İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2020 Cuma

KATİLLER, YAZARLAR...

Katillerle yazarların bir arada olduğu sahneler her bakımdan can alıcıdır…
İşlediği cinayetten sonra yakalanıp hapse konulan baba katili Dimitri (Mitya), mahkemeye çıkacağı günün arifesinde kendisini ziyarete gelen kardeşi Aleksiy’le (Alyoşa), asıl konu olan cinayet ve mahkeme üzerine konuşmaktansa, alakasız mevzulardan söz etmektedir. Alyoşa’yı şaşırtan bu mevzulardan birisi de “şair/yazar”larla ilgilidir. Karamazov Kardeşler’in bu küçük olay halkasında Dimitri, canını sıkan iki yazar (şair) taslağından söz eder. Tabii bu söz ediş, katil kahramanımızın “gulûv” derecesindeki “tariz”ler şeklinde olmaktadır. Mitya’nın küfrüne maruz kalan birinci yazar (Ki romanda ilk kez burada anılır.) Claude Bernard adlı birisidir. “Canı cehenneme” gidesi “alçağın biri” der Mitya onun için, çünkü kendisine gelmiş ve “dava”sıyla ilgili bir yazı yazacağını ve bu yazıyla edebiyata adım atacağını söylemiştir. Mitya hakkında, “‘Öldürmeden yapamazdı, onu çevre mahvetti’ gibi şeyler yazacağını” söyleyen Bernard,  kalemine biraz da “sosyalizm kokusu” sindirmeyi vaat etmiştir…
Dimitri’nin hakaretler yağdırdığı ikinci kişi Rakitin’dir. Birincisinin aksine, Dostoyevski’nin romanda zaman zaman yer verdiği bir kahramandır Rakitin. Kötü niyetli bir ilahiyat öğrencisi olarak çıkarır anlatıcımız onu. Karamazov Kardeşler’in şahıslar kadrosunu inceleyen edebiyat araştırmacıları onu ‘oportünist’ sıfatıyla anabilirler. Ahlâkına uygun davranışı “Hohlakova’nın ayağına övgü” yazarken de gösterdiğinden olsa gerek, katil Dimitri onunla ilgili olarak şu cümleyi kullanır: “Şiir de yazıyor namussuz herif!” Rakitin’in Bayan Hohlakova’ya şiir yazmasının sebebi, ucuz bir işle açıklanabilir: Ayaklarına güzelleme yakılan bayanın gönlünü çelip parasına ortak olmak! Hapishaneye gelip Dimitri’ye “Ömrümde ilk kez, ellerimi kirletip şiir yazıyorum, birinin gönlünü çelmek için!” şeklinde itirafta bulunur. Rakitin bu “kirli iş”te “güzel bir söz oyunu yapmış”, ayak güzellemesinin içine “vatandaşın duyduğu acıları sokabilmiş”tir. Böylece Puşkin’i bile geride bırakmıştır! Bu itibarla, Mitya’nın onu “köpoğlu köpek” diye anması manidar sayılabilir.
Sözü sürüklediğimiz yönü fark ediyor musunuz? İtibârî (kurgusal, muhayyel) alemdeki kayıtları, tarihle sabit olaylara bağlayacağız. Son zamanlarda yaşanan, fakat kökeni pek eskilere dayanan “ulusçuluk” oyunlarının âkıbetine. Yani kavimcilik kokulu cinayetlere. Bir zamanlar İslâm milletinin tefriki için kullanılan kavimcilik zilletinin, şimdilerde farklı ortamlara zerkedilerek yeni cinayetlerde kullanılmasına...
Olan biteni geniş bir açıyla teşrih edecek olursak, yazar Hırant Dink (ve benzerlerinin) “kavim oyunlarıyla” gündeme getirilmesi, cinayet objesi seçilmesi; bu arada (Orhan Pamuk gibi) başka isimlerin aynı atmosfer içine (“elde keklik”) çekilmesi, bir hayli anlamlıdır.
İtirazlarınıza kesinlikle katılıyorum, baba katili Dimitri ile yazar katili (veya tehditçisi) arasında gözle görünür bir ilgi, alâka yoktur. Ayrıca, Dimitri’nin tarizlerine hedef olan iki soytarı şair/yazar ile İstanbul’da katledilen (yahut tehdit edilen) yazar(lar)ın arasında da doğrudan bir irtibat kuramayız. En başta, ilk kategoride yer alan kahramanlar “hayal alemine” ait iken, bizimkiler “sahih” dünyanın üyesidirler.
Belirtmekte fayda var: Dostoyevski’den emanet aldığımız anlatım, okuduğunuz şu denemeyi zevkli kılmak gayemize hizmet etsin diyedir. Fakat görüldüğü gibi, deneme türü serbest iken, burada ele aldığımız konu serttir.
Bu açıklamayı yaptıktan sonra, örnek olaylarımız arasında irtibat kurmaya mani olacak bir başka husus üzerinde duralım: Dostoyevski’nin yarattığı ahlaksız yazar taslakları “eser”lerine her ne kadar “sosyalizm kokusu”, “vatandaş acısı” sindirmişlerse de, son aşamada “şahsi emel”lerine hizmet etmek amacındadırlar. Dolayısıyla Katil Dimitri’nin onları namussuz diye adlandırması haklı bulunabilir. Bizim adlarını anmak zorunda kaldığımız reel yazarlarımız (Hırant ve Pamuk) ise, katil ve tehditçinin muhatabı olurlarken, belli bir “namus” makamı üzeredirler. Fakat bu makam, görünüşte, katil ve tehditçi tarafından da  makam seçilmiştir. Yani, her iki kutup, aynı kavimcilik oyununda bir bakıma rol üstlenmiş göründüklerinden, en azından ayrı ayrı (yahut karşı karşı)  “bir taraf” olduklarından, kıyamet kopmuştur.
Burada, katiller arasındaki bir başka gayri-benzerlikten de söz edebiliriz: Dink’in canını alan katil ile, kaşla göz arasında Pamuk’u tehdit eden tehditçi, kuşkusuz Mitya ile aynı “ölçekte” kişiler olamaz. Tarihî bir olaya imza atan bu tedhişçilerin kim bilir kimlerin adına hareket ettikleri ve hangi amaçla bir topluma yön verme teşebbüsü içine girdikleri “net” değildir. Oysa, Dimitri, öz babasını, sevdiği kadına göz koyduğu için katletmiştir. Cinayetlerin temelinde her ne kadar bir şeyi bir başkasına kaptırmamak kaygısı var gibiyse de, bu “bir şey”in niteliği farklıdır.
Fakat olaylar arasında mutlaka bir benzerlik kurmak istersek, bu kolaydır: Her iki durumda da katiller (veya tehditçi) “yazar” karşıtı bir tutum içindedir. Buna rağmen, Dostoyevski’nin eserindeki katil hile hurda peşinde koşan yazarları (haklı olarak) lanetlerken, kendisi bir yazar katili değildir. Dink’e kasteden ise, doğrudan bir yazar katilidir. Bu tarihî olayın hilesi ise yukarıda temas ettiğimiz “ulusçuluk” oyunu, “kavmîyetçilik” saplantıları, yahut bunlardan nemalanmak isteyenlerin seyir keyfidir…
Konumuz katiller ve yazarlar olduğuna ve Orhan Pamuk adı bir vesileyle (malûm tehdit) yazımız içinde anıldığına göre, burada üçüncü bir kıtal olayından bahsetmemek olmaz. Hepimizin gözleri önünde gerçekleşen bir konuşmadan söz etmeliyiz önce: Hatırlarsınız, Bush’un Türkiye ziyaretinde, İstanbul Ortaköy’de yaptığı bir konuşma vardı. Bu konuşmada Türk yazarı Orhan Pamuk’tan büyük bir övgüyle söz ediyordu “Başkan”.  İşte cinayet!
Üçüncü tip bir kavimcilik zihniyetiyle “Dünyaya hükümdar olma” ihtirasına kapılmış birisinin diline düşmek, kendinden menkul bir cinayete kurban gitmek değil midir?
(Bu yazı ilk kez 1 Şubat 2007’te Milli Gazete’de yayımlanmıştır.)

4 Aralık 2019 Çarşamba

ŞİİR VE ANKARA…

Şehir ile şiir arasındaki uyum sadece söylenişlerine sinen ahenk benzerliği bakımından mıdır?
Zannetmem, altlarda daha derin ilişkiler var.
Sözgelimi medeniyetle olan bağlarını düşünelim.
Bu açıdan bakıldığında, her ikisi de temel yapı unsuru değil midir?
Fakat, şehri şehir yapan, diğer bir ifade ile medeniyete sağlayan katmanlar arasında en çok şiirin katkısı vardır. Öyleyse, şehirleri şehir yapan temel unsurların başında şiir mi gelmektedir? Bu, bizim kabulümüzdür.
Şiir gibi şehir, yahut, şehir gibi şiir! Birbirini tamamlayan bu karşılıklı benzetme, yüzyıllara damgasını vuran şehirlerimiz için olduğu kadar, yüksek kaliteli bir şiiri ifade etmek için de kullanılır. Aynen şu örneklerdeki gibi: İstanbul’u, Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır/Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” beytiyle veya Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiiriyle; Edirne’yi, Nef’i’nin“Edrine şehri mi bu yâ gülşen-i Me’vâ mıdır/Anda kasr-i pâdişâhî cennet-i Alâ mıdır” şeklindeki dizeleriyle; Bursa’yı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirleriyle medeniyet dünyamıza nakşetmişizdir. İstanbul, Edirne, Bursa… denildiğinde hemen bu şiirler akla gelir. Doğal olarak, bu şiirler mırıldandığında da, sözkonusu şehirlerin sıcak atmosferi kaplar benliğimizi…



Peki Ankara için böylesi bir birikim mevcut mudur?
………..
Ankara, klâsik devir şairlerimizce değişik mazmunlar dahilinde ele alınmıştır. Şehrin “Engürü”/ “Engüri”  şeklindeki adına bağlı olarak ve “üzüm”, “şarap”, “kadeh”, “sof” (tiftikten mamul dokuma, kumaş), “sofî” gibi anlamlarla  bağlantı kurularak klâsik şiirde yer alması, kuşkusuz döneme has ekonomik, sosyal, kültürel ve edebî algıları yansıtmaktadır.
Ankara, şiir ile irtibatlı en parlak dönemini son seksen yıl içinde yaşamıştır diyebiliriz. Bunda en önemli faktör kuşkusuz, şehrin Türkiye Cumhuriyeti’ne yönetim merkezi yapılmış olmasıdır.
Bir ülkenin “Başkent”i olmak, pek çok avantajı da beraberinde getirir. Peki, Ankara, bu şansı yakalayan bir “kara” şehri olarak “deniz” şehri İstanbul’a vaktiyle gösterilen teveccühleri kendi dairesine doğru  çekebilmiş midir? Bu soruyu elbette “şiir” açısından soruyoruz. Soru iki şekilde karşılık bulabilir:
1. Ankara’yı yeni kurulan devletin “sembolü” olarak gören ilk dönem şairleri, her halükârda onun adını yaldızlı cümlelerle anmışlardır. Bu anlayış zamanla  “resmî”leşen bir çizgi dahilinde sürüp gitmiştir.
2. “Başkent” olmanın olumsuzlukları da vardır. Bu anlamda, siyasî karşı duruş sahipleri, “Ankara”yı mecazlaştırarak şiir oklarının “hedef tahtası” haline getirmişlerdir.
Ankara bağlantılı şiirlerde görülen bu ikili karşıt duruşun etrafı, başka yan temalarla örülmüş, örtülmüştür. Bu anlamda şiirimizin “Ankara”sı aynı zamanda Altındağ, Ayaş, Bağlum, Beypazarı, Çankaya, Dışkapı, Dikmen, Emek, Gazi, Haymana, Kızılay, Mamak, Rasattepe, Saime Kadın, Sincan, Ulus, Yenişehir… gibi beldeleriyle karşımızdadır. Dahası, sokakları meydanları; bozkırları bağları; dereleri dağları ile Ankara kendisine şiirden bir çehre edinmiştir. Bunlara mahpuslukları, aşkları, yalnızlıkları da eklersek, ortaya çıkan tablo girift bir cazibe alemini yansıtacaktır.



Şiir ve Ankara bağlantılı bu satırların sonunda, benden elle tutulur bir kaynak isteyenler çıkacaktır. İşte o kaynak: Ankara Şiirleri - Altındağ’dan Türkiye’ye… Bu eser “Antoloji- İnceleme” yan başlığını taşımakta olup, Altındağ Belediyesi Kültür Yayınları (Ank., 2006) tarafından yayınlanmıştır.
Uzun ve titiz bir çalışma sonucunda hazırlamış olduğumuz bu eseri merak edenler Altındağ Belediyesi’ne*  müracaat edebilirler...

İKTİBAS

“Gözlerimde Ankara tütüyor
masmavi gökleri vurmuş ufkuma
Gündüz hayalime gece rüyama
Ankara’nın eflâtun taşı
Babamın kırlaşmış başı
Ve dost yüzlü sokaklar giriyor
Gözlerimde Ankara tütüyor”
(İlhan Geçer, s. 142)

“kapanmalı canda işleyen yara
kalbimiz kara ki, yüzümüz kara
göğün dudağında hep aynı sitem;
böyle sokaklara, böyle Ankara”
(Nurullah Genç, s. 205)
(Kaynak: Cevat Akkanat, Ankara Şiirleri - Altındağ’dan Türkiye’ye, Altındağ Belediyesi Kültür Yay., Ank., 2006, 335 s.)

(22 Haziran 2006, Milli Gazete)
             
*Maalesef adı geçen kurumdaki kimi nadan bu kitabın dağıtımını yapmadı, yaptırmadı. Sözgelimi Anadolu’nun farklı şehirlerinden (Sözgelimi Malatya’dan) yapılan taleplere “Kitabı ancak buraya gelirseniz alabilirsiniz!” yanıtı verildi. Hatta vaktiyle bu hususta aramızda mükâleme geçen adı bende saklı bir sözde başkan yardımcısı, bu babda kabızlığa ulaştı. Bu bir tarafa, geçtiğimiz günlerde bir sahaftan öğrendim, belediyedeki hurdacı takımının tercihi, kitabı sahaflara intikal ettirmek olmuş. Şimdilerde Ankara’daki sahaflarda ikişer adet bulunabiliyor! Kültürde dip noktaya böyle böyle geliniyor demek ki. (5 Aralık 2019)

12 Kasım 2019 Salı

MARKO PAŞA

Onay verip vermeyeceğiniz benim meselem değil; tespitim şudur: “Marko Paşa” lafzının genel Türk edebiyatındaki yeri yüksekçe bir mertebeye denk düşer.
“Paşa”nın hangi “Marko” olduğunu soranlar olacaktır elbet. Ukâlalığa lüzum yok, soru sahiplerini bir nefes sıhhate davet ediyorum!
Sözü şöyle sürüklemem isabet olur mu acep: Lisan-ı Türkî-yi Fasih’te “Marko”ya Marcus denilmekteymiş! “Paşa” telaffuzunun evvel zamandaki “hurufî” dizilişi üzerine zannınız pek tabii olarak “Pasha”dır, heyhât yanılıyorsunuz!
“Paşa”ya pek çok telaffuzlar biçilmiş “Güneş-Dil Teorisi”ne analık yapan dilde?
Kabul edersiniz ki, bunları tespit etmek için epey çalışmak gerekiyor, türlü kayıtlara, ulaşılmaz kaynaklara, ansiklopedik ciltlere, “net” tarlasından toplanacak malumata ihtiyacımız vardır. Kabul ettiniz, ha şöyle!
Efendim, Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (Yani Askerî Tıbbiye; güncelleyelim, söz temsil: GATA), Tıbbiye Nazırlığı ve Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Bugün Kızılay diyoruz) tarihlerine mercek tuttuğumuzda, “Paşa”nın karşılığı “Apostolidis”dir. Marko Apostolidis! Tercüme edelim: Marko Paşa!
Apostolidis için başka zarflar da açalım: Rum cibilliyetli bir Osmanlı hekimiymiş Paşa. Syros Adası’nda “agu” demek şansı bulup dünyayı selamladıktan bir süre sonra İstanbul’a zıplamış ailesiyle! Yukarıda sayım dökümünü verdiğimiz  “müessese”lerde yaptığı talebelik, şeflik, mirlivalık (“Paşa”lık burada başlıyor: Sancak paşalığı), hekimbaşılık, nazırlık (Paşa artık ‘Bakan’dır), gibi vazifelerle Marko Paşa’nın zât-ı şahânelerine şanlı apoletler kondurulur.
Aynı “Paşa”nın başka eserlerde de kaydına rast gelinmektedir. Şimdi vereceğim tarzda kaynağa siz de kolaylıkla ulaşabilirsiniz, neydi, hah, “Deyimler Sözlüğü”! Meğer, elinizin altındaki o lügatçenin “D” harfi kısmına iliştirilen “Derdini Marko Paşa'ya anlat" lakırdısı, bu bizim Apostolidis’ten kinayeymiş. Zira, Marko Paşa sabırca derin bir hekim imiş, kendisine müracaat eden hastalara sadece tıbbi değil, manevi çareler de ikram edermiş. Zavallının şöhreti halk arasında iyice yayıldıktan sonra, araya başka laf ü güzaflar da girmiş: Mesela, herhangi bir dertten yakınanlara, artık traşı kesmesi için, "Derdini Marko Paşa'ya anlat" denilmeye başlanmış. Canı çıksın böyle “Paşa”lığın! Apostolidis’in de öyle olmuş, 1888’de terk etmiş dünyayı!
İkincisine bakalım. İkinci “Marko Paşa”nın serüveni daha mı ilginç sanki?
O ki, bir insan değildir, dergidir. 1946’da doğmuştur. Aziz Nesin (ki müsecceldir, ömr-i sefihinin son demlerinde Sivas’ta “Paşa”lığa soyunmuş olduğu söylenir. Sahi, takipçileri de bu rütbeyi devralıp salimen yürütmektelermiş!) evet, Aziz Nesin ile Sabahattin Ali’nin ortak yataklarında tezgahlanmıştır. Vaktiyle, “Türk basın tarihinin en yüksek tirajlı yayınlarından biri” olarak nâm salmış. Anlaşıldı, bu Marko Paşa, bir mizah mecmuası olsa gerektir. Öyledir. Kastettiği fenalıklara katlanamayan “iktidar mensupları” İkinci “Marko Paşa”ya kelepçe vurdukça, o yeniden ve fakat farklı adlarla türemiş de türemiş: Merhum Paşa, Malum Paşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Öküz Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba, Medet, hep Marko Paşa’yı taşımışlar karınlarında. Daha geniş malumata sahip olmak isteyen aç gözlüler için birkaç kaynak da verebiliriz: Levent Cantek’in Markopaşa/Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi (İletişim Yay., İst., 2001, 203 s.), Mehmet Saydur’un Markopaşa Gerçeği (Çınar Yay., İst., 2001, 272 s.) ve Sabahattin Ali’nin (Der: Hikmet Altınkaynak) Markopaşa Yazıları ve Ötekiler (YKY, İst., 1998, 151 s.) adlı kitapları sanırım göz doyurmaya yetecektir…
Sıra üçüncü Marko Paşa’ya geldi diyebiliriz. Zira bu üçüncüsünü Radikal Kitap’ın (18 Ağustos 2006, S. 283. s. 4) Cumhuriyet’çi (Cumhuriyet’teydi, hâlâ öyle mi?) kalem muhafızı Celâl Üster’den öğrendik bu üçüncüsünü: Eyvallah!
Üçüncü Marko Paşa’nın kimliği hakkında kafanız karışabilir. Şöyle söyleyelim, bu Paşa, ikiye bölünüyor: “Üç A Marko Paşa” diyelim öyleyse ilkine! İşte o, Roma İmparatoru Marcus Aurelius’tur. Üster üsteliyor: “Roma’nın bilge imparatorlarından biridir Marcus Aurelius. Stoacı felsefenin etkisini taşıyan, Yunanca yazılmış 12 kitaplık Kendime Düşünceler adlı yapıtıyla ünlüdür.” Uzatmayalım. “Üç B Marko Paşa”ya geçelim. Bizde “Üç A Marko Paşa”yı doğuran bu “Üç B”dir: “Fenerbahçe’nin Brezilyalı orta saha oyuncusu Marco Aurelio, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığına geçti ya,” diyor Celal Bey. (Anlatım bozukluğunu fark ettiniz mi ey OKS, ÖSS avcıları!) Sonra toparlıyor Üster: “Marco Aurelio, (…) adının, 2. yüzyılda yaşamış bir imparatora uzandığını biliyor olsa gerek. Kimbilir, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığına geçerken belki de bu yüzden “Mehmet” adını seçmiştir. Çünkü Osmanlı tarihinde “Mehmed” adını taşıyan tam altı padişah var. Üstelik bunlardan biri de, Fatih Sultan Mehmed. Aurelio, böylece iki hükümdarı bir araya getirmiş oldu: Adı, Osmanlı sultanı II. Mehmed’den geliyor; soyadı, Roma imparatoru Marcus Aurelius’tan.” Kendinden menkul bu zihniyet ile nereye varılır bilemem, fakat sözün uzadığı yer şurası oluyor: Biri bilge hükümdar, diğeri fethedici padişah, iki şaşaalı hayat, devşirme bir zihniyet indinde, heyhat, bir “Paşa” ediyor: Üçüncü Marko Paşa!
Burada o malum zihniyete iğne çuvaldız hesabı yapmak niyetinde değilim.  Fakat yeni “Paşa”nın “sünneti”ni dert edinen Ahmet Turan Alkan’ın dil sürçmesine vurulması gereken fiskeden vazgeçmeyeceğim: Üzüyorsunuz üstad, “Paşa”lığın şanını lekelemek doğru mu? Sorarım size, “Paşa” olanların sünnet kapısı ne zaman açılmıştır? Korkarım, böyle giderse farz yolunu da göstereceksiniz bu eşrâf-ı mahlukata!
Son olarak, bir başka kalem erbabının “Marko Paşa” ile ilgili yanılgısını da tekzib etmek niyetindeyiz. Meseleyi köşesine farklı bir üslupla yatıran M. Nedim Hazar Beyefendiyi uyarmaktan söz ediyorum! “Marco Hoca!” başlığını kondurmuş kendileri. Boşta bulunup “Yok Paşa!” deyiverilmez mi kendisine? Doğrusu, biz bile dayanamadık, hay Allah dedik, yeni Marko Paşa’mız ne zaman geçti Üniversite’ye?!
Söz uzadı, “deneme”nin de tadı damakta kalmalıdır. Şu halde, devşirme zihniyetin timsali haline gelmiş olan “Marko Paşa” tabirini daha fazla kurcalamaktan vazgeçip, işbu yazıyı bu son satırla keselim!

1 Ekim 2019 Salı

KÖPEK TAŞI

Kurtla kurt köpeğinin hikayesini bilmeyen kalmamıştır. Kısa bir özet: Bir vesileyle karşı karşıya gelen bu iki “hayvan”, birbirlerini çeşitli yaftalamalara tâbî tutup tel’in ederler. Köpeğin bin bir itirazına karşılık, kurdun tek söylemi muhatabının soya sopa ihanet ettiği, soysuzlaşmış olduğu şeklindeki isnadıdır.
Bu alegorinin şaşılacak bir tarafı yok, kuşkusuz her ikisi de son merhalede tabiatlarının gereğini yapmaktadır: Kurt, kendisine verilen güç kuvvet nispetinde dağda kırda işini görürken, köpeğin tabiatında insana koşulsuz şartsız hizmet “güdü”sü bulunmaktadır.
Dolayısıyla kurdun, çıktığı av sonrası tadacağı lezzet, tabiatına yüklenen denge unsurlarıyla belirlenirken, köpeğin midesi, sahibinin inisiyatifine bağlı olarak bir tutam et parçası veya çeyrek teneke “yal” ile sınırlı olacaktır. Demem o ki, birisi tabiatının şartları hariç herhangi bir bağla bağlı değilken, ötekisi en başta sahibinin iradesiyle bağlanmıştır.
Bu iki hayvanı insanla teşbih edeceğimi bekleyenler varsa, yanılmalarına kalan pay, kıl payıdır!  “İnsan” olanın kurtla, köpekle ne alakası ola ki!? Bu uyarıdan sonra, söze devam edip, köpeğin birkaç hâli üzerinde duralım. Mesela çocukluk çağımızdan kalma bir hayat sahnesini gözünüzde canlandırayım:
Aramızda hırçınlıkla şöhret bulmuş olan çocuklar, köpeksiz çıkmazlardı sokağa. Kendileri gibi, berduş köpekleri vardı arkadaşların. Sanki onlarla kafadar ve ahbap çavuştular. Öyle ki, çoğu oyunlarının kurgusu köpeklerinin üzerinedir. Şimdi, adı neydi hatırlamıyorum, bu oyunlardan birisi şöyle kurgulanmıştı: Yerden aldığı taşı ileriye, uzağa fırlatan haydut bir arkadaş, köpeğine de emrederdi: Tut, kıs kıs!.. Hayvan, kendisine yapılan emri harfiyen uygular, taşın atıldığı yöne doğru koşar, düştüğü yere varır, taşı bulur, koklar, aynı çabuklukla geri gelir, sahibine yaltaklanırdı. Köpekli haylazlar çoksa, serüvenin seyri bir miktar çehre değiştirebilirdi: Ya köpekler sırayla taşa koşturulur, yahut “ahlak”sızların hepsi bir anda yarıştırılırdı.
Tanzimat dönemi manzumecilerinden Namık Kemal, onursuz köpeğin halini tahkirî bir benzetme üslubu içinde ele alır:
“Muîni, zâlimin dünyâda erbab-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten”
(Zalimlere yardımcı olan alçaklar, insafsız avcıya hizmet etmekten hoşlanan köpekler gibidir.)
Kurdu, köpeği insana teşbih etmeyeceğimi söylemiştim. Bunda ısrarlıyım. Zira, şu örnekte ısrarımdan vazgeçtiğim sanılmasın, zira, habere konu olan “kanun”suzlar “hayvan”dan daha aşağı noktada değil midirler? Hatta, zavallı hayvanı kendileri için bir maske kıldıklarını söylesek hata mı olur?
Haber şu: “Pitbull köpekle tehdit ve gasp! İstanbul’da iki gâsıp, pittbul cinsi köpekle bir genci tehdit edip cep telefonunu gasp ettiler…”
Bu adi olayın değerlendirmesini yapacak değilim. Fakat, benzerinin, farklı suretlerle bütün hayat alanlarında kendisini göstermesinden korkarım. Düşünseniz ya, haberdeki maskeyi, iş uğraş, meslek meşrep sahibi olduğunu iddia edenler yüzlerine geçiriyor! Mesela sanat ve edebiyat dünyası köpek maskelilerin salvo ve saldırılarından geçilmiyor… Sorarım size, “insan”lık fıtratından çıkıp “köpek”lik tabiatına gidişin arttığı böyle bir ortam, çekilir midir?

(İlk kez 15 Haziran 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

25 Mart 2019 Pazartesi

GAZEL

düz ovada çok koştuk yarda dalga geçilsin
yolları ekledik yola dur da dalga geçilsin

sürüp varalım şehre istanbul bize baksın
ankara şaşkındır ya orda dalga geçilsin

açalım kapakları tencereler kitaplar
karışsın birbirine darda dalga geçilsin

yan baksın yandan baksın afetlerin gözleri
varsın kurulsun oklar kurda dalga geçilsin

şair biziz burada hükmümüzse  sınırsız
müteşairan gelsin bir de dalga geçilsin


2001

Hüzn ü Aşk kitabında yayımlanmıştır. 

8 Mart 2019 Cuma

İSTANBUL'DA GÜN DOĞMADAN BEN...

Şair arkadaşın evini terk ederken gözüm ister istemez saatime ilişti. Bazıları bu vakti sabahın körü olarak adlandıra bilirdi, evet, akrep ile yelkovan tam tamına 05.05’i gösteriyordu. Rakamların dizilişindeki bu gariplik, yine bazıları için esrarlı anlamlar taşıyabilirdi. Ben ise bu şehirde ilk kez sabahın seher vaktinde yapayalnız sokağa çıkıyordum ve korkuyu yüklenmiş ürpertiler içindeydim.


İçine uyandığım sabahın hemen öncesinde, ben geç denilebilecek saatlerde uykuya yenik düşerken, şair arkadaşım gözünü kitaplara teslim etmiş, uyumamaya söz vermişti. Kendisi vakit girer girmez sabah namazını kılacak, sonra uykunun kucağına yuvarlanacaktı. Ben ise ezan saatinde kalkacak, salâtımı idrak edip, yola çıkacaktım. Dolayısıyla birbirimizi göremeyecektik. Öyleyse şimdiden vedalaşmalıydık.

Kapıyı kapayıp merdivenleri adımlamaya başladığımda, İstanbul’un hengâmesini dert ediniyor, bu zorlu rakiple sürekli olarak içli dışlı kalan şair arkadaşım ve onun gibi bu şehre teslim olmuş diğer şair dostların halleriyle ilgili birbirine zıt hayaller kurmaya başlıyorum: Tatsız veya zevkli bir hayat? Koşuşturup durmalar yahut sükunet ülkeleri? Sadece şairini sağaltıcı bir şiir yahut genele dönük şiirler?

Bu ve benzeri kurgular şehrin içine karıştıkça başka hususlara bırakıyor beni. Mesela, şehrin ruhuyla ilgili düşüncelere…

Ben şehirleri yürüyerek gezmeyi seven birisiyim. Bu sevgi İstanbul için de geçerlidir. Kuşku duymayın, adımladığım coğrafya şehre asıl kimliğini veren bölümlerdir. Mesela, dün, günün büyük bir dilimini böylesi bir gezintiye ayırmıştım: Yenikapı’dan başlayan güzergâhım, Kumkapı, Eminönü, Sultanahmet, Beyazıt’a uzanıyordu. Küçük bir moladan sonra, sırf Sezai Karakoç’un mısralarını yerinde terennüm edebilmek için, akşamüstü (gün batarken belki, evet vakitsiz, fakat ne çıkar?) Şehzadebaşı’na uğramıştım: “Yerleşecek yer aramak/ Camiinin avlusunda/ Soğuk bir taşa oturmak/ Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda”

Bu sabah ise Üsküdar ile Harem arası sahili adımlayacağım. Zihnimde kurguya göre hareket edersem, ortalama iki saat sonra, şehrime, beni dört gözle bekleyenlerin beldesine yol alacak bir otobüste olabilirim.

Üsküdar meydanında bir sabahçı kahvesi yahut çorbasını hazırlamış bir lokanta arayalım şimdi de… Bahtım hangisinden açık?
 
Çorbamı yudumlarken bu kez zihnime, eşzamanlı olarak maceralarını okumakta olduğum iki muhayyel kahramanın hücumu başlıyor.  Birincisi, Danny Boodmann T. D. Lemon Bindokuzyüz. Kısaca, Bindokuzyüz diyoruz ona. Alessandro Baricco’nun kahramanı. Atlantik’teki bir gemide ‘kimin nesi’ olduğu bilinmeyen bir vaziyette hayata gözlerini açan ve sonra… Ve sonrası ayrı konu… 62 sayfalık yoğun bir hayat, ilginç bir roman. Alt başlık: ‘Okyanus Piyanisti Efsanesi’. (Can Yay., 2007)

İkinci kahramanım Beyhûde. Lütfen A. Vahap Akbaş’ın tek hikaye kitabı Ayna ve Suret (Konak Yay., 2003)’teki  “Ey Çerh-i Sitemger”e bakınız.

İki hayal kahramanı, bir de ben, üç kişi iç içe geçiyor, hepsi çorba içiyor…

“Bindokuzyüz, niçin karaya inmiyorsun?” “Otuz iki yıldır görüyorsun denizi be, Bindokuzyüz.” “Gemiyi dinamitle doldurmuşlardı ve er ya da geç denize, açıklara süreceklerdi, son noktayı koymak için: bom!” “Bindokuzyüz’e gelince: İnmedi. Evet, karaya inmedi.”

Kıyıya varıyorum, denize… Yükselen beton binalarla gittikçe kirlenen “kent”e karşın Boğaz hâlâ sakin…

Beyhûde’nin hayatı da pek farklı değil. Hayattan kovulmuş, fakat barışık! “Nev-i şahsına münhasır” diyor hikayenin öğrenci anlatıcısı onun için. İşten atıldığı günler, anlatıcımızın Lâleli’deki öğrenci evine geliyor. A. Vahap Akbaş, Beyhûde’ye hayat verdiği bu hikaye için bir İznik seyahatimiz sırasında “İlk hikayem” dememiş miydi? Beyhude’nin halleri fecî! Hele ölüm hali!

Fakat daha fecî şeylerle karşılaşıyorum kıyı boyunca. Üsküdar’dan öteye gidiyorum ya, facialar beri tarafa geliyor…

Facialar: Asık yüzlü insanlar güruhu! “Yaşam boyu spor”a bulaşmış olanların biçare suratları, hele hele orta veya ileri yaşta kadınların oluşturduğu “yürüyüş kolları”…

Sahi, niçin hep mutsuz, umutsuz, bitkin görünümlü bunlar?

Oysa gün daha sabah ve yapıp ettikleri sadece spor!

Üsküdar’dan öteye Harem’e doğru giden benim halimi merak ediyorsunuzdur şimdi siz!

Ben de uykuda bıraktığım şair arkadaşımın halini merak ediyorum: Ne zaman uyanacak?

Dilimde bir İstanbul türküsü: “Mavi giyme tanırlar/Seni yolcu sanırlar/Geçme kapım önümden/Seni benden alırlar// Hani benim Recebim/Sarı lira vereceğim/Almazsan karakola gideceğim…”

20 Ocak 2019 Pazar

KÖPEK, EĞİTİM, PROBLEM, ŞAİRLİK…

1 Şubat 2007 tarihli Cumhuriyet gazetesinden kesip saklamışım. "Sorunsuz" bir yazı yazmak için el attığım "Köpekler" klasöründe bu günü bekliyormuş. Tereddütsüz, diğer kupürlerin arasından çekip aldım. "Sorunsuzluk" konusunda emin olmak için tekrar be tekrar okudum. Bir kere de siz okuyun, kendime güvenim daha bir gelsin. Fakat bilginiz olsun, haberdeki birkaç özel isim üzerinde tasarrufum olacak. Buyurun:

“Köpeğin cinsine göre eğitim
İstanbul Haber Servisi - İ.... B.....  tarafından 2003'te hizmete açılan D..... Club, köpeklerin eğitildikten sonra sahiplerinin yanına döndüğü bir köpek çiftliği. D..... Club,  .........burgaz'da 9 bin metrekare alanda yer alıyor. Burada 3 açık 1 kapalı eğitim alanı ile 75 köpeğin barınabileceği kapalı mekân var. Çiftlikte, eğitimli köpek satışı, köpek pansiyonu ve veterinerlik hizmeti de veriliyor. Ayrıca güvenlik firmalarına eğitimli köpek de temin ediliyor. Konaklamada bir köpeğe ortalama 10 metrekare alan düşüyor. Eğitim fiyatları ise köpeğin karakteri ve durumuna göre değişiyor. D..... Club dizilere, filmlere ve reklam filmlerine köpek casting hizmeti de veriyor."

Kaynak gazetenin muhtemelen 'reklam-haber' kapsamı içinde yayınladığı bu haber metninde dikkatimi çeken birkaç cümle olmuş. Altını çizmişim onların: Güvenlik kurumlarına köpek temini yapılması, eğitim ücretinin köpeğin karakterine göre değişmesi, bazı kurumlara 'casting hizmeti' verilmesi...

Bana ilginç gelen hususları unutmamak için olmalı, haberin yan tarafına kurşunkalemle, üç kelimelik şu notu almışım: "Eğitim/şair tavrı"...

Haberi iki açıdan değerlendirebilirim anlamına geliyor bu not. Benim iki 'özel' alanımı ilgilendiriyor.

Hassas iki alan. Bu haberi böyle zorlu hassasiyetlerle 'bağlaşık' düşünmek ise başa bela bir fantezi!

'Bela' ile 'fantezi'nin tenakuzunu bir tarafa bırakıp, bizde başlı başına büyük problemler yumağı olan 'eğitim' konusu ile bu 'köpek' haberini bir noktada birleştirmenin yollarına bakalım. Burada şu anahtar kelimeler üzerinde dursam yeterli bir mesafe kat edeceğim sanırım: 'Eğitim', 'fiyat', 'karakter ve durum'... Buradan sonra istediğimizi yazabiliriz. Yazıyı doldurmanın kolay yolu: "Eğitimde filan sorunlar var." diye başlayıp "Paralı eğitim istemiyoruz!" şeklinde protest cümlelerle devam edebilirsiniz. Belki konuyu farklı bir açıdan ele alır, köpekle insan arasında mukayese yaparak, psiko-sosyal tahlillere girişirsiniz. Sözgelimi "Helal olsun, köpekler eğitiliyor da insanlar bir türlü bu işten nasibini alamıyor." gibi satırlar döktürebilirsiniz. Kalem elinizdeyken devam edebilirsiniz, 'köpek' ile 'eğitim' konusunda benden bu kadar...

Vazifemizin daha zorlu kısmı 'köpek' ile 'şair tavrı' arasında kurulacak irtibat...

Gerçi bu ikiliyi farklı içerikler ile daha önce bir araya getirmiş birileri var. Sözgelimi "Köpek ve Şairi" diye bir roman yazmış Bedirhan Toprak adlı yazar. Hayır, okunma sırasını bekleyen ve işbu 'Köpekler' serinde yazılacak bir denemeye malzeme olmaya aday bu romandan medet ummuyorum. Zaten görebildiğim kadarıyla, haberimizle bu roman arasında bir 'anlam' uyuşmazlığı da var.

Sözü toparlamak için ben yine anahtar kelimelere yaslanacağım: 'fiyat', 'karakter ve durum', 'casting hizmeti'...

Ne demek şimdi bu? Haberde köpekle irtibatlı kullanılmış olan bu kelimeleri belli bir 'şairlik tavrı' ile mi ilişkilendiriyorsunuz? Bu kelimelerle bir araya gelen tavra 'şairlik' denirse, biz hay hay diyoruz...

Ve meseleyi ayrıntılı bir şekilde ele alacağımız yazının haberini şimdiden veriyoruz...

Eyvah, en başta 'sorunsuz' bir yazıdan dem vurmuştuk, mümkünmüş gibi...

(İlk kez Milli Gazete'de, akabinde Köpekler Lügati kitabımda yayımlanmıştır.)