Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2019 Perşembe

BECKHAM, SİPERİ TERK ET!

David Beckham, şu ingiliz futbolcu, dünya kupasına gidip orada futbolseverlerin keyfini artıracak sportif hareketler yapması gerekirken, bir ayak oyununa mağlup olup yolunu şaşırdı. Yolunu şaşırdı, yani yoldan çıktı. Yoldan çıkmak Türkçe’de hayra alamet bir ifade değildir. Yolunu şaşırmanın hayra alamet olmaması, şahsın iflah olmaz dertlere dûçar kalacağı anlamına gelir…
Ne yapmalıydı, fakat ne yapmıştır Beckham? 
O, Güney Afrika’ya giderek İngiltere futbol takımı bünyesinde bir yandan kendi kariyeri ve memleketinin sportif başarısı için çalışmalı, diğer taraftan dünya barış ve kardeşlik sistemine hizmet etmek gibi yüce hedefleri amaç edinmeliydi. Oysa kendisi bu iyi seçenekleri bir tarafa bırakmış, bir çukura düşmeyi tercih etmiştir. Daha kısa bir cümleyle ifade edelim: Beckham, -sakatlığına rağmen- sporcu forması giymek yerine işgal orduları üniforması kuşanmıştır. Böylece, bedenen yaşadığı bir sakatlığın ötesinde, zihnî bir arızanın tutsağı olmuştur.
Fikrî, ahlâkî ve edebî bir sefalet içinde boğulup kalmış Türk basınından yapacağımız birkaç cümlelik iktibasla, Beckham’ın insanlık onuru adına yakalandığı kötü pozisyonu açıklamaya çalışalım:
“Beckham Afganistan'a transfer oldu!
İngilizlerin medyatik futbolcusu David Beckham, bu kez en güzel golünü Afganistan'da attı. Bölgede görev yapan askerlere destek ve moral vermek üzere bölgeye giden ünlü futbolcuya ilgi bir hayli büyüktü. Nato birliklerinin kum futbol sahasında şov yapan Beckham, Helmand vilayetindeki 8 bin kişilik İngiliz askeri birliğini gezdi. Bir savaş helikopterine de binen Beckham, hem poz verdi hem de bilgi aldı.” (CNN Türk.com, 23. 5. 2010)

“David Beckham, Afganistan'da
İngiliz milli futbolcu David Beckham, Afganistan'daki İngiliz askeri kampına sürpriz ziyarette bulundu. Helmand vilayetindeki 9 bin İngiliz askerinin bulunduğu ‘Camp Bastion’ı ziyaret eden Beckham, 45 derece sıcakta ağır makineli ve keskin nişancı tüfeklerinin başına geçti, askerlerle hatıra fotoğrafı çektirdi.
Afganistan’daki İngiliz askerlerine moral vermek amacıyla (…) ziyaret eden İngiltere Milli takım eski kaptanı David Becham, kampta güne İngiliz kahvaltısı yaparak başladı.  (…) Amerikan Los Angeles Galaxy takımının bu yıl AC Milan'a kiraladığı 35 yaşındaki futbolcu David Beckham, (…) Afganistan’ı ziyaret etmeyi uzun süredir istediğini ve kendisinin İngiliz olmaktan gurur duymasını sağlayan İngiliz askerlerini takdir ettiğini söyledi. Beckham, ziyaretinin, askerlerin çok zor koşullarda muhteşem işler yaptığının anımsanmasına yardımcı olacağını umduğunu ekledi. (dha) (Radikal internet, 23. 5. 2010)
Kadim bir medeniyet dairesine dâhil olmadığı açıkça belli olanlarca kaleme alındığı her halinden belli olan bu satırlar, anlatılan çirkin fiilleri yansıtan fotoğraf, video gibi görsel malzemeyle de süslenerek sunuluyor. Kalem ve kâğıdı, klavye ve web sayfasını, kamera ve ekranı işgal ordusu mensuplarıyla paralel kullanan bu medyatik tutum, ayrı bir vak’a olarak ele alınmalıdır…
Şimdi şunu söyleyelim: Bir futbolcunun işgal orduları komutanı edasıyla yaptığı fiiller, kullandığı cümleler kuşku yok ki işgale uğramış halkların nazarında iyi izler bırakmayacaktır. Diğer bir ifade ile Beckham, artık bir futbol yıldızı olmaktan çıkmış olup, tarih tarafından insanlığın yüzkarası olarak adlandırılacak bir işgal topluluğunun utanç üniformasında, çakma bir yıldız, kıytırık bir fırfır şeklinde tasvir edilecektir…

Sivil, sipere girmez…
Beckham’ı, düştüğü bu perişan halde bırakıp, Afganistan’a nispetle daha yerel şartlar taşıyan bir ortama gelelim. Burada, ‘daha yerel şartlar’ ifadesiyle, aralarında ilgi kuracağımız iki durum arasında birebir benzerlik olmadığını ilk hamlede ifade etmiş oluyoruz. Dahası, aşağıda ele alacağımız husus ile Beckham’ın temsil ettiği durum arasında birtakım çağrışımlar bulunmasına rağmen, bunlar arasında ayniyetten ziyade zıddiyet ilişkisi düşünülebilir.
Cepheye gelip, orada mazlum bir topluma karşı savaşçılık oyunları oynayan Beckham bir işgal gücü mensubu kisvesini kuşanmıştır. Oysa, şimdi dikkatlere sunacağımız siper, bir terör örgütünün saldırısı sonrası, nice canların yanması sonucu gündeme gelmiştir.
Üstteki sabitleyici ifadelerden sonra, evet, son haftalarda kamuoyunu meşgul eden siper tutumlarına dair görüşlerimizi söyleyip, bu tutumları şu veya bu şekilde dikte eden medya edebiyatına dair kanaatlerimizi yazacağız. Şu cümle okurun daha çok hoşuna gidebilir: Siper etrafındaki hal ve gidişata birkaç kalem darbesi indireceğiz:
Siper: Farsça bir isimdir. Türkçe’de daha çok bir askerlik terimi olarak kullanılır.  “Arkasına saklanılan veya içine girilen tabiî veya yapma örtü”, “kuytu yer, korunaklı yer, dulda” gibi anlamları taşır.
Sipere girmenin esaslı bir gerekçesi vardır: Sipere, siper almak için girilir. Yani sipere giren kişi, orada hem gizlenir hem de hedefe karşı nişan alır.
Siperde yatarak, oturarak yahut ayakta nişan alınabilir.
Hatta siperde güç ve kuvvet toplamak gayesiyle, uyumak da mümkün ve mubahtır. Bu konuda Ziya Gökalp’in methiyesine mazhar olan ve bir manzumeyle mükâfatlandırılan askerden haberiniz var mıdır? Gökalp’in “Asker ve Şair” manzumesini bilenler bilir!
Bir askerlik terimi olduğuna göre, evet, “siperinde el bombasına sarılıp uyu”sa da sipere ancak askerler girer. Sivillerin sipere girmesi düşünülemez. Siviller sipere girmez.
Siviller, taşeron bir terör örgütü ile dahi olsa, siperde hesaplaşmayı düşünmez. Zira, bu taşeron terör örgütlerin bir hedefi de, sivillerin sivilliğine darbe indirmektir. Buna mani olmanın yolu, sivilin, emri altındaki dinamik güçten halk ve millet menfaatine tekmil almasından geçer. 
Şu halde, siperin olduğu nokta bir hududu, bir sınırı, bir çizgiyi belirler. Sipere giren sivil, siperin işaret ettiği çizgiye getirilmiş olma riskini alır. Bu çizgiye gelmek, sivile irtifa kaybettirebilir… İrtifa kaybeden sivil, zamanla toplumsal söz ve eylem hâkimiyetini de elinden kaptırabilir. Böylece, toplumun önemsediği sivil ve demokratik söylemlerin yerini, kan ve revana bulaşmış sesler alır. Üst ile ast karışır. Konuşmaması gerekenler cesarete gelip korkunç cümleler kurarak toplumu menfî yönde kuşatır.
Bu noktada, basında, özellikle sivillik (halk) karşıtı medya tarafından oluşturulan siper edebiyatına gelirsek… Oturarak veya ayakta verilen malum pozların tokuşturulması çevresinde estirilen gürültüye kulak kesilirsek…
Bu faaliyetleri, sivilleri bertaraf etmenin bir başka şekli ve siperle işaretlenen hizaya mıhlama çabası olarak görebilir miyiz?
Gerçek sivil bu oyunun mıhı olmaz…

(İlk kez 8 Temmuz 2010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

14 Ocak 2019 Pazartesi

EYYÜP AKYÜZ YAZDI: "BALKON İPİNDE BİR KİNAYE: İLHAN BERK’İN HAŞEMASI"

Su götürmez bir gerçektir ki her şair/yazar bir iddia makamıdır. İspat için çıkar ortaya yazar. “Öyle yazılmaz arkadaş, bak böyle yazılır” denilir kalem ele alındığında. Bu iddiayı taşımayanlar büyük şair/yazar olamazlar. Ticari amaç güdenleri hariç tutarsak, her gün onlarca kitap neden basılıyor sanıyorsunuz? Kendisi için yazanlara ise sözümüz yok. Onlar yayınlama işini akıllarından bile geçirmiyorlar zaten.

Cevat Akkanat cesur bir tavır takınıp bu iddiayı açık açık dillendirerek başlıyor ‘İlhan Berk’in Haşeması’ adını taşıyan kitabına. Eleştiri türünün bizde ne kadar cılız kaldığını, kalem ehlinin kendi dünya görüşünü benimsemiş kişileri pohpohlamaktan hakiki eleştiriyi unuttuklarını, ‘değer verme’ olgusunun ancak gücü elinde tutanlara hizmet etmekle sağlanabileceğini eleştiriyor yazar. Bunu yaparken benim de bizzat yakındığım ‘eleştiri’ kavramını irdeleyerek başlıyor satırlarına. Eleştirinin eleştirisini yapıyor bir anlamda. Talebelerinin “Dünyaya yeniden gelseniz ne yapardınız?” sorusuna: “Kavramların içini doldururdum!” yanıtını veren filozofu hatırlattı bana Akkanat’ın tutumu. Bundan maksat, kavramların bir lastik gibi sağ sola çekiştirilip farklı mecralara akışını önlemek. Ülkemizde farz-ı ayndır çünkü kavramları kendine göre yorumlamak(!).


Bazı kelimeler vardır ki öyle tumturaklı cümlelere gereksinim duymadan iletir mesajını. Hele ki bir jargon kullanılmışsa işiniz çok daha kolaydır. Yazar, büyük bir güzellik yapmıştır: Sözü de okuru da yormaktan uzak durmuş ve tek kelime ile anlatıvermiştir meramını. İşte güzel bir örnek: İlhan Berk’in Haşeması… İlhan Berk ve haşema. Hepimiz biliyoruz ki ‘haşema’ kelimesi İslami dünyaya ait bir kelime. Aynı ürünün Avrupa menşeli kavramı ise ‘kapri’. Neden kapri değil de haşema? Muhafazakar camiaya hiç de yakın olmadığını bildiğimiz İlhan Berk ile haşema kelimesi nasıl olur da yan yana gelir, çok garip değil mi? “İroninin gücü adına” diyor burada yazar, tabiri caizse. İlginç ve dikkat çeken bir gönderme…

Bir kısmını Milli Gazete’de yayınlanan yazıların oluşturduğu kitap, üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, şiir tahlilleri ve inceleme yazılarına ayrılmış. Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ziya Gökalp, Cahit Zarifoğlu gibi Türk şiirine doğrudan etki etmiş şairlerin şiirleri incelenmiş. Üçüncü bölümde ise Bahaettin Karakoç, Mücahit Koca gibi yaşayan şairler ile Cahit Yeşilyurt, Dilaver Cebeci, Nazir Akalın, Hüseyin Alacatlı gibi merhum şairlerle ilgili yazılar yer alıyor.

İkinci bölüm, ki bana göre en çok ses getirecek bölüm, eleştiriye ayrılmış. Bu bölümün en çarpıcı yanı; polemikten kaçınmak yerine, polemiğe açık kapı bırakan ve hatta polemiğe sürükleyen bir tutum sergilenmesi. İsim ve açık kimlik belirtilerek yapılıyor bu eleştiriler. İlhan Berk’in vefatının hemen ardından yapılan bazı yorumlarda Berk’in, her ne hikmetse, İslamcı olarak atfedilmesi, Akif’in ‘Yenik İdeoloji’ olarak betimlenmesi, darbeci şairlerin yüceltilmesi, kimi şairlerin ‘şair vaiz’ olarak nitelendirilmesi gibi pek çok konuya eleştiri getirilmiş bu bölümde.  Sorup sorgulayan, yargılayan, farklı açıdan bakan, olumsuzluklara karşı muhalif bir duruş sergileyen yazar tavrı göze çarpıyor kitapta. Söylenenlerin ayakları yere basan tezler olma iddiasını taşıdığını da söylemeliyim. Teker teker kanıt sunmayı da ihmal etmiyor Akkanat.

Eleştiri, inceleme ve deneme gibi üç türün karışımı olarak çıkan kitap, ayrı kitaplar olarak çıksa daha mı etkili olurdu acaba, sorusu kurcalasa da aklımı, yazarın tercihidir diyor ve saygı duyuyoruz.  Rahatsız olduğu mevzuları eleştiri üslubuyla, beğenilerini ise öznel bir anlatımla tek kitapta toplamayı uygun görmüş Cevat Akkanat. Yani yergi ile başlayan kitap övgü ile nihayete eriyor.

Her ne kadar şiir tahlilleri ve denemeler olsa da kitapta tenkitin ağır bastığını da son söz olarak vurgulamalı. Yazarın da bizzat dediği gibi:

“Evet, önceliğimiz şiire değil, tenkide.”


 Cevat Akkanat -  İlhan Berk’in Haşeması  / Okur Kitaplığı-2012


7 Ocak 2019 Pazartesi

ABDURRAHMAN ADIYAN YAZDI: "İLHAN BERK'İN HAŞEMASI NEREDE?"




İlhan Berk’in Haşeması’nı okudum. Bu, Cevat Akkanat’ın deneme kitabıdır…

Önce kitabın teknik çerçevesini çizelim. Üç bölümden oluşuyor İlhan Berk’in Haşeması. Birinci bölüm, “Şairin Teşekkür Borcu”nu 12 güzide yazıyla süslemektedir. Kitaba da ad olan ikinci bölümde 17 yazı yer alırken üçüncü bölüm “Baş Üstünde Altı Şair”e ayrılıyor. Son bölüm, isminden de anlaşılacağı gibi 6 yazı yer almıştır.

Cevat Akkanat, ince ince dokuduğu bu çalışmasıyla şiir ve pek çok şair hakkında seçkin bir eser oluşturmuş. Eseri, Okur Kitaplığı Ağustos 2012’de yayımlanmıştır. Kitap, 196 sayfadan müteşekkildir.

Şairin Teşekkür Borcu

Metod açısından Kaplan’ın “Şiir Tahlilleri” adlı yazısını okurken güzel ve sistematik bir yazıyla karşı karşıya olduğunuzu görürsünüz. “Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden” ve “Ahmet Haşim’in ‘Karanfil’i”, doksanlı yıllarda yazılmış. “Ziya Gökalp’ten “Asker ve Şair” hem sosyal içerikli hem de suya sabuna dokunmayanlara; savaş için şiir yazanlarla, savaştan kaçanların irdelendiği bir şiire ve şairlere yapılan bir eleştiriyi gözler önüne serer. Akkanat, “Zarifoğlu’nun “Zarif, Çoban” şiiri”ni Cahit Zarifoğlu’nun biyografisine katkı yapacağını düşünse de, bize evrensel kimliğini hatırlattığı, Hazreti Muhammed’in, o ‘uzak çağrışım’ın aslında ne kadar da içimizde ve içimizden olduğunu müşahede etmemize sebep olmuştur. İş bu denemelerin; emek verilmiş, güzel yazılar olduğunu görüyoruz.

“Şair ve babalarına dair…”de, edebiyatı “anacı” kılmaya çalışan, “şair-i mâderzâd (anadan doğma şair)” sıfatına sığınanlara, övünenlere Cevat Akkanat, geniş bir araştırmayla gözler önüne serdiği, edebiyatımızda baba şiirlerinden güzide örneklerle “babasızlık elbisesi” biçenlere âdeta edebiyata baba elbisesi giydiren terzileri yani şairleri bir bir gözler önüne sermiştir, bu yazısında. Baba Bu Kitap Sana adlı ‘Baba Şiirleri Antolojisi’yle de kanıtladığını hatırlatalım.  

“İkinci Yeni şiirinde türkü tadı” uzunca bir yazı, türkü tadında… İkinci Yeni’nin Halk Edebiyatının damarından beslendiğini örneklerle ortaya seren, okunması elzem olan bu yazıya, doğrusu gıpta ettim. İkinci Yeni, Akkanat’ın hâkim olduğu bir konu. İşte, Sezai Karakoç’un, “Ninni” şiirinin bir dörtlüğü: “Gözün göğün siyahından /Göğsün güneş kadehinden /Yüzüne nur saçmış Kur’an /Desem uyur musun yavrum?” Ülkü Tamer’in, “Ağıt” ve “Üşür Ölüm Bile” şiirleri de Halk Edebiyatından nasiplenmiştir. “Üşür Ölüm Bile” şiirini Zülfi Livaneli yorumlamıştı. Daha nice örneklerle doludur bu yazı... 

İstanbul’u şarkılı bilenlerimiz hayli çok olsa gerek. Yazar, “Türkülerle İstanbul gezintisi” ne çıkarken, türkünün havasına kapılıp gider. Öyle ki Hey hat! İstanbul’un ne çok türküsü varmış, gelin Urumeli türkülerini de İstanbul’a katalım daha da çok olsun. “Ola ki ezber bozarız” sözümüz hâk yerini bulsun, işte bir örnek: “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur /Kâtibimin setresi uzun eteği çamur / Kâtip uykudan uyanmış gözleri mahmur” türkünün havasına kapılıp gitmeyiniz, dipnotu (s. 93) okuyunuz.

İlhan Berk’in Haşeması

Yazar, neden Roni gibi düşünüyor ki? Şiir şölenleri, paneller, festivaller kötü mü? Ne güzel dostlarla görüşülüyor, iyi vakit geçiriliyor ve hatta bakıverirsiniz şehrin en elit yerlerine götürür, gezdiriverirler. Neden sıkılıyorsunuz? Dergilerde şiirleriniz, yazılarınız yayımlanır. Ne yani hayatın şiirini, hikâyesini de varsın yazıvermeyin canım! Başı sonu belli olmayan şiirler, daha ilginç değil mi? Olmadı azizim! Hep ayrık gibi duruyorsunuz; aykırısınız! Sonra kalkıp ben “Roni’nin fotoğraftaki duruşuna ekliyorum kendimi; toplu görüntüye girmemek yolunda döndürüyorum dilimi…” diyorsunuz. Sayın Akkanat, “böyle gelmiş böyle gider” dert etmeyin. Hem, “kervan yola koyulunca düzelir” atasözümüz var, öyle değil mi? Kervan da, yol da, yok ya! Hadi neyse… Ben de size katılıyorum.  

Akkanat, “Protokol dürbünü”nden, göndermeler yapar, “ekâbir” takımına; ödünç bir tanımlamayla, “protokol-i şerif”lere.  Buradaki dürbünün yakını uzaklaştıran özelliğine vurgu yaparken, “kale arkası tribünü”nün edebiyatçı için, hele de şair için “millete atılacak haksız golleri geri çevirmek”ten başka ne maksadı olabilir ki? Ama “Yanlış at nasıl kişner?” halktan bir deyimle, “sağır duymaz, yakıştırır” diyelim ya da at kişnemezse acemi süvari bir kişneme yakıştırır. Akkanat’da tam bunu tespit etmiş olmalı ki; Ali Çolak’ın yanlış atı kişnetmeye çalışmasını yanlış atın “kalın çizgi”leriyle bir bir sunmuş. 

“Müsteâra suikast!”a, kişinin ikinci kimliğine vurulan darbe ya da ömür biçme eylemi diyebiliriz. “Bir intihal olayının şerhi” Bilgen Aydın’ın, “Cemal Süreya’da Gelenek ve Folklor” yazısı aslında bir intihal vakıasıdır. Öyle ki Cevat Akkanat, delillerle yazısının aşırıldığını ispat ediyor. Bu tamamen bir kolaycılık; kes, kopyala, azıcık değiştir, yapıştır. Bu bir metot mu diyecektim -ki “metot” kelimesine hakaret olur- olsa olsa bu bir edebiyat hırsızlığı ama gelin bunu da Romen diliyle söyleyelim: ırsızlık olur, a be!

“Bir darbe antolojisi” ve “Darbeci müteşairleri mahkûm ediyoruz!” yazıları ince ironiler içermektedir, mutlaka okunmalı. Şairlerin bir an evvel okuması gerekir ki şiirin zemin kayması bir kez daha gözden geçirilsin. Kitaba genel bir bakış attığımızda, İkinci Yeni şiiri ve şairleri hakkında, yukarıda da değindiğimiz: “İkinci Yeni şiirinde türkü tadı” ve “Türkülerle İstanbul gezintisi” yazılarının yanı sıra, “İkinci Yeni: Statükonun şiiri (mi)”, “Turgut Uyar üzerine iki tez”, “İlhan Berk’in dünyayı terki…” ve “İlhan Berk’in Haşeması” yazılarını görürüz. Kitabın ağır hâkim konusu bununla da kalmaz, İkinci Yeni şairleri üzerine yazılar ve birçok alıntılar görürsünüz. En ilginç olanı ise “İlhan Berk’in Haşeması”dır. “Haşem” kelimesi: (Bir kimseye) Tâbi olanlar, kullar, köleler, maiyet” anlamında yerini alır sözlükte. “Haşema” ise sözlükte yer almamakla beraber lügatimize bir plaj giysisiyle girer. Cevat Akkanat, İlhan Berk’e bir “haşema” yani bir inanç giydirmek derdinde değildir. Zira İlhan Berk’e illâ da Müslümanlık giydirmeye çalışanlara, Akkanat yine İlhan Berk’in, “Uzun Bir Adam” kitabından, “Tanrı Tanımazlığım” başlıklı yazısında; “Her türlü inancı yadsıdım” cümlesini vermekle kalmaz. İlhan Berk, “Güzel Irmak”, kitabında bir başka yazısında şunu da söyler: “Kur’an onca şiir yüküne karşın, korku kitabıdır sanki. Cehennem iki de bir önünüze sürülür. Bağışlamaya da pek yer verilmez” diye itirafta bulunmuş, inancını resmetmiştir. Bir “haşema” giydirmeye gerek var mı? Bakın, görün İlhan Berk’in Haşeması, nere(ler)de imiş!..

Baş Üstünde Altı Şair

Bu bölüm, “Güneşin iskelesi yıkılmadı” yazısıyla açılır. Cahit Yeşilyurt’a yer verir. Daha öncede şair hakkında yazdığını belirtir. Rahmetli Cahit Yeşilyurt’un kitabındaki teknik hatalarından ötürü eleştiri oklarına maruz kalan “Hece Yayınları”dır. Akkanat sorar: “Peki, niçin kişisel sorumlu yok?” Şairin dizelerini başlık yaptığı, “Kelime roketlerini ateşliyor bir ozan” dan, Bahaettin Karakoç’tan, onun şiir sanatından, şair duyarlılığından haberdar eder. “Evimiz İpotekli” şiirini, “Cellâtlar ve Kurbanları”nı yatırır masaya, örnekler sunar. Mücahit Koca’ya, “Barut kokusu bir şiir istiyorum” yazısıyla değinir, onun şiir serüvenini ilk kitabında edindiği üslubu ve şiirinin gayesini yine şairin mısralarıyla verir: “Geçmiş kök salmış /O dalgalı musiki /Yansımalarla gelen atalar sesi /Yeni bir çığlıktır ötelerden ötelerden.” Akkanat, fikrini şöyle belirtiyor: “Demek ki bulunduğu noktayı geleneğe uyarak daha en başta söylemiş şair”. Dilaver Cebeci’nin mısralarıyla, “Yazamadım, yazılmıyor sultanım” Cebeci’nin ebedî hayata yürüyüşünün ardından yazılmış, bir vefa yazısı; tanışmalarına değiniyor, “Bu genç de bir şiirini okusun” demiş, Dilaver Cebeci. Akkanat, “Edebiyat âleminde ilk ve son kez böyle bir iltifatla karşılaşmıştım” diye hayretini belirtirken; dostunu sevgiyle, saygıyla yâd etmeyi de ihmal etmiyor.

“Hüzünlü dört insan omuzu’nun şairi” rahmetli Nazır Akalın’dır. Cevat Akkanat’ın, Nazir Akalın hakkında bundan başka çalışmaları da var. “Onun ‘bedelini’ yaşayarak ödediği şiirleri Gerilla Türküleri kitabındadır” der. Akalın için, “Militanca bir söyleyiş, bir karşı koyuş nidası, tanıklık… Dünyayı algılayışı, hiddeti, munisliği, çalkantısı, anlık vuruşları, geriye çekilişleriyle dinamik bir ses” olduğunu söylerken hakkaniyetli davrandığını görüyor, görüşlerine katılıyoruz. Nazir Akalın’ın, “tank paletleri altında /ezilmezden önce /iyi düşünmeli /müzedeki saygıdeğer baş /ve paralı askerleri” mısralarına katılmamak mümkün mü? Şairin yayınlanmayan edebî çalışmalarının bir listesi de yazıda yerini alıyor ve ilgi bekliyor yayıncılardan.

Cahit Sıtkı Tarancı, “Yaş otuz beş yolun yarısı eder” demişse de, ömrün tamamı olmuş; Hüseyin Alacatlı için. “Hüseyin Alacaklı!” da, bir vefa yazısı öyle ki dostlarının vefa terennümlerini okuyoruz.

Ortadoğu coğrafyasına olan duyarlılığını: “Filistin /dönüşlerim /ay ışığı düşerken yüreğime /sapanım elimde /dağların taşları belimde” ne güzel dillendirmiş... Allah rahmet eylesin.

Kitapta dikkatimi çeken teknik hatalara dokunmadan geçemeyeceğim. Zira Mehmet Akif, “Odun gibi olsun sözüm; hakikat olsun tek” der; bu söz, bize düstur olmalı. Kitabın “içindekiler” sayfasında, 3 bölüm görüyoruz ve her bölümün ayrı ayrı ismi var, yazının ikinci paragrafında da değinmiştik. Fakat hey hat! İlgili bölümlerin her üçü de “I. BÖLÜM” olarak yazılmış. İlginçtir yukarıda “kes-kopyala-yapıştır” kolaycılığının, hatacılığı da beraberinde getirdiğini görmüştük. Efendim, sorunu bildirdik, sorumlu Okur kitaplığı mı, Cevat Akkanat mı? Sahi sorumlu kimdi? Soru, askıda! Bir de kitabın kapak resmiyle ismi ne kadar örtüşüyor? Bu da, bir kolaycılık ve kolaycılığın getirdiği vasatlık olsa gerek!

Cevat Akkanat’ın güzel bir çalışmasıydı, okudum istifade ettim; Rabbim kalbini diri, kalemini daim, ömrünü bereketli kılsın.

05-10 Aralık 2012 /Bursa