Asım Bezirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Asım Bezirci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2019 Perşembe

İKİNCİ YENİ NEDİR?

Son zamanlarda İkinci Yeni Şiir Hareketi ile ilgili tartışmaların arttığını görüyoruz. Bunda özellikle Yusuf Kaplan’ın önce Kuşluk Vakti dergisinde, ardından Yeni Şafak’ta kaleme aldığı makalelerin etkisi oldu. Ne var ki, Kaplan’ın etkisiyle farklı ortamlarda cereyan eden tartışmalar, istisnalar hariç, dikkate değer bir üretim sergilemedi. Hatta sözü güncel politik zırvalamalar noktasına kadar vardırıp, İkinci Yeni şiiri ile “Cumhuriyet’in kazanımları” ile ‘özdeş’ görenler de çıktı.
Biz burada, İkinci Yeni ile ilgili sahih bir çalışmaya imza atmış birisi olarak, Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri (Kültür Bak., Ank.,2002) adlı çalışmamızdan, konuyla ilgili birkaç dipnotu açıp, dikkatlere sunacağız.
Öncelikle şunu belirtelim: İkinci Yeni Hareketi’nin ortaya çıkışı ile ilgili üç esaslı görüş vardır: Bunların ilkini bugün ele alacağız:
Bu, ‘devir ruhu’ndan hareket edip, probleme politik bir noktadan yaklaşanların görüşüdür. Bunlara göre,  İkinci Yeni şiiri 1950’lerde yaşanan siyasî ortamın sonucudur veya bu ortamı derinliğine hissetmiş olmanın sancılarını yansıtır. Diğer bir ifade ile, onlar, İkinci Yeni’yi, 1950’lerde Demokrat Parti (DP)’nin baskısı sonucu oluşan bir şiir hareketi olarak görürler.
Devir etkisinin İkinci Yeni’nin meydana gelmesindeki yegâne sebep olduğu şeklindeki görüşün sahiplerinden birisi Attilâ İlhan’dır. Attilâ İlhan, İkinci Yeni’yi  ‘âdeta diktanın işine gelir bir sapıklık’ hareketi olarak adlandırır. (Bkz. İkinci Yeni Savaşı, s. 93) Ona göre nasıl Garip şiiri  ‘İnönü Diktası’nın şiiri idiyse, İkinci Yeni de, ‘Menderes Diktası’nın’ şiiridir. (Aynı eser, s. 7.)
Bir dönem, ‘İkinci Yeni Olayı’ isimli kitabıyla, bu hareketi geniş boyutlu inceleyen tek araştırmacı olarak adı anılan Asım Bezirci, konuyla ilgili olarak, siyasî ve sübjektif görüşler bildirir. Ona göre, Garip gibi,  İkinci Yeni de belli bir sosyal ortam içinde oluşmuştur. 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin oluşturduğu bu ortamın temel özelliklerini ‘baskı ve bunalım’ sözcükleri özetlemektedir. Bu yüzden, Garip gibi, İkinci Yeni’ye de ‘baskı ve bunalım şiiri’ (Bkz. İkinci Yeni Olayı, s. 56-57) denilmiştir.
Hemen belirtelim, Attilâ İlhan ile Asım Bezirci, olaya siyasî bir pencereden, daha da ötede, Marksist bir yaklaşım ve toplumcu sanat anlayışıyla yaklaşırlar.
Bunun yanında, İkinci Yeni’ye yönelik bu yaklaşımların bir sebebi de, bu şiirin ‘sosyal yapı karşısındaki tutumuyla’  (Ramazan Kaplan, Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi adlı tez, s. 4) da ilgilidir.
Peki, şikayetçi olunan sosyal yapı ile ilgili neler söylenebilir?
İkinci Yeni’nin hayat bulduğu 1950’li yıllarda iktidardaki parti DP’dir. Çok partili hayata geçişin bir aşaması ve ‘siyasal düzenin demokratikleşmesi yolunda somut bir adım’ (Emre Kongar: İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı I, s. 160) olarak, 1946’da, CHP’den ayrılan bir grup milletvekili tarafından kurulan DP, kısa bir süre içerisinde hızla büyümüş, 1950’de yapılan seçimleri yüzde 53’lük oy oranıyla birinci bitirerek iktidara gelmiştir.
1950-1960 yılları Türkiye’sine damgasını vuran DP, programındaki ilkelere göre ‘liberalizm ve demokrasi’yi hedeflemiş, ‘tek parti diktatörlüğünü tasfiye etme’yi kendisine esas gaye edinmiştir. 
DP iktidarının belli başlı niteliklerini, Emre Kongar yukarıda adı geçen eserinde, kuşkusuz kimi zaman duygularına hâkim olamayarak, şöyle özetler:
DP iktidarı, ‘sivil ve asker bürokrasi ile aydınlara karşı olumsuz bir tutum’ sergilemiştir.  ‘Gerçek demokratik ilkelere uygun davranışlar yerine, tek parti dönemine öykünen uygulamalara’ yönelmiştir. ‘Batı dünyası ile ekonomik ve siyasal bütünleşmeye kesin bir inanç’ beslemiştir. Siyasî ve ekonomik olarak Batı ve ABD ile bütünleşerek, Atatürkçülüğün ‘emperyalizm ile uğraşma’ ilkesinin ortadan kaldırmış ve ‘NATO’ya kabul edilebilmek için Kore’ye asker’ göndermiştir. Ayrıca ‘kimi Atatürk devrimlerine karşı olumsuz bir tutum’ sergilemiş,  örneğin, ‘dil devrimine açıkça karşı’ çıkmış,  ‘dine karşı’ yumuşak davranmış, böylece ‘laiklik ilkesi’ne yara aldırmıştır. Bunların yanında, DP’nin iktidarda gerçekleştirdiği ‘en önemli niteliklerinden biri, halkla bütünleşmesi’dir. Öyle ki, ‘Cumhuriyet döneminin siyasal tarihinde ilk kez halk ve özellikle köylü, iktidar üzerinde bir güce sahip olduğunun bilincine’ varır.
DP iktidarının bu niteliklere bağlı çalışmaları, kendisini ‘gerici’ diye suçlayan ‘devletçi-seçkinci’ gruplar tarafından sürekli eleştirilir. Özellikle ‘sivil ve asker bürokratlar’ ile ‘aydınlar’ DP’nin gidişatından oldukça rahatsızdırlar. Bu kesimlerin eleştirileri 1954 ve 1957 seçimlerinden sonra da devam etmiştir. Nihayet 27 Mayıs 1960 darbesi de aynı kesimlerce tertiplenmiş veya alkışlanmıştır.
Şimdi, İkinci Yeni’ye gelelim. İkinci Yeni Hareketi’ni DP dönemi şiiri olarak görenler, DP’ye karşıt olanlardır. Temel dayanakları ise, İkinci Yeni şairlerinin DP’ye karşı edilgen bir tavır sergilemiş olmasıdır. Öyleyse, bu şiir hareketi, negatif bir oluşumdur ve savaşılması gerekir. Gerek Attilâ İlhan’ın  “… Savaşı”,  gerekse Asım Bezirci’nin  “…Olay”ı çıkarma sebepleri budur.
İyi de, günümüzün “Cumhuriyet’in kazanımcıları”na ne oluyor? Üstatları bu hareketle cenk eylemişken, İkinci Yeni Hareketi hangi gerekçelerle kendi ‘tekel’lerine dönüşüyor?

(5 Şubat 2009, Milli Gazete)

8 Ekim 2019 Salı

MÜSTEÂRA SUİKAST!

Müsteâr:  Eğreti isim, ödünç ad. Zamane çocuklarının telaffuz-ı tecahülüyle: Takma ad.
Sanat eserlerinde, asıl ismin yerine kullanılır müsteâr.
‘Nâm-ı müsteâr’, çeşitli zaruretlerden doğmuştur. Çoğu kez zor zamanlarda, sancılı dönemlerde, kimileyin artistik kaygılarla, yahut sırf oyun olsun diye, hatta dönemlik özentiler ve moda yaklaşımlar icabı, fakat kesinlikle kendini belli etmemek endişesine bağlı olarak,  kişi, aslî kimliğini bir tarafa bırakır. Yazıp çizdiklerini, ürettiklerini başka bir ‘imza’ olarak sunar dikkatlere. Böylece bir bedende farklı bir kimlik, yeni bir kişilik dünyaya gelmiştir.
Bu kişinin bir paylaşımı mıdır, kendi kendisini parçalaması mı, yoksa anlık yaşantılar halinde birinden diğerine geçişler yaşayan zihnî dönüşümler faaliyeti mi? Kat’i bir hükme bağlamak, bu hâl şöyle yaşanır demek, somut delillerle ispata kalkışmak ne zor!
Fakat şurası kesin, kendisini müsteârıyla paylaşan kişi, dünya hayatını da -ki bu hayat vakitlidir, belli bir süreyle sınırlıdır, bu yüzden lügatlerde “hayât-ı müsteâr” eğretilemesiyle adlandırılır- paylaşmaya razı olmuştur. Razı olmuştur, çünkü yukarıda da söyledik, ortada dünyaya yeni bir geliş, bir yeni doğuş, taze bir oluş vardır…
Bu yeni kimlik, kuşkusuz kendine has canlı bir ömre de tekabül eder. Dolayısıyla, aynen bünyesinden türediği öz ve sahici benlik gibi, yani paydaşı gibi, büyür, acıkır, susar, yaşar, yaşlanır, duyar, kederlenir, üzülür, ağlar, sevinir, güler, vs…
Ödünç de olsa, canlı bir varlık olarak dikkati kendisine çevirdiğimiz bu kahramanın gerek maddî, gerekse manevî hak ve hukuklara sahip olduğu kanaatindeyiz. Onun da kendisine has bir hürriyeti, bir kâinatı, bir yaşama alanı,  ilginç bir macerası, diğer kimliklerle kurduğu ilişkiler ağı, en önemlisi, gerçek kişilerle mukayese edilemeyecek oranda dokunulmazlıkları vardır.
Fakat maalesef… Herifçioğulları çıkıyor, bu son paragrafı paramparça ediyor. Keşke bu paragrafımız parçalansa da yazdığımız şu eleştirel denemenin canına kastedişle yetinilse…
Değil, ortada bir suikast var ve etkileri daha ileri boyutta…
Buyrun, birkaç hafta önce yayınlanan bir kitaptan cımbızla çektik, okuyun: “… Yazılarda geçen takma adlar da gerçek adlarla değiştirilmiş, örneğin ‘Halis Acarı’ adı, ‘Asım Bezirci’ye dönüştürülmüştür.”
Edip Cansever’in yazı, söyleşi ve soruşturmalarının derlenmesinden müteşekkil olan “Şiiri Şiirle Ölçmek” adlı kitabın (Haz. Devrim Dirlikyapan, YKY, İst., 2009, s. 11) önsözünden aldık bu cümleyi.
Cümledeki hafiflik, ciddiyetsizlik, sorumsuzluk, hepsinden öte, gasp ve tecavüz nasıl açıklanacak bilemiyorum.
Boyutları, etkileri, hatta sınırları kestirilemeyecek bir başka suç var: Tahrifat…
Kişisel olduğu kadar, akademik bir disiplinsizlik de kol geziyor ortalıkta...
Şu işe bakın “Şiiri Şiirle Ölçmek” kitabını hazırlayan araştırmacı yazar, kalemini bir suikast aracı gibi kullanıyor: Asım Bezirci’nin duygularına, hayallerine, kaygı ve korkularına, belki de artistik oyun oynama hazzına müdahale ediyor. Bezirci’nin, kendi kendisine yeni bir kimlik vererek, ömür biçerek yarattığı ‘Halis Acarı’nın hayatına, şu işe bakın, üçüncü bir şahıs, bir derlemeci, son veriyor.
Çığlığımızın Asım Bezirci ile ‘Halis Acarı’nın çığlıklarına iştirak etmemesi mümkün değil. Zira, ilk ölümünü yıllar önce kamusal alanın karanlık güçlerinin elinden Sivas’ta tadan Asım Bezirci, müsteârına yapılan suikastle ikinci kez can veriyor…
Bu suikaste, kitabın yayıncısı (YKY) da ‘ortak’ olarak dâhildir…

25 Şubat 2019 Pazartesi

EDİP CANSEVER'DE EDEBİYAT GELENEĞİ

Edip Cansever (1928-1986), geleneği reddetme veya ondan faydalanmama hususlarında genellikle Ece Ayhan’la birlikte anılır, hatta daha olumsuz bir örnek olarak gösterilir.[1] Fakat bu yaklaşımların tersine, Vecihi Timuroğlu, Edip Cansever’in gelenekle bağlantılı olduğu bir yönünden söz eder. Şairin Oteller Kenti’ni değerlendiren Timuroğlu, onun bu kitapla, edebî sanatlar açısından “Türk şiirinin deneyimlerine de saygılı[2] bir nitelik sergilediğini söyler. Benzeri bir yargıyı, şairin “Petrol”ünü inceleyen Asım Bezirci de belirtir. Cansever bu kitabında sadece kendi geçirdiği denemelerden faydalanmakla kalmadığını, ‘şiir geleneğimizin getirdiği araçlardan, kolaylıklardan da’ faydalandığını belirten Bezirci, onun “Şiirimizde eskiden beri büyük yeri olan ses, uyak, ölçü düzenlerine, ‘edebî sanatlar’a,  hatta rhetorique’e baş vur”duğunu söyler.[3]

Cansever’in şiir geleneğiyle ilgisi hakkında Mehmet Salihoğlu’nun tanıklığı daha ilginçtir: “Cansever gibi  yeni şiirimizin bir ustasıyla saatlerce birbirimize divan şiirinden, Yahya Kemâl’de, Haşim’den dizeler okuyarak coşup taştığımız olmuştur. Ve dostumun, ‘bunların zevkine varamayan genç ozanlara ben ozan bile demem’ dediğini kulaklarımla duymuşumdur.[4]

Cansever’in Bakışı
Edip Cansever’in geleneğe dair görüşlerini 1962’de yayınlanan “Soyut Somut” başlıklı yazısında toplu olarak görme imkânımız vardır. Şair bu yazıda, ‘ortak bir düzen’, ‘örgensel (organik) bütünlük’, ‘gelenek’ gibi kavramlarla konuyla ilgili düşüncelerini anlatmaya çalışır.

Yazısında, “Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir?” gibi sorularla konuyu açan şair kendisini, “Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek  zorundadır.” diye cevaplandırır.  Cansever, şiir tarihi içinde kendisine yer edinen, asırlar boyu akıp gelebilen, değerini kaybetmeden varlığını sürdüren ‘bütün şiirlerin, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük’le  bağlılıkları olduğunu savunur. Şair, şiirin varlığını, öncelikle bu organik bütünlüğe bağlar. Cansever bunu “Şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratıyorlarsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünürler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz” şeklindeki açıklamalarla anlaşılır kılmaya çalışır. Çünkü şairler sadece yeni duygular, yeni heyecanlar peşine düşmezler. “Onların gerçek çabaları,  kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır.  Şair, ‘Örgensel (organik) bütünlük’ diye tanımladığı geleneği, ‘dural bir ortam’ olmaktan çok, süreklilik ve hareketlilik taşıyan bir gerçeklik olarak görür. “Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya da düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya  tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir”. Cansever, ‘belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk’ şiirleri  soyut şiirler kategorisine katarak görüşlerini bağlar.[5]

Cansever’in gelenekle ilgili olarak doğrudan doğruya beyan ettiği görüşler, bir mülakatta söylediklerinden oluşur. Bazı şairlerin ‘ulusal şiir geleneğinden kopuk tutumları’yla ilgili olarak Metin Eloğlu’nun sorduğu soruya, Edip Cansever, “Kendi şiir geleneğini yadsıyan bir ozanın, ozanlığı nasıl ve nereden edindiğini, nereye kadar sürdürebileceğini kestiremem. Bu gibi kimseler geniş bir ün de yapmış olsalar, önemi yok, bence. Bulguya (icat)  aktarmaya dayanan bütün ünler gibi geçicidir bu da. Şiirleriyse, genel çizgide bir şiir ortamının dışında kalan cansız, renksiz şiirler olmalıdır, diyeceğim. Gerçek ozan her şeyden önce tarihini, kültürünü, içinde yaşadığı toplumun koşullarını bilmek; sonra da bütün bunların, çeşitli dönemlerde yazılmış şiirlerdeki yansılarını, yani dilinin işlenişini, inceliklerini, etki alanlarını izlemek, kavramak zorundadır.[6] şeklinde cevap vererek gelenek hakkındaki görüşlerini somutlaştırır. Hemen ardından, Metin Eloğlu’nun, “Bizim bir şiir geleneğimiz var mı?” şeklindeki kışkırtıcı sorusunu ise şu kesin cevapla karşılar: “Olmaz olur mu, var elbette.. Daha çok biçimci bir şiir geleneğimiz var bizim. Örneğin Divan şiiri... Bu ozanlar belli bir dünya görüşünden, özel bir düşünce ve duygu biçiminden yoksun oldukları halde, dil özenleri, dilin bütün olanaklarını kullanmaları, mazmunlara düşkünlükleriyle şiiri bir marifet durumuna getirmeleri, bugün bile şiirimizin belli bir özelliği olarak yaşamaktadır.” Metin Eloğlu’nun Halk şiirinin gelenek bağındaki yeriyle ilgili bir sorusuna da “Halk şiirinin, halkın diline daha bir yaklaşık olmaktan başka bir niteliği ya da ayrıcalığı yok, bence. Bu durum, yani öz dile bağlılık, Halk şiirinin yaşama da daha bir bağlı olduğu sanısını uyandırıyor. Değil öyle! Hatta Halk ozanlarının, Divan ozanlarının etkisinde kaldıkları bile söylenebilir: Bugünkü iyimser yorumlar, aşırı hayranlıklar bir yana bırakılırsa, halkla Halk ozanı öylesine kaynaşmışlar ki şiir kolektif bir iş oluvermiş; yani yaşama bağlılık, pek de ozanca aktarılmamış günümüze. Bu bakımdan Halk şiirinin, Divan şiirinden daha fazla bir etkisi olmuştur, denemez.” şeklinde bir cevap verir ve ikisini de ‘gelenek zincirinin halkaları’ içinde görür: “Genel olarak Divan şiiri, daha bir şiir, daha bir şiir niteliği taşıyor, diyeceğim ben. Ama Halk şiirinin de birtakım etkileri olmuştur bizlere. İstesek de, istemesek de bu etkileri silmeye gücümüz yetmez.[7]

Divan şiirinin gelenek içindeki ağırlığını öne çıkaran Edip Cansever, “Düşünce Şiiri” başlıklı makalesinde de Divan edebiyatından sonra ‘özcü’ denilebilecek şairlerin az geldiğini söyler.[8] Onun bu tespiti bize, Divan şiirine verdiği önemi bir kez daha gösterir.
Cansever, kendisiyle yapılan başka bir konuşmada ise şairlerin, ‘Halk ağzını, halk deyimlerini yenileyerek’ şiire ‘yeni alanlar hazırla’yabileceğini ileri sürer.[9]
Edip Cansever’in eski şiirden adını andığı şairlerin sayısı azdır. Birbirini tamamlar nitelikte gördüğü Divan ve Halk şiirlerinden şu isimler onun ortaya koyduğu yazılarda anılır: Nedim, Şeyh Galip, Yunus Emre, Karacaoğlan...

Şairin gelenekte olanla ayrı düştüğü yerler de vardır. 1964’te yazdığı “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı yazısında Cansever,  Mısra işlevini yitirdi.” hükmüyle, gelenekte var olan mısra, aruz, hece ve ‘kelime ekonomisi’ (az kelimeyle çok şey söylemek) gibi bazı unsurları dışlamaktadır. Şair bu yazısında, şiirde birim olarak cümleyi, cümleyle gelen imkanları savunur: “Yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. Hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. Bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. Derken bir satır başı, bir parantez, bir diyalog... bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor.” Şair, bu hamlenin ‘geleneğe saygı yüzünden’ bırakılmaması gerektiğini de vurgular. [10]

Edip Cansever’in geleneğin Halk şiiri koluna dair olumsuz görüşlerini ise bir başka yazarın aktarımı ile öğreniyoruz. Fethi Naci, şairle aralarında geçen bir konuşmayı şu şekilde aktarır: “... Halk şiirinden yararlanmak olanağı var mı? Bodrum dönüşü, bu konuyu şair dostum Edip Cansever’le konuştum. Edip, kısaca, ‘Olanaksız’ diyordu.[11]

Yerçekimli Karanfil[12] ve Şairin Seyir Defteri[13] isimli bütün şiirlerinin toplandığı  iki eseriyle incelememize esas aldığımız Edip Cansever[14] 

Edip Cansever’in şiirlerinde ise türkülerle ilgili olarak tespit edebildiğimiz iki örnek,  Yerçekimli Karanfil kitabındaki “Tragedyalar”ın teatral havası içinde, birkaç ara başlık olarak kullanılan “Ağıt”lar (s. 148 ve 154) dır. Bu parçaların ‘ağıt’ olarak anılmasının sebebi, hüzün duygularının egemen olmasından olsa gerektir. İkincisini aktarıyoruz:

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.”( s. 154)

Bu konuda Edip Cansever’in ortaya koyduğu örnekler de vardır. Yerçekimli Karanfildeki Masa da Masaymış Ha”(s. 9)da  Adam ha babam koyuyordu.  Ey” (s.15) ‘sürüylen’,  Aaa” (s. 17)da “Yok yahu bana mısın demiyor.”, “Var Var” (s. 19)’da “Vay ışıklar vay!”, “Yangın” (s. 20)’da “Gel keyfim gel”, “En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri”, “Borazan” (s. 35)da, “O çalmıyo muydu, olanca görüntüler ayakta”, “Acı Bahriyeli” (s. 87)de  ““Bak kardeşim benim adım Ismayıl/ Kafamı kızdırma adamı bıçaklarım.”, “Tragedyalar” (s. 201) “Hay Allah! Unuttum gene, ...

Söyleyiş benzerliği konusunda Edip Cansever’in şiirleri arasına yerleşmiş iki parça ise bazı halk türkülerindeki karşılıklı konuşmaları hatırlatmaktadır. Bunlardan ilki, Şairin Seyir Defteri’deki “Rüzgârların Dinlendiği Yer” (s. 132)  başlıklı şiirdeki şu bölümdür:

Çıkardın mı su altındaki ölüyü
Çıkardık mı su altındaki ölüyü
Çıkarmadık su altındaki ölüyü
Çıkardıktı su altındaki ölüyü

Bu konuda Cansever’den vereceğimiz diğer örnek, aynı kitapta, “Şu Küçük Şey” (s. 150) başlıklı metnin baş kısmıdır ve yukarıdaki dörtlüğe benzer bir söyleyişe sahiptir:

- İndirdik mi suya denizi
- İndirmedik suya denizi
- İndirdikti suya denizi”




[1] Cansever’in gelenekle olan olumsuz ilgisi üzerine değinen yazarlardan Güven Turan, onun ‘Türk şiirinin geleneksel birimi olan dizeyi tahtından’ indiren şairler arasında sayar. (Bkz. Güven Turan, “Yüzler ve Maskeler”, Gün Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever), Adam Yay., 3. Bas. İst., 1997, s. 219-220);  Özdemir İnce, şairin ‘sözcük ekonomisi’ ile ilişkisi olmadığını söyler. Bu, bir anlamda gelenekten kopukluk demektir. (Bkz. İnce, Şiir ve Gerçeklik, s. 117); Enis Batur, şairin gelenekle herhangi bir ‘form köprüsü arama’dığını belirtir. (Bkz. Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, s. 188.) Edip Cansever’in gelenekle ilgisini ele alan diğer bazı kaynakları da şöyle sıralayabiliriz: “...”, “Devletimiz 1000 Cumhuriyetimiz 75 Yaşında (Kan Kaybeden Mendil)”, (Önsöz), Kaşgar Edebiyat Seçkisi, S. 5, s. 6; Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, s. 56.
[2] Vecihi Timuroğlu, “Şiiri Sevenler İçin”, Gül Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever) Adam Yay., İst., s. 215.
[3] Hüseyin Cöntürk-Edip Cansever, 2 İnceleme (Turgut Uyar, Edip Cansever), de Yay., İst., 1961, s. 83.
[4] Mehmet Salihoğlu, “Günlerle Gelen”, Varlık dergisi, S. 856 (Ocak 1979) s. 16.
[5] Edip Cansever, Gül Dönüyor Avucumda, Adam Yay., 3. Bas., İst., 1997,  s. 54-56; Edip Cansever, “Soyut Somut”, Değişim dergisi, S. 4 (15 Şubat 1962), s. 1-2.
[6] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 81; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 6.
[7] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 84-85; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 7.
[8] Edip Cansever, “Düşüncenin Şiiri”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 42.
[9] Erdal Öz, “Edip Cansever’le Konuştum”, a dergisi, S. 7 (Kasım 1956), s. 2.
[10] Edip Cansever,  “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire”, Gül Dönüyor Avucumda,  s. 57-58.
[11] Fethi Naci, Şiir Yazıları, İyi Şeyler Yay., İst. 1997, s. 51.
[12] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, (Toplu Şiirleri I), 5. Bas., Adam Yay., İst. 1995; Bu kitapta şairin daha önce Dizlik Düzenlik (1. Bas. 1954), Yerçekimli Karanfil (1. Bas. 1957), Umutsuzlar Parkı (1. Bas. 1958), Petrol (1. Bas. 1959), Nerde Antigone (1. Bas. 1961), Tragedyalar (1. Bas. 1964), Çağrılmayan Yakup (1. Bas. 1966), Kirli Ağustos (1. Bas. 1970), Sonrası Kalır (1. Bas. 1974) isimleriyle yayımlanan kitapları toplu halde sunulmuştur.
[13] Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, (Toplu Şiirler II), 7. Bas.,  İst., 1997; Bu kitapta şairin daha önce Ben Ruhi Bey Nasılım (1. Bas. 1976), Sevda ile Sevgi (1. Bas. 1977), Şairin Seyir Defteri (1. Bas. 1980), Eylülün Sesiyle (1. Bas., 1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1. Bas. 1982), İlkyaz Şikâyetçileri (1. Bas. 1984), Oteller Kenti (1. Bas. 1985) isimleriyle yayımlanan kitaplarındaki şiirler bulunmaktadır.
[14] Edip Cansever de İlhan Berk gibi, yayımlanan ilk kitabını (Ömer Edip Cansever, İkindi Üstü, Işıl Kitap ve Bas., İst., 1947) ürünlerinin toplu basımlarına almaz. Cansever’in bu ilk kitabındaki şiirler İkinci  Yeni öncesine ait olduğu için, incelemeye  dahil edilmemiştir.

4 Şubat 2019 Pazartesi

İLHAN BERK’İN GELENEK KARŞISINDAKİ TUTUMU

Şiir anlayışında sürekli değişiklikler yaşayan, buna rağmen İkinci Yeni şairlerinin başında sayılan İlhan Berk’in bu durumu, gelenek karşısındaki tavrında da kendisini gösterir. Dolayısıyla, onun gelenek bakımından değerlendirilmesini yapanlar, bu değişiklik dönemlerini göz önünde bulundururlar.
Buna göre, şairin Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953), ve Köroğlu (1955) gibi, bir dönem içinde çıkan kitaplarını değerlendiren Güven Turan, bu eserlerde deyim ve atasözü gibi klişe kullanışlara çok yer verildiğini belirtir.[i] Bu da onun daha önceki çizgiden en azından o dönemi itibariyle kopmadığını, bir anlamda geleneğe bağlı bulunduğu anlamına gelir.
Bunun yanında, İlhan Berk’in gelenekle en çok içli dışlı olduğu eseri Aşıkâne (1968)’dir  Şairin bu eserinde Divan şiiri nazım şekilleri göz önüne alınarak oluşturulan şiirler bulunmaktadır. Fakat bu şiirlerde Divan şiirinin kalıplaşmış kuralları uygulanmaz.[ii] Enis Batur, İlhan Berk’in Divan şiiriyle kurduğu bu irtibatı ‘deneysel bir tad[iii] olarak isimlendirir. Ebubekir Eroğlu, benzeri bir yargıyı, Turgut Uyar ve diğer yüzeyden yaklaşımda bulunan şairleri de ekleyerek verir: ‘Edebiyat içi kültüre önem verme[iv].
Asım Bezirci, İlhan Berk’in Divan şiirine yaklaştığını belirtir. Turgut Uyar’ı da buna dahil eden Bezirci, sözkonusu yaklaşımı Divan  şiirin şekil ve muhtevasının çağdaş kültür ve gelenekle bağının araştırılması açısından faydalı görür.[v] Fakat bu şairlerin böyle bir yolu denemeleri, Asım Bezirci için şaşırtıcıdır ve öncülükten ziyade, ‘artçılığa’ düşüştür.[vi]
İlhan Berk’in gelenekle ilgisine, bir şiirini değerlendirirken değinen Mehmet Kaplan, onun Türk şiir geleneğinden ziyade tamamıyla Batı geleneğine bağlı olduğunu ima eder.[vii]

İlhan Berk’in Gelenek Hakkındaki Düşünceleri

İlhan Berk, geleneksel şiirlerle ilgili duygu, düşünce ve atıflarını günlük, deneme ve kendisiyle yapılmış  çeşitli mülakatlarda dile getirmiştir. Onun, sözünü ettiğimiz bu metinlerdeki yaklaşımı, şiirin dize, ölçü, şekil, anlam gibi unsurlarıyla olduğu kadar, gelenekte varolan şiirlere karşı taşıdığı şahsi hisleriyle de ilgilidir. İlhan Berk, bu metinlerin pek çoğunda, kendi dünyasına ve kaynaklarına dair ipuçları da verir. Ayrıca, yaptığı bazı iktibaslar da onun tavrını ele veren hususlar olarak göze çarpar.
Şairin sözkonusu metinlerini incelediğimizde farkettiğimiz bir başka nokta da, onun, çok geniş zaman içinde söylediği bazı görüşlerinde çelişkilere, birbiriyle tezat oluşturacak duygu ve düşüncelere düşmüş olduğudur. Bunun, Berk’teki bilinen değişim ve farklılaşma temayülüyle ilgili olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden, şairin gelenek çerçevesi etrafında söylediklerini, kendi tarihî oluşum/değişim macerası içinde incelemeye çalışacağız.
İlhan Berk, gelenekle ilgili görüşlerini ‘gelenek’, ‘geleneğe bağlananlar’, ‘önceki yollar’, ‘Türk şiir tarihi’, ‘eski şiir’, ‘Osmanlı şiiri’, ‘Divan şiiri’, ‘‘Divan şairleri’, ‘Batı’,  Koşuk şiir’, ‘uyak’, ‘ölçü’, ‘beyit’, ‘dize’, ‘anlam’, ‘kapalılık’ gibi  anahtar kelimeler etrafında dile getirmiştir.
1981’de yapılan bir mülakatta, kendisinin vaktiyle ‘Divan şairi’ olduğunu hatırlatan Ece Ayhan’a cevap verirken ‘Osmanlı şiiri’ne sözü getiren İlhan Berk, bu şiirin ‘haraççı’ olduğunu, vermekten çok aldığını, hatta bu şiirin kendisine bile yabancı olduğunu, böyle bir şiiri ‘üretmediği’ni  ve ‘onu kendinden’ sayamayacağını belirtir.[viii]
Bir başka konuşmada, yine Ece Ayhan’ın aynı minval üzere sorduğu soruya, ‘ilk kaynaklar’ı olan şairleri Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Yahya Kemal şeklinde açıklayan Berk, Divan şiirinden ise sadece Âşıkâne kitabında faydalandığını söyler.[ix]
Her ozan gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur.” diyerek geçmiş şiir birikiminin bir şairin tecrübeleri açısından nasıl bir önem arz ettiğini belirtmeye çalışan Berk, sözlerinin devamında Türk şiir tarihinin ‘bakir bir toprak’ olduğunu, yeterince irdelenmediğini, dolayısıyla ‘Türk şiir geleneğinden  de faydalanılmadığını iddia eder. Fakat şairin sözünü ettiği gelenek, ‘Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek’ değildir. Şair bu konuda, “Ben geleneği dile çok bağlı diye dünüşürüm. (...) ...bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir  geleneğimiz  yoktur. Bir Fransız Villon’dan, bir İngiliz Chaucer’dan, bir Alman Goethe’den yararlanırken, biz aynı biçimde eski şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu söylemek istiyorum.” der ve gelenekten yararlanmanın örnek bir şekli olarak, eski şiirin seslerinden ‘yola çıkmayı’ önerir. Berk bir adım sonra, “Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş.” iddiasında bulunur. Şair, son aşamada, faydalanılacak isimler olarak da Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet’i sayar.[x]
Şairin, 11 Ocak 1992’de yazdığı ‘Gelenek’ başlıklı bir ‘günlük’ metni vardır. Bu yazıda, o günlerde tartışılmakta olan gelenek konusuna değinen Berk, tartışmaların faydalı olduğunu, çünkü böylece, “Kısa sürede gelenekle hiçbir yere varılmayacağı anlaşılacaktır.” Bu konuda  tecrübeli olduklarını da söyleyen şair, (Nâzım, Oktay Rifat, Anday, Necatigil, Turgut Uyar, Oktay Rifat ve kendisini sayar Berk), ölçü ve kafiyenin de gelenekle ilgisi olmadığını, eski kelimelere rağbet etmenin de gelenekle bağlantı sağlamayacağı  söyler. Berk, ‘gelenekle uzaktan yakından hiç ilgilenmeyenler’den de bahseder ve Ahmet Haşim’i anar. Yazısının sonuna doğru, bir şairin ‘eski-yeni, yabancı-yerli bütün çağların şiirini’ okuması gerektiğini, onlarla ‘cebelleşerek’ kendi sesini bulmaya çalışmasını, fakat bunların şaire faydasının olmayacağını belirtir.[xi]
Şairin geleneği konu aldığı bir başka yazısı, 7 Ağustos 1992 tarihli günlüğüdür. “Ahmet Haşim ve Gelenek” başlıklı bu metinde, yine Haşim’e değinir ve onun ‘eski şiirimizden, dahası gelenekten hiç söz etmediğini, Baki’yi, Naili’yi, öbür Divan şairlerini ağzına almadığını, gözünün hep dışarda’ olduğunu belirtir. Berk, Yahya Kemal’e de değinir. Yahya Kemal’de bulunan ‘eski şiirimizin sesini’ Haşim’de, bulamayacağımızı da söyler. Bu arada, Berk’e göre, “Baki de, Naili de, Şeyh Galip de Yahya Kemal’den daha çağdaştır.[xii]
İlhan Berk, 1994’te kendisine sorulan gelenek konulu bir soruya da, ‘Batı şiiri, Türk şiiri diye bir ayrıma’ karşı olduğunu söyledikten sonra, “Ben tek bir şiir biliyorum: Dünya şiiri.” diye ekler. Şairin cevabında gelenekle ilgili tek ifade ise şöyledir: “Gelenek mi? Gelenek, benim![xiii]
İlhan Berk, 1960’ta yayımlanan Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi[xiv] isimli kitabında Divan şiirinin üstünlüğünü, ‘en büyük şiir’ şeklinde ve  beyit geleneğinin en fazla geliştiği’ bir edebiyat olması sebebiyle anar: “Beyit hemen hemen bize (Doğu) özgüdür. Divan şiiri ise, bu düzene çok bağlı kaldı. Bunun için de beyit bizim yazımımızda bir gelenektir dedim. Bunu, divan şiirimizin en büyük şiir olduğunu düşünerek söylüyorum.[xv] Şair bu eserine geleneksel şiirin iki kolunda eser veren, XIII-XIX. yüzyıl arası şairlerinden Şeyhoğlu, Yunus Emre, Sultan Velet, Âşık Paşa, Şeyyat Hamza, Ahmedî, Nesimî, Kadı Burhanettin, Kaygusuz Abdal, Süleyman Çelebi, Ahmet Paşa, Hümamî, Necati, Cem, Mihri Hatun, Zeynep Hatun, Fuzuli, Nev’i, Bâki, Köroğlu, Âhi,  Hâtayi, Ruhî, Zâti, Hayâlî, Pir Sultan Abdal, Nailî, Fasih, Nabi, Neşati, Karacaoğlan, Şeyhülislam Yahya, Fehim, Nef’i, Bahai, Atâyi, Sabit,  Mahir, Nedim, Şeyh Galib, Osmanzade Taib, Fâzıl, Esrar Dede, İzzet Ali Paşa, Nahifî, Kâmî, Koca Ragıp Paşa, Halimî, Kâmî, Beliğ, Ratip Ahmet Paşa, Nazîm, Kırımlı Rifat Efendi, Muallim Naci, Halim Giray, Vâsıf, İzzet Molla, Leylâ Hanım, Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avni, Dadaloğlu, Emrah gibi şairlerin beyit veya mısralarını almıştır.
Aşk Elçisi, İlhan Berk’in hazırladığı bir aşk şiirleri antolojisi[xvi]dir. Başlangıçtan 1965’e kadarki zaman diliminden seçtiği şiirlerden oluşan kitabının başına şair bir “Öndeyiş” yazmıştır. Berk bu önsözünde: “Bugün elime yeniden alsam, Tanzimat ve Cumhuriyet sonrası şiirimizin kendim de başta olmak üzere çoğunu ayıklardım.” der ve sebebini açıklar: ‘Tanzimat’tan sonraki şiirimizin yapısı bakımından kendisinden önceki şiirle çatışması, hemen hemen hiçbir birlik kurmadan da uzaması’.. İlhan Berk, satırlarının devamında, “Oysa, bu ayıklamayı eski şiirimizde yapamazdım. Bunun da nedeni, eski şiirimizin tutarlılığıdır.” der ve geleneksel şiire ayrı bir değer verir. Şair, daha sonra da, Tanzimat’tan sonra gelişen ve geçmişiyle çatışan şiiri ‘Kendi toprağından kopmuş’ sıfatıyla vasfeder ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Berk’in şu cümleleri ise daha bir anlamlıdır: “İşte bunun için bu kitabı yeniden elime alsam Tanzimat sonrası şiirimizin çoğunu çıkarırdım, dedim. Böylece ‘kendi kubbemizin’ dışına çıkmamış pek az ozanla da yetinirdim.[xvii] Şair bu kitabına eski şiirden “Evvel Zaman Aşkları” bölümünü hazırlamış ve Yunus Emre, Necati, Fuzuli, Bâki, Nef’i, Nâilî-i kadim, Şeyhülislâm Yahya, Neşâtî, Nâbî, Şeyh Galip, Nedim, Esrar Dede ve  Enderunlu Vâsıf’ı almıştır.[xviii]
İlhan Berk, Şairin Toprağı isimli kitabında yer alan “Akraba Şairler” başlıklı yazısında da eski şiir üzerinde yorumlarda bulunur. ‘Eski şiirimiz üstüne’ konuşup yazanlara; özellikle de Melih Cevde Anday’ın yorumlarına değinir. Anday’ın, ‘Divan şiirimize bizim klasik şiirimizmiş gibi bakamayacağımız’, çünkü bu şiirin ‘bize yabancı bir şiir olduğunu, ondan koptuğumuzu, bunun için de ona (giderek) yaslanmak olanağı olmadığı’ yolundaki görüşlerini, ‘bizim klasiğimiz yoktur.’ anlamına gelen tavrını inceler. Ayrıca, ‘Divan şiirini düşünerek, şiirimize bir gelenek yaratmak’ ihtimali pek çok  şair tarafından da ‘yadsınmıştır’. Berk, örnek olarak Cemal Süreya, Metin Eloğlu ve Edip Cansever’i gösterir.  Ardından, Anday’ın görüşlerine getirir sözü, “...bunu (‘bizim klasiğimiz yoktur’ sözünü, C.A),  Fransız şiirinde Charles D’Orleans, Marot, Ronsard, Marceline Desbordes Valmore, Viktor Hugo, Louis  Aragon; İngiliz şiirinde Marlowe, Şhakespeare, Byron, John Donne, Hopkins, T.S. Eliot,  Amerikan şiirinde Whitman, Ezra Pound, Allen Ginsberg (bunu Alman şiirine de uzatalım) böyle bir geleneksel, özellikle de böyle geleneksel ozanlardan (benim örneklerim öyle çünkü) söz ediliyorsa, bunda ben de böyle düşündüğümü söylemek isterim. Divan şiirimizi düşünürsek, bizim gerçekten böyle bir gelenekten söz etmek olanağımız yoktur. Böyle derken, her gün biraz daha aramızın açıldığını gördüğümüz, yalnız dil sorunsalından söz ettiğim sanılmasın, düşünce olarak da, dünya görüşü olarak da uzağız ondan. Bu elbette açık bir gerçektir.” Berk, buna rağmen, Cumhuriyetle başlayan yeni şiirin eski şiirle bir akraba bağı olduğunu, birbiriyle irtibat halinde olan ‘akraba şairlerin’ bulunduğunu söyler. “İşte burada, uzak da olsa bu, bir gelenekten, onun alttan alta çizgisini nasıl sürdürdüğünden sözetmek isterim. Gelenek sözcüğü burda belki ağır basacaktır, benim asıl demek istediğim akrabalıktır, akrabalık çünkü dünya görüşünden çok, duygu beraberliğini, tin birlikteliğini de içeriyor.” Berk, bu bağlamda Necatî, Neşati-Şeyh Galib akrabalığından söz eder. İkinci Yeni’nin Ahmet Haşim’le akraba olduğunu söyler. Kendisinin de Ahmet Haşim’den ‘çıktığı’nı hatırlatan şair, “Eski şiirimizin, yeni şiire olan bu akrabalığı biraz değişik de olsa, Yunus Emre’nin Necip Fazıl şiiri üstüne olan etkinliğini kim yadsır?” diye devam eder ve yazısını “Ya Naili’yi koluna takıp gelen Yahya Kemal? Yeni şiirimize onun kurduğu köprüye ne denir?” şeklinde bitirir.[xix]
Berk, Şairin Toprağı kitabında yer alan “İkinci Yeni’nin İlkeleri Ya da Salt Şiir” başlıklı yazısında, hareketin ilke ve özelliklerini açıklarken, ‘anlamdan çok görüntüye bağlı’ olduğunu belirtir. Görüntü yönüyle bu şiirin Divan şiiriyle benzerlik taşıdığını dile getirir: “...görüntü anlayışı bakımından İkinci Yeni ile Divan şiiri arasında bir bağ kurulabilir. Divan şiirinin görüntüye verdiği önemi düşünerek bu yakınlığı söylüyorum. Divan şiirinin birçok bakımlardan bir mecaz sanatı olduğu düşünelecek olursa, bu yakınlık daha da belirir. Örneğin (eğretileme) istiare divan şiirinin büyük zenginliklerinden biridir. Dili, bugün bize uzak olduğu halde, ondan kalan anlamdan çok, görüntüsüdür.[xx]
İlhan Berk, ‘Saklı Su’ başlıklı yazısında da vaktiyle hazırladığı Beyit-Mısra Antolojisi ile Aşk Elçisi kitaplarının meydana getirilişini anlatır: “Bir zamanlar defterler tutardım, gelmiş geçmiş şairlerimizin edebiyat tarihlerindeki yerlerine bakmadan, sevdiğim kimi şiirlerini, kimi dizelerini bu defterlere yazardım. Sonradan bunlardan bazıları kitap halinde de yayımladım. Beyit-Mısra Antolojisi, Aşk Elçisi böyle oluştu.[xxi] Daha sonra şair, sözü Divan şairi Neşati’ye getirir. Onu Fuzûlî, Bâki, Şeyh Galib, Nedim gibi şairlerin arasında gördüğünü belirtir.  Onu sevmesine neden olarak  da “Her şeyden önce, büyük bir söyleyiş ustası, büyük bir duyarlık adamıdır Neşati. Bağırmayan, gizil, sessiz, parıltılı, özgün. Hep büyük, derin bir duyarlık vurur şiirlerinden.  Daha önemlisi, Mevlevi bir şair olmasına karşın (biliyoruz Edirne Mevlevi Tekkesi şeyhiydi) bilge görünmeye, bilgelik taslamaya yanaşmaz, şiirlerinde sade bir insan gibi davranmayı yeğler. Bütün büyük şairler gibi de alçakgönüllüdür.[xxii] Berk, Neşati’nin ağırbaşlı, içine kapalı, sessiz biri olduğunu, şiirde “Divan şiirinde bol bol düşülen klişeciliğe” düşmediğini, dilinin ağır, fakat söyleyiş, ses ve duyarlıkta yeni olduğunu belirtir ve onun bugün de bir ‘saklı su’ olduğunu söyler.[xxiii] Berk’in bu kadar da olsa bir Divan şairine dair yorum yapması, onun bu konuya bigâne kalmadığının işareti sayılır.
Berk’in, geleneği öne çıkaran bir başka ifadesi de, “Şiir, şiirin tarihine eğilerek, onu örnekleyerek, ona bata çıka yazılır.” şeklindeki cümlesidir. Ona göre bir şiiri büyük yapan şey de, ‘onun bir başka büyük, iyi bir şiirden çıkması, onu anımsatması, onunla doğrulanması; dahası onunla yorumlanmasıdır.[xxiv]
Bu noktada, onun eski şairlerle en azından okuma çapında kurduğu bağı, onun burada inceleme konusu yaptığımız eserlerinden çıkardığımız, bir kısmı yukarıda da geçen şu isim listesinden anlayabiliriz: Baki, Naili, Şeyh Galip, Yunus Emre, Fuzuli, Necati, Nef’i, Şeyhülislâm Yahya, Neşâti, Nâbî, Nedim, Esrar Dede, Enderunlu Vâsıf...
Şairin günlük ve denemeleri arasına yer yer serpiştirdiği iktibaslar da, onun gelenek ile olan irtibatı hakkında fikir verecek türden verilerdir:
Dest-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner[xxv] (Bâkî)
Zülfünden ayru Bâki bir hâl ile yürür kim
Zincirden boşanmış divânedir sanurlar[xxvi] (Bâkî)
Cife-i dünya değil, Kerges gibi matlubumuz
Bir bölük Ankalarız, Kaf-ı kanaat bekleriz.[xxvii] (Fuzûlî)
 Divançe-i derunda Neşati safâ ile
Vasf-ı lebinde bir gazel-i âbdâr arar.[xxviii] (Neşati)
İlhan Berk, aşağıdaki iktibasları, ‘kapalılık’tan ötürü Divan şiirinin ‘bir bakıma’, ‘Batı anlamında bir şiirimiz’ olduğunu ispat için kullanır. Bunlardan yola çıkan şair, İkinci Yeni şiirini de, bir tür ‘süreklilik’ olan ‘kapalılık geleneğini’ sürdüren hareket olarak nitelemek niyetindedir:
Her yâneden ayağına altun akıp gelir” (Bâkî)
Şemmetmek için zülfü perişânını yârin
Dâmân-ı sâbâya sarılıp hemsefer oldum” (Ruhi Bağdadi)
“Gülzârdan ol şûh -i dilârâ ile geçtik
Gûya ki nesîmiz gül-i rânâ ile geçtik.”           (Naili-i Kadim)
Mâh üzre zülfünü gece dâğıtma kim beni
Âşüfte rûzgâr perîşan ü zâr eder. (Nesimi)”[xxix]
İlhan Berk, şiirin şekil unsurları ile ilgili tespitleri de vardır. Bu noktalarda da kimi zaman kendisiyle çelişmekle birlikte, tespitleri önemlidir:
Berk, 1958’de yazdığı bir günlük yazısında, Divan şiirine dize, ölçü ve kafiye gibi unsurlar açısından, sıcak bir yaklaşımla bakar: Divan şiirinden bu yana dört başı mamur bir şiirimizin olmayışının sebebi ölçü, kafiye gibi unsurların, sonraki dönemlerde olmadığı hususudur. Bunlar, şiiri kalıcı yapan unsurlardır.[xxx]
Şairin Divan şiirini ele aldığı bir başka olumlu yargısı, dize ve beyit ile ilgili olan şu satırlardır: “Bir şiirde dizeler bir duvarın taşları gibidir. Taş, bir duvarda nasıl taş olmaktan çıkmaz, yapısını, doğasını korursa, dizeler de öyledir. Dize olmak çünkü şiirin gövdesini kurmaya engel değildir. Buna belki de en iyi örnek Divan şiirimizdir. Şiirin yapısı dizeyi ne türlü kullanırsa kullansın, (ki şiirin yapısı bunu gerektirir), iyi bir şiirde dize ağırlığını koyar.[xxxi] Başka bir yerde de “... beyit, dize eski şiirimizde neredeyse her şeydir.”[xxxii] ifadelerini kullanır.
Koşuk Şiir’ isimlendirmesini ölçülü, duraklı ve kafiyeli şiir için kullanan şair, bazı yazılarında bunları savunur. Örneğin, bir yerde: “Artık bana öyle geliyor ki, ölçüsüz bir şiir olamaz benim için. Büyük bir eksiklik buluyorum çünkü özgür koşukta.[xxxiii] der. Buna karşılık 1988’da yazdığı aynı başlıklı bir başka yazıda da, “Koşuk şiirden iyice sıtkım sıyrıldı. Oysa öyle başladım yazmaya.” der. Fakat bu cümleleri söylerken, ‘koşuk şiir’den ‘sözcük ekonomisini’ kurmayı öğrendiğini de anlatır.[xxxiv] Başka bir yerde de benzeri ifadeler kullanan şair,       Şiirin bilinen bütün kurallarının beni sıktığını duyuyorum. (...) Şiirin alt alta dizilmesini, hecelere, uyaklara, dörtlüklere, ikiliklere ayrılmasını; düzyazının dışında bir kalıp koymasını, bir tür olarak belirmesini yapmacık buluyorum.[xxxv] diyerek kararsızlığını gösterir. Aynı tavrı, sonraki yıllarda da sürdür: “Koşuk şiir, şiirin doğasına karşıdır. İlle de bir kalıba (moule) girmek ister. Bir sıkıyönetim uygular. Bunu zorunlu kılar. (...) Uyak bir sözcüğü kilitler, dondurur bırakır. Anlamı da boğar: katlamaz (...)  Kıvancın (şiirin her şeyi) yolunu sekteye uğratır, devinimine ket vurur. Nerdeyse kendisine karşı gelen her eye ayak diretir. Noktanın yaptığını yapar: Kapatır şiiri. Asıl da dizeme bela olur, yolunu tıkar: özsusuz kalır. (...) Koşuk şiir, ancak dua gibi -kendiliğinden- bir yapıya kavuştuğunda erişilmezdir.[xxxvi]
Şairin, Deniz Eskisi Kitabı’ndaki “Şiirin Gizli Tarihi” (s. 79-120) bölümünde de işimize yarayacak malzeme bulunmaktadır: Şair bir yerde Bâki’nin bir dizesini aktarır: “Şiir: / Ferman-ı aşka cân iledir inkıyâdımız.[xxxvii]
Bir başka yerde gelenekten söz eder: “Bazı şiirlerde bir ulusun bütün bir düşün tarihini bulabiliriz./Şiirde gelenek dediğimiz böyle bir şeydir.[xxxviii]
Gelenek üstüne ilerleyen sayfalarda da söz alır şair: “Geleneğin asıl kıyımı biçimde yatar. Geleneksel biçim, yararları yanında, yıkımı da taşır çünkü.[xxxix]
İlhan Berk’in gelenek katına çıkardığı şiir Divan şiiridir. Fakat buraya kadar yaptığımız tespitlerden çıkarılabilecek asıl sonuç, gelenek konusunda kafasının bulanık olduğudur. Bunu, eserlerinden yola çıkarak da söyleyebilirsek, problem bizim açımızdan bitecektir.



DİPNOTLAR:

[i] Güven Turan, Yazıyla Yaşamak, YKY, İst., 1996, s. 40-41.
[ii] Ramazan Kaplan, Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Ank., 1981; s. 20, Mehmet H. Doğan, Şiirin Yalnızlığı, Broy Yay., İst. 1986, s. 263. 
[iii] Enis Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, (Güz, 1999) , s. 188.
[iv] Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY Yay., İst. 1993, s. 50.
[v] Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Su Yay., 2 Baskı, İst., 1986, s. 169.
[vi] age., s. 167; 178.
[vii] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri,  3. Baskı, Dergâh Yay., İst., 1980, s. 201.
[viii] İlhan Berk, “Ben Gülmeyi Yirmi Yaşında Öğrendim”,  (Ece Ayhan’a Yanıtlar), Kanatlı At, YKY, İst., 1994, s. 53-54.
[ix] Berk, “Kafamızı Kurcalayan Yanıtlar Üstünedir-II”, (Ece Ayhan’a Yanıtlar), age., s. 56.
[x] Berk, “Her Ozan Gibi Ben de İşin Başında Kendi Kazacağım Yolu Düşündüm”,  (Doğan Hızlan’a Yanıtlar), age., s. 39-42.
[xi] İlhan Berk, İnferno, YKY, 1984, s. 114.
[xii] age., s. 116.
[xiii] Berk, “Gelenek mi? Gelenek Benim.”, (Sunay Akın’a Yanıtlar),  Kanatlı At, s. 177-178.
[xiv] İlhan Berk, Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi, Varlık Yay., İst., 1960.
[xv] age.,  s. 3.
[xvi]İlhan Berk, Aşk Elçisi, (Eski Zamanlardan 1965’e Kadar), Arda’s Yay., İzmir, 1996, 240 s.
[xvii] age., s. 5.
[xviii] age., s. 14-75.
[xix] İlhan Berk, Şairin Toprağı,  Simavi Yay., İst., 1992, s. 22-25.
[xx] age., s. 109.
[xxi] age., s. 26.
[xxii] age., s. 27.
[xxiii] age., s. 27-28.
[xxiv] age.,  s. 61.
[xxv] Berk, “Ben Şiiri ‘Ulusun Bir Bozgunu’ Diye Düşünüyorum”, (Metin Eloğlu’na Yanıtlar), Kanatlı At, s. 11.
[xxvi] Berk, Şairin Toprağı, s. 73.
[xxvii] age., s. 144.
[xxviii] age., s. 146.
[xxix] age., s. 109-110.
[xxx] İlhan Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, 2. Bas.,  İst., 1997, s. 40.
[xxxi] İlhan Berk, Poetika, YKY, İst., 1997, s. 31.
[xxxii] age., s. 36.
[xxxiii] Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 48.
[xxxiv] Berk, İnferno, s.29.
[xxxv] Berk, “Bütün Yaratı Yapıtlarına Yazı Diye Bakıyorum”, (H.İbrahim Bahar’a Yanıtlar), Kanatlı At, s.18.
[xxxvi] İlhan Berk, Logos,  YKY, İst., 1996, s. 33-34.
[xxxvii] İlhan Berk, Deniz Eskisi, Şiirin Gizli Tarihi, Adam Yay., 2. Bas., İst., 1993,  s. 88.
[xxxviii] age.,  s. 101.
[xxxix] age.,  s. 106.

(Daha önce Dergâh dergisinde yayımlanmıştır.)