31 Mayıs 2026 Pazar

ŞİİRANKARA-2: İLHAN BERK'İN ANKARA HARİTASI















İlhan Berk'i Ankara şairi yapan bir kaç gerekçe vardır. İkinci Yeni şiir hareketinin Ankara merkezli oluşu bunlardan birisiyken, bir diğeri Sakarya Sokağı Baladı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Ankara-1, Etlik Sırtlarından Ankara, Turan Erol'un Üç Resmi Üstüne gibi şiirlerindeki Ankara sahneleridir. 

Bu şiirlerden hareketle İlhan Berk'in belirlediği Ankara haritası üzerinde gezintiye çıkacağız. 


SAKARYA SOKAĞI BALADI

 

Baktım yöremiz burçlar, yöremiz Kova Burcu, Yengeç, Başak, Boğa Burcu yöremiz

Bir kız Oğlak Burcunun üstünde, Sevinç belki, soyunuk, oralarıyla oynuyor

Ben seni, öbür burçları alıyorum sokaklara, denizlere çevirip bakıyorum

İlkin Sakarya Sokağı, Akdeniz’in kırık dökük bir kolu ilkin gelip çarpıyor

Sonra dünyalar güzeli yinin çizgileri, yorgun, mutlu alaz alaz hani

Hani beni yerden yere vuran o Salamisli Denizciler Korosu boynun

O yanından ayırmadığın gök, acımsı koşuk olmayan nesir halinde hani

Aşağılarda maystro aşağılarda bakıyoruz beybaba, firikik, sifos bakıyoruz

O gök o alasız çizgileri yinin o dudağına tam arasal inen çizgin

Birer birer gelip vuruyor.

 

Tuttum hey dedim aldım sokakları, Bayındır, Devrim, Adakale Sokağını hey dedim aldım

Herbirini nasıl hele birinin çizgilerini nasıl seviyorum, karıştırıyorum nasıl

Baktım Sakarya Sokağı Karanfil Sokağı’na bakıyor, Karanfil Sokağı yattı yatacak baktım

İlkin çiçek kokan üstlüğünü o korkunç yeşil üstlüğünü çıkarıp attı geceye

Gecede bir kıpırdama oldu bir yeri ağardı bir yeri korkunç koptu duyduk

Sonra şöyle çırılçıplak şöyle kuştüyü o canım kollarını açtı şöyle mavi

Yürüdü vakit deyip Sakarya Sokak elleri kollan her yanı vakit deyip yürüdü

Bir yer belki bin belki daha da eski çağlar daha eski yıkılar, şatolar düşüverdi

Bir dürüldü bir açıldı hiç açılmayacakmışleyin bir dürüldü bir açıldı gece

Çiroz, Adakale Sokak bir de fakir bitli bir sokak, Çırağan Sokağı çıngırağı çekti

 

Bütün sokaklar bütün öbür sokaklar yerlerine döndüler, dönüp işlerine başladılar

Belki bin belki daha eski taş tunç çağları geçti belki de, biter gibi değildi gece

Önce bir çocuk bir okullu çocuk bağırdı hey dedi hey cumartesiler, salılar, pazarlar

Hey 2'ler, 3’ler, kalemler, defterler, dili dılı geçmişler bütün geçmişler, üçgenler hey

Çavuşağa hey, Balıkçı Necati, Florya, Bizim Misuri, Karikatürist Halim hey dediler

Hey bu kadar yeter diye bağırdılar Sakarya Sokağına bu kadar yeter diye bağırdılar

Birbiri ardına dizildi sabahlar, sabahlar öbür sokaklar öbür denizler

Birden doğruldu Sakarya Sokak aklına Balıkçı Necati geldi birden,

Necati dükkânını açmalı diye düşündü

Baktı çırılçıplak uyuyordu Karanfil Sokak bir yeri bin yeri uyuyordu baktı

 

Açsa üstünü

Sabahtı

Herkesin istediğiydi

 

Üstünü açtı.

 

 

Sunu

 

Nereye diyor burçlar, İkizler Burcu, Koç, Oğlak burçları nereye diyor

Hiç diyorum hiç on beş yıl öteye, on beş yıl ötede bir çocuk beni bekliyor

Gidiyoruz dünya güzeli bir ormanda bir kocaman bir sarı ay düşüyor

Gözleri gözleri çıkıp çıkıp geliyor, gözlerinin içini bilmezler nasıl bilirim

Gözlerinin içini bir bilseler kimse savaşın adını ağzına almaz

Bilseler bir sabah sonrasız, bin satır on bin satır bir sabah bilseler

Böyle alıyorum Akrep, Boğa, Öküz Burcunu tüm kötücül burçları böyle alıyorum

 

Ulan diyorum

Çekip gidin artık

 

Çekip gidiyorlar

 

 

 

ÇIKRIKÇILAR YOKUŞU

 

Ve yüzünü alıp çıktım. Öğleye doğruydu

Çıkrıkçılar yokuşuna yağmur yağıyordu

 

Ellerin ellerimde sessiz yürüyorduk ve

Kapkara bir oğlan durma bize bakıyordu

 

Tuhaf uzun bir sokaktı ve ben susuyordum

Bir kız memelerini bırakıp gidiyordu

 

Âşıktım ve hep seni soyuyordum aklımda

Bir adam çarşıyı üstümüze kapıyordu

 

Kadınların kızların ardından gittim durdum

Öptüğüm yerlerin içimde durulmuyordu

 

Üç kez yokuşu indim çıktım boncuklar aldım
Kocaman kırmızı ağzın ki hiç bitmiyordu

Akşama doğru bir aşçı dükkânına girdim

Sana benzeyen incecik atlar geçiyordu

Sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu

Bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm

 

 

ANKARA

 

I

Ve Ankara ili yazılı bir haritanın önünde duruyorum

Bir dörtyolağzında kış günü ve ayakta.

 

Bir Frik kabartması gibi gök.

 

Ve bir ilkçağ denizi gibi suskun. Ve düz.

Düz yüzün gibi senin. Ya da uyanmak gibi bir cuma günü

 

Eski bir Ankara evinde: hayatlı cumbalı ve yeşil

Ve kesinkes Hacıbayram'da ve Gaziantep Sokağı'nda.

 




Ve gidilen bir yol gibi sonra.

 

Gidilen bir yol mudur Ankara?

Ki kıraç ki düz ve Asur yazısı gibi okunmayan

 

Ve taşlık.

 

Taşlık bir yolu dönüyor bir kaplumbağa

Bir yokuşu: Bostanlı, çayırlı ve kırmızı topraklı.

 

Bir evin içi gibi gözleri. İyi atlar gibi.

İşte en eski otları, eski zamanları geçti

 

Kent başladı işte. Yaşamaya başlaması gibi durup dururken

Bir tahtanın. Durup dururken. Bin yıllık.

 

Gün, üstüne çapraz düşmüş gibi ve sarı

Yavaşça iniyor bir evin sağrısını ve bir eski

 

Yapıyı. Yavaşça aldı işte elini eline sabahın. Hızla

Geçiyor Şekerciler Sokağını. İşportasını açtı bir işportacının

 

Ve çekildi.

 

Ben sessizce bir yolu tepiyorum Ulucanlar'da

Ve hiç çıkmayan kokular sürünüyorum kör bir adamın elinden

(ki yerinden kımıldamaz şişeleri ve kokularıyla yaşar

ve yalnız pazarları çıkar pazarları sevmediğinden).


Sen ki eski kentleri seversin eski sokakları

Eski bir tokmağı, bir kapıyı (taşlıklı bir avluya açılan)

Ve göğe.

 

Ve dünyaya yeni gelmiş gibisin bu eski kentte.

 

Başını almış gidiyor bir asfalt

Ve düşüyor İskitler'in orda bir kavşağa çarpıp

Upuzun yattığı bir adamın (dili dolaşarak dilenir

Ve hâlâ Çankırı'da sanır kendini ve kırık gözlüğünü).

 

Ve lokma satıyor bir adam Dışkapı'da. Tütün dolu cepleri

Ve: Sıfırın altında uygarlık olmaz!

 

Diyor. Anafartalar'a çıkıyor sonra yüzü bir çocuğun

Keçecileri, bakırcıları ve gön tacirlerini geçiyor

 

Geçer gibi bir çağı limon küfü sarısı:

Atlı - kağnılı katır sırtlı ve duraklaya konaklaya

 

Ve çan çalarak ve ateşler yakarak

Yarı haç sayılan bir gidişi.

 

Ve bir kuş konuyor bir sütuna

Bizanslı arsız bir oğlan gibi bakıyor sen geçerken.

 

İşte ilk kez anlatılmaz güzel ağzı bir atın ve bir çerçinin

Eski kilitler satan ve eski bağıran.

 

İskambil mi oynuyor Cebeci'de bir kahvede işçiler?

Sakallı ve gülüyor gibi yüzleri

Ve hep yanlarında taşıyorlar geceyi ve bir akar suyun yavaş yavaş

 

Kıvrılışını

 

Ve akışını sonra.

 

Hızla geçiyor otobüsler. Geceyi taşır gibi. Geceyi

Ve bir aşkı.

 

Yıkanmış ipek gibi.

 

Ve senin bir dağ eteği gibi büyüttüğün.


II

 

Bin sayfalık kitap gibi Ankara: Yollar, köprüler, nehirler,

iniyor. Güller, ekinler, demiryolları, demir kuşaklar,

bacalar, mezarlıklar, fabrikalar.

Ölümlü ölümsüz beton yığınları, oksitler, ökse otları.

Arsalar, depolar, benzin istasyonları.

 

Bir kitap: Bir ölünün açık bıraktığı

Ve bir kâğıt düşürdüğü sonra incecik elyazisıyla, bir tarih kitabından:

 

Timur Ankara'ya doğruldu. Bu taraftan Beyazıt Han yazılı

askerini çıkardı. Tatarlar da vardı. Onlar da Ankara'ya

vardılar. Timur da geldi. Beyazıt Han ikindi zamanı kondu.

Timur hendek kazdı. Cuma günü sabah oldu. Sancaklar

çözüldü. Kösler çalındı. Beyazıt Han atını tepti.”

Ve sonra bildiğimiz gün düştü.

Sonra ikisi bir halının üstüne oturdular.

Eldivenli ahçılar da geldi. Ve kebapçıbaşı ve hamurcubaşı ve

yahnici geldi.

 

Ve siniler, sahanlar ve Hint'den tabaklar ve peşkirleri ve leğen ve

 ibrikleri ve baklavası ve peluzesi

 

ve hüdamları gilmanları ve kekik ve düraç ve sülün

 

ve sabunları, pabuçları, duvarları ve bacaları

 

ve pak ve pakize ağaları, çuhalar ve nişancıları ve mehterbaşıları

 

ve küfe ile gelen kavun karpuz nar ve turunç

 

ve yoğurtçuların yoğurdu

 

ve şerbetçiler ve dahi terziler ve çuhacılar çuhası

 

ve abacılar ipekçiler dellallar kavaflar mücellitler

 

ve eskicilerin işleri ve dahi tacirler, sığırcılar, keçeciler, hallaçlar

 

ve yaz kış üç çeşit hoşaf geldi.

Gök durur mu o da geldi.

 

Ve Beyazıt Han kendi işini gördü.

 

Ve uzayıp gidiyor Hüseyingazi dağı. Ve Hıdırlık tepesi Hatip

çayırı yalıyor ve Galatları.

Büyük gözlü Galatları.

Ve Augustos'u ve Barbarları ve içkaleyi

- ki gök avcundaymış gibi dolaşırsın

Ve gözleri uzundur çocukların ve kedilerin ve bir bekçinin oğlan

  kovalamaktan -

Ve bir Sasani beyini. Cebi kabarık.

Sonra da şakul hızıyla düşüyor içkaleye (kınına giren bıçak gibi

sokulup zindan kapıya

ki III. Leon bir taşını kendi koymuştur ve Nikefor aynı taşı

kaldırıp koymuştur

beyaz hâlâ da

 

ve Akkale'yi görmez).

 

Ve bir rüzgâr Çankaya'ya çıkıyor. Bir evin üst katına. Ahşap.

Kafes pencereli.

Belli bir yapağı tüccarının eli değmiş ve bir gemiyi andırır

Ve havuzlu ve hiç bekâr kokmamıştır ve faytonla çıkılır

 

Ve toprak donar.

 

Ve CUMHURİYET diye on harfli bir sözcüğü heceler içinden

Mustafa Kemal. Ayağında kilot ve avcı ceketi/Atapazarı'nda

köftecilere dönercilere gülüp/Kuyulu Kahve'de tavla

oynayanlara bakıp/ iskambil oynayan çetecilerle selâmlaşıp/ ve

Taşhan'da dolaşıp/ Vasıf’ı, Necati'yi, Mahmut Esat'ı dinleyip/

atlı atsız Kuvâyı Milliye'cilerle karşılaşıp/ kalpağını

kaşlarının üstüne düşürüp/ ve bastonunu kaldırarak

ve köpeğiyle Yahudi mahallelerinden geçip/ başını okşayıp sarı

bir çocuğun (haftalardır kendi kendine düşündüğünden)/ ve

sol elini hep pantolonunun cebinde tutup - ki bıyıklı ki

kolalı yakalı ve artık rakıya alışmış/ ve şiiri bıraktığı için

küskün, isyanlı/ ve çocuk gibi gözleri ve elleri

Ki Karaoğlan'ı sağına alıp Kurşunlu Hanı'na vuracaktır

Ve öksürecektir.

 

Ve düşüyor rüzgâr. Düşüp yolunun üstündeki evlere uğruyor

Ve uzun uzun kalıyor gittiği her yerde

Sonra da bir ağacın damarlarını sayıyor adını kazıyor bir çakıyla

Ve üç kez inip çıkıyor aynı yolu

ve bir kitabın yapraklarını.

Açık kalmış bir defteri kapıyor

Kalemine dokunuyor senin

 

Dönüyor işine.

 

Ve gürültü ayaklanmış dolaşıyor Hal'de

Yani Hal çalışıyor.

 

Akşam mı? Akşam Çerkeş Sokağı'na iniyor.

Uzun mu uzun Çerkeş Sokağı

ve Peçevi tarihi gibi güzel.

 

Ve dar.

 

Soru: Dünyanın en güzel sokağı hangisi?

Cevap: Çerkeş.

 

Ve Horoz şekeri yiyerek geçiyor bir adam. Önü açık.

Ve dünyaya ikinci kez gelmiş gibi bıyıklarını buruyor ve

Koluna alıp çıkıyor Çetiner çıkmazını. Ve dürülü bir mendili.

 

Ve polislerle çarpışıyor öğrenciler Kızılay'da

 

Ve ben: They have fine eyes!

Diye yazıyorum bir cama

 

Ve kalıyor.

 

Ve gece yeniden kuşanıyor geceliğini.

Basımevlerine iniyor.
Yeniden başlıyor kent. Trenler, hastalar, lâğımlar ve sargı bezleri


Ve çocuklar.      

 

Ey kent!

Böyle diyorum, böyle bir işçi bir suyu çekip getiriyor.

Büyüyor su.

Sonra yavaş yavaş çekiliyor kınına.

 

Suyun oraya iniyor kuşlar ve bir yarın

Sağrısına gelip duruyorlar.

 

Bir ateşi yeniliyorlar. Ve savuruyorlar külünü

 

Bir külün

 

yanına.

24 Mayıs 2026 Pazar

ELEŞTİRMENLİK RÜŞVET OLARAK VERİLİRSE…

Malumu ilam etmeye gerek yok ya, gene de söyleyeyim: Siyaset âleminin sıradanlaştırıcı dünyasıyla pek ilgilenmem. Doğal olarak o dünyayla ilgili yazılar pek çıkmaz kalemimden.

Fakat birileri, siz istemeseniz de, çeker sizi…

Bu, belki kaçınılmaz bir durumdur, fakat neticede ilkelerinizden taviz vermeniz anlamına gelebilir.

Taviz vermek anlamına gelmeyecek “siyaset” yazıları da çıkabilir kaleminizden. Aynen aşağıdaki satırlarda görüleceği gibi.

Çünkü, ortada hassas bir konu vardır ve bu konuyu ancak siz yazabileceksinizdir. Başkalarının o konuda eline kalem almaya mecali yahut cesareti bulunmamaktadır.

Buyurun, başlayalım…

Ankara merkezli bir edebiyat dergisinin önsözünde gördüğüm şu başlık beni ürpertti: “Kemal Kılıçdaroğlu şiir eleştirmeni olsaydı?”

Bir süre, başlığın altında dizilmiş olan harf yığınını okumaya cesaret edemedim. Korkum, bir pişkinlikle karşı karşıya gelmektendi…

Nice bekleyip cesaretimi topladıktan sonra, korkumla baş başa kaldım!

Metni yazan kalem, güncel siyasetin bir aktörünü, üstelik pek çok bayat ilişki ağına da adı karışmışken, boyayıp cilalayıp önümüze sürüyor. Bakın şu cümleye:

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun sadece CHP’de değil, ülke genelinde estirdiği umut rüzgarına bakınca, aklımıza edebiyat, şiir dünyasında da buna ihtiyaç duyulduğu geldi.”

Bir edebiyat dergisinin ilk satırlarını bu cümlelerle kirliliğe teslim eden kişi, bir siyaset arenası amigosu edasıyla devam ediyor yazısına. “Bu şahsın kamuoyu nezdinde belirginlik kazanan dürüst kişiliği” şeklinde bir dizi kelimeyi sıralıyor. İster istemez bu noktada hangi dürüstlükten bahsedildiğini düşünüyorsunuz bir an, bir itiraz cümlesi olarak…

Metin bu minval üzere sürüp gitse gam duymayacaksınız. Hayır, amigomuz sözü şiir dünyasına getirmesin mi! İşbu dürüst kişilik “şiir ortamına sirayet edebilseydi…” Böylece sözü edebiyat ve şiir ortamına, daha da özelde şiir eleştirmenliğine getiriyor. Doğrusu, iyi bir nokta; fakat yapılan genellemeye ne demeli? Bu disiplin üzerinde emek harcayanları bir çırpıda harcamasına nasıl tahammül etmeli? Evet, belki adı eleştirmene çıkanların bir kısmı (ki bunların ekserisi şikayet sahibinin siyasî kimliğiyle ortaklık gösterir…) işlerinde şike, hile, (meyhane arkadaşlığına bağlı) torpil gibi ahlaksızlıklara müracaat etmekte, işlerini erbabınca yapmamaktadır, kabul…

Bunların ipinin pazara çıkarılması, ne güzel olur… Öyleyse, haydi çıkar şunları ortalığa, yaz adlarını şuracığa… Olmaz…

Bu arada, şiir ve eleştiri dünyamız bunların egemenliğindeymiş gibi görünmekle beraber salt bunlardan mı müteşekkil… “Adalet duygusu”na dikkat edeni, “belgelerle konuş”mayı ve “yazının edebi değerini” dikkate almayı hassasiyet makamı haline getirenleri niye harcıyorsun?

Belli ki amaç üzüm yemek değil… Amaç, bir siyasetçiyi bir vesileyle arz etmek. Bunun için “… şiir eleştirisinin Kemal Kılıçdaroğlu’su” diye bir ifade kullanılacak… En sonda ise, genel bir takdim yapılarak, yazı sonlandırılacak: “CHP bile bulabilmişse, şiir dünyası niye bulmasın?” Böylece, kokuşmuş bir arenanın soru işaretleri taşıyan bir başkahramanı bir referandum arifesinde dergi okurlarına tavsiye edilirken, maalesef edebî (edeple ilgili) hassasiyetler dikkate alınmıyor.

Makinist, Sincan İstasyonu’nda treni raydan çıkarmıştır, toprağı bol olsundur!

(Van, 24 Ağustos 2010)


Not: Bu yazı ilk kez 26 Ağustos 22010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.