İlhan Berk'i Ankara şairi yapan bir kaç gerekçe vardır. İkinci Yeni şiir hareketinin Ankara merkezli oluşu bunlardan birisiyken, bir diğeri Sakarya Sokağı Baladı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Ankara-1, Etlik Sırtlarından Ankara, Turan Erol'un Üç Resmi Üstüne gibi şiirlerindeki Ankara sahneleridir.
Bu şiirlerden hareketle İlhan Berk'in belirlediği Ankara haritası üzerinde gezintiye çıkacağız.
SAKARYA SOKAĞI BALADI
Baktım yöremiz burçlar, yöremiz Kova Burcu, Yengeç, Başak, Boğa Burcu yöremiz
Bir kız Oğlak Burcunun üstünde, Sevinç belki, soyunuk, oralarıyla oynuyor
Ben seni, öbür burçları alıyorum sokaklara, denizlere çevirip bakıyorum
İlkin Sakarya Sokağı, Akdeniz’in kırık dökük bir kolu ilkin gelip çarpıyor
Sonra dünyalar güzeli yinin çizgileri, yorgun, mutlu alaz alaz hani
Hani beni yerden yere vuran o Salamisli Denizciler Korosu boynun
O yanından ayırmadığın gök, acımsı koşuk olmayan nesir halinde hani
Aşağılarda maystro aşağılarda bakıyoruz beybaba, firikik, sifos bakıyoruz
O gök o alasız çizgileri yinin o dudağına tam arasal inen çizgin
Birer birer gelip vuruyor.
Tuttum hey dedim aldım sokakları, Bayındır, Devrim, Adakale Sokağını hey dedim aldım
Herbirini nasıl hele birinin çizgilerini nasıl seviyorum, karıştırıyorum nasıl
Baktım Sakarya Sokağı Karanfil Sokağı’na bakıyor, Karanfil Sokağı yattı yatacak baktım
İlkin çiçek kokan üstlüğünü o korkunç yeşil üstlüğünü çıkarıp attı geceye
Gecede bir kıpırdama oldu bir yeri ağardı bir yeri korkunç koptu duyduk
Sonra şöyle çırılçıplak şöyle kuştüyü o canım kollarını açtı şöyle mavi
Yürüdü vakit deyip Sakarya Sokak elleri kollan her yanı vakit deyip yürüdü
Bir yer belki bin belki daha da eski çağlar daha eski yıkılar, şatolar düşüverdi
Bir dürüldü bir açıldı hiç açılmayacakmışleyin bir dürüldü bir açıldı gece
Çiroz, Adakale Sokak bir de fakir bitli bir sokak, Çırağan Sokağı çıngırağı çekti
Bütün sokaklar bütün öbür sokaklar yerlerine döndüler, dönüp işlerine başladılar
Belki bin belki daha eski taş tunç çağları geçti belki de, biter gibi değildi gece
Önce bir çocuk bir okullu çocuk bağırdı hey dedi hey cumartesiler, salılar, pazarlar
Hey 2'ler, 3’ler, kalemler, defterler, dili dılı geçmişler bütün geçmişler, üçgenler hey
Çavuşağa hey, Balıkçı Necati, Florya, Bizim Misuri, Karikatürist Halim hey dediler
Hey bu kadar yeter diye bağırdılar Sakarya Sokağına bu kadar yeter diye bağırdılar
Birbiri ardına dizildi sabahlar, sabahlar öbür sokaklar öbür denizler
Birden doğruldu Sakarya Sokak aklına Balıkçı Necati geldi birden,
Necati dükkânını açmalı diye düşündü
Baktı çırılçıplak uyuyordu Karanfil Sokak bir yeri bin yeri uyuyordu baktı
Açsa üstünü
Sabahtı
Herkesin istediğiydi
Üstünü açtı.
Sunu
Nereye diyor burçlar, İkizler Burcu, Koç, Oğlak burçları nereye diyor
Hiç diyorum hiç on beş yıl öteye, on beş yıl ötede bir çocuk beni bekliyor
Gidiyoruz dünya güzeli bir ormanda bir kocaman bir sarı ay düşüyor
Gözleri gözleri çıkıp çıkıp geliyor, gözlerinin içini bilmezler nasıl bilirim
Gözlerinin içini bir bilseler kimse savaşın adını ağzına almaz
Bilseler bir sabah sonrasız, bin satır on bin satır bir sabah bilseler
Böyle alıyorum Akrep, Boğa, Öküz Burcunu tüm kötücül burçları böyle alıyorum
Ulan diyorum
Çekip gidin artık
Çekip gidiyorlar
ÇIKRIKÇILAR YOKUŞU
Ve yüzünü alıp çıktım. Öğleye doğruydu
Çıkrıkçılar yokuşuna yağmur yağıyordu
Ellerin ellerimde sessiz yürüyorduk ve
Kapkara bir oğlan durma bize bakıyordu
Tuhaf uzun bir sokaktı ve ben susuyordum
Bir kız memelerini bırakıp gidiyordu
Âşıktım ve hep seni soyuyordum aklımda
Bir adam çarşıyı üstümüze kapıyordu
Kadınların kızların ardından gittim durdum
Öptüğüm yerlerin içimde durulmuyordu
Üç kez yokuşu indim çıktım boncuklar aldım
Kocaman kırmızı ağzın ki hiç bitmiyordu
Akşama doğru bir aşçı dükkânına girdim
Sana benzeyen incecik atlar geçiyordu
Sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu
Bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm
ANKARA
I
Ve Ankara ili yazılı bir haritanın önünde duruyorum
Bir dörtyolağzında kış günü ve ayakta.
Bir Frik kabartması gibi gök.
Ve bir ilkçağ denizi gibi suskun. Ve düz.
Düz yüzün gibi senin. Ya da uyanmak gibi bir cuma günü
Eski bir Ankara evinde: hayatlı cumbalı ve yeşil
Ve kesinkes Hacıbayram'da ve Gaziantep Sokağı'nda.
Ve gidilen bir yol gibi sonra.
Gidilen bir yol mudur Ankara?
Ki kıraç ki düz ve Asur yazısı gibi okunmayan
Ve taşlık.
Taşlık bir yolu dönüyor bir kaplumbağa
Bir yokuşu: Bostanlı, çayırlı ve kırmızı topraklı.
Bir evin içi gibi gözleri. İyi atlar gibi.
İşte en eski otları, eski zamanları geçti
Kent başladı işte. Yaşamaya başlaması gibi durup dururken
Bir tahtanın. Durup dururken. Bin yıllık.
Gün, üstüne çapraz düşmüş gibi ve sarı
Yavaşça iniyor bir evin sağrısını ve bir eski
Yapıyı. Yavaşça aldı işte elini eline sabahın. Hızla
Geçiyor Şekerciler Sokağını. İşportasını açtı bir işportacının
Ve çekildi.
Ben sessizce bir yolu tepiyorum Ulucanlar'da
Ve hiç çıkmayan kokular sürünüyorum kör bir adamın elinden
(ki yerinden kımıldamaz şişeleri ve kokularıyla yaşar
ve yalnız pazarları çıkar pazarları sevmediğinden).
Sen ki eski kentleri seversin eski sokakları
Eski bir tokmağı, bir kapıyı (taşlıklı bir avluya açılan)
Ve göğe.
Ve dünyaya yeni gelmiş gibisin bu eski kentte.
Başını almış gidiyor bir asfalt
Ve düşüyor İskitler'in orda bir kavşağa çarpıp
Upuzun yattığı bir adamın (dili dolaşarak dilenir
Ve hâlâ Çankırı'da sanır kendini ve kırık gözlüğünü).
Ve lokma satıyor bir adam Dışkapı'da. Tütün dolu cepleri
Ve: Sıfırın altında uygarlık olmaz!
Diyor. Anafartalar'a çıkıyor sonra yüzü bir çocuğun
Keçecileri, bakırcıları ve gön tacirlerini geçiyor
Geçer gibi bir çağı limon küfü sarısı:
Atlı - kağnılı katır sırtlı ve duraklaya konaklaya
Ve çan çalarak ve ateşler yakarak
Yarı haç sayılan bir gidişi.
Ve bir kuş konuyor bir sütuna
Bizanslı arsız bir oğlan gibi bakıyor sen geçerken.
İşte ilk kez anlatılmaz güzel ağzı bir atın ve bir çerçinin
Eski kilitler satan ve eski bağıran.
İskambil mi oynuyor Cebeci'de bir kahvede işçiler?
Sakallı ve gülüyor gibi yüzleri
Ve hep yanlarında taşıyorlar geceyi ve bir akar suyun yavaş yavaş
Kıvrılışını
Ve akışını sonra.
Hızla geçiyor otobüsler. Geceyi taşır gibi. Geceyi
Ve bir aşkı.
Yıkanmış ipek gibi.
Ve senin bir dağ eteği gibi büyüttüğün.
II
Bin sayfalık kitap gibi Ankara: Yollar, köprüler, nehirler,
iniyor. Güller, ekinler, demiryolları, demir kuşaklar,
bacalar, mezarlıklar, fabrikalar.
Ölümlü ölümsüz beton yığınları, oksitler, ökse otları.
Arsalar, depolar, benzin istasyonları.
Bir kitap: Bir ölünün açık bıraktığı
Ve bir kâğıt düşürdüğü sonra incecik elyazisıyla, bir tarih kitabından:
“Timur Ankara'ya doğruldu. Bu taraftan Beyazıt Han yazılı
askerini çıkardı. Tatarlar da vardı. Onlar da Ankara'ya
vardılar. Timur da geldi. Beyazıt Han ikindi zamanı kondu.
Timur hendek kazdı. Cuma günü sabah oldu. Sancaklar
çözüldü. Kösler çalındı. Beyazıt Han atını tepti.”
Ve sonra bildiğimiz gün düştü.
Sonra ikisi bir halının üstüne oturdular.
Eldivenli ahçılar da geldi. Ve kebapçıbaşı ve hamurcubaşı ve
yahnici geldi.
Ve siniler, sahanlar ve Hint'den tabaklar ve peşkirleri ve leğen ve
ibrikleri ve baklavası ve peluzesi
ve hüdamları gilmanları ve kekik ve düraç ve sülün
ve sabunları, pabuçları, duvarları ve bacaları
ve pak ve pakize ağaları, çuhalar ve nişancıları ve mehterbaşıları
ve küfe ile gelen kavun karpuz nar ve turunç
ve yoğurtçuların yoğurdu
ve şerbetçiler ve dahi terziler ve çuhacılar çuhası
ve abacılar ipekçiler dellallar kavaflar mücellitler
ve eskicilerin işleri ve dahi tacirler, sığırcılar, keçeciler, hallaçlar
ve yaz kış üç çeşit hoşaf geldi.
Gök durur mu o da geldi.
Ve Beyazıt Han kendi işini gördü.
Ve uzayıp gidiyor Hüseyingazi dağı. Ve Hıdırlık tepesi Hatip
çayırı yalıyor ve Galatları.
Büyük gözlü Galatları.
Ve Augustos'u ve Barbarları ve içkaleyi
- ki gök avcundaymış gibi dolaşırsın
Ve gözleri uzundur çocukların ve kedilerin ve bir bekçinin oğlan
kovalamaktan -
Ve bir Sasani beyini. Cebi kabarık.
Sonra da şakul hızıyla düşüyor içkaleye (kınına giren bıçak gibi
sokulup zindan kapıya
ki III. Leon bir taşını kendi koymuştur ve Nikefor aynı taşı
kaldırıp koymuştur
beyaz hâlâ da
ve Akkale'yi görmez).
Ve bir rüzgâr Çankaya'ya çıkıyor. Bir evin üst katına. Ahşap.
Kafes pencereli.
Belli bir yapağı tüccarının eli değmiş ve bir gemiyi andırır
Ve havuzlu ve hiç bekâr kokmamıştır ve faytonla çıkılır
Ve toprak donar.
Ve CUMHURİYET diye on harfli bir sözcüğü heceler içinden
Mustafa Kemal. Ayağında kilot ve avcı ceketi/Atapazarı'nda
köftecilere dönercilere gülüp/Kuyulu Kahve'de tavla
oynayanlara bakıp/ iskambil oynayan çetecilerle selâmlaşıp/ ve
Taşhan'da dolaşıp/ Vasıf’ı, Necati'yi, Mahmut Esat'ı dinleyip/
atlı atsız Kuvâyı Milliye'cilerle karşılaşıp/ kalpağını
kaşlarının üstüne düşürüp/ ve bastonunu kaldırarak
ve köpeğiyle Yahudi mahallelerinden geçip/ başını okşayıp sarı
bir çocuğun (haftalardır kendi kendine düşündüğünden)/ ve
sol elini hep pantolonunun cebinde tutup - ki bıyıklı ki
kolalı yakalı ve artık rakıya alışmış/ ve şiiri bıraktığı için
küskün, isyanlı/ ve çocuk gibi gözleri ve elleri
Ki Karaoğlan'ı sağına alıp Kurşunlu Hanı'na vuracaktır
Ve öksürecektir.
Ve düşüyor rüzgâr. Düşüp yolunun üstündeki evlere uğruyor
Ve uzun uzun kalıyor gittiği her yerde
Sonra da bir ağacın damarlarını sayıyor adını kazıyor bir çakıyla
Ve üç kez inip çıkıyor aynı yolu
ve bir kitabın yapraklarını.
Açık kalmış bir defteri kapıyor
Kalemine dokunuyor senin
Dönüyor işine.
Ve gürültü ayaklanmış dolaşıyor Hal'de
Yani Hal çalışıyor.
Akşam mı? Akşam Çerkeş Sokağı'na iniyor.
Uzun mu uzun Çerkeş Sokağı
ve Peçevi tarihi gibi güzel.
Ve dar.
Soru: Dünyanın en güzel sokağı hangisi?
Cevap: Çerkeş.
Ve Horoz şekeri yiyerek geçiyor bir adam. Önü açık.
Ve dünyaya ikinci kez gelmiş gibi bıyıklarını buruyor ve
Koluna alıp çıkıyor Çetiner çıkmazını. Ve dürülü bir mendili.
Ve polislerle çarpışıyor öğrenciler Kızılay'da
Ve ben: They have fine eyes!
Diye yazıyorum bir cama
Ve kalıyor.
Ve gece yeniden kuşanıyor geceliğini.
Basımevlerine iniyor.
Yeniden başlıyor kent. Trenler, hastalar, lâğımlar ve sargı bezleri
Ve çocuklar.
Ey kent!
Böyle diyorum, böyle bir işçi bir suyu çekip getiriyor.
Büyüyor su.
Sonra yavaş yavaş çekiliyor kınına.
Suyun oraya iniyor kuşlar ve bir yarın
Sağrısına gelip duruyorlar.
Bir ateşi yeniliyorlar. Ve savuruyorlar külünü
Bir külün
yanına.










