Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ankara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2020 Pazar

MEKÂN: "31. SOKAK"

"Otuz Büyükşehir ve Zonguldak Günleri Anısına Bir Garip Sokak"

Ankara, Eryaman'da. 
Etaplar şeklinde bölümlenmiş olan Eryaman'ın parklar ve bahçelerle iç içe olan ilk etabında. 
Kendisi gibi planlanmış onlarca otopark sokaklardan birisi. 
Demek ki sadece otoparktan oluşuyor. 
Sağlı sollu dizilen otomobillerin arasında kalan geniş boşluk yahut kaldırımlar ise yaya trafiğine ait. 
Sokağa batıdan Osmanbey Caddesi üzerinden girilebilir. Daha doğrusu Domaniç Caddesi ile Osmanbey Caddesinin kesiştiği noktadan.
Bu noktada şu tabelayı göreceksiniz: 

Sokağa bu noktadan ancak yaya girebilirsiniz. Böyle olmasaydı, Domaniç Caddesinin devamı niteliği kazanacağından, kimliğini yitirecekti. Bırakın kimliğini yitirmeyi, hiç olmayacaktı. Ama şimdi nevi şahsına münhasır bir sokak. 

31. Sokak'ın ancak yayalar tarafından girilebilecek batı girişinin sağında ve solunda, yeşillikler içine gizlenmiş ve tahminen onar kattan ibaret birer apartman var. Sokağın batıdaki yaya girişi şudur: 

31. Sokak, 27'si bir tarafta 27'si diğer tarafta olmak üzere sağlı sollu 54 ve ikisi de batı yaya girişi önünde olmak üzere toplam 56 otomobillik bir otopark sokaktır. Park yerleri beyaz renkli çizgilerle birbirinden ayrılıyor. 

Otopark sokağın zemini Arnavut kaldırım taşlarıyla döşeli. Döşeme, yağmur suyu akıntısına maruz kalan orta kısımlarda yer yer görülen bozulmalar hariç muntazam. Bunu, sokağa çıkmanın yarı serbest olduğu, daha doğrusu market alışverişlerinin yapılabildiği 1 Mayıs 2020 Cuma günü saat 13.35 sularında, hafif yağmurlu bir zaman diliminde, doğu girişinden aldığımız şu fotoğrafta net bir şekilde görebilirsiniz:

31. Sokak'ın doğu girişini 26. Cadde kesiyor. Motorlu araçlar otopark sokağa ancak bu noktadan giriş çıkış yapabilirler. Sokağın bu girişinde sağlı sollu dubleks evler var. Bu noktadan girerken sol kanatta sokak tabelası yer alıyor. Üstelik tek değil, biri eski, diğeri yeni iki farklı tabela. İşte şöyle:
 
Tabelanın ardındaki dublekste bir veteriner mukim. Şu halde, buradan geçerken duyacağınız kimi hayvan sesleri sizi şaşırtmasın. 

Sokağın bu girişine yakın mekânlar arasında bir ana okulu (Yasemin) ile Hafize Özal Ortaokulu ve Mustafa Kemal Parkı yer alıyor. İşte muhiti gösteren kroki:

31. Sokak'ı kendisiyle neredeyse birebir benzerlik gösteren bir üst ve bir alt, yani 30. ve 32. Sokaklardan ayıran en önemli husus ise şu: Ana caddelere, sosyal tesislere, alışveriş merkezlerine yaya gidiş gelişin en müsait sokak oluşu. Dolayısıyla, insanlara mahsus -muhtemelen- pek çok hatırayı karnında taşıması...

Tabii bir de kendisini yazdırmaya imkân arz edişi, vesselam.

Ankara, 3 Mayıs 2020

31 Ocak 2020 Cuma

İKİNCİ YENİ ŞİİRİ OKUMALARI-1



İKİNCİ YENİ ŞİİRİ OKUMALARI

Devrin Sosyal Manzarası
İkinci Yeni Hareketinin Oluşumu
İkinci Yeni Şiirinin Özellikleri

Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Ankara Şubesinde İkinci Yeni Şiiri Okumalarına başlıyoruz. Her ayın son Cuma günü saat 18.00'de, yolculuğumuza katılabilirsiniz.

GMK Bulvarı, No: 27, Demirtepe, ANKARA
www.tdedankara.org.tr
Tel: 0312 229 06 00-01
E-Mail: bilgi@tdedankara.org.tr
/TDEDANKARA

23 Ocak 2020 Perşembe

ANKARA VAPURUNDA

Ank'ra vapurunda meşhur süvari
Sakallı Celali çımacı yapmış
Mekteb-i Sultanî sanki çiftliği
İlm ü irfanı halata tutmuş...

Ankara, 23 Ocak 2020

14 Ocak 2020 Salı

GÜVERCİNİM NEREDE?



Erkenden, daha herkes uykudayken, daha herkes çokça uyuyacakken çıktım kapıdan. Sokak soğuk muydu? Olsun. Kimsesizlik mi egemendi ortalığa. Ne güzel. Al başını, hürriyet efendim, hürriyet!..
Yürüdüm. Yürüdükçe aydınlanan bir dünya çıktı karşıma. İçimde gelişen bu yeni dünya, biraz sonra kararacak mıydı? Pek güven duymamalı mıydı? Her şey,  her an ters yüz olabilir miydi?
Kuşku duyulmayacak kadar evet!.. Ama bütün bu varsayımları şurada anacak ne var sanki?
Olumsuzluğa doğru yürüyen düşüncelerimi dönüştüren, daha doğrusu olumsuzluğu gidermemekle birlikte, farklı bir alana kaydıran, üç beş öğrenci oldu. Zira, ellerinde şu hepimizin bildiği el arabaları (tornet) ile yakındaki mahalle pazarına doğru güle eğlene yürüyorlardı. Belli ki tornetçilik yapacaklar. Yani, alışveriş yapan pazar müşterisinin mallarını, ekmek parası deyip, taşıyıverecekler. Biraz abartalım: İstatistiklere sığmayacak kadar çoktur bu çocuklar buralarda. Bir süre onların dünyası ile hemhâl oldum, yürüdüm.
Elimde kitap, fotokopi edilmiş dil testleri, gazeteler, yakışıyor muyum bu dili kırılmış pazara? Güvercin pazarı! Henüz tam teşekkül etmemiş. Bir iki kümeden oluşan az sayıda bir meraklı topluluğu. Onlardan daha da az,  güvercin sahipleri ve müşteriler. Çoktandır bildiğim, fakat gelip geçerken bir göz dahi atmadığım bu mekâna hangi ayaklar getirdi beni?
Hatırlıyorum, bir kez de, yine nasıl olduysa, kapısında “Güvercin Sevenler Derneği” tabelası asılı duran bir kahvehaneden içeriye  girdirmişti aynı ayaklar bu baş ve gövdeyi.  O zaman da ilginç olaylar takılmıştı gözlerime.
İşte kesilmiyor ardı arkası. O olaydan şu hatıraya, bu günden, başka bir ânâ... Birbirlerini kovalıyorlar. Bakın işte, şimdi de Abdurrahim geliyor aklıma. Öyle ya, o olsaydı, durur muydu? Güvercinlerin macerasını anlatırdı. Güvercin türlerini, uçuşlarını, kaçışlarını... Güvercin ve güvercincilik üstüne türlü hikâyeler bulunmaktaydı onun hazinesinde...
Güvercin pazarı kalabalıklaşır ve pazarlıklar kızışırken ben hâlâ başka şeylerin peşindeyim: Neymiş efendim, hem “din”ler, hem de edebiyatlar büyük önemler vermekteymiş güvercine. Edebiyatların en gözde kuşlarından oluşu bir yana, “din”ler de paylaşamamış onu. Şu birkaç örneği ekleyiverelim yeri gelmişken: Hz. Nuh, tufandan sonra ortalığın kuruyup kurumadığını anlamak için üç defa uçurur güvercini. Üçüncüde geri gelmeyen güvercin, Nuh aleyhisselamın ve gemisindeki canlıların tekrar karaya dönmesine vesile olur. Hristiyanlar güvercine “kutsal ruh” gözüyle bakarlar. Ya İslâm’da?
İslâm, hak eden bütün eşhasa olduğu gibi, güvercine de gereken önemi vermiştir: Günahsız bir yaratıktır güvercin. Efendimiz (S.A.V) ’in hicret vakti mağarada saklanması sırasında, kurduğu yuva ve yumurtaları ile güvercin,  müşriklerin geri dönmesine yol açar. Birçok müslüman, daha başka sebeplerden ötürü de ona ayrı makamlar ayırırlar gönüllerinde... Güvercinin avlanması, yenmesi, beslenmesi vb. de bu yüzden pek hoş karşılanmaz...
Divan şiirindeki adı ikidir güvercinin:  Kebûter, hamâm...
Uçuşu, halhal takması, etinin kebab edilmesi, postacılıkta kullanılması ile bu şiirdeki yerini almıştır. Aşk, akıl, gönül, sevgili, saç gibi unsurlar için benzetme öğesi olmuştur. Bir çeşni olsun diyedir, aldı şair:
“Firâk-nâme-i derdüm cenâhına ericek
Kebûterün gözüne bağrı kanı gelmedi mi”
(Hayâlî Bey)
Güvercin edebiyatı içimde fırtına estire dursun, gelişmelere değinmeliyim:
Pazar, güvercin pazarı kalabalıklaşıyor.
Ellerinde karton kutular, birbirini izleyen güvercin satıcıları, güvercin alıcıları...
Pazarlıklar artıyor. El değiştiren, elden ele geçen can kuşları.
Yer yer sertleşmeler? Olurdu, olmazdı; azdı, fazlaydı; değeriydi, değildi...
Derken gözümün dibinde gelişen bir olay: Bu işe yeni başlamış olduğu her halinden belli olan, on beş, bilemedim on altı yaşlarındaki bir çocuk. Genç veya delikanlı demeliydim belki. Ama onun davranışı, duruşu, olaydaki tavrı ile henüz çocuk. Dört güvercini var, küçük bir bisküvi kolisinin içinde...
Çevresindeki kalabalığın içinde ben, diğer meraklılar ve bir müşteri. Şimdi suretini çizeceğim müşteri kılıklının iş ortakları da olabilir o anda orada.
Müşteri kılıklı, diyerek yapacağım tasvir hakkında da ipucu vermiş oluyorum: Ağzından köpükler akıyor. Ayrı zamanlarda tıraşlanmış, fakat iyice uzamış ve birbirine girmiş bıyık ve kirli sakalları ile, kelleden fırlayıverecekmiş gibi duran, daha doğrusu hiç durmayan gözleri ile, tehditkâr sözleri ile... bir hayvan irisi.
10 paraya gitmesi gereken üç güvercini, birisini boynu dönmüş diyerek, diğerini uçuş bakımından beğenmeyerek, sonuncusunu ise renk açısından hakîr görerek, işte bu kılıksız,  küfreder gibi bir pazarlık da yaptıktan sonra, 5 paraya götürüyor. Bereket ki 5 paraya götürüyor diyebilirsiniz. El koyabilirdi diyebilirsiniz. Buna da şükür, dediniz...
Anasının kuzusu yeni yetme, beşliği istemeye istemeye, cebine koydu. Zulme uğramış olmanın hüznü, hayır hayır, çaresizliği vardı yüzünde. Başını ve gözlerini yere indirdi, yavaşça çekip gitti oradan...
Benim gibi, olaya tanıklık eden, ama bu güvercin pazarını her hafta ziyaret eden bir genç devreye giriyor yazımızın burasında. Yazık oldu, diyor. Değerlerine yakın bir ücreti bari alabilseydi çocuk. Ama alamazdı. Çünkü şu kılıksız ve adamları, iyi biliyorlar işi. Tam bir şirket kurmuşlar. Bir takım oluşturmuşlar. Bir çete... Ankara’dan geliyorlar her hafta buraya. Buradan 1’e aldıklarını, Ankara’da 10’a...
Pes! Bağır kanımız bizim de gözümüze gelmemiş midir? Pes! İşin içine Ankara girmemiş midir?

Likâ Edebiyat, S. 10 (1 Ocak 1999), s. 4.

9 Aralık 2019 Pazartesi

"MAT": MİLLİ AYDIN TİPİ


Arada bir inerim İstanbul’a. Geçen haftanın bir tam gününü de kendisinde yaşadım. Ama ne yaşama! Günün sabah saatlerini Yenikapı-Eminönü, akşamüstünü Karaköy-Beşiktaş, 24 saatlik sürenin sonlarına tekabül eden ikinci günü sabahını ise Üsküdar-Harem sahil şeritlerinde geçirdim. Erbâbı bilir, böyle zamanlarda duygu ve düşünceler hareket halindedir. Bu hareketlilik içinde zihnim,  ister istemez çeşitli meselelerle meşgul oldu.

Bu meşguliyetlerden en önemlisi “Milli Aydın Tipi” üzerine olanıydı.
Bilinir ki, “Ankara”nın kültür sanat dünyasını “İstanbul” belirler. Kültür başkenti dedikleri şey. Bu bağlamda “Ankara”nın “merkezî”liği emanetendir. Öyleyse İstanbul aydın tipi için, yazımız içinde “Millî Aydın Tipi” (MAT) ve “merkezî” ifadelerini kullanmamız sakıncalı olmamalı.
Her neyse, bizim, İstanbul seferimizdeki söz konusu meşguliyetimiz kendiliğinden ortaya çıkmadı. Tecrübe ve gözlemlerimiz bunun için yeter güçler arasında sayılabilir.
Tecrübelerimizi ve bizde oluşturdukları önyargıları bir tarafa bırakıp, konuyla bağlantılı olarak zihnimizden akıp geçenleri kaydetmek istiyorum: “Merkezî”nin kafası karışıktır. Varlık gerekçesiyle ilgili problemlerle boğuşmaya ve fakat çözümsüzlüğe “yüklü”dür. Dokuz doğurmaya niyetlenince de iflasın eşiğinde enikleşmektedir. Çok yönlülük, belirsizlik yahut gayri sahih niyetlilik halleriyle debelenen “MAT”ın elindeki miftah sadece ve sadece esaret kapısını açabilmektedir. Onu, mağlup “İstanbul Hatırası” fotoğraflarlarıyla görmemiz, mütareke (terk) ortamını öylece kanıksamış olmasından ötürü müdür?  Yahut, “‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ kovulmuşu” olarak da ad verebileceğimiz “merkezî”nin asık yüzü, sadece şurada mı işe yarıyor: Ekip, takım, grup, çete çalışmaları? Kuşkunuz olmasın, bunlar, doğal olarak, hayat memat bağlantılı projeler için değil, sinikliği gelenekselleştirmek pahasınadır…
Demek ki “Ankara”nın “yerli” ve “millî” olana karşı ömrü boyunca havaî bir yaklaşım sergilemiş olması boşuna değilmiş. Makine dairesinde yuvalanan entelektüel güruhun, şu “merkezî”nin eseri…

Burada “Ankara”nın başka yönleri üzerinde de durma lüzumu görülebilir: Aslında tarif etmeye gerek yok: Sivil mivil, bürokratik mürokratik duyarsızlık, patavatsızlık… Gül ve zeytin dallarını dışa çevirmiş, höykürüşü ise kendini intihara dönük…
Biz yine “MAT”a dönelim. Onun zihni, farklı grup, bölük ve kliğe endeksli olmakla beraber, ruhu her halükârda mitik ve mistiktir. Bu çetrefil inşanın beslenme ana damarları arasında hayatla bağı bulunmayan (arındırılmış) sembolik birkaç hâlin kaydına rastlanabilir, sayalım isterseniz; uykuyu, uyuşukluğu, rüya halini, yer yer de ulusal sarhoşluk seanslarını… Yani “merkezî”nin “fikir yürütme” ortamları arasında “minare gölgesi”, “kilise bahçesi”, “meygede iskemlesi”,  “otel lobisi”, “çankaya esintisi”, daha fenası hepsi bir arada bulunur, bulunabilir; şaşmamak gerekir…
(Milli Gazete, 27 Temmuz 2006)

4 Aralık 2019 Çarşamba

ŞİİR VE ANKARA…

Şehir ile şiir arasındaki uyum sadece söylenişlerine sinen ahenk benzerliği bakımından mıdır?
Zannetmem, altlarda daha derin ilişkiler var.
Sözgelimi medeniyetle olan bağlarını düşünelim.
Bu açıdan bakıldığında, her ikisi de temel yapı unsuru değil midir?
Fakat, şehri şehir yapan, diğer bir ifade ile medeniyete sağlayan katmanlar arasında en çok şiirin katkısı vardır. Öyleyse, şehirleri şehir yapan temel unsurların başında şiir mi gelmektedir? Bu, bizim kabulümüzdür.
Şiir gibi şehir, yahut, şehir gibi şiir! Birbirini tamamlayan bu karşılıklı benzetme, yüzyıllara damgasını vuran şehirlerimiz için olduğu kadar, yüksek kaliteli bir şiiri ifade etmek için de kullanılır. Aynen şu örneklerdeki gibi: İstanbul’u, Nedim’in “Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır/Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır” beytiyle veya Necip Fazıl’ın “Canım İstanbul” şiiriyle; Edirne’yi, Nef’i’nin“Edrine şehri mi bu yâ gülşen-i Me’vâ mıdır/Anda kasr-i pâdişâhî cennet-i Alâ mıdır” şeklindeki dizeleriyle; Bursa’yı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirleriyle medeniyet dünyamıza nakşetmişizdir. İstanbul, Edirne, Bursa… denildiğinde hemen bu şiirler akla gelir. Doğal olarak, bu şiirler mırıldandığında da, sözkonusu şehirlerin sıcak atmosferi kaplar benliğimizi…



Peki Ankara için böylesi bir birikim mevcut mudur?
………..
Ankara, klâsik devir şairlerimizce değişik mazmunlar dahilinde ele alınmıştır. Şehrin “Engürü”/ “Engüri”  şeklindeki adına bağlı olarak ve “üzüm”, “şarap”, “kadeh”, “sof” (tiftikten mamul dokuma, kumaş), “sofî” gibi anlamlarla  bağlantı kurularak klâsik şiirde yer alması, kuşkusuz döneme has ekonomik, sosyal, kültürel ve edebî algıları yansıtmaktadır.
Ankara, şiir ile irtibatlı en parlak dönemini son seksen yıl içinde yaşamıştır diyebiliriz. Bunda en önemli faktör kuşkusuz, şehrin Türkiye Cumhuriyeti’ne yönetim merkezi yapılmış olmasıdır.
Bir ülkenin “Başkent”i olmak, pek çok avantajı da beraberinde getirir. Peki, Ankara, bu şansı yakalayan bir “kara” şehri olarak “deniz” şehri İstanbul’a vaktiyle gösterilen teveccühleri kendi dairesine doğru  çekebilmiş midir? Bu soruyu elbette “şiir” açısından soruyoruz. Soru iki şekilde karşılık bulabilir:
1. Ankara’yı yeni kurulan devletin “sembolü” olarak gören ilk dönem şairleri, her halükârda onun adını yaldızlı cümlelerle anmışlardır. Bu anlayış zamanla  “resmî”leşen bir çizgi dahilinde sürüp gitmiştir.
2. “Başkent” olmanın olumsuzlukları da vardır. Bu anlamda, siyasî karşı duruş sahipleri, “Ankara”yı mecazlaştırarak şiir oklarının “hedef tahtası” haline getirmişlerdir.
Ankara bağlantılı şiirlerde görülen bu ikili karşıt duruşun etrafı, başka yan temalarla örülmüş, örtülmüştür. Bu anlamda şiirimizin “Ankara”sı aynı zamanda Altındağ, Ayaş, Bağlum, Beypazarı, Çankaya, Dışkapı, Dikmen, Emek, Gazi, Haymana, Kızılay, Mamak, Rasattepe, Saime Kadın, Sincan, Ulus, Yenişehir… gibi beldeleriyle karşımızdadır. Dahası, sokakları meydanları; bozkırları bağları; dereleri dağları ile Ankara kendisine şiirden bir çehre edinmiştir. Bunlara mahpuslukları, aşkları, yalnızlıkları da eklersek, ortaya çıkan tablo girift bir cazibe alemini yansıtacaktır.



Şiir ve Ankara bağlantılı bu satırların sonunda, benden elle tutulur bir kaynak isteyenler çıkacaktır. İşte o kaynak: Ankara Şiirleri - Altındağ’dan Türkiye’ye… Bu eser “Antoloji- İnceleme” yan başlığını taşımakta olup, Altındağ Belediyesi Kültür Yayınları (Ank., 2006) tarafından yayınlanmıştır.
Uzun ve titiz bir çalışma sonucunda hazırlamış olduğumuz bu eseri merak edenler Altındağ Belediyesi’ne*  müracaat edebilirler...

İKTİBAS

“Gözlerimde Ankara tütüyor
masmavi gökleri vurmuş ufkuma
Gündüz hayalime gece rüyama
Ankara’nın eflâtun taşı
Babamın kırlaşmış başı
Ve dost yüzlü sokaklar giriyor
Gözlerimde Ankara tütüyor”
(İlhan Geçer, s. 142)

“kapanmalı canda işleyen yara
kalbimiz kara ki, yüzümüz kara
göğün dudağında hep aynı sitem;
böyle sokaklara, böyle Ankara”
(Nurullah Genç, s. 205)
(Kaynak: Cevat Akkanat, Ankara Şiirleri - Altındağ’dan Türkiye’ye, Altındağ Belediyesi Kültür Yay., Ank., 2006, 335 s.)

(22 Haziran 2006, Milli Gazete)
             
*Maalesef adı geçen kurumdaki kimi nadan bu kitabın dağıtımını yapmadı, yaptırmadı. Sözgelimi Anadolu’nun farklı şehirlerinden (Sözgelimi Malatya’dan) yapılan taleplere “Kitabı ancak buraya gelirseniz alabilirsiniz!” yanıtı verildi. Hatta vaktiyle bu hususta aramızda mükâleme geçen adı bende saklı bir sözde başkan yardımcısı, bu babda kabızlığa ulaştı. Bu bir tarafa, geçtiğimiz günlerde bir sahaftan öğrendim, belediyedeki hurdacı takımının tercihi, kitabı sahaflara intikal ettirmek olmuş. Şimdilerde Ankara’daki sahaflarda ikişer adet bulunabiliyor! Kültürde dip noktaya böyle böyle geliniyor demek ki. (5 Aralık 2019)

5 Eylül 2019 Perşembe

YÜKSEL CADDESİNDE

Yüksel Caddesinde ağaç doğrama
Dip çöküş vadisi yüksek kanama
Emniyetteyiz ya nedir muradın
Kalbimde Ankara yaralı yama

Bir zaman griydi ne zaman diri
Şaşırdı Müslüman kimin kiriydi
Kibir evliyaymış ahali şaşkın
Ölüydü Ankara an kara şimdi

Sözün başı sonu her dem sükuttur
Söylesem her birin hiç umut yoktur
Darüşşifa olsun cehennem ona
Ankara nicedir nemenem kurttur.

Ankara, 4 Ekim 2018


29 Nisan 2019 Pazartesi

BAYIR YOLUNDA BULDUĞUM KARA LASTİĞE ŞİİR BU ODUR

yetmişlerde giymiştim abide kara lastik
aldım topraktan seni güzide kara lastik

petrol artığı derdi utanmaz kara yüzler
halbuki şenliktin sen bizlere kara lastik

utanmaz dediğimiz arsız edepsiz kara
kesat iktisadına dermandın kara lastik

seni bilmez şimdinin ayıptır söylemesi
yeni yetme zıpçıktı tipleri kara lastik

Ayağında Kundura türküsü moda idi
ritim tuttuk ayakta seninle kara lastik

zira kıskanmazdın hiç ne iskarpin ne de kes
hiçbir heves savaşmaz baş tacı kara lastik

tepeden bakıyorsun boya cila boş lakin
Kayveci Hüseyin’i seversin kara lastik

seni üreten firma adını unutmadım
tarihi fena kara ankara kara lastik

Kepsut, Işıklar Köyü, 23 Ağustos 2018



22 Nisan 2019 Pazartesi

BİSCUİT ROSE DE REİMS

Elleriniz pembe
Yüzünüz pek utangaç
Olsaydı ah...

İki diliniz arasında
Lokum erirdi belki
Çocukluğum güle dönerdi

Oysa tâbîsiniz Fransa'ya
Notre-Dame oradaysa
İnsanlık yansın burada

Verdiğiniz zıkkım kökü
Palamut pelit yeriz biz
Siz pasta dersiniz

Zihninizde yok haya
Sevdalık taslarsınız ama
Monna Rosa'ya

Keşke fotoğrafta deseydiniz
Patates ishalini
Görmeseydik keşke düz

Sağlam yasalarınız var
Sieg heil fabrikanız
Niye dediysem Reims!

Niye demediysem...
Hiçbir şey...
Gidermez nefretimiz...

Ankara, 22 Nisan 2019

25 Mart 2019 Pazartesi

GAZEL

düz ovada çok koştuk yarda dalga geçilsin
yolları ekledik yola dur da dalga geçilsin

sürüp varalım şehre istanbul bize baksın
ankara şaşkındır ya orda dalga geçilsin

açalım kapakları tencereler kitaplar
karışsın birbirine darda dalga geçilsin

yan baksın yandan baksın afetlerin gözleri
varsın kurulsun oklar kurda dalga geçilsin

şair biziz burada hükmümüzse  sınırsız
müteşairan gelsin bir de dalga geçilsin


2001

Hüzn ü Aşk kitabında yayımlanmıştır. 

18 Mart 2019 Pazartesi

MAKASTAR'A...

alnından öpecekti Allah
ve fakat şimdi
tutacak perçemini
kırpıp atacak
elinde makas

tek yol üzereydi trenin
kurtuluşa doğru
Ankara'dan dünyaya
yanlış makasa girdin
katar katar turnaları incittin

eğilmeyecektin güya
ele ve güne rezil ve rüsva
olmayacaktın ama
çatı makasın
çürükmüş baya...

demedi mi kitap sana
kaldıracağını kaldır
girme fena yük altına
bak çöktü makasın eya...

ne hale geldin işte
iki büklüm süklüm püklüm
yengeç midir bu acaba diyor
bakıp ayak makaslarına

düz bakış
bir gençlikti evvelin
çapraz tuttun silahı
makas ateşi attın

sındı sandım bir vakit
iyi kumaşlar kesen
makas hakkını kollayan
kalbimden makas alan

makas bakışlı yâr
diliydi bence dilin
makasa almazdın sandım
hâşâ Allah’ı kündeledin

paslı makas kör makas
vurma halka dur makas
dirsek dirsek zor makas
soğuk makas hor makas

beyit:

eya zalim çek elin mazlum çocuklarının
yanaklarından alsın Zeynel Abidin makas...

Ankara, 3 Ekim 2018

11 Ocak 2019 Cuma

LUCİFER’E HEYT

Tereddütte ret vardır
Bet benizde bet vardır
Kamu alem bilmesin
Göňül değil set vardır

Cancağızdın bir demler
Zehir oldu tüm em'ler
Cari şimdi dil-kemler
Akmaz canım ket vardır

Allah büyük baş oldun
Eski Ahit taş oldun
Günah Şahı fâş oldun
Lucifer'de net vardır

Müftüoğlu Atasoy
Söyler sözün iyi say
Dinlemedin aman vay
Öğüdünde met* vardır

Ankara'da yoktur tat
Bina zina kat be kat
Başlar düşer yere pat
İkazımda heyt vardır

Ankara, 11 Haziran 2018

* Eskişehir’de bir tatlı türü.