilmesi, yazar Metin Kaçan'ın ustalığını gösterir.

Şairlerle ilgili satırlar Ağır Roman'da her zaman bu örnekteki gibi tazim nitelikli değildir.  Bunlardan ilki Kolera'ya musallat olan "yengeç herifler"in, sokak halkının canına ve malına musallat oldukları sürece tekabül eder. Bu "namussuz"lar "Kolera'da ne kadar tamirane, marangozhane, ticarethane varsa", hepsine zarar vemeye başlamışlar, daha doğrusu esnafı haraca kesmek için ellerinden geleni yapmışlardır. "Arap Sado'yu öldüren yengeç herifler, mahalleyi savunacak bir kabadayı olmadığından, Koleralılar'ın analarından emdikleri sütü burunlarından getirmeye başladılar." (s. 40)  "Bu pezevenkler", Tıbı'nın atı Şermin'i bıçakla vururlar, diş geçiremedikleri Berber Ali'nin dükkanını bir gece yağmalarlar... İşte şimdi Berber Ali usturasını almış, Tıbı'yla birlikte "yengeç heriflere" hesap sormaya gitmektedir. Şairler bu noktada çıkar ortaya: "Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in müzesinin önünde yaktıkları ateşle ısınan Kolera'nın şairleri, Berber Ali'nin kavgaya gittiğini gördüklerinde, ısınmayı bırakıp yazacakları kitaplara konu olacak bu olayı yaşamaya koştular. /(...)/ Berber Ali ve Tıbı, yengeç heriflerin mekânının önünde durunca, her türlü fırtınada kibritlerini söndürmeden çakan şairler, sigaralarından çıkardıkları anlamlı duman işaretleriyle, kalabalığın arasına karışmış, argo konuşmaya çalışan aval köylüleri susturdular." (s. 42)

Görüldüğü gibi, anlatıcı şairleri oldukça edilgen bir şekilde yakalamış ve onlara niteliksiz görevler biçmiştir: Sokakta yaktıkları ateşte ısınmaktadırlar, eserlerini bir sokak kavgasından devşireceklerdir. Kavganın gürültüsüz bir çevrede vukubulması için kendileri gibi seyirci olan köylülerin konuşmalarını susturmakla vazifelenirler. Romandaki şairleri bu vaziyette tavsif edilmiş görünce mevcut zaman şairlerinden meyhaneye veya mescide konuşlanmış olup da yaşanıp giden sosyolojiyi pas geçen, kendi ortam ve alemlerinde nebat bulanları düşünmeden edemiyor insan!

Bu arada kavga Berber Ali'nin zaferiyle sonuçlanmış, "yengeç herifler"in reisi iki seksen yere yatırılmıştır. Şairler bundan da kendilerine bir iş icat etmeyi başarır: "Ali, Kolera'da şerefi için yaptığı kavgayı kazanmanın coşkusuyla, adımlarını berber dükkânına doğru pergel gibi açtı. Tıbı, karlar üzerinde baygın yatan reise, kin dolu bir balgam atıp atı Şermin'i gömmek için ahıra doğru uzaklaştı. Şairler, 'Biz burada çok takıldık biraz dolaşalım/oldu peki görüşelim' gibisinden kafiyeli sözlerle kavgayı estetik bulup bulmadıklarını tartışmaya koyuldular." (s. 44) Görüldüğü gibi, Ağır Roman'da şairler oldukça hafif çekmektedir!

Şairlerden bahis ilerleyen sayfalarda da açılır: Bir arabanın tamir edilmesi işi söz konusudur. Fakat Hamit Usta, tamirat için gerekli olan tutya madenini bulamamış, dolayısıyla tamiratı başaramamıştır. Bu durumdayken Gıli Gıli Salih bir araştırma yapar: "Aklına şair Adam Mickiewicz'in heykeli gelince gözleri parladı." Aranan maden heykelde bulunmaktadır: "Gece, Kolera'da yağlanmış iki gölge çalışmaktaydı. Fil Hamit sokağın başında nöbet tutarken, Gıli, Adam Mickiewicz'in tutya heykelinin ayağını kesmekteydi. Gıli testereyi acemi kuş sesi çıkarttırak kullandığından, softa muhbirleri ekmek parasından yoksun bırakıyordu. Şairler bu manzarayı görseler hiç çekinmeden iki salatalığı cacık yaparlardı. Heykelin ayağını yamuk-yumuk kesen Gıli ustasıyla beraber atölyeye kaçtı - Gıli, Mickiewicz'in ayağını özellikle düzgün kesmeyipacemi hırsız süsü vermişti." (s. 72) Dikkat edilirse burada da şairlerden hoş bahsedilmez. Onların "iki salatalığı cacık" yapacak tıynette görülmesi argodaki "cacık köpürtmek" deyimine denk düşmekte, dolayısıyla "gereksiz yere tantana çıkarmak", "küçük bir meseleyi büyütmek", "abartılı ve boş konuşmak" gibi anlamları kapsamaktadır. Sözü köpürten, siyak sibak tutmaz söz yığınlarını bir araya getiren, şiiri meselesizleştiren, büyük meseleler karşısında küçüldükçe küçülen ve adı şaire çıkmış kimi günümüz figürlerini tasavvur ediniz burada!

Romanın takip eden olay halkasında da şairlere göndermeler yapılır. Gıli, kendisine yeni bir hayat tasarlamaktadır. Bu yolda hayaller kurar, rüyalar görür: "Rüyasında, bitirimlerin kurduğu hayallerin daha oturaklısını görmeye başladı. Geçmişte yaşadığı olayları unutup yeni bir hayata başlaması için şair babaların yardımına ihtiyacı vardı. Kolera'nın şairlerinin bir görevi de geçmişlerini unutmak isteyen yeni yetme bitirimlere yol göstermekti. Gıli, sabahın ilk ışıklarıyla beraber yola çıkıp en hırpani şairi aramaya koyuldu. Seyyar ciğerci Tıbı'nın kaldığı ahırdan gelen dörtlükleri duyunca aradığı tılsıma kavuştu. Şair baba, Tıbı'nın mekânında damardan ilaç alıp en güzel dörtlüklerini patlatıyordu. Morfinden uyuşan Tıbı, aldığı zevki uçurmak için göğsüne kör jiletle kalp çizmekteydi. Gıli cesaretini toplayıp şair babaya geçmişini unutmak için bitirim olmayı seçtiğini detaysız vaziyette anlattı. Şair baba, Gıli'yi, Kolera'nın sessiz kaldırımlarından uçurarak kırmızı metallerin parladığı sokağa getirdi. Gıli'ye bir buçuk saat içinde bitirimler dünyasıyla ilgili sırları verdi. Gıli'nin geçmişini unutturmak için bu sırları anlatmaya mecburdu. 'Tespih çekmenin adabı - Yan yattı çamura battı - üzerindeki giysiye göre yapılan hareketler," falan filan: Şair babanın verdiği bu sırlar Kolera'nın gece ve gündüz yaşamını belirleyen bitirimlerin en gizli sırlarıydı. Bu soruları bilmeyenler bitirimler dünyasında fazla söz sahibi olamıyorlardı. Gıli, tılsımlı dörtlükleri de ezberledikten sonra yeni bir ruh haliyle Kolera'daki yaşamına hızlı geçiş yaptı." (s. 72-73) Görüldüğü üzere, bitirim olmak isteyenin rüyasında vuku buluyor bu kez şairlerin yapıp etmeleri: Mekanları ahır; yapıp etmeleri keyif verici, aklı iptal edici materyal kullanmak ve bitirim yetiştirmek! Maalesef gerçek hayatta bu bitirim yetiştirme süreci farklı kanaat ve siyaset kişilerini epikleştirmek, kişi kültü oluşturmak şeklinde tezahür ediyor. Akabinde toplumun canına okuyor bu kült bitirimler! 

Ağır Roman'da şairlerle temas ettiğimiz bir başka süreç, Orso'nun kahvesinde gerçekleşir: "... kendi usullerince pişti oynayan şairler Gıli'ye yapacağı vukuatta başarılı olması için kurnazlık dörtlükleri parçalayıp karşılıklı atışarak oyunlarına devam ettiler. 'Kolera'dan geçiyor musun/maçayı karoyu seçiyor musun/Yaptığın piştiler façalı olsun/kes traşı da pantalonun biraz paçalı olsun!' Şairlerin sülün gibi atışmalarına tav olan Gıli, şokella bataklığına düşmüş sokak çocukları gibi sevinerek pezevenklerin takıldığı kahvelere doğru adımlarını konuşturdu." (s. 103) Görüldüğü gibi, şairlere biçilen kıyafet burada da kefendir: Dizelerini ali cengizlik işlere tahvil etmek!

Şairlerin kahvehaneden sonraki mekanı bitirimhanedir. Bir bitirimhanede Gıli üzerinden muhabbet eden "ağır bitirimler"in muhabbetine bir şair de dahil olur: "... Bu sırada Kolera'nın en yetenekli şairi bitirimhaneye heyecanla dalıp cebinden çıkardığı buruşuk sigara kâğıdını okumaya başladı: 'Ulan! Yaran nerde/beren nerde/en önemlisi paran nerde!' Sakalları bir keçininkinden daha fazla olmaya kumarbaz o an için çok önemli bir miktar parayı şaire verip şiiri satın aldı. Soyulacak bir adama böylesine can alıcı bir söz söylemek davayı yarı yarıya kazanmaktı. Şair paraları saymadan bitirimhaneden çıkıp şarapçıya girdi. Yeni dörtlükler yazmak için sadece şarabın arkadaşlığına ihtiyacı vardı. Şaraphanenin akustiği ve şişeden içilen şarabın 'lıkır lıkır' sesi şiirinin en kuvvetli ritmini oluşturuyordu. Bunu hiç kimse kulak arkası yazamazdı. Alkolik şair şaraba ekmeği basıp karnını doyurdukça dizeler sıraya geçti. 'Elle ya muavin/Ele vermiyoruz/Direk içeri koyuyoruz...'" (s. 107) Şairleri bitirimhaneye, şaraphaneye yerleştiren Metin Kaçan, onları bitirime, kumarbaza şiir yazan figürler olarak anlatırken, kuşkusuz bilinçli bir tercih yapıyor, şairlerin bizdeki geleneksel bazı tutumlarını olduğu kadar, mevcutta icra ettikleri bazı tercihlerini de tahfif ediyordu. 

Şairlerle ilgi bir başka anlatı, Gıli'nin bitirimcilikte efsaneleştiği zamanlara tekabül eder. Fakat burada şairler Gıli'yle doğrudan irtibat halinde değildir. Arada Acem Baba vardır, Kolera'nın seyir defterini tutan: "Acem Baba, Gıli'nin Kolera'daki tüm insanları hayrete düşürücü yürüyüşünü şair babalarının yardımıyla seyir defterine geçti. 'Uzaktan tanınır delikanlımız/Koltuk altındadır emanetimiz/Sen ne söylersin söyle köylü kardeşimiz/Ezelden sayılıdır nefeslerimiz!/Niçin boşa geçsin ömürlerimiz.' Acem Baba metresinin kaş kalemiyle şiiri deftere geçirince, kabadayılığın zor zanaat olduğunu çakozlayan fırıldak şahıslar Orso'nun kahvesini terkedip caka satacak başka mekân aradılar." (s. 113) Daha önceki atıflarda da olduğu gibi burada da şiirin ne için, kimin hizmeti uğruna kullanıldığı vurgulanır. Fakat burada bundan daha da önemli olan, şiirin hangi aletle deftere geçirildiğidir: Metresin kaş kalemiyle! 

Uzun bir süre mahalleden kopan Gıli'nin abisi (yazar, ressam) Reco'nun tekrar mahalleye döndüğü bir sürecin anlatıldığı satırlarda, şairler bu kez onun gözüyle anlatılır: "Şarhoş şairler Kolera'nın ıslak caddelerinde 'Getirin oradan biraz şarap; içeyim/Şu boşluğun içerisinde gidip geleyim!" diye bağırıyorlardı." (s. 135) Şairlerin ve halkın halini gören Reco, hayatını devam ettireceği başka bir mekân bulmaya niyetlenir. Sonuçta annesinin evine yerleşir. Şairler, romanda son kez bu süreçte dikkatlere sunulur: "Sadece kendisinin veya Kolera'daki papikçi şairlerin anlayacağı resimleri annesine gösterip, yerinde durmayan şekilleri açıkladı." (s. 136). Şairlerin buradaki vasfı da hayli dikkat çekici ve tahkirat içeriklidir: "Papikçi". Yani, uyuşturucu tesirinde olan hapları kullanan!

Maalesef, uyuşturucunun bugün binbir biçimi var. Fanatik bir şekilde bağlandıkları herhangi bir nesne yahut olgu da uyuşturabiliyor, trolleştirebiliyor insanları; hele şairleri!

1 yorum:

İbrahim Eryiğit dedi ki...

Muhteşem ötesi çok güzel bir yazı. Kutluyorum Sayın Akkanat'ı. Ağır Roman konusunda tek güzel yazı bence.