Şiirin İpek Sesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiirin İpek Sesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2019 Cuma

ERDAL NOYAN YAZDI: “BURADAYIM DİYOR AKKANAT…”

Cevat Akkanat, şiir yazan ve şiir üzerine kafa yoran bir edebiyatçı.

Gelenek ve İkinci Yeni, Şiirin Şiddeti, Şiirin İpek Sesi hemen usuma gelenler.

Şiirin İpek Sesi üzerinde durmak isterim.

Belleğim yanıltmıyorsa, Akkanat’ı oradaki yazılarıyla tanımıştım. 1994 yılının Mart ayında yayımlanmaya başlayan Kırağı Şiir Dergisi’nde yayımlanıyorlardı ve ilgi görüyorlardı.

Asıl değineceğim ise ilk kez 2002 yılında basılan kitabı Tan Tan Traska!

Tan Tan Traska’daki şiirlerde dize dizilişi bakımından Rus şair Vladimir Mayakovski söyleyişi gördüm. Bir de Nazım Hikmet.

İlgi uyandıran bir ad. Sanıyorum ki taşıdığı anlamı az kişi biliyordur. Ben de bilmiyordum.

Kitabın girişindeki bilgiden öğrendim.

Saklambaç oyununa benzer bir oyun. Saklanan ve aranan. İkiye ayrılan çocuk topluluğundan biri saklanır, diğer topluluğun bireyleri onları ararmışlar.

Adının anlamını öğrenince çocuk duyarlığıyla yazılmış şiirlerle karşılaşacağı sanısına kapılabilir insan.

Öyle değil.

“Ben buradayım!” diyor Şair şiirleriyle. İlk kez söylemiyor bunu.

1997 yılında Kara Oyun’la, 1998 yılında Güz Klasiği’yle, 2000 yılında Sen Bir Sevda Ağacısın Türküler Büyütür Yüzün adlı şiir kitaplarıyla dillendirmişti varlığını.

Varlığını belli etmek, yerini belli etmek; bulunmayı, görülmeyi, söylemeyi istemek demek oluyor.

Saklanmak, gözükmemek güvenli ancak sıkıcı. Güven içindeliği merkeze oturtanlar öyle ortalığa haykıran birini yadırgarlar kuşkusuz: “biliyorum/ aklınız almıyor/ aklınızın ermediği işleri yapan/ bir şaşkınım ben”.

Kendini bir şeye, bir kişiye, bir topluluğa sorgusuz adayanlara gıpta edesim gelir bazen. Rahattırlar. Onlar için düşünen karar veren biri ya da birlileri var! Kafalarını karıştıracak şeylerden uzak dururlar! Akkanat gibi kıvranmazlar: “inançsız bir ben/ karşınızda/ inançsız her şeyinize”.

Tamam ama ya yanılıyorlarsa, ya yanlıştalarsa, ya kullanıyor, kullandırıyor ve kullanılıyorlarsa! Vay o bağlının hâline…

Boş ver öyle rahatı. Rahatsızlık iyidir öylesinden.

Şair zaten hoşnut kendi durumundan; “mutsuz/ olan sizlersiniz” diyor, “bungun ve umarsız/ sizsiniz elbet”.

Sağ sol fark etmez, birey koşulsuz park etmez…

Bu yazının alıntılandığı kaynak için tıklayınız.



25 Ocak 2019 Cuma

ŞAİR VE KASINTILIK

Pablo Neruda (l904-l973), Şilili Marksist bir şairdi. Allende’yi desteklediği için, faşist lider Pinochet’in yaptığı darbeden hemen sonra öldürülmüştür. Hakikî Türkiye Marksistlerinin de sevdiği bir şairdir.

Neruda hatıralarında anlatır: Henüz genç bir şairdir. “Sıska ve yarı aç.” “Kara giysili bir üniversite şairi”dir. Arkadaşlarıyla birlikte “muhabbet tellalları”nın, “bıçaklı kabadayılar”ın bol olduğu bir “kabare”ye giderler. Müziğin kesilmesi iki serserinin kavgasından ötürüdür. Manzara karşısında cılız, çelimsiz şair dayanamaz ve düşünmeden, ortalığı darmadağın edenlere, karşılık vermeye girişir.

Kabadayılar birbirlerini haklar ilkin. Galip gelen, şairi sıkıştırır köşeye. Sonrasını Neruda’dan dinleyelim: 

“...Ben de ona bir yumruk attım, ama herifi bir milimetre bile kımıldatamadım yerinden. Taş bir duvar gibi.

Birden arkaya attı başını, vahşi hayvan gözlerinin rengi değişmişti.

-Şair Pablo Neruda'sınız değil mi?

-Ta kendisi!

Başını önüne eğdi ve şu cevabı verdi:

-Ne boynu devrilesice herifim ben! Deli gibi hayran olduğum şair karşımda ama, aşağılık serserinin birisin sen diyor bana!

Ahlayıp oflayarak başını elleri arasına aldı. (...) Gülümseyen bir genç kız fotoğrafı uzattı:

-Sizden ötürü hoşlanıyor benden, Don Pablito! Sizin mısralarınızdan ötürü. Hepsini ezbere biliyorum.” (Neruda, Yaşadığımı İtiraf Ediyorum, Alan Yay., 3. Bas., İst., 1983, s. 238)

Niçin aktardım bunları size?  Belki hatıralarını aktaran şairce bir miktar abartılmış olabilir bunlar, evet ama,  şiirin toplumdaki konumu, şairin toplumsal pozisyonu hakkında konuşmak için bir malzeme olamaz mı anlatılanlar? Pekâla olur.

Her taşın altına elini uzatan şair için sözümüz yok. Halkı için kanayan damara dokunmayacağız. Yalnızlığını çoğaltıp, kalabalıklara birliktelik muştuları gönderenlere sesimizi çıkaramayız. Kalbinin tıp tıplarını bütün canlılar için kullanan bizden. Fakat, ey siz, oradakiler! Geçmişteki şaşaalı güçlerinin çok uzağında, bugün ayak takımı kabilinden addedilebilecek bir konumda bulunan şairler güruhu, yeniden bir seçkinlik için ne tür tasarıların var?  Ekonomiden, kara siyasetten, futboldan, poptan... ne zaman alacaksın önceliği ve şiirin, toplumun iktidarına yerleşecek?

Diyorsunuz ki, toplum şiirden uzaklaşıyor, uzaklaştırılıyor. Ya siz ne yapıyorsunuz. Toplumdan uzaklaşmadığınızı iddia ediyor musunuz? Günlük hayatın, uğraşların, koşuşturmaların, bitip tükenmeyen karşılıklı dalaşmaların yerini ne zaman ferahlıklar, gül yüzler, tatlı cümbüşler alacak? İnsanca kenetlenmek ve toplumla kanatlanmak için vakit var mı sanırsın?

İşte sizi şöhrete davet ediyorum. Hakikatin eşiğine çağırıyorum. İsminiz yalnız yaldızlanmakla kalmayacak, sonsuz şükranlarla anılacaksınız.

Hayır, bırakın daracık mekânlarınızı, takımlarınızdan istifa edin, birbirinize borç olarak verdiğiniz taltifnameleri yırtın, çapsız ve ufuksuz çukurlardan çıkın. Kendinize yakıştırdığınız kasıntılık hallerini, kibir seanslarını defedin. Suratınız paklansın.

Gökyüzü altında yaşayanlar,  ezilenler, mazlumlar, direnenler, mütevazı bir hayat sürenler, hepsi sizi bekliyor.

(Şiirin İpek Sesi adlı kitabımdan.)