31 Mayıs 2026 Pazar

ŞİİRANKARA-2: İLHAN BERK'İN ANKARA HARİTASI

İlhan Berk'i Ankara şairi yapan bir kaç gerekçe vardır. İkinci Yeni şiir hareketinin Ankara merkezli oluşu bunlardan birisiyken, bir diğeri Sakarya Sokağı Baladı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Ankara-1, Etlik Sırtlarından Ankara, Turan Erol'un Üç Resmi Üstüne gibi şiirlerindeki Ankara sahneleridir. 

Bu şiirlerden hareketle İlhan Berk'in belirlediği Ankara haritası üzerinde gezintiye çıkacağız. 


SAKARYA SOKAĞI BALADI

 

Baktım yöremiz burçlar, yöremiz Kova Burcu, Yengeç, Başak, Boğa Burcu yöremiz

Bir kız Oğlak Burcunun üstünde, Sevinç belki, soyunuk, oralarıyla oynuyor

Ben seni, öbür burçları alıyorum sokaklara, denizlere çevirip bakıyorum

İlkin Sakarya Sokağı, Akdeniz’in kırık dökük bir kolu ilkin gelip çarpıyor

Sonra dünyalar güzeli yinin çizgileri, yorgun, mutlu alaz alaz hani

Hani beni yerden yere vuran o Salamisli Denizciler Korosu boynun

O yanından ayırmadığın gök, acımsı koşuk olmayan nesir halinde hani

Aşağılarda maystro aşağılarda bakıyoruz beybaba, firikik, sifos bakıyoruz

O gök o alasız çizgileri yinin o dudağına tam arasal inen çizgin

Birer birer gelip vuruyor.

 

Tuttum hey dedim aldım sokakları, Bayındır, Devrim, Adakale Sokağını hey dedim aldım

Herbirini nasıl hele birinin çizgilerini nasıl seviyorum, karıştırıyorum nasıl

Baktım Sakarya Sokağı Karanfil Sokağı’na bakıyor, Karanfil Sokağı yattı yatacak baktım

İlkin çiçek kokan üstlüğünü o korkunç yeşil üstlüğünü çıkarıp attı geceye

Gecede bir kıpırdama oldu bir yeri ağardı bir yeri korkunç koptu duyduk

Sonra şöyle çırılçıplak şöyle kuştüyü o canım kollarını açtı şöyle mavi

Yürüdü vakit deyip Sakarya Sokak elleri kollan her yanı vakit deyip yürüdü

Bir yer belki bin belki daha da eski çağlar daha eski yıkılar, şatolar düşüverdi

Bir dürüldü bir açıldı hiç açılmayacakmışleyin bir dürüldü bir açıldı gece

Çiroz, Adakale Sokak bir de fakir bitli bir sokak, Çırağan Sokağı çıngırağı çekti

 

Bütün sokaklar bütün öbür sokaklar yerlerine döndüler, dönüp işlerine başladılar

Belki bin belki daha eski taş tunç çağları geçti belki de, biter gibi değildi gece

Önce bir çocuk bir okullu çocuk bağırdı hey dedi hey cumartesiler, salılar, pazarlar

Hey 2'ler, 3’ler, kalemler, defterler, dili dılı geçmişler bütün geçmişler, üçgenler hey

Çavuşağa hey, Balıkçı Necati, Florya, Bizim Misuri, Karikatürist Halim hey dediler

Hey bu kadar yeter diye bağırdılar Sakarya Sokağına bu kadar yeter diye bağırdılar

Birbiri ardına dizildi sabahlar, sabahlar öbür sokaklar öbür denizler

Birden doğruldu Sakarya Sokak aklına Balıkçı Necati geldi birden,

Necati dükkânını açmalı diye düşündü

Baktı çırılçıplak uyuyordu Karanfil Sokak bir yeri bin yeri uyuyordu baktı

 

Açsa üstünü

Sabahtı

Herkesin istediğiydi

 

Üstünü açtı.

 

 

Sunu

 

Nereye diyor burçlar, İkizler Burcu, Koç, Oğlak burçları nereye diyor

Hiç diyorum hiç on beş yıl öteye, on beş yıl ötede bir çocuk beni bekliyor

Gidiyoruz dünya güzeli bir ormanda bir kocaman bir sarı ay düşüyor

Gözleri gözleri çıkıp çıkıp geliyor, gözlerinin içini bilmezler nasıl bilirim

Gözlerinin içini bir bilseler kimse savaşın adını ağzına almaz

Bilseler bir sabah sonrasız, bin satır on bin satır bir sabah bilseler

Böyle alıyorum Akrep, Boğa, Öküz Burcunu tüm kötücül burçları böyle alıyorum

 

Ulan diyorum

Çekip gidin artık

 

Çekip gidiyorlar

 

 

 

ÇIKRIKÇILAR YOKUŞU

 

Ve yüzünü alıp çıktım. Öğleye doğruydu

Çıkrıkçılar yokuşuna yağmur yağıyordu

 

Ellerin ellerimde sessiz yürüyorduk ve

Kapkara bir oğlan durma bize bakıyordu

 

Tuhaf uzun bir sokaktı ve ben susuyordum

Bir kız memelerini bırakıp gidiyordu

 

Âşıktım ve hep seni soyuyordum aklımda

Bir adam çarşıyı üstümüze kapıyordu

 

Kadınların kızların ardından gittim durdum

Öptüğüm yerlerin içimde durulmuyordu

 

Üç kez yokuşu indim çıktım boncuklar aldım
Kocaman kırmızı ağzın ki hiç bitmiyordu

Akşama doğru bir aşçı dükkânına girdim

Sana benzeyen incecik atlar geçiyordu

Sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu

Bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm

 

 

ANKARA

 

I

Ve Ankara ili yazılı bir haritanın önünde duruyorum

Bir dörtyolağzında kış günü ve ayakta.

 

Bir Frik kabartması gibi gök.

 

Ve bir ilkçağ denizi gibi suskun. Ve düz.

Düz yüzün gibi senin. Ya da uyanmak gibi bir cuma günü

 

Eski bir Ankara evinde: hayatlı cumbalı ve yeşil

Ve kesinkes Hacıbayram'da ve Gaziantep Sokağı'nda.

 

Ve gidilen bir yol gibi sonra.

 

Gidilen bir yol mudur Ankara?

Ki kıraç ki düz ve Asur yazısı gibi okunmayan

 

Ve taşlık.

 

Taşlık bir yolu dönüyor bir kaplumbağa

Bir yokuşu: Bostanlı, çayırlı ve kırmızı topraklı.

 

Bir evin içi gibi gözleri. İyi atlar gibi.

İşte en eski otları, eski zamanları geçti

 

Kent başladı işte. Yaşamaya başlaması gibi durup dururken

Bir tahtanın. Durup dururken. Bin yıllık.

 

Gün, üstüne çapraz düşmüş gibi ve sarı

Yavaşça iniyor bir evin sağrısını ve bir eski

 

Yapıyı. Yavaşça aldı işte elini eline sabahın. Hızla

Geçiyor Şekerciler Sokağını. İşportasını açtı bir işportacının

 

Ve çekildi.

 

Ben sessizce bir yolu tepiyorum Ulucanlar'da

Ve hiç çıkmayan kokular sürünüyorum kör bir adamın elinden

(ki yerinden kımıldamaz şişeleri ve kokularıyla yaşar

ve yalnız pazarları çıkar pazarları sevmediğinden).


Sen ki eski kentleri seversin eski sokakları

Eski bir tokmağı, bir kapıyı (taşlıklı bir avluya açılan)

Ve göğe.

 

Ve dünyaya yeni gelmiş gibisin bu eski kentte.

 

Başını almış gidiyor bir asfalt

Ve düşüyor İskitler'in orda bir kavşağa çarpıp

Upuzun yattığı bir adamın (dili dolaşarak dilenir

Ve hâlâ Çankırı'da sanır kendini ve kırık gözlüğünü).

 

Ve lokma satıyor bir adam Dışkapı'da. Tütün dolu cepleri

Ve: Sıfırın altında uygarlık olmaz!

 

Diyor. Anafartalar'a çıkıyor sonra yüzü bir çocuğun

Keçecileri, bakırcıları ve gön tacirlerini geçiyor

 

Geçer gibi bir çağı limon küfü sarısı:

Atlı - kağnılı katır sırtlı ve duraklaya konaklaya

 

Ve çan çalarak ve ateşler yakarak

Yarı haç sayılan bir gidişi.

 

Ve bir kuş konuyor bir sütuna

Bizanslı arsız bir oğlan gibi bakıyor sen geçerken.

 

İşte ilk kez anlatılmaz güzel ağzı bir atın ve bir çerçinin

Eski kilitler satan ve eski bağıran.

 

İskambil mi oynuyor Cebeci'de bir kahvede işçiler?

Sakallı ve gülüyor gibi yüzleri

Ve hep yanlarında taşıyorlar geceyi ve bir akar suyun yavaş yavaş

 

Kıvrılışını

 

Ve akışını sonra.

 

Hızla geçiyor otobüsler. Geceyi taşır gibi. Geceyi

Ve bir aşkı.

 

Yıkanmış ipek gibi.

 

Ve senin bir dağ eteği gibi büyüttüğün.


II

 

Bin sayfalık kitap gibi Ankara: Yollar, köprüler, nehirler,

iniyor. Güller, ekinler, demiryolları, demir kuşaklar,

bacalar, mezarlıklar, fabrikalar.

Ölümlü ölümsüz beton yığınları, oksitler, ökse otları.

Arsalar, depolar, benzin istasyonları.

 

Bir kitap: Bir ölünün açık bıraktığı

Ve bir kâğıt düşürdüğü sonra incecik elyazisıyla, bir tarih kitabından:

 

Timur Ankara'ya doğruldu. Bu taraftan Beyazıt Han yazılı

askerini çıkardı. Tatarlar da vardı. Onlar da Ankara'ya

vardılar. Timur da geldi. Beyazıt Han ikindi zamanı kondu.

Timur hendek kazdı. Cuma günü sabah oldu. Sancaklar

çözüldü. Kösler çalındı. Beyazıt Han atını tepti.”

Ve sonra bildiğimiz gün düştü.

Sonra ikisi bir halının üstüne oturdular.

Eldivenli ahçılar da geldi. Ve kebapçıbaşı ve hamurcubaşı ve

yahnici geldi.

 

Ve siniler, sahanlar ve Hint'den tabaklar ve peşkirleri ve leğen ve

 ibrikleri ve baklavası ve peluzesi

 

ve hüdamları gilmanları ve kekik ve düraç ve sülün

 

ve sabunları, pabuçları, duvarları ve bacaları

 

ve pak ve pakize ağaları, çuhalar ve nişancıları ve mehterbaşıları

 

ve küfe ile gelen kavun karpuz nar ve turunç

 

ve yoğurtçuların yoğurdu

 

ve şerbetçiler ve dahi terziler ve çuhacılar çuhası

 

ve abacılar ipekçiler dellallar kavaflar mücellitler

 

ve eskicilerin işleri ve dahi tacirler, sığırcılar, keçeciler, hallaçlar

 

ve yaz kış üç çeşit hoşaf geldi.

Gök durur mu o da geldi.

 

Ve Beyazıt Han kendi işini gördü.

 

Ve uzayıp gidiyor Hüseyingazi dağı. Ve Hıdırlık tepesi Hatip

çayırı yalıyor ve Galatları.

Büyük gözlü Galatları.

Ve Augustos'u ve Barbarları ve içkaleyi

- ki gök avcundaymış gibi dolaşırsın

Ve gözleri uzundur çocukların ve kedilerin ve bir bekçinin oğlan

  kovalamaktan -

Ve bir Sasani beyini. Cebi kabarık.

Sonra da şakul hızıyla düşüyor içkaleye (kınına giren bıçak gibi

sokulup zindan kapıya

ki III. Leon bir taşını kendi koymuştur ve Nikefor aynı taşı

kaldırıp koymuştur

beyaz hâlâ da

 

ve Akkale'yi görmez).

 

Ve bir rüzgâr Çankaya'ya çıkıyor. Bir evin üst katına. Ahşap.

Kafes pencereli.

Belli bir yapağı tüccarının eli değmiş ve bir gemiyi andırır

Ve havuzlu ve hiç bekâr kokmamıştır ve faytonla çıkılır

 

Ve toprak donar.

 

Ve CUMHURİYET diye on harfli bir sözcüğü heceler içinden

Mustafa Kemal. Ayağında kilot ve avcı ceketi/Atapazarı'nda

köftecilere dönercilere gülüp/Kuyulu Kahve'de tavla

oynayanlara bakıp/ iskambil oynayan çetecilerle selâmlaşıp/ ve

Taşhan'da dolaşıp/ Vasıf’ı, Necati'yi, Mahmut Esat'ı dinleyip/

atlı atsız Kuvâyı Milliye'cilerle karşılaşıp/ kalpağını

kaşlarının üstüne düşürüp/ ve bastonunu kaldırarak

ve köpeğiyle Yahudi mahallelerinden geçip/ başını okşayıp sarı

bir çocuğun (haftalardır kendi kendine düşündüğünden)/ ve

sol elini hep pantolonunun cebinde tutup - ki bıyıklı ki

kolalı yakalı ve artık rakıya alışmış/ ve şiiri bıraktığı için

küskün, isyanlı/ ve çocuk gibi gözleri ve elleri

Ki Karaoğlan'ı sağına alıp Kurşunlu Hanı'na vuracaktır

Ve öksürecektir.

 

Ve düşüyor rüzgâr. Düşüp yolunun üstündeki evlere uğruyor

Ve uzun uzun kalıyor gittiği her yerde

Sonra da bir ağacın damarlarını sayıyor adını kazıyor bir çakıyla

Ve üç kez inip çıkıyor aynı yolu

ve bir kitabın yapraklarını.

Açık kalmış bir defteri kapıyor

Kalemine dokunuyor senin

 

Dönüyor işine.

 

Ve gürültü ayaklanmış dolaşıyor Hal'de

Yani Hal çalışıyor.

 

Akşam mı? Akşam Çerkeş Sokağı'na iniyor.

Uzun mu uzun Çerkeş Sokağı

ve Peçevi tarihi gibi güzel.

 

Ve dar.

 

Soru: Dünyanın en güzel sokağı hangisi?

Cevap: Çerkeş.

 

Ve Horoz şekeri yiyerek geçiyor bir adam. Önü açık.

Ve dünyaya ikinci kez gelmiş gibi bıyıklarını buruyor ve

Koluna alıp çıkıyor Çetiner çıkmazını. Ve dürülü bir mendili.

 

Ve polislerle çarpışıyor öğrenciler Kızılay'da

 

Ve ben: They have fine eyes!

Diye yazıyorum bir cama

 

Ve kalıyor.

 

Ve gece yeniden kuşanıyor geceliğini.

Basımevlerine iniyor.
Yeniden başlıyor kent. Trenler, hastalar, lâğımlar ve sargı bezleri


Ve çocuklar.      

 

Ey kent!

Böyle diyorum, böyle bir işçi bir suyu çekip getiriyor.

Büyüyor su.

Sonra yavaş yavaş çekiliyor kınına.

 

Suyun oraya iniyor kuşlar ve bir yarın

Sağrısına gelip duruyorlar.

 

Bir ateşi yeniliyorlar. Ve savuruyorlar külünü

 

Bir külün

 

yanına.

24 Mayıs 2026 Pazar

ELEŞTİRMENLİK RÜŞVET OLARAK VERİLİRSE…

Malumu ilam etmeye gerek yok ya, gene de söyleyeyim: Siyaset âleminin sıradanlaştırıcı dünyasıyla pek ilgilenmem. Doğal olarak o dünyayla ilgili yazılar pek çıkmaz kalemimden.

Fakat birileri, siz istemeseniz de, çeker sizi…

Bu, belki kaçınılmaz bir durumdur, fakat neticede ilkelerinizden taviz vermeniz anlamına gelebilir.

Taviz vermek anlamına gelmeyecek “siyaset” yazıları da çıkabilir kaleminizden. Aynen aşağıdaki satırlarda görüleceği gibi.

Çünkü, ortada hassas bir konu vardır ve bu konuyu ancak siz yazabileceksinizdir. Başkalarının o konuda eline kalem almaya mecali yahut cesareti bulunmamaktadır.

Buyurun, başlayalım…

Ankara merkezli bir edebiyat dergisinin önsözünde gördüğüm şu başlık beni ürpertti: “Kemal Kılıçdaroğlu şiir eleştirmeni olsaydı?”

Bir süre, başlığın altında dizilmiş olan harf yığınını okumaya cesaret edemedim. Korkum, bir pişkinlikle karşı karşıya gelmektendi…

Nice bekleyip cesaretimi topladıktan sonra, korkumla baş başa kaldım!

Metni yazan kalem, güncel siyasetin bir aktörünü, üstelik pek çok bayat ilişki ağına da adı karışmışken, boyayıp cilalayıp önümüze sürüyor. Bakın şu cümleye:

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun sadece CHP’de değil, ülke genelinde estirdiği umut rüzgarına bakınca, aklımıza edebiyat, şiir dünyasında da buna ihtiyaç duyulduğu geldi.”

Bir edebiyat dergisinin ilk satırlarını bu cümlelerle kirliliğe teslim eden kişi, bir siyaset arenası amigosu edasıyla devam ediyor yazısına. “Bu şahsın kamuoyu nezdinde belirginlik kazanan dürüst kişiliği” şeklinde bir dizi kelimeyi sıralıyor. İster istemez bu noktada hangi dürüstlükten bahsedildiğini düşünüyorsunuz bir an, bir itiraz cümlesi olarak…

Metin bu minval üzere sürüp gitse gam duymayacaksınız. Hayır, amigomuz sözü şiir dünyasına getirmesin mi! İşbu dürüst kişilik “şiir ortamına sirayet edebilseydi…” Böylece sözü edebiyat ve şiir ortamına, daha da özelde şiir eleştirmenliğine getiriyor. Doğrusu, iyi bir nokta; fakat yapılan genellemeye ne demeli? Bu disiplin üzerinde emek harcayanları bir çırpıda harcamasına nasıl tahammül etmeli? Evet, belki adı eleştirmene çıkanların bir kısmı (ki bunların ekserisi şikayet sahibinin siyasî kimliğiyle ortaklık gösterir…) işlerinde şike, hile, (meyhane arkadaşlığına bağlı) torpil gibi ahlaksızlıklara müracaat etmekte, işlerini erbabınca yapmamaktadır, kabul…

Bunların ipinin pazara çıkarılması, ne güzel olur… Öyleyse, haydi çıkar şunları ortalığa, yaz adlarını şuracığa… Olmaz…

Bu arada, şiir ve eleştiri dünyamız bunların egemenliğindeymiş gibi görünmekle beraber salt bunlardan mı müteşekkil… “Adalet duygusu”na dikkat edeni, “belgelerle konuş”mayı ve “yazının edebi değerini” dikkate almayı hassasiyet makamı haline getirenleri niye harcıyorsun?

Belli ki amaç üzüm yemek değil… Amaç, bir siyasetçiyi bir vesileyle arz etmek. Bunun için “… şiir eleştirisinin Kemal Kılıçdaroğlu’su” diye bir ifade kullanılacak… En sonda ise, genel bir takdim yapılarak, yazı sonlandırılacak: “CHP bile bulabilmişse, şiir dünyası niye bulmasın?” Böylece, kokuşmuş bir arenanın soru işaretleri taşıyan bir başkahramanı bir referandum arifesinde dergi okurlarına tavsiye edilirken, maalesef edebî (edeple ilgili) hassasiyetler dikkate alınmıyor.

Makinist, Sincan İstasyonu’nda treni raydan çıkarmıştır, toprağı bol olsundur!

(Van, 24 Ağustos 2010)


Not: Bu yazı ilk kez 26 Ağustos 22010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.

22 Mart 2026 Pazar

KÖPEĞİN TÜYÜNDEN HUKUKUN SUYUNA ÇIKMA!

İnternet aleminde kulaç atarken önüme düştü. Köpeğinin dökülen tüyleri kendisini canından bezdiren bir sosyal paylaşımcı "Köpeğimin tüylerinden kıyafetlik kumaş yapmak" başlığını açıyor ve şu soruyu soruyordu: "Kahrolası köpek deli gibi tüy döküyor, ben de bari onunla faydalı bir şey yapayım dedim. Bunu daha önce deneyen oldu mu? Olduysa da tavsiyesi olan var mı?"

Tavsiye istenir de bir âkil hoca bulunmaz mı? Bir değil, bir çok hoca çıkar, canından bezmiş paylaşımcıya bilgi ve deneyimlerini arz ederler. En ayrıntılısı şuydu galiba: "Kızılderili kabileleri tam da bu amaç için yün köpekler yetiştiriyordu! Günümüzde chiengora olarak adlandırılıyor ve yün ve köpek tüyünün bir karışımı veya %100 köpek tüyü olabilir. 25 metrelik bir köpek tüyü ipliği makarası yaptıktan sonra, alıştıktan sonra çalışması kolay bir malzeme olduğuna emin olabilirim." Ayrıntıyı ilave bir soru üzerine şöyle pekiştiriyordu bu hoca: "Bir çıkrık kullan ve sonra tabanının etrafına sar; tıpkı John'un kabuk lifi için yaptığı gibi." Bu ilave cümledeki "John" kimdir peşine düşmeyeceğim fakat diğer allame paylaşımcıların verdikleri cevapları ıskalamak istemiyorum.

Mesela birisi benzeri bir işçiliği "kedi" tüyünden, bir başkası ise "kendi" saçından icat ettiği haberlerini verir. Bir üçüncüsünün verdiği malumat genel olarak bilinen bir tavsiyeye yaslansa da hayli önemli: "Google'da aratırsanız, yaşlı teyzelerin köpek tüyünden iplik ve giysi yaptığına dair haber makaleleri bulursunuz. İlk duyduğumda, ölen evcil hayvanınızı tıraş edip birkaç hafta sonra size ipliği gönderen ve böylece ölen evcil hayvanınızdan bir eşarp ve/veya şapka yapabileceğiniz bir Norveçli kadındı." Bu "Norveçli" tezyenin peşine düşmek için de pek vaktimiz yok!

Baktım, yaklaşık 2021'de yapılmış bu muhabbet. Aradan geçen zaman paylaşımlarda link açılmaması yahut silinme gibi kimi zayiatlar oluştursa da ciddi bir doküman bırakmış geriye. İşte bunlardan en en en değerlisi en sonda yapılanı. Paylışımcı köpek tüyünden kumaşın nasıl yapılacağına dair iki link veriyor. İkincisi bu işi ticari olarak yapan bir işletmeye ait olmakla birlikte artık ölü bir link. İlki ise bizi devasa bir birikime uçuruyor. Şu linki açtığınızda bizim buraya aktardığımız verinin bin katı malumatla karşılaşacaksınız: "Köpek İpliği Nasıl Yapılır: 15 Adım!"

Sizi bu 15 adıma havale ederken sözümü bitireyim: Malumunuz olan vardır, bir siyaset cambazı vaktiyle şöyle diyordu: "Hukuk siyasetin köpeğidir." Bu bağlamda şunu sorayım: Bahsedilen "köpek"in tüyünden kumaş yapmak mümkün mü? Değil tabii ki; zira köpeğin tüyü kadar değeri yoktur suyu çıkan hukukun!


YAKUP MELEKLE Mİ GÜREŞTİ?
















Saldırgan bir boğanın kuyruğunda bir haspa
Diyelim de burada olmasın teşbihte hata
Sinek avlıyor ama öldürüyor zamanı
Fena sarsıyor dengesini âlemin
Ne var ne yok elinde savuruyor pek şedit
Şeytan deniyor buna fuhşiyat dünyasında
Yakub'un güreştiği işte böyle bir bela

Almanya Çıldırdı'da bahsetmiş Godwin Baynes
Zorlu bir soru olmuş hâkimlik sınavında
Cennetin Tazısı'nda âzade bir dize size
Divan şairleri aşüfte derdi olsaydı twitterda
Sığmazmış ama asla hiç bir etikete öyle
Damından türemiş bir sıfat anasının
Solutur burnundan güreştikçe Yakub'u

Hüseyin Rahmi ki onu Melek sanmıştı vakta
Doldurma kıt’alarda onbaşıdır ablanız
Mız mız değil dudağı direkt dalar bacağa
Kaşlarını çatmasın kirpiklerin ok gibi
Kararır dünyaları muhitinde herkesin
Yürek yemiş olsa da nafile salat olur
Yakup tuş olmaya ramak kalır bir anda

Ankara, 4 Kasım 2022

12 Mart 2026 Perşembe

GÖLGE ŞAİR TASARILARI-8

29.


"Neredeyse kendimizi koruma gücümüz bile yok!" diye yazdım cevabi bir metin olarak Tibor Kiwy'e. Akabinde, bir kötümserlik anıtına yakışacak şahane bir cümle diye geçirdim içimden. Şimdinin karamsarlıklar doğuran gündemleri geleceğime dikenli teller mi örmüştü? Öyle. Kendime yaptığım bu itirafı ifşa mı ediyordum?

Kiwy'in sükutunu ikrar kabul edip dilimin yelkenlisine nefes üfledim: Korunmasızlığımız toplumsal her birimde geçerli: Hane halkına, yol arkadaşına, mesai çevresine, kamusalda devlete, her yerde herkese ve herşeye karşı kendimizi nasıl koruyacağız? Muhayyel "100 Soruda Ben" kitabımın birinci sorusuydu artık bu.

İçimin mapushanesinde kapılar birbirini takip ediyor. Astrolojim iyi haberler vermiyor. Kötü bir senaryoya imza atmanın sırası geldi. Şairliğim kurtarmayacak beni. Müziğim hiç! (Aniston Cajal)

Ankara, 12 Mart 2026

Serinin evveliyatı için tıklayınız!

17 Şubat 2026 Salı

İMPARATORUN AZGINLIĞI NİKİ'NİN HİKAYESİNE NASIL YANSIDI?

İmparator yerine diktatör, tek adam, kral, başkan, sultan... gibi unvan isimlerini de kullanabilirdik. Fakat asıl metindeki kullanıma sadakatimiz bizi tahrifattan alıkoydu. Tarihçi Cornelius Tacitus hazretlerinin "Julius Agricola'nın Hayatı" anlatısında Roma imparatoru  Nerva Trajen (Marcus Ulpius Nerva Traianus; yaygın adıyla Trajan; MS. 53-117)'den bahseder. Kayıtlarda "Roma İmparatorluğu'nun beş iyi imparatorundan ikincisi" olarak anılan Trajen'den bahsederken Tacitus, imparatorun iki dönemi arasındaki birbirine zıt iki uç noktaya temas eder. İlki, göreve başladığı ilk yıllarda o zamana kadar "yanyana gelememiş iki şeyi, imparatorluk ile özgürlüğü birleştirmiş" olmasıydı. İkinci uç nokta ise yıllar geçtikçe işlerin kötüye gitmesiyle ilgiliydi. Daha çok da bu kötü gidişatın insan hayatına olan negatif etkisiydi. Tacitus'tan bir cümleyle dalı budaklandıralım: "... Birçokları hem de en canlı ve çalışkan olanlar da imparatorun azgınlığına kurban gittiler."

Romalı bir general olan Agricola'nın (Gneeus Iulius Agricola, MS. 40-93) hayatını anlatırken İmparator Trajen'le ilgili başka hangi detaylara girdi Tacitus, bu yazımız bağlamında detaylandıramıyoruz. Fakat kaynaklar Tacitus'un Trajen'e genel olarak ılımlı yaklaştığını, onun gelişiyle "otokratik kuralların biteceği"ne dair bir umut taşıdığını, bununla birlikte insanların yine ancak "dalkavukluk" yapmak zorunda kalacakları hususunda endişeleri bulunduğunu kaydeder. İşte bizim Macar yazar Tibor Déry (1894-1978)'nin Niki : Bir Köpeğin Öyküsü (Orijinal adı: Niki, Egy kutya története; biz Barış Pirhasan'ın çevirisiyle okuduk: Yazko Yay., İst., 1983; Pirhasan'ın bu eseri Türkiye'de yaşanan bir darbe döneminde tercüme etmesi değerlidir!) romanına, romanın başına aldığı epigraftan öğrendiğimiz kadarıyla, Tacitus endişelerinde haklı çıkmış. Öyle ya, Trajen'in yola çıkarkenki ilkelerinden sapıp yoldan çıkması, kaynak metindeki ifadeyle "azgın"laşması pek çok canın kurban olmasına yol açmış!

Antik Roma'nın imparator, komutan ve tarihçi yazarlarından söz ettik fakat onlarla devam etmeyeceğiz; yüzyılları atlayıp daha yakın bir zamana geleceğiz. Yirminci yüzyıl ortalarında Avrupa'nın göbeğindeki bir ülkenin bir dönemini, o dönemde aktivist bir özne olan bir yazarı ve o yazarın bir romanını mercek altına alacağız. Merkezde kurgu (roman) olmakla birlikte, mümkün olduğunca üçünü bir koşutluk içinde değerlendiceğiz, çünkü ana yüzde metin kendisini gerçekleştirirken derin planda, bir toplumun sosyal tarihini ve o tarih sürecinde varolma mücadelesi veren bir yazarın hikayesini okuruz. Eser, dönem ve yazar arasında kurduğumuz bu ilişkiyi eldeki hazır verilerle kısa yoldan ispatlayalım: Tibor Déry, ele almakta olduğumuz Niki romanını aynı yıl Macaristan'da iktidarın insan haklarına karşı uyguladığı kısıtlamaları anlatmak amacıyla 1956'da yazmıştır. Kaldı ki yazarın kendisi de bu negatif sürece bizzat maruz kalmıştır. Bunu Tibor Déry'nin biyografisine yaslanarak anlatmak daha kolay olacak.

1894'te Budapeşte'de doğan Déry, 1918'de Macaristan Komünist Partisine üye olarak politika sahnesinde görünmeye başlar. Komünist Parti üyesi olur. Mihály Károlyi yönetimindeki liberal iktidarda aktif rol alır. Kısa süre sonra iktidar değişir, Béla Kun yönetimindeki Komünist Partisi iktidara gelir, Macar Sovyet Cumhuriyeti kurulur. Bu gelişme Déry'nin hayatına tutuklanmak şeklinde yansır. Kısa süre içinde affedilmiş olmakla birlikte hayatını genellikle ülke dışında; Çekoslovakya, Avusturya, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde geçirmek zorunda kalır. Bu arada Avusturya'da da politik olarak aktiftir. Sözgelimi Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi tarafından Avusturya Cumhuriyeti'ni savunmak amacıyla kurulan Republikanischer Schutzbund (Cumhuriyetçi Koruma Birliği) adlı paramiliter örgüt üyesi olarak 1934'teki Avusturya İç Savaşı'na katılır. Sonuçta, İspanya'ya kaçar. Ülkesine ise ancak kesin olarak 1935'te dönebilir.

Sonraki yıllarda da bahtı yaver gitmez. Ülkesine döndükten sonra, milliyetçi muhafazakar (faşist) Miklós Horthy iktidarı (1920-1944) döneminde bir kaç kez hapse atılır. Bunlardan birisinin nedeni André Gide'nin Retour de l'URSS (SSCB'den Dönüş) adlı eserini çevirmektir (1938). Nazi işgali döneminde (1944) saklanmak zorunda kalan Déry, savaş sonrasında tekrar Komünist Parti'ye katılır. Macar Yazarlar Birliği başkanlığına seçilir. Sonraki yıllarda yazdığı eserler siyasetçileri rahatsız eder. Komünist Parti yetkilileri yazarı ağır şekilde eleştirir. 1956'da Macar Halk Cumhuriyeti (1949-1989) hükümetine ve hükümetin Sovyetler Birliği'ne (SSCB) bağımlılığından kaynaklanan politikalarına karşı ülke çapında bir ayaklanma girişimi olan Macar Devrimi'nde (23 Ekim–12 Kasım 1956) György Lukács ve Gyula Háy ile birlikte ayaklanmanın sözcülüğünü yaptıkları gerekçesiyle, partiden ihraç edilir. SSCB desteği ile ayaklanma bastırıldıktan sonra, 1957'de dokuz yıl hapse mahkum edilir. Bu ceza 1963'te affa uğrar.

Niki: Bir Köpeğin Öyküsü'ne gelelim tekrar. Daha önceleri şiir ve tiyatro eserlerinin yanı sıra Lia (1917), Bitmemiş Cümle (1937), Cevap (?) gibi romanlar kaleme almış olan Déry, bu eseri bazı kaynaklara göre Sovyet yanlısı (Stalinist) Macaristan hükümetinin politikalarına muhalefeten yazmıştır. Bir takım kaynaklar ise eserin konusunu Stalin'in Sovyetler Birliği'ndeki uygulamalarına tepki olarak okur. İkisinin de aynı kapıya çıktığı ortada ise de Tibor Déry'nin bu romanı yazdığı günlerde üyesi olduğu iktidardaki partiye yönelik eleştiriler geliştirdiği, dahası iktidar karşıtı devrimci isyancıların sözcülüğünü yaptığı gerçeği unutulmamalıdır.
Şimdi bir metin olarak romana eğilebilir ve yukarıdan beri yaptığımız biyografik ve sosyolojik okumalar bağlamında, Niki'ye Tacitus'tan bir epigraf ile giriş yapılmasını gayet yerinde bir tercih olarak kaydedebiliriz. Romanı okudukça bundaki isabeti göreceğiz. Bu arada ana kahramanı köpek bağlamında romanı allegorik bir okumaya da tâbi tutabiliriz.

Roman, "Köpek, -şimdilik ona bir ad vermiyoruz- 1948 baharında Ancsa'ların oldu." cümlesiyle başlar. Bununla, elimizdeki itibari metinde ele alınan gerçek tarihi öğrenmiş oluruz. İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki yılların Macaristan'ı eserin arka planına konuşlandırılmıştır. Sözgelimi şu satırlarda mühendis Janos Ancsa ile ülkenin sosyolojisi iç içe verilmiştir: "1919 Proletarya diktatoryası sırasında Komünist Partisine ilk yazılanlardan olduğu halde, on yıllık karışıklıktan sonra Sopron Madencilik Okuluna konuşmacı olarak atanmıştı. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, 1939 sonlarına doğru da Sosyal Demokrat Partiye yazılmıştı." Dikkatli bir okur bu cümleyi pekâla Tibor Déry'nin yukarıda ana hatlarını verdiğimiz biyografisiyle ilişkilendirerek okuyabilir.

Şimdi, mühendis Janos Ancsa'nın tayini Sopron'dan Budapeşte'ye çıkmış, "Maden Donatım ve Araçları Fabrikasına müdür olarak atanmış"tır. Bir "tilki teriyeri" olan köpek orta yaşlarda olan karı koca Ancsa'ları böyle bir geçiş sürecinde bulur ve zamanla onların vazgeçilmez bir üyesi olur. Biricik oğullarını ve bir hava saldırısında Bayan Ancsa'nın babasını kaybeden aileye köpek yeni bir bağlanma ve yaşama sevinci getirecektir.

Köpeğin adı "Niki"dir ve bir sahibi vardır: "Horthy ordusundan ayrılma bir subaydı bu; karısı ve kaynanasıyla düşkün bir soyluluk yaşantısı sürdürüyorlar, köpekle pek az ilgileniyorlardı." (s. 12) Bu eski asker köpeği gözden çıkarmıştır. Yahut allegorik bir okumayla şöyle de söyleyebiliriz: Niki, diktatör Horthy'nin eski askerinin köpeği olmaktan vazgeçmiştir. Bununla birlikte Ancsa'lar Niki'yi bir süre kabul etmezler, kendilerinden uzaklaştırmak için farklı yollara müracat ederler. Öyle ya, "... hiç bir işe yaramaz genç bir dişi teriyer, savaşta yıkılmış, acınacak kalıntılar üstüne yeniden kurulmaya çalışılan Macaristan'ın insanlarına şu 1948 yılında ne verebilirdi ki?" (s. 16) Bununla birlikte Niki'nin ısrarları bayan Ancsa'yı emekli askerle görüşmeye sevkeder. Horthy'nin eski askeri, köpeği Ancsa'lara vermemek için bir takım dalavereler çevirse de sonuçta Niki yeni sahiplerine kavuşur. Böylece birlikte yeni bir hayata başlarlar.

Ancsa'larla Niki arasındaki bağlanma hızlı gelişir. Deyim yerindeyse aralarında keskin bir özdeşleşme gerçekleşir. Birbirlerinin parçası haline gelirler. Anlatıcı bunu farklı ifadelerle dile getirir. Sözgelimi bir yerde mühendisin psikolojisini yansıtırken şöyle der: "Şu sıralardaki yaşamı köpeğinkine pek benziyordu." Bunun nedeni, her iki kesimin de hayatlarındaki eski acı tecrübeler ve her şeye rağmen bugün ortaya çıkan yeni imkân ve umutlardı kuşkusuz. Anlatıcı, eski ve yeni sahipleriyle ilgili olarak Niki'yi şöyle anlatır: "Genç köpeğin kafasında hiç kuşkusuz, karışık ve belirsiz bir hayvan-insan ilişkisi kavramı vardı; efendisinin ıslığına hemen tepki göstermesi de kanıtlıyordu bunu. Acaba ilk efendisi olan subay, bu hep emretmeye alışmış adam, kaba ve saçma bir disiplinle onun duyarlıklı sinir sistemini zedelemiş miydi? Bu asker eskisinin kaprisleri, Niki'nin ince dişice duygularını erkenden yıpratmış mıydı acaba?" Oysa yeni efendileri ona gerçekten "insanca" davranmaktadır: "Doğrusu böyle bir ailenin içine girmek hiç de şanssızlık değildi onun için. (...) Gücün kötüye kullanılması, kıralların, önderlerin, diktatörlerin, müdürlerin, bölüm başkanlarının, sekreterlerin, çobanların, sığır çobanlarının, domuz çobanlarının, aile reislerinin, eğitimcilerin, ağabeylerin, eline yetki geçmiş genç-yaşlı herkesin kötülüğü, bu pislik, bu hastalık, bu irin kaynağı, başka hiçbir hayvanda, en yırtıcısında bile bulunmayan, insana özgü bu kargış ve günah, bu savaş ve kolera, Ancsa'ların evine yabancıydı. Hiçbir anlamsız baskı Niki'nin özgürlüğünü gölgelemiyordu. Yakınlık ve anlayışla uygulanan toplum yararına kısızlamalar, anlaşılabilir, açık ve mantıklı bir gereklilik zincirinin sonucuydu." (s. 29-30) Bu ifadeleri Tibor Déry'nin içinde yaşadığı Macaristan sosyolojisine ve bu sosyoloji içinde kıvranın bireyin iç dünyasına yönelik tespitler olarak okumak pek tabii ki mümkün.


Niki yeni sahipleri kolaylıkla adapte olmakla birlikte yeni sosyal çevreye, kent hayatına "yavaş yavaş ve korkulu bir merakla" alışabilir. Süreci yoğun bir "havlama" dönemiyle yönetebilir. Çevresindeki pek çok nesneye havlayarak tepki vermektedir: "Bisiklet geçerken, hele zil çalıyorsa havlıyor, kalabalık yayalara, sesini çok yükseltenlere, köpeklere, kedilere, serçelere hep havlıyordu; Şekspir'in savaştan önce söylev veren kumandaları gibi, hayvanların pek alışkın olduğu kendine telkin yöntemini kullanmaktaydı herhalde. Gündüzün açık pencerelerden yansıyan güneşe, geceleyin gölgelere havlıyordu." Tibor Déry'nin Niki'ye böyle bir tutum sergiletmesi, başkent özelinde Macaristan'ın içinde bulunduğu realiteye dair linkler atması rastlantısal olmasa gerek.

Ancsa ailesi Budapeşte'ye yerleştikten kısa bir süre sonra mühendis herhangi bir açıklama yapılmadan Maden Donatım Fabrikası Müdürlüğü görevinden alınır. Başka bir iş de vermezler. "Karısı, yirmisekiz yıllık evliliklerinden sonra ondan ayrılmaya kalksa bu kadar şaşırabilirdi. İşinden çıkarılması için hiçbir neden yoktu." (s. 34) Bununla birlikte görevden alınmasına neden olabilecek bazı olaylar vardır. Zimmetine para geçiren "yüksek bir parti görevlisiyle ilişkili bir büro işçisini, disiplin cezası vererek işten atmış" olması. Yani işini düzgün yapması, sorumluluğunu yerine getirmesi!

İşinden ihraç edilen Ancsa, vaktini Niki'yle birlikte Tuna kıyısında gezintiye çıkarak geçirir. Bu yürüyüşlere zaman zaman eski bir arkadaşı olan Vince Jegyes-Molnar da katılır. Vaktiyle Komünist Parti tarafından üniversitede gece kurslarına katılmakla ve Maden donatım fabrikası araştırma bölümünde danışmanlık yapmakla görevlendirilen ve halen görevde olan Molnar'ın görevden alınmış arkadaşını ziyaret edebilmesi şaşırtıcı gelebilir. Bu arada kendisinin fiziki özellikleri de hayli ilginçtir. Bu fiziki yapı ve kimi özellikleri Niki üzerinde olumsuz anlamda etkili olacağı için buraya kaydedelim: "Boyu 1.80'in üerinde dev gibi bir adam. Kısa, açık renk saçlarla kaplı, şapka görmemiş yuvarlak bir kafa. Kalın, etli burnu ve kepçe kullarıyla kocaman bir yontu sanki. Hele o kulaklar: Özel kaslarla yönetilirmişçesine hızlı, ileri geri veya aşağı yukarı oynayabiliyorlar." (s. 35) Niki, Molnar'ın kepçe kulaklarından, onların oynamasından huylanır, uluyup ortamdan uzaklaşır, kaçar.

Bir süre sonra mühendis yeniden işe başlar. "Ujpest'te önemsiz bir makina yapım fabrikasına atarlar onu." (s. 40) Düşük bir maaş verirler. Ülkenin en iyi maden mühendislerinden birisi olduğu ve daha iyi görevlere layık olduğu halde bir makine fabrikasında düşük seviyeli bir işe verilmesi onun nitelikli iş ahlakını olumsuz etkilemez. Bu arada karısının da bir iş olmasa da süreklilik arz eden bazı sosyal görevleri olduğunu öğreniriz. Bayan Ancsa "Komünist Partisi bölge örgütünde propagandacılık" yapmakta ve "Macar Kadınları Demokratik Birliğinde, parasız olarak büro görevi"nde bulunmaktadır. Dolayısla Niki genellikle evde yalnız kalmaktadır.

Baharın herşeyiyle hüküm sürdüğü günlerde mühendis "korkunç haberlerle" döner işten: "Dışişleri Bakanı tutuklanmıştı. Resmî bir açıklama yoktu." Eski bir militan komünist ve partinin "en tanınan ve sevilen önderlerinden" birisi olduğu halde! Bu arada başka tutuklamalar da olmuştur. Bütün bunlar basına yansıtılmamıştır. Sonbahardaki yargılamadan öğreniriz; tutuklanan bakan gençliğinde polis ajanıyken yabancı bir devletten para almış, dolayısıyla parti görev ve yetkilerini kötüye kullanmıştır. Bu arada öğrendiğimiz başka bir husus, partiden ihraçların yüksek rütbeli askerlerle devam ettiğidir.

Janos Ancsa'yı, dolayısıyla aileyi oldukça üzmüştür bu durum. Fakat mühendisi yıpratacak asıl süreç yazın gerçekleşir. Ujpest'teki makina fabrikasından çıkarılır, bir sabun fabrikasına atanır. Buna karşılık, liyakatine uygun bir iş talebiyle Macar İşçi Partisine cevabını alamayacağı bir başvuruda bulunur. Bununla birlikte İmar Bakanlığı uhdesindeki bir kazı ve yapım örgütüne kanal inşaat işleri için görevlendirilir. Bütün bu olup bitenler "Parti bütünlüğüne sarsılmaz bir güveni olan mühendisi" (s. 49) derinden yaralamıştır: "Bütün millet gibi Ancsa da çekingenleşmiş, konuşmaz olmuştu. Özellikle başkentte hep yeni tutuklamalardan söz ediliyordu. Halk birbirine güvenmemeyi öğreniyor, herkes komşusuna kuşkuyla bakıyordu. Kimse evinin ya da düşlerinin dışında konuşmayı göze alamıyordu. Bütün milletin suskunluğu içinde Komünistler dişleri kenetlenmiş çalışıyorlar, herkese düşman gözüyle bakmak zorunda kalıyorlardı. Sakınarak davranıyorlar, yalnızca verilen emirleri yinelemek için ağızlarını açıyorlardı. Bütün ülke ikiyüzlülüğü öğreniyordu, hem de iyi bir okulda." (s. 50)

Olan bitenden ötürü mühendisin uykuda konuşmaya kadar varan can sıkıntısı ile bir dönem kırsal kesim özgürlüğünü tanımışken, şimdi kentte, bir apartman içinde ikinci yılını yaşamak zorunda kalan Niki'nin can sıkıntısı simgesel bir değer olarak kesişir. Mühendis uykudaki konuşmaları ile köpeğin apartman dairesinde lastik bir topun peşine takılıp havlamaları aynı minvaldedir. Tibor Déry bu romanda sık sık başvurduğu romantik müdahalelerden birisinde bu simgeselliğe temas eder: "Okuyucu bu anektoda bakarak, dinde ve halk şiirinde simgelerin nasıl oluştuğunu da anlayabilir." (s. 55) Tam da bu noktada belirtlelim, Niki, benzeri simgesellikler için tasarlanmıştır adeta. Romanda bununla ilgili başka verileri de görürüz zira.

Romandaki merkezî kırılma "1950 Ağustosunda" mühendisin tutuklanması ile gerçekleşir: "Sabahleyin işe gitmek için evden çıkmış, fakat alışılmışın dışında, öğleyin karısına telefon etmemiş, akşam da eve dönmemişti. Ne büroda ne de iş yerinde birşey bilen yoktu. Bütün bir yıl ondan tek haber alamadılar."

Bayan Ancsa eşinin akıbetini öğrenmek için AVO (1945-1956 arasındaki Komünist Parti gizli polis teşkilatı) ve İçişleri Bakanlığına başvurur. Fakat hiçbir bilgi alamadığı gibi, onun aramayı bırakması tavsiyesiyle karşılaşır. Bu arada eşinin aylığı kesilir, maddi bakımdan da sıkıntı çekmeye başlar ve gündelikçi olarak çalışmaya başlar. Bu arada ikamet etmekte olduğu evden çıkarılma durumu da gündeme gelir. Fakat bundan evi başka bir aile ile ortaklaşa kullanmak yoluyla kurtulur. Mühendisin babası ise oğlunun başına geleni iki ay sonra, Budapeşte'ye geldiğinde tesadüfen öğrenir. Bunu takip eden günlerde akrabaları Bayan Ancsa'ya maddi yardımda bulunmaya başlar. İyi ki bu yardımları yapan akraba üyeleri kovuşturmaya uğramaz! Konu komşusu ise Bayan Ancsa'yla ilişkiyi keser, hatta aralarında ona nefret dolu bakışlarla bakanlar da olur.

Tutuklanmadan önceki günlerde uykusunda sayıklayan Janos Ancsa gibi, Niki de bir gece uykusunda havlar, sonra uzun uzun ulumaya başlar. Bunu takip eden günlerde gezintiye çıkmış olan Bayan Ancsa ve Niki, kentin üniformalı ve silahlı köpek avcılarının saldırısına uğrarlar. Uzun kaçma ve kovalamacadan sonra Niki bir eve sığınır. Fakat "güvenlik kuvvetleri"nin eline düşmekten kurtuluşu sahibesinin "yasa temsilcisine" verdiği yirmi forintlik rüşvet sayesinde olur.

Aynı günlerde Bayan Ancsa "Parti bölge temsilciliğine" çağırılarak kocasından ayrılması bahsinde sorgulanır. Bir hainle irtibatlı ve iltisaklı olanın "parti propagandacısı" olamayacağını anlatırlar, ayrıca köpek gezdirmenin "Komünist vicdanı" ile nasıl bağdaştığı hususunu sorarlar.

Niki, bir süredir tutuklu olan sahibini unutmaz, efendisinin yolunu gözlediğine dair çeşitli alametler gösterir. Bu arada onun giysileriyle teskin olur. Bu arada sağlığı hızla bozulur, zayıflar, güç kaybeder, tüylerini dökmeye başlar. Böyle günlerde eve eski bir tanıdık uğrar: Vince Jegyes-Molnar. Arkadaşının tutuklandığını yeni öğrenmiştir Molnar ve ziyareti buna binaendir. Bu ziyaret ve sonraki günlerdeki buluşmalar Bayan Ancsa ve -artık Molnar'ın kulaklarına tepki vermeyen- Niki için bir süreliğine hayat kaynağı olur. Nihayet onun aracılığıyla, tutuklandıktan onsekiz ay sonra, kocasının hayatta olduğunu öğrenir Bayan Ancsa. Şunu da: Kocasıyla ilgili hiçbir dava, hiçbir yargılama olmamıştır daha. İddianame bile yazılmamıştır henüz!

Anlatıcı, farklı ortamlarda olsa da ortaklaşa yaşanan sürecin acı hallerini kendisinden haber alınamayan, alınamayacak olan Bay Ancsa yerine, gözlem yapabilme imkanının daha kolay olduğu diğer iki kahramanı üzerinden yansıtır. Nitekim tutsak mühendisin ne yapıp ettiğinden haberdar olmamız zaten mümkün değildir. Fakat karısı ve sadık köpeğinin yaşadıkları üzerinden bireysel ve toplumsal hüzünleri net olarak okuyabilir, dahası onları mühendise de transfer edebiliriz. Özellikle Niki'nin yalnızlığı ve düştüğü acı haller Janos Ancsa'nın muhtemel yaşantısına izafe edilebilir niteliktedir: "(Niki) Kederle sürünerek odanın en karanlık köşesine, çöp kutusunun arkasına çekilirdi." (s. 70) "Ona (Bayan Ancsa'ya) asıl acı veren teriyer'in suskusu, bütün gövdesinin dilsizliğiydi. Köpek ne ağlıyor, ne tartışıyor, ne kızıyor ne de bir açıklama bekliyordu; onu ikna etmek olanaksızdı. Alın yazısına sessizce katlanıyordu. Gövdesi ve ruhu yıkılmış bir tutsağın mutlak suskusunu andıran bu sessizlik Bayan Ancsa'ya, varoluşun doğasına yönelmiş azgın bir suçlama gibi geliyordu. Savunamayanların kederli ağlatısını..." (s. 71)

O dönenim (1952'den bahsedilerek) Macaristan ekonomisi de Niki anlatısı üzerinden verilir: "... erzak belgelerinin kaldırılmasıyla birlikte fiyatların aşırı yükselmesi, buna bağlı olarak da yaşama düzeyinin düşmesi, birçok insana gülmeyi unutturmuştu. Bayan Ancsa 'cici süs köpeği' hakkında, gitgide daha çok kötü niyetli sözler duymaktaydı. Şöyle homurdanıyordu bazıları: 'Biz tuğla da yesek olur tabii, ama Onların midelerini dolduracak birşeyler bulunur her zaman.'..." (s. 75)

İlk zamanlarda belirli bir mesafenin olduğu daire paydaşları gitgide Bayan Ancsa ve Niki'nin hayatlarına dahil olurlar. Özellikle Ganz Elektrik Fabrikasında çalışan bir makinistken sonradan "Üçüncü Barış Tahvilleri satıcı için yazıcı" seçilen ve "bir propagandacı olarak görevi, halkı, yaşama düzeyinin yüksekliğine inandırmak" olan Andras Patyi, kalplerini kazanır. Niki'nin huzursuzlukları nispeten azalır.

Romanın 8 numaralı bölümünde "köpekle Bayan Ancsa'nın geçirdiği olağanüstü bir gün"ün anlatısı yapılır. Mutlu bir pazar günüdür bugün. Molnar'la birlikte Ancsa'ların "eski özgürlük günlerinde" yaşadıkları Csobanca'ya giderler. Beş yıl sonra gerçekleşen bu "anılar şöleni" yolcuların ruh hallerine olumlu etki eder. Bu bölümde romanın anlatıcısı, beş yaşında olmasına rağmen "elli yıl yaşlanmış görünen" Niki'yi bir yerde betimlerken ülke sosyolojisine yönelik göndermeler de yapar: "(Niki) Belki de artık hep Csobanca'da kalacaklarını düşünüyordu, kimbilir. İnsanlara tam bağımlılığıyla Niki, neden hapse atıldıklarını, ne zaman çıkacaklarını bilmeyen tutuklulara benziyordu; ya da atandıktan sonra, yeni işlerinde ne kadar kalacaklarını kestiremeyen devlet görevlilerine; ya da bir gün sonra, kentin öbür ucundaki, evlerine taramvayla bir buçuk saat uzaklıktaki bir şubeye gönderilen, millileştirilmiş Közert yiyecek dükkânları yardımcılarına; veya neden ve neyi yazdığını bilmeyen yazarlara, ya da onların, neden okuduklarını bilmeyen okuyucularına." (s. 87)

"Csobanca gezisinden kısa bir zaman sonra köpek hastalandı." (s. 97) Romanın son halkasına bu cümleyle girilir. Yemeden içmeden kesilen, öksüren, gittikçe sesi duyulmaz hale gelen, güç ve kuvvetten iyice düşen Niki'nin hastalığına bir çare bulamaz Bayan Ancsa. Onu Veteriner Yüksek Okulu'na götürmek istese de Niki'nin direnişi karşısında vazgeçer. Bu arada karşılaşılan "yas giysileri içindeki" bir kadının elindeki kafeste bulunan "büyük, parlak renkli" bir papağan, sergilediği tutumla Niki'yi alt üst eder. Niki'yi görünce ansızın "yabanıl ve beklenmedik bir öfkeye" tutulan bu papağan, "kendinden geçmiş yaşlı bir kadın gibi, bozuk bir sesle çığlıklar" atar, "kocaman kıvrık gagasını suçlayan bir parmak gibi Niki'ye" uzatır. "O histerik öfkesi içinde papağan" "kaba ve gülünç bir ölüm simgesi gibi"dir: "Sevgili öldü... öldü, sevgili, sevgili, sevgili!" diye bağırmaktadır papağan. Bu tutumu ile papağanı acaba dönemin, benzeri dönemlerin hangi baskın zulüm aparatlarıyla ilişkilendirebiliriz?

Papağanla yaşanan bu karşılaşmanın etkisinden uzun zaman kurtulamaz hasta Niki. Bütünüyle geri çekilir, adeta hayata küser. Hatta tesadüfen de olsa ev kira ortaklarının misafiri olan bir veterinerin tedavi etme girişimini dahi reddeder. Bir dolabın altına girerek oradan çıkmaz.

Niki, dolabın altından bir daha çıkmaz. Kederli bir süreci yaşayan Bayan Ancsa şunu hatırlar: "...hayvanların, ölceceklerini anlayınca kendilerini usulca gizlediklerini..."

Niki'nin öldüğü gecenin sabahı yeni bir doğuma sahne olur Bayan Ancsa için: "Holden gelen konuşmalar ve ayak sesleriyle uyandı, sonra da kapı hiç vurulmadan açılıverdi. Kocası, elinde bir demet sarı çiçekle odaya girdi."

Antik çağlardan el alıp kendi varolduğu çağın yereldeki zihniyetini deşifre eden; böylece bugünün ve geleceğin evsensellerine veriler sunan romanın finalindeki şu diyaloğu alıntılayıp yazımızı sonuca bağlamaya çalışalım:

"-Neden tutuklandığını söylediler mi?
'Hayır', dedi mühendis, 'hiçbir şey söylemediler'.
'Neden bırakıldığını da bilmiyor musun peki?'
'Hayır', dedi Mühendis, 'söylemediler.'"