Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edip Cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2020 Çarşamba

TEKNO-ÜTOPİK GÜL

“Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte

Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel

O başkası yok mu bir yanındakine veriyor

Derken karanfil elden ele

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle”

(Edip Cansever-Yerçekimli Karanfil)


Şair Edip Cansever’in “elden ele” dolaştırdığı “Karanfil” metaforunun anlam coğrafyasına paylaşımı, yardımlaşmayı, iyi iletişimler kurmayı, işbirliği ağları oluşturmayı yerleştirebiliriz. Böylece, “sevda”nın anlam halkaları büyür, genişler, evreni kuşatır…

“Ey insanlar! Hep birden barışa girin” evrensel hitabına dikkat kesilenler kabul eder ki, bu mesajın kapsam alanını, insanlık âleminde iyi iletişimler kurmak, işbirlikleri yapmak, paylaşımcı projeler geliştirmek, kısacası dünyayı topyekûn daha bir yaşanılır kılmak oluşturur.

Medeniyet tarihimizde yer alan Suffe geleneği de, bahsettiğimiz paylaşım ağlarının somut ilk örneklerinden birisi olarak kaydedilebilir. Bizzat Peygamberin tedrisinden geçen insanlar, bilgi ve becerilerin başka coğrafyalarla paylaşımı için yolculuklara çıkmışlar, insanlığa taze ve diri haberler ulaştırmışlardır.

Teknoloji sayesinde bugün bilgiyi, görgüyü, erdemi, iyiliği ve bunlarla akraba nice sağaltıcı şeyi “elden ele” aktarabiliriz. Üstelik bütün bir evrene, dünyanın dört bir yanına… Kuşkusuz, bilişim dünyasının evrensel ortamında gerçekleşecek tanışıklıklar, fikir, bilgi ve donanım alışverişleri, yardımlaşma ve paylaşma projeleri ile…

Kabul edileceği üzere, paylaşım, yardımlaşma, dayanışma gibi tutumlar barış ve kardeşliğin esasını oluştururlar. “Hayırlı işlerde yarışma”nın açılımı içinde gördüğümüz bu edimler, dünyanın bir barış ve huzur küresi olmasına zemin hazırlayacaktır.

Bu anlamda, geliştirilip uygulanacak sağlıklı bir ortam, bahsettiğimiz değerleri bereketlendirme ve yayma platformu olarak motor güç olacaktır. .

İnternet teknolojisi, bireylere farklı kimlikleri rahatlıkla giyip çıkartabilecekleri özgür bir ortam sunmuştur. Zamanla sanallaşan kimlik ve kişilik, bu sayede yeniden inşa edilebilen bir yapı halini almıştır. Teknolojinin gelişimi ve sosyal paylaşım ağlarının yükselişi ile bireyin kimlik olguları ve sosyalleşme süreçleri farklı bağlamlar taşımaya başlamıştır. Sanal ortamda kolektif pratiklerin parçası ve gönüllü üyesi olan birey, bu yeni inşa sürecinde kendisini kalıplaşmış ilişkilerden ve hareketsiz kitleselleşmelerden kurtarma imkânı yakalamıştır.

Erving Goffman’ın tiyatro sahnesine benzettiği sanal âlem, tasavvurunu yaptığımız ortamla reel dünyaya dönüşme fırsatı yakalayacaktır. Bu ortam, sanal âlemin “maske”li gölge kişilerinin yerine gerçeklik güneşine koşan sahici insanları yerleştirecektir.

Böylece sanal âlem, yeni bir inşa ve ihya ortamına dönüşme ihtimali kazanacaktır. Sanal vitrinde başlayan romantik sevda ise sokağa, şehre, ülkeye ve dünyaya yayılma fırsatı yakalayacaktır. İhtimaldir ki dünya bir barış okyanusu olma şansı yakalayacaktır.

(Bu yazı ilk kez vasat.com'da yayımlanmıştır.)




30 Aralık 2019 Pazartesi

ARİF AKÇALI YAZDI: “İKİNCİ YENİ GELENEKLE BULUŞTU MU?”

Gelenekle başı bir türlü hoş olmayan Türk entelijansiyası için modernizm, elifi elifine muasır kadavranın ruhundan aziz(ler) yontmak ameliyesinden başka bir şey olmadı. Dar zamanların Türkiye’sinde şiir, modern biçimini eskiyi bitpazarında nurlara gark ederek arayan sözde ‘atılımcı’ kalemler elinde ha bire yoruldu. Özellikle 1950 sonrası Türk şiirinin öz-biçim arasında yaşadığı serüven, mânâya dahil olmak istemeyen şairlerce Batı referans gösterilerek tekmili birden otuz iki kısım halinde günümüze kadar izaha muhtaç hâle getirildi.

Cumhuriyet sonrası Türk düşüncesini besleyen menbaın köküne hücum eden nevzuhur takımı, gelenek ve modernizm arasındaki dengenin ahengini bir türlü yakalayamadığı gibi, geçmişin üzerine sünger çekmeyi adeta modernist tavrın olmazsa olmazı saydı. Durumun vehameti ve şiirin çıkmazı karşısında gelenek, bu yönüyle başat bir unsur olarak özellikle ‘sol’ tazyikin ağırlığı ve baskısı karşısında yeni denemelere girişmek durumunda bırakıldı. Varlığı yadsınan bir kavram olarak gelenek, insan ve eşya arasında duran mânâya nisbetle insanı toplum içinde yok sayan değil, varlığın özüne yakınlığıyla bir ilişki biçimi olarak modern toplumlarda dahi bir değişim objesi hâline getirildi. Yani geleneğin üzerini çizen bir sanat anlayışı, üzeri çizilen olmaya başladıktan sonra birden hatırlanıverdi.





















İkinci Yeni’nin ayağının takıldığı yer

Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, şair-yazar Cevat Akkanat’ın ilk baskısı Kültür Bakanlığının sanat-edebiyat dizi arasından 2002 yılında çıkan ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliğinin inceleme-araştırma kategorisinde ödül kazanan hacimli bir eseri. Yayınlandığı dönem içinde, eserin kalitesiyle aynı paralelde seyretmeyen bir değerlendirme ortamı birçok eser gibi bu eser için de yaşandı. Oysa gelenek ve geleneğe bağlı birçok sosyolojik türevler, Türk şiirinde telif eser boyutuyla ilk defa ele alınıyor ve kavramın Türk şiirine katkıları bütün cesimliğiyle anlatılıyordu. Özellikle Pazar Postası’ndaki (1950-1959) yazılarıyla İkinci Yeni akımını tetikleyen kişi olarak gösterilen Muzaffer Erdost, o güne kadar dışlayıcı bir tavır gösterilen bu ‘yeni’ şiirin nefes alacağı bir ortamın oluşması yolunda önemli yazılar kaleme almıştır. İkinci Yeni tartışmalarının sürekli odağında bulunmuş Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Turgut Uyar ve Ülkü Tamer gibi şairlerin eserlerinde önemli bir ayrım olarak yer edinmiş olan ve fakat dönemin gerek siyasi, gerekse sosyal atmosferinden dolayı adeta afaki birer imgeye sürüklenen geleneğin mısra içindeki macerası lif lif dokunmuş Akkanat tarafından.

İkinci Yeni çevresinde sürekli dönüp duran tartışmalara katılmadığı halde Sezai Karakoç dolayımında yazdığı yazı ile konuya değinen yazar Rasim Özdenören Ruhun Malzemeleri’nde şunları yazmaktadır: “… İkinci Yeni şiir, temelde ‘secular’ bir şiir olduğu halde, Sezai Karakoç’un şiiri aşkın değerlere dayanır. Cemal Süreya, aşkı değil, şehveti yazar, vücuda ilgi duyar, kadın vücudunu anlatır. Turgut Uyar, o dönemlerde çıkan Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı şiir kitabında ilk bakışta çarpıcı gelen deyiş özelliğini Tevrata borçludur. Öbürlerinden farklı olmasına rağmen gene de büsbütün yerlileşememiştir. Tarihle kurmak istediği bağ yerli olmadığı için iğreti kalır. Edip Cansever, özde bir araştırma yapmak yerine, bütün çalışmasını kelime dizilerini çarpıtmaya hasreder. İlhan Berk, İstanbul’da Rumca türküler söylemeğe çıkar. Bütün bu oluşların elbette edebiyat ve sosyoloji yönünden açıklamaları vardır. Bir yerde bu, aydının toprağımızdan ve kültürümüzden kopuşunu gösterir.” [s. 169-170]

İkinci baskısı geliyor






















Çok geniş bir kaynak taraması neticesinde, alanıyla ilgili önemli bir boşluğu doldurduğu tartışmasız kabul edilen bu göz nuru eser, şimdilerde Okur Kitaplığı Yayınevi tarafından 2. baskı olmak üzere yeniden basılıyor.

İkinci Yeni macerasının Türk şiiri ile modern algı arasında duran ve gelenekte düğümlenen kavşak noktalarını önemli işaret taşlarıyla gösteren bu eserin, hakkaniyetli kalemler tarafından yeniden değerlendirileceğinden şüphemiz yok. Zira Akkanat’ın bir akademisyen titizliğiyle (ki bitirme tezi olarak hazırlanmıştır eser) yeniden ele alarak, önemli eklemelerde bulunup bütün tafsilatıyla ortaya koyduğu Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, akademisyen veya sivil, alanında kalem oynatan herkesin yararlanabileceği çok ciddi bir kaynak eser olarak literatürdeki yerini alacaktır. Okur Kitaplığı’nı bu cesur tavrından dolayı kutluyor, 1 Şubat 2012’de yayınlanacağı duyurulan eseri sabırsızlıkla beklediğimizi belirtiyoruz.  


8 Ekim 2019 Salı

MÜSTEÂRA SUİKAST!

Müsteâr:  Eğreti isim, ödünç ad. Zamane çocuklarının telaffuz-ı tecahülüyle: Takma ad.
Sanat eserlerinde, asıl ismin yerine kullanılır müsteâr.
‘Nâm-ı müsteâr’, çeşitli zaruretlerden doğmuştur. Çoğu kez zor zamanlarda, sancılı dönemlerde, kimileyin artistik kaygılarla, yahut sırf oyun olsun diye, hatta dönemlik özentiler ve moda yaklaşımlar icabı, fakat kesinlikle kendini belli etmemek endişesine bağlı olarak,  kişi, aslî kimliğini bir tarafa bırakır. Yazıp çizdiklerini, ürettiklerini başka bir ‘imza’ olarak sunar dikkatlere. Böylece bir bedende farklı bir kimlik, yeni bir kişilik dünyaya gelmiştir.
Bu kişinin bir paylaşımı mıdır, kendi kendisini parçalaması mı, yoksa anlık yaşantılar halinde birinden diğerine geçişler yaşayan zihnî dönüşümler faaliyeti mi? Kat’i bir hükme bağlamak, bu hâl şöyle yaşanır demek, somut delillerle ispata kalkışmak ne zor!
Fakat şurası kesin, kendisini müsteârıyla paylaşan kişi, dünya hayatını da -ki bu hayat vakitlidir, belli bir süreyle sınırlıdır, bu yüzden lügatlerde “hayât-ı müsteâr” eğretilemesiyle adlandırılır- paylaşmaya razı olmuştur. Razı olmuştur, çünkü yukarıda da söyledik, ortada dünyaya yeni bir geliş, bir yeni doğuş, taze bir oluş vardır…
Bu yeni kimlik, kuşkusuz kendine has canlı bir ömre de tekabül eder. Dolayısıyla, aynen bünyesinden türediği öz ve sahici benlik gibi, yani paydaşı gibi, büyür, acıkır, susar, yaşar, yaşlanır, duyar, kederlenir, üzülür, ağlar, sevinir, güler, vs…
Ödünç de olsa, canlı bir varlık olarak dikkati kendisine çevirdiğimiz bu kahramanın gerek maddî, gerekse manevî hak ve hukuklara sahip olduğu kanaatindeyiz. Onun da kendisine has bir hürriyeti, bir kâinatı, bir yaşama alanı,  ilginç bir macerası, diğer kimliklerle kurduğu ilişkiler ağı, en önemlisi, gerçek kişilerle mukayese edilemeyecek oranda dokunulmazlıkları vardır.
Fakat maalesef… Herifçioğulları çıkıyor, bu son paragrafı paramparça ediyor. Keşke bu paragrafımız parçalansa da yazdığımız şu eleştirel denemenin canına kastedişle yetinilse…
Değil, ortada bir suikast var ve etkileri daha ileri boyutta…
Buyrun, birkaç hafta önce yayınlanan bir kitaptan cımbızla çektik, okuyun: “… Yazılarda geçen takma adlar da gerçek adlarla değiştirilmiş, örneğin ‘Halis Acarı’ adı, ‘Asım Bezirci’ye dönüştürülmüştür.”
Edip Cansever’in yazı, söyleşi ve soruşturmalarının derlenmesinden müteşekkil olan “Şiiri Şiirle Ölçmek” adlı kitabın (Haz. Devrim Dirlikyapan, YKY, İst., 2009, s. 11) önsözünden aldık bu cümleyi.
Cümledeki hafiflik, ciddiyetsizlik, sorumsuzluk, hepsinden öte, gasp ve tecavüz nasıl açıklanacak bilemiyorum.
Boyutları, etkileri, hatta sınırları kestirilemeyecek bir başka suç var: Tahrifat…
Kişisel olduğu kadar, akademik bir disiplinsizlik de kol geziyor ortalıkta...
Şu işe bakın “Şiiri Şiirle Ölçmek” kitabını hazırlayan araştırmacı yazar, kalemini bir suikast aracı gibi kullanıyor: Asım Bezirci’nin duygularına, hayallerine, kaygı ve korkularına, belki de artistik oyun oynama hazzına müdahale ediyor. Bezirci’nin, kendi kendisine yeni bir kimlik vererek, ömür biçerek yarattığı ‘Halis Acarı’nın hayatına, şu işe bakın, üçüncü bir şahıs, bir derlemeci, son veriyor.
Çığlığımızın Asım Bezirci ile ‘Halis Acarı’nın çığlıklarına iştirak etmemesi mümkün değil. Zira, ilk ölümünü yıllar önce kamusal alanın karanlık güçlerinin elinden Sivas’ta tadan Asım Bezirci, müsteârına yapılan suikastle ikinci kez can veriyor…
Bu suikaste, kitabın yayıncısı (YKY) da ‘ortak’ olarak dâhildir…

25 Şubat 2019 Pazartesi

EDİP CANSEVER'DE EDEBİYAT GELENEĞİ

Edip Cansever (1928-1986), geleneği reddetme veya ondan faydalanmama hususlarında genellikle Ece Ayhan’la birlikte anılır, hatta daha olumsuz bir örnek olarak gösterilir.[1] Fakat bu yaklaşımların tersine, Vecihi Timuroğlu, Edip Cansever’in gelenekle bağlantılı olduğu bir yönünden söz eder. Şairin Oteller Kenti’ni değerlendiren Timuroğlu, onun bu kitapla, edebî sanatlar açısından “Türk şiirinin deneyimlerine de saygılı[2] bir nitelik sergilediğini söyler. Benzeri bir yargıyı, şairin “Petrol”ünü inceleyen Asım Bezirci de belirtir. Cansever bu kitabında sadece kendi geçirdiği denemelerden faydalanmakla kalmadığını, ‘şiir geleneğimizin getirdiği araçlardan, kolaylıklardan da’ faydalandığını belirten Bezirci, onun “Şiirimizde eskiden beri büyük yeri olan ses, uyak, ölçü düzenlerine, ‘edebî sanatlar’a,  hatta rhetorique’e baş vur”duğunu söyler.[3]

Cansever’in şiir geleneğiyle ilgisi hakkında Mehmet Salihoğlu’nun tanıklığı daha ilginçtir: “Cansever gibi  yeni şiirimizin bir ustasıyla saatlerce birbirimize divan şiirinden, Yahya Kemâl’de, Haşim’den dizeler okuyarak coşup taştığımız olmuştur. Ve dostumun, ‘bunların zevkine varamayan genç ozanlara ben ozan bile demem’ dediğini kulaklarımla duymuşumdur.[4]

Cansever’in Bakışı
Edip Cansever’in geleneğe dair görüşlerini 1962’de yayınlanan “Soyut Somut” başlıklı yazısında toplu olarak görme imkânımız vardır. Şair bu yazıda, ‘ortak bir düzen’, ‘örgensel (organik) bütünlük’, ‘gelenek’ gibi kavramlarla konuyla ilgili düşüncelerini anlatmaya çalışır.

Yazısında, “Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir?” gibi sorularla konuyu açan şair kendisini, “Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek  zorundadır.” diye cevaplandırır.  Cansever, şiir tarihi içinde kendisine yer edinen, asırlar boyu akıp gelebilen, değerini kaybetmeden varlığını sürdüren ‘bütün şiirlerin, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük’le  bağlılıkları olduğunu savunur. Şair, şiirin varlığını, öncelikle bu organik bütünlüğe bağlar. Cansever bunu “Şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratıyorlarsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünürler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz” şeklindeki açıklamalarla anlaşılır kılmaya çalışır. Çünkü şairler sadece yeni duygular, yeni heyecanlar peşine düşmezler. “Onların gerçek çabaları,  kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır.  Şair, ‘Örgensel (organik) bütünlük’ diye tanımladığı geleneği, ‘dural bir ortam’ olmaktan çok, süreklilik ve hareketlilik taşıyan bir gerçeklik olarak görür. “Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya da düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya  tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir”. Cansever, ‘belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk’ şiirleri  soyut şiirler kategorisine katarak görüşlerini bağlar.[5]

Cansever’in gelenekle ilgili olarak doğrudan doğruya beyan ettiği görüşler, bir mülakatta söylediklerinden oluşur. Bazı şairlerin ‘ulusal şiir geleneğinden kopuk tutumları’yla ilgili olarak Metin Eloğlu’nun sorduğu soruya, Edip Cansever, “Kendi şiir geleneğini yadsıyan bir ozanın, ozanlığı nasıl ve nereden edindiğini, nereye kadar sürdürebileceğini kestiremem. Bu gibi kimseler geniş bir ün de yapmış olsalar, önemi yok, bence. Bulguya (icat)  aktarmaya dayanan bütün ünler gibi geçicidir bu da. Şiirleriyse, genel çizgide bir şiir ortamının dışında kalan cansız, renksiz şiirler olmalıdır, diyeceğim. Gerçek ozan her şeyden önce tarihini, kültürünü, içinde yaşadığı toplumun koşullarını bilmek; sonra da bütün bunların, çeşitli dönemlerde yazılmış şiirlerdeki yansılarını, yani dilinin işlenişini, inceliklerini, etki alanlarını izlemek, kavramak zorundadır.[6] şeklinde cevap vererek gelenek hakkındaki görüşlerini somutlaştırır. Hemen ardından, Metin Eloğlu’nun, “Bizim bir şiir geleneğimiz var mı?” şeklindeki kışkırtıcı sorusunu ise şu kesin cevapla karşılar: “Olmaz olur mu, var elbette.. Daha çok biçimci bir şiir geleneğimiz var bizim. Örneğin Divan şiiri... Bu ozanlar belli bir dünya görüşünden, özel bir düşünce ve duygu biçiminden yoksun oldukları halde, dil özenleri, dilin bütün olanaklarını kullanmaları, mazmunlara düşkünlükleriyle şiiri bir marifet durumuna getirmeleri, bugün bile şiirimizin belli bir özelliği olarak yaşamaktadır.” Metin Eloğlu’nun Halk şiirinin gelenek bağındaki yeriyle ilgili bir sorusuna da “Halk şiirinin, halkın diline daha bir yaklaşık olmaktan başka bir niteliği ya da ayrıcalığı yok, bence. Bu durum, yani öz dile bağlılık, Halk şiirinin yaşama da daha bir bağlı olduğu sanısını uyandırıyor. Değil öyle! Hatta Halk ozanlarının, Divan ozanlarının etkisinde kaldıkları bile söylenebilir: Bugünkü iyimser yorumlar, aşırı hayranlıklar bir yana bırakılırsa, halkla Halk ozanı öylesine kaynaşmışlar ki şiir kolektif bir iş oluvermiş; yani yaşama bağlılık, pek de ozanca aktarılmamış günümüze. Bu bakımdan Halk şiirinin, Divan şiirinden daha fazla bir etkisi olmuştur, denemez.” şeklinde bir cevap verir ve ikisini de ‘gelenek zincirinin halkaları’ içinde görür: “Genel olarak Divan şiiri, daha bir şiir, daha bir şiir niteliği taşıyor, diyeceğim ben. Ama Halk şiirinin de birtakım etkileri olmuştur bizlere. İstesek de, istemesek de bu etkileri silmeye gücümüz yetmez.[7]

Divan şiirinin gelenek içindeki ağırlığını öne çıkaran Edip Cansever, “Düşünce Şiiri” başlıklı makalesinde de Divan edebiyatından sonra ‘özcü’ denilebilecek şairlerin az geldiğini söyler.[8] Onun bu tespiti bize, Divan şiirine verdiği önemi bir kez daha gösterir.
Cansever, kendisiyle yapılan başka bir konuşmada ise şairlerin, ‘Halk ağzını, halk deyimlerini yenileyerek’ şiire ‘yeni alanlar hazırla’yabileceğini ileri sürer.[9]
Edip Cansever’in eski şiirden adını andığı şairlerin sayısı azdır. Birbirini tamamlar nitelikte gördüğü Divan ve Halk şiirlerinden şu isimler onun ortaya koyduğu yazılarda anılır: Nedim, Şeyh Galip, Yunus Emre, Karacaoğlan...

Şairin gelenekte olanla ayrı düştüğü yerler de vardır. 1964’te yazdığı “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı yazısında Cansever,  Mısra işlevini yitirdi.” hükmüyle, gelenekte var olan mısra, aruz, hece ve ‘kelime ekonomisi’ (az kelimeyle çok şey söylemek) gibi bazı unsurları dışlamaktadır. Şair bu yazısında, şiirde birim olarak cümleyi, cümleyle gelen imkanları savunur: “Yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. Hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. Bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. Derken bir satır başı, bir parantez, bir diyalog... bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor.” Şair, bu hamlenin ‘geleneğe saygı yüzünden’ bırakılmaması gerektiğini de vurgular. [10]

Edip Cansever’in geleneğin Halk şiiri koluna dair olumsuz görüşlerini ise bir başka yazarın aktarımı ile öğreniyoruz. Fethi Naci, şairle aralarında geçen bir konuşmayı şu şekilde aktarır: “... Halk şiirinden yararlanmak olanağı var mı? Bodrum dönüşü, bu konuyu şair dostum Edip Cansever’le konuştum. Edip, kısaca, ‘Olanaksız’ diyordu.[11]

Yerçekimli Karanfil[12] ve Şairin Seyir Defteri[13] isimli bütün şiirlerinin toplandığı  iki eseriyle incelememize esas aldığımız Edip Cansever[14] 

Edip Cansever’in şiirlerinde ise türkülerle ilgili olarak tespit edebildiğimiz iki örnek,  Yerçekimli Karanfil kitabındaki “Tragedyalar”ın teatral havası içinde, birkaç ara başlık olarak kullanılan “Ağıt”lar (s. 148 ve 154) dır. Bu parçaların ‘ağıt’ olarak anılmasının sebebi, hüzün duygularının egemen olmasından olsa gerektir. İkincisini aktarıyoruz:

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.”( s. 154)

Bu konuda Edip Cansever’in ortaya koyduğu örnekler de vardır. Yerçekimli Karanfildeki Masa da Masaymış Ha”(s. 9)da  Adam ha babam koyuyordu.  Ey” (s.15) ‘sürüylen’,  Aaa” (s. 17)da “Yok yahu bana mısın demiyor.”, “Var Var” (s. 19)’da “Vay ışıklar vay!”, “Yangın” (s. 20)’da “Gel keyfim gel”, “En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri”, “Borazan” (s. 35)da, “O çalmıyo muydu, olanca görüntüler ayakta”, “Acı Bahriyeli” (s. 87)de  ““Bak kardeşim benim adım Ismayıl/ Kafamı kızdırma adamı bıçaklarım.”, “Tragedyalar” (s. 201) “Hay Allah! Unuttum gene, ...

Söyleyiş benzerliği konusunda Edip Cansever’in şiirleri arasına yerleşmiş iki parça ise bazı halk türkülerindeki karşılıklı konuşmaları hatırlatmaktadır. Bunlardan ilki, Şairin Seyir Defteri’deki “Rüzgârların Dinlendiği Yer” (s. 132)  başlıklı şiirdeki şu bölümdür:

Çıkardın mı su altındaki ölüyü
Çıkardık mı su altındaki ölüyü
Çıkarmadık su altındaki ölüyü
Çıkardıktı su altındaki ölüyü

Bu konuda Cansever’den vereceğimiz diğer örnek, aynı kitapta, “Şu Küçük Şey” (s. 150) başlıklı metnin baş kısmıdır ve yukarıdaki dörtlüğe benzer bir söyleyişe sahiptir:

- İndirdik mi suya denizi
- İndirmedik suya denizi
- İndirdikti suya denizi”




[1] Cansever’in gelenekle olan olumsuz ilgisi üzerine değinen yazarlardan Güven Turan, onun ‘Türk şiirinin geleneksel birimi olan dizeyi tahtından’ indiren şairler arasında sayar. (Bkz. Güven Turan, “Yüzler ve Maskeler”, Gün Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever), Adam Yay., 3. Bas. İst., 1997, s. 219-220);  Özdemir İnce, şairin ‘sözcük ekonomisi’ ile ilişkisi olmadığını söyler. Bu, bir anlamda gelenekten kopukluk demektir. (Bkz. İnce, Şiir ve Gerçeklik, s. 117); Enis Batur, şairin gelenekle herhangi bir ‘form köprüsü arama’dığını belirtir. (Bkz. Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, s. 188.) Edip Cansever’in gelenekle ilgisini ele alan diğer bazı kaynakları da şöyle sıralayabiliriz: “...”, “Devletimiz 1000 Cumhuriyetimiz 75 Yaşında (Kan Kaybeden Mendil)”, (Önsöz), Kaşgar Edebiyat Seçkisi, S. 5, s. 6; Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, s. 56.
[2] Vecihi Timuroğlu, “Şiiri Sevenler İçin”, Gül Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever) Adam Yay., İst., s. 215.
[3] Hüseyin Cöntürk-Edip Cansever, 2 İnceleme (Turgut Uyar, Edip Cansever), de Yay., İst., 1961, s. 83.
[4] Mehmet Salihoğlu, “Günlerle Gelen”, Varlık dergisi, S. 856 (Ocak 1979) s. 16.
[5] Edip Cansever, Gül Dönüyor Avucumda, Adam Yay., 3. Bas., İst., 1997,  s. 54-56; Edip Cansever, “Soyut Somut”, Değişim dergisi, S. 4 (15 Şubat 1962), s. 1-2.
[6] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 81; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 6.
[7] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 84-85; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 7.
[8] Edip Cansever, “Düşüncenin Şiiri”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 42.
[9] Erdal Öz, “Edip Cansever’le Konuştum”, a dergisi, S. 7 (Kasım 1956), s. 2.
[10] Edip Cansever,  “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire”, Gül Dönüyor Avucumda,  s. 57-58.
[11] Fethi Naci, Şiir Yazıları, İyi Şeyler Yay., İst. 1997, s. 51.
[12] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, (Toplu Şiirleri I), 5. Bas., Adam Yay., İst. 1995; Bu kitapta şairin daha önce Dizlik Düzenlik (1. Bas. 1954), Yerçekimli Karanfil (1. Bas. 1957), Umutsuzlar Parkı (1. Bas. 1958), Petrol (1. Bas. 1959), Nerde Antigone (1. Bas. 1961), Tragedyalar (1. Bas. 1964), Çağrılmayan Yakup (1. Bas. 1966), Kirli Ağustos (1. Bas. 1970), Sonrası Kalır (1. Bas. 1974) isimleriyle yayımlanan kitapları toplu halde sunulmuştur.
[13] Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, (Toplu Şiirler II), 7. Bas.,  İst., 1997; Bu kitapta şairin daha önce Ben Ruhi Bey Nasılım (1. Bas. 1976), Sevda ile Sevgi (1. Bas. 1977), Şairin Seyir Defteri (1. Bas. 1980), Eylülün Sesiyle (1. Bas., 1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1. Bas. 1982), İlkyaz Şikâyetçileri (1. Bas. 1984), Oteller Kenti (1. Bas. 1985) isimleriyle yayımlanan kitaplarındaki şiirler bulunmaktadır.
[14] Edip Cansever de İlhan Berk gibi, yayımlanan ilk kitabını (Ömer Edip Cansever, İkindi Üstü, Işıl Kitap ve Bas., İst., 1947) ürünlerinin toplu basımlarına almaz. Cansever’in bu ilk kitabındaki şiirler İkinci  Yeni öncesine ait olduğu için, incelemeye  dahil edilmemiştir.

23 Ocak 2019 Çarşamba

İKİNCİ YENİ ŞİİRİNDE TÜRKÜ TADI

Ezgilerle söylenen ve genellikle anonim olan Halk şiirlerine türkü adı verilir. Türküler yapı bakımından genellikle bent ve kavuştak (bağlama) olmak üzere iki bölümden oluşurlar. Ayrıca bu bölümler kendi aralarında kafiye bakımından birbirlerine bağlanırlar. Fakat türkülerin, kavuştaksız, farklı sayılarda dizeden oluşan kavuştaklı, sadece dörtlüklerle, beyitlerle veya bentlerle kurulan, farklı biçimleri de vardır. Türküler hece ölçüsünün çeşitli kalıplarıyla söylenebilirler. Konu yönüyle aşktan savaşa, günlük olaylardan toplumsal  maceralara kadar oldukça zengin içerikleri vardır.

Bu arada, türküleri konularına, ezgilerine, yapılarına ve hatta söylendikleri bölgelere göre isimlendirmek, gruplara ayırmak mümkündür.

Türkülerin bu geniş, nispeten serbest yapısı İkinci Yeni hareketi içinde yer alan şairlerin dikkatini çekmiş hatta onlara oldukça cazip gelmiş olmalıdır. Çünkü, aşağıda da görüleceği üzere türkü ve onunla bağlantılı pek çok husus, bu hareketin şairlerince bir hayli kullanılmıştır.

Cemal Süreya burada ele alacağımız şairlerden birisidir. O, ‘türkü’yü pek çok şiirine en azından isim olarak almıştır. Onun türkü adını kullandığı şiirlerini, yukarıdaki veriler etrafından değerlendirirsek, durum açıklanmış olacaktır:
Cemal Süreya’nın Sevda Sözleri[i]’de yer alan “Güzelleme” (s.16), “Türkü” (s.24), “Türkü” (s. 212) “Terazi Türküsü” (s.  52), “Türkü” (s. 128), “İlhan’ın Anısına Türküler” (s. 179) şiirlerinde, görüldüğü gibi ‘türkü’ ve bağlantılı kelimeler kullanılır.

Şairin “Türkü”(s.24) adıyla andığı ilk şiiri 6’şarlı üç bentten oluşur. Bu şiiri türkü nazım şekliyle bağlayan şeklî herhangi bir bağ yoktur denebilir. Sadece, sırasıyla, her bendin dördüncü dizesinde kullanılan “Kahin-klin kahin-klin”,  Gülüm-mera gülüm-mera”, “Çal-para çal-para  tekrarları türkülerin kavuştaklarını hatırlatır:

Bir sürü çiçek ama saydırmaya kalkma
Ayrı ayrı kadınlardan koparılmış
Kadınlardan ya hem de bilsen nerelerinden
Kahin-klin kahin-klin
Ben ne kadar öbür çiçekleri denesem
Seninki gül oluyor aralarında

Bir sürü güvercin havalan. Saçların
Bunlar tıpkı senin sevilmedeki saçların
Kanatlarımdan bellidir yeni açılmış sokaklarda
Gülüm-mera gülüm-mera
Bir güvercin akıntısında kesin güvercinler
Uçsuz bucaksız bana bakıyorsun

...”
Cemal Süreya’nın “Terazi Türküsü” (s. 52), dörtlüklerden oluşması, zengin kafiyeleri, dörtlük sonlarındaki ikişer dizelik nakaratı ve halk söyleyişine benzeyen bazı unsurlarıyla türküye yaklaşır:

Dostum Elif. Harput Kasabı. Güzin
Günde beş vakit Harput ve hüzün
Doldur doldur Allahı seversen
Anası satılsın burjuvazinin

(...)

Dostum Mahmut.  Gül Çayevi. Yazın
Akılda kalmıyor adresin uzun
Doldur doldur Allahı seversen
Anası satılsın burjuvazinin

Şairin bir diğer türküsü, “Türkü” (s. 128) başlığıyla, dörtlüklerle yazılmış olması ve türkülere has lirizmiyle, adını hak eder. Bu şiir konu itibariyle ‘ağıt’a da yaklaşmaktadır:

Soruyorlar bir de nerdeyim
Minibüs şarkılarında güllerdeyim
Bilirim az buçuk ne istediğimi
Aykırı dalda açmışsa da çiçeğim

(...)

Sırıkla araladım sulardaki pisliği
Soruyorlar bir de nerdeyim
Belki de ölümcül bir sevinçteyim
Sesim tanınmaz bir çocuk sesi

Cemal Süreya’nın “İlhan’ın Anısına Türküler” (s. 179) başlıklı şiiri, ilk okuyuşta bizleri birkaç şiir beklentisi içinde bırakır. Adından kaynaklanan bu durum, hemen başlıktan sonra konulan ‘I’ rakamıyla da desteklenir. Fakat ortalıkta bu numarayla numaralandırılmış ve 6 dörtlükten oluşturulmuş bu metinden başka bir “türkü” bulunmaz. Bu açıklamadan sonra, “İlhan’ın Anısına Türküler”in türkü tarzıyla olan ilişkisine değinelim. Bu ilişki, şiirin dörtlük olarak oluşturulmasından ziyade, bir ‘ağıt’ niteliği taşımasındandır. Zira, şair bu şiirde, artık hayatta olmayan bir arkadaşına (İlhan Erdost’a) seslenmektedir:

...

Bir bardak su içsem şimdi
Yaralarımdan dökülür
Gün ki yıkımlar günüdür
Boştur ne söylesem şimdi

Birini görüyorum kalabalıkta
O adam işte sana benziyor
Ama sana nasıl da benziyor
Binlerce adam kalabalıkta
...

Cemal Süreya’nın son “Türkü”sü (s. 212), birinci, üçüncü ve beşinci birimleri dörtlük; kavuştak gibi algılanabilecek ikinci ve dördüncü birimleri ikilik olan bu şiir diziliş bakımından kavuştaklı türkülere en çok benzeyen şiiridir.

İkinci Yeni’nin başka bir şairi olan Ece Ayhan’ın türkülerle ilgili sayabileceğimiz tek şiiri Yort Savul[ii]’daki “Bir Elişi Tanrısı İçin Ağıt” (s. 121) ismini taşıyan metnidir. Üç beyit ve bir tek dizeden oluşan şiirinin Halk şiiriyle ilişkisi başlıktaki ‘ağıt’ sözcüğü olduğu kadar, bir ‘ölüm’ü de konu edinmesidir:

Peki nasıl oldu da hatırladı denizde boğulduğunu
nasıl oldu da peki anlatamıyorum biliyorsun
(...)
Ama yok ne olur ağlama böyle ama yok
Şunun şurasında tramvaysız, çocuk olmak turunç olmak

Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?

Edip Cansever’in şiirlerinde ise türkülerle ilgili olarak tespit edebildiğimiz iki örnek, Yerçekimli Karanfil[iii]  kitabındaki “Tragedyalar”da, birkaç ara başlık olarak kullanılan “Ağıt”lar (s. 148 ve 154) dır. Bu parçaların ‘ağıt’ olarak anılmasının sebebi, hüzün duygularının egemen olmasından ötürüdür. İkincisini aktarıyoruz:

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.”( s. 154)

Türkü,  Cemal Süreya gibi, İlhan Berk’in de en çok andığı veya atıfta bulunduğu Halk şiiri şeklidir. Onun, Galile Denizi[iv]’ndeki “Sait Faik” (s. 19) şiirinin bir bölümü olan “Ağıt” ve  İlya Avgiri’nin Karısının Acı Türküsü” (s.37) ile Pera isimli kitabında (Adam Yay., 2. Bas., İst., 1996) yer alan “Sucu Türküsü” (s. 132) başlıklarında yer alan türkü kelimesiyle dikkat çeken şiirlerdir.

Bu şiirlerden hiçbirisinin Halk şiiri nazım şekli olan türkü ile benzerliği yoktur. Örneğin şair, “Sait Faik” şiirinin bir bölümü olan “Ağıt”, onluk bir bentten oluşur ki, bu metinde hakim olan unsur cümledir. Ayrıca, türkülere has lirizmi bulmak da mümkün değildir:

Baktık bir evin bahçesi ilk defa bir evin bahçesi başını almış gidiyor
Bir çocuk Grenoble’da İtalyan mahallesinde bir çocuk görüyor ilk
Deniz kıyısındaki o her akşamki kahve birdenbire tutup batıyor
Ne varsa umtlu umutsuz sıkıntılı sıkıntısız o cumartesi akşamları
frengili ağaçlar çekip gidiyor
Yeşil zeytin, limon gibi bir istanbul sarısı kalıyor geriye
...”

 İlya Avgiri’nin Karısının Acı Türküsü” ise dört adet beşlikten oluşur. Şiirde geçmişe duyulan özlem ve bundan kaynaklanan acı ve lirizm, hiç olmazsa türkü tadı veren unsurlardır. İki bendini aktaralım:

“...

Benim gençliğim güzeldir bakın
Her gün elele denizle rüzgârla
Her şiirde seçme mısra güzelliğim
Her evde yatakların andığı ben
Mis gibi her gün hikâyem ağızlarda

(...)

Benim gençliğim güzeldir bakın
Her gün elele denizle rüzgârla
Her şiirde seçme mısra güzelliğim
Her evde yatakların andığı ben
Mis gibi her gün hikâyem ağızlarda

Yukarıda andığımız “Sucu Türküsü” de adında yer alan ‘türkü’ kelimesi ve ikinci bentten sonra kullanılan ‘kıssa’ ara başlığına rağmen, yerli bir gelenekten kaynaklandığı hissi vermez. Üstelik, şair bu şiirin tarzını da dipnota koyduğu “Brecht’çe.” ile somutlaştırır.

Başlangıçtaki birlikteliğinden ötürü İkinci Yeni şairleri arasında ismi anılan Sezai Karakoç’un, şiirleri arasında türkü olarak kabul edilebilecek metinler bir hayli çoktur. Bunlardan birisi, Şiirler VII[v]’deki “Ninni” (s. 27) şiiridir. İki dörtlükten oluşan “Ninni”nin, 8’li hece ölçüsüyle yazıldığını görüyoruz.

Bilindiği gibi ninniler, annelerin çocuklarını uyutmak için, kendine özgü bir besteyle söyledikleri, basit sözlü türkülerdir. Ninnilerde genellikle çocuğa dair istek ve iyi dilekler, söyleyenin sevinç ve üzüntülerini yanık bir havayla dile getirilir. Sezai Karakoç’un şiirini bu bilgiler ışığında okursak, şekil ve tür uygunluğu daha açık anlaşılacaktır:

Sana Tanrı Armağanı
Desem uyur musun yavrum
Geleceğin kahramanı
Desem uyur musun yavrum

Gözün göğün siyahından
Göğsün güneş kadehinden
Yüzüne nur saçmış Kur’an
Desem uyur musun yavrum

Sezai  Karakoç’un  bir başka ninnisi, Şiirler VI[vi] kitabında,  Rüzgârın dilinden” söylenen “Ninni” (s.17) başlıklı ara  şiiridir. Bu metin de adıyla ve muhtevasıyla Halk şiirindeki ninni türkülerini  hatırlatır:

“...
Kuşlar öttü Leylâ için
Güller açtı Leylâdan ötürü
Uyku bir bahara döndü
Leylâ ayla yıldızların
Arasında paylaşıldı
Ortasında kapışıldı
Sussun bütün dünya şehir
Leylâ derin bir uykuda

            Güller Leylânın uykusunda olgunlaşırlar
            Leylânın düşlerinden renk alır kuşlar” (s. 18)

Sezai Karakoç’un Şiirler II[vii] de bulunan “Gül Muştusu” nun (s. 71) XII. bölümünün içinde, üç dörtlükten oluşan ve şairin, hemen öncesindeki mısrada ‘gül türküleri’ olarak adlandırdığı (“Ve dudaklarında gül türküleri”) üç dörtlükten oluşan bir parça vardır. Şair bu parçada redif ve kafiyelere dikkat etmiş, ses yönünden zengin bir metin oluşturmuştur:

Gül gelmiş gül gelmiş
Gümüş düşmüş bahçemize
Altın serpilmiş suya
İğde dalı yola ağmış

(...)

Gül gelmiş gül gelmiş
Şamdan bir bulut inmiş
Bağdattan bir rüzgâr esmiş
Sabah rüzgârları esmiş” (s. 100-101)

Aynı bölümün sonunda şairin ‘ağıt’ adını verdiği (“bir ağıt yükselir tutar doğuyu batıyı”) uzun bir parça vardır. Bu parça ise dörtlükler ve ikiliklerden kurulmuştur. Genellikle iki dörtlük ve ‘kavuştak’ sayılabilecek bir ikilik şeklinde sıralanan (son kısımda bir dörtlük bir ikilik), ondokuz bentten oluşan bu ara şiirde şekil ve konu bakımından ağıt türüne uygunluk vardır. Bir bölümünü aktarıyoruz:

Yıkıldı dağlar yıkıldı
Evimin üstüne güpegün
Güneş yaktı ekini
Kuş bitirdi tarlamı

Sen çabuk öldün
Hey köyü titreten
Sen ölmeseydin
Oğlunu öldüremezlerdi

Yıkıldı dağlar yıkıldı
Evimin üstüne yüreğim

...” (s. 103-104)

Sezai Karakoç’un Şiirler III[viii] kitabında bulunan “Köşe” (s. 85) şiirin ikinci bölümünden aldığımız şu parça ise sanki halk türkülerinden kopup gelmiş bir etkiyi sunmaktadır:

...
Evlerinin içi kabartma bahar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saklılar
Halıları öpe öpe nakış yapar nakış gibi ayaklar
Siz söyleyin insan seve seve ölmez ne yapar
Köşelerde keklik gibi bakıp duran saksılar

Evlerinin içi yeni güllerden
Görülmemiş güneşleri görülmemiş gözlerine getiren
Sağ köşedeki entari sol köşedeki şapka
Beni katil suların ortasına bıraka
Katil sular güneşi gözlerinden götüren

Evlerinin içi gurur döşeli
Benim aşkım binbir köşeli ah binbir köşeli”(s. 86)

Turgut Uyar’ın şiirleri[ix] arasında da türkü ve ona bağlı kavramlarla birlikte değerlendirilebilecek metinler çoktur. Bunlardan “Elli İki Hane” (s. 354) şiiri,  dörtlükleri, tekerleme ve kavuştağı hatırlatan ikilikleri, kafiye örgüleri ve söyleyişteki rahatlılığıyla bir türkü havasına sahiptir. Birkaç dize hariç, 7’li hece ölçüsünün kullanıldığı bu şiirin  bir bölümünü sunuyoruz:

...
ay durur menziliyle
herkese ak yüzüyle
sen aysan açık davran
ya ondan ya bizimle

oy farfara farfara
ateş düşer çarşılara

...”
Turgut Uyar’ın şiirleri arasında ‘ağıt’ adıyla anılan metinler dikkat çekicidir.  Bunlardan “Ölü Yıkayıcılar” (s.186) başlıklı uzun şiirde genel olarak ölüm teması işlenirken,  sonlarına doğru bir parça “Ağıt” (s.198)  ara başlığı ile sunulur. Gerek şiirin tamamı, gerekse sonundaki parça geleneksel şekillerle bağlantılı değildir. “Ağıt” ara başlıklı metinden bir bölüm aktarıyoruz:
...
            ‘Bir köpeğe bir ağıt
            Bir kadına bir ağıt
            Bir kıyıya bir ağıt
            Bir doğu kentine bir ağıt
            Bir batı kentine bir ağıt
            Bir kantine bir ağıt.
Coşkun süreç bütün bağışlamazlığını almış gidiyor.
Su hazır.
Herkes kendi azlığını almış gidiyor.
O trenler, uzun şeylerin aldandığı,
Bir boşluğu betimleyen ey en güzel resim.
Akşamımız kıyı alışverişlerinin en gözde malı.
Bir çöl bitkisinin gövdesinde rahat buluyorum sırtımı
Ölüme temiz değilim.
 ...”

Bunun gibi, “Ağıtlar Toplamı” (s. 234) genel başlığı altında birtakım nazım parçaları (“cemal’e ağıt”, “edip’e ağıt”, “naci’ye ağıt”, “tomris’e ağıt”, “kendime ağıt”) sunar. Bu nazım parçaları da sırf konuları itibariyle ağıt olarak anılmaktadır.

Turgut Uyar’dan son olarak, “Bir Amcanın ve Onun Karısının Ölümüne Ağıt” (s. 353) başlıklı şiir anılmalıdır. Üç bentlik bu şiirde gerek söyleyiş, gerekse muhteva ağıt türkülerine özgü bir durum arzeder:

arama mustafa kardeş arama
o sen değilsin
o sen değilsin
şimdi bırak toplu tüfekli
bir oyundan sonra
dullar dinlensin
kara kara yalnız yalnız
dullar dinlensin

(...)

arama hey mustafa kardeş arama
o sen değilsin
o sen değilsin
hey mustafa kardeş arama
yepyeni bir kuşağı üretecek
döller dinlensin
yalnız değil kara değil
öyle dinlensin
öyle dinlensin

Ülkü Tamer de, diğer İkinci Yeni şairleri gibi, şiirlerinden bir kısmını türkü veya ağıt adıyla anmıştır. Şairin toplu kitabı olan Yanardağın Üstündeki Kuş[x]’ta türkü ve ağıt adıyla sunduğu şiirleri “Ağıt” (s. 205), “Ökkeş’in Türküsü” (s. 231), “Kırda Vurulanların Türküsü” (s. 232), “Nişan Türküsü” (s. 235), “Yola Düşme Türküsü” (s. 236),  Atlının Türküsü” (s. 237) ve “Memik’e Ağıt” (s. 243) tır. Ayrıca, “Üşür Ölüm Bile” (s. 206), “Akşamüstü Deyişme”(s. 242) ve “Delikanlı” (s. 247) şiirlerinde ise klâsik türkü formlarıyla ilişkili şiirlerdir.

Bu türkülerden “Ökkeş’in Türküsü”, “Kırda Vurulanların Türküsü” ve “Nişan Türküsü” dörtlüklerle ve 8’li hece ölçüsüyle yazılmışlardır. Ökkeş’in Türküsü’nden bir bölüm sunuyoruz:

Ağa oğlu paşa oğlu
Önünde evinin yolu
Dilinde güneşin balı
Döşünde çiçeğin gülü

Ağaç sende kurt bendedir
Temmuz sende mart bendedir
Yetmiş iki sırt bendedir
Her bir sırtta gurbet çulu

...”

 Nişan Türküsü”nde ise her dörtlükten sonra tekrarlanan ve ikiliklerden oluşan bir kavuştak bölümü bulunmaktadır. Bir bölüm aktarıyoruz:

Anasının adı Güllü
Kızı kendisinden dilli
Derdi günü bir tas bulgur
Göğe bakışından belli
Kız nişanın kutlu olsun
Şekeri de tatlı olsun

Babasının adı Ziya
Yanaşma dururdu beye
Kalenin burcunu gözler
Hızır görünecek diye

Kız nişanın kutlu olsun
Şekeri  de tatlı olsun

...

Ülkü Tamer’in türkülerinden “Yola Düşme  Türküsü”, “Atlının Türküsü”, “Akşamüstü Deyişme”, “Memik’e Ağıt  ve  Delikanlı”, 11’li  hece ölçüsü ile yazılmışlardır. Bu şiirlerden “Yola Düşme Türküsü” ile  Atlının Türküsü” üçer dörtlükten oluşur. Kafiye örgüleri de (abab, cccb, dddb...) şeklindedir. Birincisinde “Durmak olmaz gayrı düşek yollara”, ikincisinde ise “Yürü atım rahvan atım tez yürü” dizesi nakarat olarak her dörtlüğün sonunda tekrarlanmaktadır. “Yola Tüşme Türküsü”nden bir bölümü alıyoruz:

Ekmeğin üstünü dikenler sardı
Durmak olmaz gayrı düşek yollara
Uşaklar feryadı Antep’e vardı
Durmak olmaz gayrı düşek yollara

(...)

Pınarın koynunda ateş bekliyor
Analar memede ağu saklıyor
Ecel gelmiş işte canı yokluyor
Durmak olmaz gayrı düşek yollara

11’li ölçüyle yazılmış olan “Akşamüstü Deyişme” başlıklı şiir ise karşılıklı konuşma (“Karşılıklı Türküler”) edasıyla söylenmiştir. Diğer şiirlerden farklı olan bu yapısı, onun bir türkü çeşidi olan karşılıklı deyiş türkülerine benzerliğini gündeme getirir. Genellikle Halk hikayelerinde görülen bu tarzı Ülkü Tamer’in ustaca kullandığı ortadadır. Kafiye düzeni (abab, cbcb, dbdb) şeklinde olan bu türküden de bir bölüm aktarıyoruz:

“- Uruş Gölü’nde mi yudun saçını
Ateşten çözülmüş yalıma benzer
- İçimin kanında yudum  saçımı
Yasla tarazlanmış kilime benzer

(...)

- Nafak Suyu’nu mu gördü gözlerin
Cam üstüne vurmuş geceye benzer
Senin gördüğünü gördü gözlerim
- Güle aşılanmış acıya benzer

11’li heceyle yazılan “Memik’e Ağıt” ile “Delikanlı” türküleri de ana bölümler arasındaki kavuştaklarla “Nişan Türküsü”ne benzerler. Fakat bu arada birincisinin kavuştağı aynen tekrardan oluşurken, ikincisinde bazı değişiklikler göze çarpar. Konuları ölüm olan bu iki şiirden “Delikanlı”yı sunuyoruz:

Döşünün ortası bir gümüş sini
Geceden başlatır aydınlık günü
Sıkılganlık onun nişanlı yanı
Gül alır dalından sabah olunca
Yakar türküsünü inceden ince

Alnının ortası bir uzun şose
Kara kirpikleri yakışır yasa
Sevda candan uzun, can günden kısa
Gül verir dalına akşam olunca
Yakar türküsünü inceden ince

Adı yas türkülerini çağrıştıran “Ağıt” şiiri ise adıyla olduğu kadar biçim özellikleriyle de Halk şiiri etkilerini taşır. 5 dörtlükten oluşan şiirde 4+4 duraklı 8’li hece ölçüsü ve (abab, cccb, dddb, ...) kafiye şeması kullanılır. İki dörtlüğü şöyledir:

Bu toprakta kalır adın
Tohumların arasında
Yeşilinde tarlaların
Başakların sarısında

Yıllar geçse de aradan
Kopar gelir ırmaklardan
Işır yine kurşunlanan
Dostlarının yarasında
...

Ülkü Tamer’in türküleri arasında saydığımız “Üşür Ölüm Bile” şiiri üç ana dörtlük ile üç kez tekrarlanan dörtlük halindeki bir kavuştaktan, yani toplam 6 dörtlükten oluşur. Bu şiirde şekil türkü formu taşımaktadır. Şiirin konusu da ölümü ihtiva etmektedir. Dizeleri ölçülü olmayan bu şiirde ritmi ses benzerlikleri ve tekrarlar sağlamaktadır.

Bu konuyu bitirirken, İkinci Yeni şiir hareketinin, sanıldığının tersine, Türk Halk şiiri geleneği ile kendisine özgü bir bağ kurduğunu ve ondan yararlandığını söyleyebiliriz. Biz, bu bağın sadece bir yönünü araştırdık. İkinci Yeni hareketinin, Halk şiirinin ait diğer unsurlarıyla olan ilgisi de araştırılmalı ve yakın dönemin en önemli şiir oluşumuna ait bazı gerçekler objektif bir şekilde ortaya serilmelidir.




[i] Cemal Süreya, Sevda Sözleri, YKY, 2. Bas., İst., 1996.
[ii] Ece Ayhan, Yort Savul, Adam Yay, İst., 1982.
[iii] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, Adam Yay., 5. Bas., İst., 1995.
[iv] İlhan Berk, Galile Denizi,  Adam Yay., İst., 1982.
[v] Sezai Karakoç, Şiirler VII (Ateş Dansı), Diriliş Yay., 2. Bas., İst., 1995.
[vi] Sezai Karakoç, Şiirler VI (Leylâ ile Mecnun), Diriliş Yay., 3. Bas., İst., 1995.
[vii] Sezai Karakoç, Şiirler II (Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu), Diriliş Yay., 5. Bas., İst., 1990.
[viii] Sezai Karakoç, Şiirler III (Körfez/Şahdamar/Sesler), Diriliş Yay., 5. Bas., İst., 1990.
[ix] Turgut Uyar, Büyük Saat, Can Yay., İst., 1984.
[x] Ülkü Tamer, Yanardağın Üstündeki Kuş,  Adam Yay., İst., 1994.