17 Şubat 2026 Salı

İMPARATORUN AZGINLIĞI NİKİ'NİN HİKAYESİNE NASIL YANSIDI?

İmparator yerine diktatör, tek adam, kral, başkan, sultan... gibi unvan isimlerini de kullanabilirdik. Fakat asıl metindeki kullanıma sadakatimiz bizi tahrifattan alıkoydu. Tarihçi Cornelius Tacitus hazretlerinin "Julius Agricola'nın Hayatı" anlatısında Roma imparatoru  Nerva Trajen (Marcus Ulpius Nerva Traianus; yaygın adıyla Trajan; MS. 53-117)'den bahseder. Kayıtlarda "Roma İmparatorluğu'nun beş iyi imparatorundan ikincisi" olarak anılan Trajen'den bahsederken Tacitus, imparatorun iki dönemi arasındaki birbirine zıt iki uç noktaya temas eder. İlki, göreve başladığı ilk yıllarda o zamana kadar "yanyana gelememiş iki şeyi, imparatorluk ile özgürlüğü birleştirmiş" olmasıydı. İkinci uç nokta ise yıllar geçtikçe işlerin kötüye gitmesiyle ilgiliydi. Daha çok da bu kötü gidişatın insan hayatına olan negatif etkisiydi. Tacitus'tan bir cümleyle dalı budaklandıralım: "... Birçokları hem de en canlı ve çalışkan olanlar da imparatorun azgınlığına kurban gittiler."

Romalı bir general olan Agricola'nın (Gneeus Iulius Agricola, MS. 40-93) hayatını anlatırken İmparator Trajen'le ilgili başka hangi detaylara girdi Tacitus, bu yazımız bağlamında detaylandıramıyoruz. Fakat kaynaklar Tacitus'un Trajen'e genel olarak ılımlı yaklaştığını, onun gelişiyle "otokratik kuralların biteceği"ne dair bir umut taşıdığını, bununla birlikte insanların yine ancak "dalkavukluk" yapmak zorunda kalacakları hususunda endişeleri bulunduğunu kaydeder. İşte bizim Macar yazar Tibor Déry (1894-1978)'nin Niki : Bir Köpeğin Öyküsü (Orijinal adı: Niki, Egy kutya története; biz Barış Pirhasan'ın çevirisiyle okuduk: Yazko Yay., İst., 1983) romanına, romanın başına aldığı epigraftan öğrendiğimiz kadarıyla, Tacitus endişelerinde haklı çıkmış. Öyle ya, Trajen'in yola çıkarkenki ilkelerinden sapıp yoldan çıkması, kaynak metindeki ifadeyle "azgın"laşması pek çok canın kurban olmasına yol açmış!

Antik Roma'nın imparator, komutan ve tarihçi yazarlarından söz ettik fakat onlarla devam etmeyeceğiz; yüzyılları atlayıp daha yakın bir zamana geleceğiz. Yirminci yüzyıl ortalarında Avrupa'nın göbeğindeki bir ülkenin bir dönemini, o dönemde aktivist bir özne olan bir yazarı ve o yazarın bir romanını mercek altına alacağız. Merkezde kurgu (roman) olmakla birlikte, mümkün olduğunca üçünü bir koşutluk içinde değerlendiceğiz, çünkü ana yüzde metin kendisini gerçekleştirirken derin planda, bir toplumun sosyal tarihini ve o tarih sürecinde varolma mücadelesi veren bir yazarın hikayesini okuruz. Eser, dönem ve yazar arasında kurduğumuz bu ilişkiyi eldeki hazır verilerle kısa yoldan ispatlayalım: Tibor Déry, ele almakta olduğumuz Niki romanını aynı yıl Macaristan'da iktidarın insan haklarına karşı uyguladığı kısıtlamaları anlatmak amacıyla 1956'da yazmıştır. Kaldı ki yazarın kendisi de bu negatif sürece bizzat maruz kalmıştır. Bunu Tibor Déry'nin biyografisine yaslanarak anlatmak daha kolay olacak.

1894'te Budapeşte'de doğan Déry, 1918'de Macaristan Komünist Partisine üye olarak politika sahnesinde görünmeye başlar. Komünist Parti üyesi olur. Mihály Károlyi yönetimindeki liberal iktidarda aktif rol alır. Kısa süre sonra iktidar değişir, Béla Kun yönetimindeki Komünist Partisi iktidara gelir, Macar Sovyet Cumhuriyeti kurulur. Bu gelişme Déry'nin hayatına tutuklanmak şeklinde yansır. Kısa süre içinde affedilmiş olmakla birlikte hayatını genellikle ülke dışında; Çekoslovakya, Avusturya, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde geçirmek zorunda kalır. Bu arada Avusturya'da da politik olarak aktiftir. Sözgelimi Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi tarafından Avusturya Cumhuriyeti'ni savunmak amacıyla kurulan Republikanischer Schutzbund (Cumhuriyetçi Koruma Birliği) adlı paramiliter örgüt üyesi olarak 1934'teki Avusturya İç Savaşı'na katılır. Sonuçta, İspanya'ya kaçar. Ülkesine ise ancak kesin olarak 1935'te dönebilir.

Sonraki yıllarda da bahtı yaver gitmez. Ülkesine döndükten sonra, milliyetçi muhafazakar (faşist) Miklós Horthy iktidarı (1920-1944) döneminde bir kaç kez hapse atılır. Bunlardan birisinin nedeni André Gide'nin Retour de l'URSS (SSCB'den Dönüş) adlı eserini çevirmektir (1938). Nazi işgali döneminde (1944) saklanmak zorunda kalan Déry, savaş sonrasında tekrar Komünist Parti'ye katılır. Macar Yazarlar Birliği başkanlığına seçilir. Sonraki yıllarda yazdığı eserler siyasetçileri rahatsız eder. Komünist Parti yetkilileri yazarı ağır şekilde eleştirir. 1956'da Macar Halk Cumhuriyeti (1949-1989) hükümetine ve hükümetin Sovyetler Birliği'ne (SSCB) bağımlılığından kaynaklanan politikalarına karşı ülke çapında bir ayaklanma girişimi olan Macar Devrimi'nde (23 Ekim–12 Kasım 1956) György Lukács ve Gyula Háy ile birlikte ayaklanmanın sözcülüğünü yaptıkları gerekçesiyle, partiden ihraç edilir. SSCB desteği ile ayaklanma bastırıldıktan sonra, 1957'de dokuz yıl hapse mahkum edilir. Bu ceza 1963'te affa uğrar.

Niki: Bir Köpeğin Öyküsü'ne gelelim tekrar. Daha önceleri şiir ve tiyatro eserlerinin yanı sıra Lia (1917), Bitmemiş Cümle (1937), Cevap (?) gibi romanlar kaleme almış olan Déry, bu eseri bazı kaynaklara göre Sovyet yanlısı (Stalinist) Macaristan hükümetinin politikalarına muhalefeten yazmıştır. Bir takım kaynaklar ise eserin konusunu Stalin'in Sovyetler Birliği'ndeki uygulamalarına tepki olarak okur. İkisinin de aynı kapıya çıktığı ortada ise de Tibor Déry'nin bu romanı yazdığı günlerde üyesi olduğu iktidardaki partiye yönelik eleştiriler geliştirdiği, dahası iktidar karşıtı devrimci isyancıların sözcülüğünü yaptığı gerçeği unutulmamalıdır.
Şimdi bir metin olarak romana eğilebilir ve yukarıdan beri yaptığımız biyografik ve sosyolojik okumalar bağlamında, Niki'ye Tacitus'tan bir epigraf ile giriş yapılmasını gayet yerinde bir tercih olarak kaydedebiliriz. Romanı okudukça bundaki isabeti göreceğiz. Bu arada ana kahramanı köpek bağlamında romanı allegorik bir okumaya da tâbi tutabiliriz.

Roman, "Köpek, -şimdilik ona bir ad vermiyoruz- 1948 baharında Ancsa'ların oldu." cümlesiyle başlar. Bununla, elimizdeki itibari metinde ele alınan gerçek tarihi öğrenmiş oluruz. İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki yılların Macaristan'ı eserin arka planına konuşlandırılmıştır. Sözgelimi şu satırlarda mühendis Janos Ancsa ile ülkenin sosyolojisi iç içe verilmiştir: "1919 Proletarya diktatoryası sırasında Komünist Partisine ilk yazılanlardan olduğu halde, on yıllık karışıklıktan sonra Sopron Madencilik Okuluna konuşmacı olarak atanmıştı. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, 1939 sonlarına doğru da Sosyal Demokrat Partiye yazılmıştı." Dikkatli bir okur bu cümleyi pekâla Tibor Déry'nin yukarıda ana hatlarını verdiğimiz biyografisiyle ilişkilendirerek okuyabilir.

Şimdi, mühendis Ancsa'nın tayini Sopron'dan Budapeşte'ye çıkmış, "Maden Donatım ve Araçları Fabrikasına müdür olarak atanmış"tır. Bir "tilki teriyeri" olan köpek orta yaşlarda olan karı koca Ancsa'ları böyle bir geçiş sürecinde bulur ve zamanla onların vazgeçilmez bir üyesi olur. Biricik oğullarını ve bir hava saldırısında Bayan Ancsa'nın babasını kaybeden aileye köpek yeni bir bağlanma ve yaşama sevinci getirecektir.

Köpeğin adı "Niki"dir ve bir sahibi vardır: "Horthy ordusundan ayrılma bir subaydı bu; karısı ve kaynanasıyla düşkün bir soyluluk yaşantısı sürdürüyorlar, köpekle pek az ilgileniyorlardı." (s. 12) Bu eski asker köpeği gözden çıkarmıştır. Yahut allegorik bir okumayla şöyle de söyleyebiliriz: Niki, diktatör Horthy'nin eski askerinin köpeği olmaktan vazgeçmiştir. Bununla birlikte Ancsa'lar Niki'yi bir süre kabul etmezler, kendilerinden uzaklaştırmak için farklı yollara müracat ederler. Öyle ya, "... hiç bir işe yaramaz genç bir dişi teriyer, savaşta yıkılmış, acınacak kalıntılar üstüne yeniden kurulmaya çalışılan Macaristan'ın insanlarına şu 1948 yılında ne verebilirdi ki?" (s. 16) Bununla birlikte Niki'nin ısrarları bayan Ancsa'yı emekli askerle görüşmeye sevkeder. Horthy'nin eski askeri köpeği Ancsa'lara vermemek için bir takım dalavereler çevirse de sonuçta Niki yeni sahiplerine kavuşur. Böylece birlikte yeni bir hayata başlarlar.

Ancsa'larla Niki arasındaki bağlanma hızlı gelişir. Deyim yerindeyse aralarında keskin bir özdeşleşme gerçekleşir. Birbirlerinin parçası haline gelirler. Anlatıcı bunu farklı ifadelerle dile getirir. Sözgelimi bir yerde mühendisin psikolojisini yansıtırken şöyle der: "Şu sıralardaki yaşamı köpeğinkine pek benziyordu." Bunun nedeni, her iki kesimin de hayatlarındaki eski acı tecrübeler ve her şeye rağmen bugün ortaya çıkan yeni imkân ve umutlardı kuşkusuz. Anlatıcı, eski ve yeni sahipleriyle ilgili olarak Niki'yi şöyle anlatır: "Genç köpeğin kafasında hiç kuşkusuz, karışık ve belirsiz bir hayvan-insan ilişkisi kavramı vardı; efendisinin ıslığına hemen tepki göstermesi de kanıtlıyordu bunu. Acaba ilk efendisi olan subay, bu hep emretmeye alışmış adam, kaba ve saçma bir disiplinle onun duyarlıklı sinir sistemini zedelemiş miydi? Bu asker eskisinin kaprisleri, Niki'nin ince dişice duygularını erkenden yıpratmış mıydı acaba?" Oysa yeni efendileri ona gerçekten "insanca" davranmaktadır: "Doğrusu böyle bir ailenin içine girmek hiç de şanssızlık değildi onun için. (...) Gücün kötüye kullanılması, kıralların, önderlerin, diktatörlerin, müdürlerin, bölüm başkanlarının, sekreterlerin, çobanların, sığır çobanlarının, domuz çobanlarının, aile reislerinin, eğitimcilerin, ağabeylerin, eline yetki geçmiş genç-yaşlı herkesin kötülüğü, bu pislik, bu hastalık, bu irin kaynağı, başka hiçbir hayvanda, en yırtıcısında bile bulunmayan, insana özgü bu kargış ve günah, bu savaş ve kolera, Ancsa'ların evine yabancıydı. Hiçbir anlamsız baskı Niki'nin özgürlüğünü gölgelemiyordu. Yakınlık ve anlayışla uygulanan toplum yararına kısızlamalar, anlaşılabilir, açık ve mantıklı bir gereklilik zincirinin sonucuydu." (s. 29-30) Bu ifadeleri Tibor Déry'nin içinde yaşadığı Macaristan sosyolojisine ve bu sosyoloji içinde kıvranın bireyin iç dünyasına yönelik tespitler olarak okumak pek tabii ki mümkün.

Niki yeni sahipleri kolaylıkla adapte olmakla birlikte yeni sosyal çevreye, kent hayatına "yavaş yavaş ve korkulu bir merakla" alışabilir. Süreci yoğun bir "havlama" dönemiyle yönetebilir. Çevresindeki pek çok nesneye havlayarak tepki vermektedir: "Bisiklet geçerken, hele zil çalıyorsa havlıyor, kalabalık yayalara, sesini çok yükseltenlere, köpeklere, kedilere, serçelere hep havlıyordu; Şekspir'in savaştan önce söylev veren kumandaları gibi, hayvanların pek alışkın olduğu kendine telkin yöntemini kullanmaktaydı herhalde. Gündüzün açık pencerelerden yansıyan güneşe, geceleyin gölgelere havlıyordu." Tibor Déry'nin Niki'ye böyle bir tutum sergiletmesi, başkent özelinde Macaristan'ın içinde bulunduğu realiteye dair linkler atması rastlantısal olmasa gerek.



(Devam edeceğiz!)



ROMAN

Niki ilk olarak 1 Ocak 1956'da yayınlandı.

“Köpek, 1948 baharında Ancsa ailesini sahiplendi”: hikaye böyle başlıyor. Ancsalar, II. Dünya Savaşı'nın kabusundan yeni yeni uyanan harap bir Macaristan'da, Budapeşte'nin eteklerinde yaşayan orta yaşlı bir çifttir. Yeni Komünist hükümet işleri yoluna koymayı vaat eder ve mühendis Bay Ancsa, geçmişi unutmak kadar geleceği inşa etmek için çalışmaya da heveslidir. Vaktinin en son noktası, ilk yavrularını bekleyen küçük bir melez köpektir. Ama Niki daha iyisini bilir ve çok geçmeden Ancsa ailesinin bir parçası olur. Bay Ancsa'nın yeni işi nedeniyle şehirdeki bir daireye taşınmaları gerektiğinde bile Ancsalar onu yanlarında götürürler.

Sonra Bay Ancsa siyasi bir baskının içine düşer ve iz bırakmadan ortadan kaybolur. Beş yıl boyunca geri dönmez; beş yıl boyunca yokluk, sessizlik, korku ve sürekli hayatta kalma mücadelesi yaşanır; bu beş yıl boyunca Bayan Ancsa ve Niki'nin birbirlerinden başka kimsesi yoktur.

Sıradan bir köpek olan Niki ve ondan daha az sıradan olmayan bir çift olan Ancsaların hikayesi, şefkat, iyilik ve sevginin kalıcılığı hakkında son derece dokunaklı, tamamen duygusuz bir alegoridir

https://en.wikipedia.org/wiki/Hungarian_Revolution_of_1956#cite_ref-20


12 Aralık 2025 Cuma

NAZİR AKALIN İLE 7 MART 2001-3 OCAK 2002 TARİHLERİ ARASINDA YAPTIĞIMIZ E-MAİL YAZIŞMALARI

(Bu yazışmalar ilk kez 12 Aralık 2016'da Facebook sayfamda yayımlanmıştır.)

Soldan sağa: Cevat Akkanat, Yücel İpek, Metin Demirci, A. Vahap Akbaş, Nazir Akalın; Çorum'da bir etkinlikte. 

From: "Cevat AKKANAT" <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
To: "=?iso-8859-9?Q?Nazir_Akal=FDn?=" <nazirakalin@yahoo.com.>
Subject: =?iso-8859-9?B?S2Fy52nnZWdpMiBkb3N5YXP9?=
Date: WWed, 7 Mar 2001 17:50:46 +020
Nazir, ekteki dosyada 20 sayfalık malzeme var. Onların ne
olacağını sen biliyorsun.
Kolay gelsin, selamlar...
Cevat AKKANAT
******
From: "Cevat AKKANAT" <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
To: "=?iso-8859-9?Q?Nazir_Akal=FDn?=" <nazirakalin@yahoo.com.>
Subject: =?iso-8859-9?Q?Karcice2_dosyas=FD?=
Date: Wed, 21 Mar 2001 21:33:44 +0200
Nazir Bey,
Ekte son yazılar var. İlgine...
******
From: "cevatakkanat@ttnet." <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
To: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@yahoo.com>
Subject: =?iso-8859-1?Q?Ynt:_Bayramla=FEma?=
Date: Sat, 15 Dec 2001 23:59:23 +0200
Sevgili Nazir,
Bayramin sana ve ailenize kutlu olsun.
Basari ve mutluluklar dilerim.
Bu arada:
Geçen gün Mehmet Ayci'dan ev telefonunu aldim. Seni aradim, yoktun. Hoca Hanim'a numarami verdim. Bir kez daha çikariyorum telefon ve adresimi:
P. K. 205, Ulucami, Bursa,
Ev Tel: 0 224 2.. 65 ..
Ayrica, Karçiçegi'nin ikinci sayısı elimde hiç kalmamıs. Bir tane bana, bir tane de Mustafa Özçelik'e lazım. Varsa ikinci sayıdan iki tane gönderir misin. Aras Kargo'nun Gazcilar Caddesi Subesi-Bursa adresine, telefon ihbarlı ve ödemeli gönderebilirsin.
Cevat.


-----Özgün İleti-----
Kimden: Nazir AKALIN <nazirakalin@yahoo.com>
Kime: cevatakkanat@ttnet.net.tr <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
Tarih: 15 Aralık 2001 Cumartesi 23:10
Konu: Bayramlaşma
Sevgili Cevat,
Bayramınız Kutlu Olsun!
Zamana ve mekâna sığmayan bir bereketle bereketlenmek
ve bağışlanmış olmanın şerefli mekânına erişebilmek
temennisiyle Ramazan bayramınızı en içten dileklerimle
kutlar sağlık, başarı ve mutluluklar dilerim.
Nazir AKALIN
nazirakalin@yahoo.com
******
Date: Mon, 7 May 2001 13:09:35 -0700 (PDT)
From: Nazir AKALIN <nazirakalin@yahoo.com>
Subject: ……………………………………………………. devam
To: cevatakkanat@ttnet.net.tr
Cevat,
……………………………………………, evet,……………………………………… ……iyor. Herif
kendisini rastladığı her aynada görme sevdasına o
kadar kapılanmış ya da kilitlenmiş ki, göremeyince
çılgına dönmüş. Kendi kendine tapınıyor, kendisini
yere göre sığdıramıyor. Dolayısıyla kendisini
yansıtmayana hayat hakkı tanımıyor. Ben işte bu
anlayışın düşmanıyım.Kendini sorgulamadan, ne bok
olduğunu görmeden, yere göğe sığdırılmamak
istiyor.Yani şaheserler mi ortaya koymuş bu dangalak?
Ne bekliyor? Sonra herkes onu görmek, ondan bahsetmek
zorunda mı? Koskoca Necip Fazıl'ı, Cemil Meriç'i,
Tarık Buğra'yı, Peyami Safa'yı bile çevrelerindeki eli
kalem tutan sözde tenkitçiler, değil onları görmek,
aksine kıyasıya yok saymamış mı?
Ben diyorum ki, kardeşim, dönsün herkes kendine bir
baksın. Bu işin ben yaptım oldusu yoktur. Ben yaptım
oldu diyen kendi kendine kıyar.Ona da sanatçı
demezler. Çünkü o sadece hıyardır, hıyar.
NAZİR AKALIN
******


From: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@hotmail.com>
To: "Cevat AKKANAT" <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
Subject: Dergi
Date: Tue, 8 Jan 2002 02:26:34 +0200
Sevgili Cevat,
Ankara'da Gökkuşağı Yayınevi'nin sahibi "Yeni Kuşak" diye
bir dergi çıkarıyordu. Şimdiye kadar iki sayı çıktı.
Ancak derginin daha profesyonel bir aktiviteye kavuşturulması için
Arif Ay, Mehmet Aycı ve benden benden müteşekkil bir yayın
kurulu oluştu. Biz 30'a yakın imza tesbit ettik. Bunların biri de
sizsiniz. Sizden mutlaka bir yazı istiyoruz. 3. sayı zannedersem
profesyonel bir dergi olarak piyasaya çıkacak. Çünkü
herşeyiyle biz ilgileneceğiz.
Şimdilik selam ve muhabbetlerimi yineliyor, adımlarınızın
sık ve uzun olmasını istiyorum.
Nazir AKALIN=20
nazirakalin@hotmail.com
******
From: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@hotmail.com>
To: "Cevat AKKANAT" <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
Subject: =?windows-1254?Q?Dergi_ve_yazı?=
Date: Tue, 8 Jan 2002 22:53:00 +0200
Sevgili Cevat,
Cevabına sevindim, teşekkür ediyorum.
Yazı konusuna gelince, senin ne kadar çalışkan olduğunu
yakinen biliyorum. 15 gün içerisinde iyi bir inceleme yazısı
gönder. İstediklerini en kısa sürede göndereceğim. Selam,
muhabbet ve hasretle...
Nazir AKALIN
nazirakalin@hotmail.com
******
From: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@hotmail.com>
To: "CEVAT AKKANAT" <CEVATAKKANAT@ttnet.net.tr>
Subject: Ah sevgili Cevat, ah...
Date: Fri, 8 Feb 2002 20:47:17 +0200
Nazir AKALIN
Necatibey Cad. No: 22/23
(06430) Sıhhiye ANKARA
Telefon:
Ev : 0.312..639...
İş : 0.312.2321172
Aziz Cevat, güzel dostum,
Mesajına sevindim.
Osmanlı Şiiri Antolojisi maceramı biliyorsun. Son zamanlarda bir
sürü kitap aldım. İnternet'ten de bayağı alışveriş yaptım. Gaye Kitabevi'nin Mehmet abiye ait olduğunu bilmiyordum. Bilseydim direkt ondan isterdim bazı kitapları. Neyse...
Yansıma'daki beyanın ilk cümlesinin "Türkçesizlik" (!)
içinde yüzdüğünü söylüyorsun ama Arif Ay'la birlikte yazının ilk paragrafını defalarca gözden geçirdik, nerede "Türkçesizlik" (!) var diye. Biz bulamadık, gösterirsen çok
minnettar kalacağım. Ben hayatımın hiçbir devresinde
Türkçe gramer kaidelerine aykırı tek bir cümle bile
kurduğumu hatırlamıyorum. Yazdığım herhangi bir metni
defalarca gözden geçirdiğim olmuştur. =C7ünkü dilini
bilmeyenin, kalem erbabı olamayacağına kesin bir inancım var. Arif abi senin için "o ....... yoksa senin (yani benim), Bakanı
savunuyor gözükmene mi bozulmuş" dedi, haberin olsun. Çok
yakın bir tarihte Bursa'dan =C7anakkale'ye geçiyorum. Ya giderken,
ya da gelirken mutlaka Bursa'da bir mola verip seni arayacağım.
Haberin olsun. Yola çıkmadan bir gün önce bir mesaj atarım.
Şimdilik selam, muhabbet ve hasretle...
Not: Ben gelinceye kadar mutlaka bir yazı hazırla. Dergi kesin
çıkacak!
Nazir AKALIN


----- Özgün =DDleti -----=20
Kimden: CEVAT AKKANAT=20
Kime: Nazir AKALIN=20
Gönderme tarihi: 07 Şubat 2002 Perşembe 23:02
Konu: Simurg ve Divan edebiyatı...
Selam ile,
Sevgili Nazir,
Simurg'tan bir kitap istemişsin, internetle ve viza kartıyla.
Onlar da kitabı buradan, senin hemşerin Mehmet abiden (Gaye
Kitabevi) istemişler ve göndermişler. (Bağdatlı Ruhi Divanı
galiba.) Mehmet bey, böyle durumlarda bize telefon açsın Nazir
diyor. İnterneti araştırıp durmasın, benin edebiyat eseri kaynağımın çok olduğunu da bilir zaten diye ekliyor. Haberin
olsun... Bu arada o, kitabı isteyenin sen olduğunu öğrenince,
ben hediye edeyim demiş, adı geçen ticaret şirketi parayı çektik diyerek kabul etmemiş.
Bir başka mesele, Yansıma'daki Divan Edebiyatı öğretimi
konulu küçük cevabının ilk cümlesi sana yakışmayacak bir
Türkçesizlik içinde yüzükoyun yatıyor. Sen böyle bozuk
cümleler kurmazdın. Bir problem var, ama ne?
Selamlar...
******


Arif Ay

From: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@hotmail.com>
To: "Cevat AKKANAT" <cevatakkanat@ttnet.net.tr>
Subject: Cevap
Date: Thu, 28 Feb 2002 23:44:15 +0200
Nazir AKALIN
Necatibey Cad. No: 22/23
(06430) Sıhhiye ANKARA
Telefon:
Ev : 0.312..639...
İş : 0.312.2321172
Aziz Cevat, güzel dost, iyi insan,
Önce selamların en güzeli senin ve tüm sevdiklerinin üzerine
olsun.
Bir önceki iletinde, adımı hitap etmeye layık görmediğini
görünce biraz bozuldum ve cevap vermedim.
Bilmiyorum bana niye öyle davranıyorsun? Açıklama yapmanı
beklemiyor ve istemiyorum. Ancak şunu bil ki, dünyada
tanıdığım iyi insanlardan birisin. Hiçbir
kötülüğünü görmedim, bile bile sana kötülük
ettiğimi de hatırlamıyorum. Bu faslı geçtikten sonra gelelim
Bursa'ya gelip gelmediğime... Çanakkale'de 15 Şubat'ta Doktora
yeterlilik sınavım vardı. Önce oraya gittim. Sınavımı
Allah'ın izni ile verdikten sonra, akşam üzeri Bursa'ya gelmek
istedim. Araba saat 6'da vardı. Bursa'da 11 civarında olacaktım.
Seni defalarca aradım, telefonun cevap vermedi. Metin abinin
dükkanını arayarak senin Bursa dışında olup
olmadığını sordum. Bilmediklerini söylediler. Bursa'da
ortaokul ve liseden bir sınıf arkadaşım var, onu aradım, o da
Erzurum'a gitmiş. Mehmet abiyi aradım, telefonu cevap vermedi.
Mehmet Emin Koç'u aradım, o da cevap vermedi. Bursa'ya gelmekten
vazgeçip İstanbul'a gitmek istedim, Ömer Lekesiz'i aradım, ona
da ulaşamadım ve biletimi Ankara'ya aldım. Özlediğimi bilesin,
yolum düştüğünde Bursa'da olursan ve sana ulaşırsam,
mutlaka görüşürüz.
Allah'a emanet ol.
Not: Arif abiye mesajını ileteceğimden emin olabilirsin.
******

Mehmet Aycı

From: "Nazir AKALIN" <nazirakalin@hotmail.com>
To: "CEVAT AKKANAT" <CEVATAKKANAT@ttnet.net.tr>
References: <001b01c20a78$2777a160$1c78afc3@akkanat>
Subject: =?iso-8859-9?Q?=C7ok_kötüyüm_be_Cevat!...?=
Date: Mon, 3 Jun 2002 00:13:25 +0300
Aziz Cevat,
Yorgun, perişan ve derbeder bir haldeyim.
Hüseyin'in olayı ise iyice yıktı beni.
Merhumla ilgili bir yazı yazdım. Önümüzdeki ay Dergah'ta
çıkacak. Sana gönderiyorum. Olayın detayları zannedersem
yazının içerisinde yeterince mevcut.
Yarın akşam daha geniş bir şeyler yazacağımı ümit
ediyorum. Şimdilik kusura bakma.
Seni seviyor ve özlüyorum.
Bil, yeter.
----- Original Message -----
From: CEVAT AKKANAT=20
To: nazir akalın=20
Sent: Sunday, June 02, 2002 11:57 PM
Subject: Nasılsın?
Sevgili Nazir,
Sesin çıkmıyor çoktandır. Nedir sebep?
Bu arada, Hüseyin Alacatlı'nın ölümü hepimizi üzdü.
Başımız sağ olsun.
Fakat, ölüm sebebi hakkında yeterince bir bilgiye sahip
olamadım. Çetin Baydar yazarlarbirliği grubunda "............"
sıfatını ekledi merhum Alacatlı'nın başına? Anlatır
mısın?
Bu arada, geçerken Bursa'ya uğrayabilirsin. Sana cep numarası
da vereyim:
0 536 .35 5...
Arif Abi ve Aycı'ya selamlar.

Hüseyin Alacatlı

7 Aralık 2025 Pazar

AĞIR ROMAN'IN HAFİF ŞAİRLERİ

"tevekkül tavsiye edecekler seni ve devleti tanıyanlar,
bütün arkadaşlar tarihi hükümet konağı önünde,
bu çağa ait olmayan bir poz vereceğiz
"

(Emre Öztürk, Hece Dergisi, Aralık 2017)


Metin Kaçan (1961-2013)'ın 1990'a yayımlanan ve hızla klasikleşen eseri Ağır Roman (Metis Yay., 5. Bas., İst. 1991, 140 s.) okurlarına ilginç sürprizler sunma potansiyeli yüksek bir kitap. 

11 Ağustos 2025 Pazartesi

MONSİEUR SOUBİSE'İN OT YATAĞINDA ŞUARA

Denis Diderot'nun Rameau'nun Yeğeni (Özgün adı:  Le Neuvu de Rameau; Çev. Adnan Cemgil, Yazko Yay., İst., 1982) romanını 1985'teki ilk okumamdan kırk yıl sonra tekrar elime aldım. O zaman altını çizip mim koyduğum yerlerle yetinmiyor, kitabı baştan, sıfırdan okuyorum. 

Yüksek kanaatim şu: Voltaire'in Candide'iyle Diderot'nun bu eseri benim o yıllarıma biçim ve renk veren kitaplar oldu. Kırk yıl sonra tekrar oraya dönüp atıf yapmam bir daüssıla yahut nostaljiden kaynaklanıyor olamaz. Çünkü gerek sıradan bir insan gerekse şair bir kimlik olarak tutum ve davranışlarımın muharrik noktası o dönemden bu döneme aynı sabitedeydi. İnsaniyet, hakkaniyet ve hassasiyette o gün nerede idiysem bugün de oradaydım. Kimi gidip geldiğim sosyo-psikolojik yapılanmalar sırasında küçük sarsıntılar hariç...

Bu fasılda pek oyalanmayıp Rameau'nun Yeğeni üzerinden yol almaya başlayalım. "Moi" ("Ben") ve "Lui" ("O") adlı iki kahramanın felsefi diyalogları ile kurgulanmış olan Rameau'nun Yeğeni, Diderot'un 18. yüzyılın ikinci yarısında (1761 ve sonraki yıllara tarihlendirilir; Adnan Cemgil 1862'de yazdığını, 1873'te gözden geçirdiğini belirtir.) kaleme almış olduğu bir romandır. Eser, pek çok tarihi şahsiyetin ilgi odağı olmuş. Sözgelimi Marx, eseri kendi öğretisi için değerli bulmuş ve 1869'da okunmasını tavsiye etmiş. Engels kitabı "diyalektik başyapıt" olarak nitelendirmiş, dünya edebiyatının şaheseri olacağını söylemiş.

Diderot, bu eserini 1875'teki ölümünden önce üç nüsha kopya yaptırmıştır. Kızı, Diderot'nun kütüphanesini ve el yazması eserlerini Saint Petersburg'a taşımış, eserin bir kopyası Almanya'da bir rastlantıyla önce Schiller'in, onun vasıtasıyla da 1803'te Goethe'nin eline geçmiştir. Goethe bu Fransızca el yazmasından yararlanarak eseri 1805'te Almanca'ya çevirir. Bu çeviride kullanılan Fransızca el yazması daha sonra kaybolunca, bu kez Joseph-Henri de Saur ve Léonce de Saint-Geniès 1821'de Almanca nüshadan Fransızca'ya çevirmişler eseri. Bundan kısa bir süre sonra, 1823'te Fransızca el yazmasına dayanan orijinal metin ortaya çıkarılmış. Rameau'nun Yeğeni'nin modern baskıları, 1890'da kütüphaneci Georges Monval'in Paris bir ikinci el kitapçıda bulduğu Diderot'nun el yazısıyla yazdığı tam el yazmasına dayanmaktadır. Monval eseri 1891'de yayımlamış; Diderot'un el yazması ise New York'taki Pierpont Morgan Kütüphanesi'nce satın alınmıştır. Eserin orijinal dildeki en yeni yayımı Jacques Berchtold ve Michel Delon tarafından yapılmış karşılaştırmalı edisyondur.

Rameau'nun Yeğeni'yle ilgili bir başka bilgi: Andrew S. Curran, dönemin önde gelen şahsiyetlerini betimlediği, bu nedenle başına hukuki sorunlar açılabileceği endişesiyle eseri sağlığında yayımlamadığını ileri sürer.

Romandaki anlatıcı kahramanının ("Ben"in) yazarı (Diderot'yu) temsil ettiği varsayılır. Bir edebi metin, yazınsal kurgu bağlamında bu varsayım elbette yanlıştır. Kahraman anlatıcının diyalog kurduğu "O"(Rameau)nun ise 18. yüzyılın ünlü Fransız bestecisi ve müzik teorisyeni Jean-Philippe Rameau'nun yeğeni Jean-François Rameau olduğu kaydedilir. Bu iki kahraman eserin gelişim seyri içinde farklı konularda fikir çatışmaları yaşarlar. Bu arada diyaloglara zeka oyunları, ironiler, alegorik anlatımlar, hedonist yaklaşımlar dahil olur. Kimi büyük şahsiyetlere, filozof, politikacı, müzisyen ve finansörlere, bu arada muhayyel kahramanlara göndermeler yapılır. Sözgelimi Sezar, Sokrat, Diyojen, Homeros, Rabelais, Theophraste, Racine, Voltaire, Molliere, La Bruyere, Marivauxm, Praksitel, Charles-Pinot Duclos, Abbe Trublet, Abbe d'Olivet, Jean Baptiste Greuze, Charles Palissot de Montene, Henri Poinsinet, Abbe Freron, Abbe Sabatier, Pietro-Antonio Locatelli, Domenico Alberti, Boldusarre Galuppi; Apollon, Andromaque, Britannicus, İphigenie, Phedre, Attalies...

Yazımızın bu noktasında "yeğen" Rameau'yu biraz daha ayrıntılı tanımamız gerekiyor: Romanın ilk sayfalarında onun hakkında bilgi veren anlatıcı kahraman, hakkında şuna benzer ifadeler kullanır: "Acayip tiplerden biri", "kişiliğinde yükseklikle alçaklığı, sağduyu ile kaçıklığı birleştirmiş bir adam", "kafasında onur ve onursuzluk kavramları nasıl garip bir biçimde birbirine karışmış", "huyunun kötü taraflarını hayırsızca açığa vurmaktan çekinmez". Rameau'nun şahsiyetini yansıtan şu satırları okumanız sanırım sizde daha kalıcı izlenimler bırakacaktır: "Onunla karşılaşır da, gariplikleri karşısında apışık kalmazsanız ya kulaklarınızı tıkar ya da kaçarsınız. Aman tanrım, ne çene, ne çene! Kılıktan kılığa girer. bir gün bakarsınız, avurtları çökmüş, sıfırı tüketmiş bir hasta gibi bir deri bir kemik kalmıştır. İnsan günlerdir ağzına lokma koymamış ya da Trape manastırından çıkmış sanırn, başka bir zaman onu bankarlerin sofrasından hiç kalkmamış ya da, Bernardins'lerin manastırından geliyormuş gibi semirmiş, göbeklenmiş görürsünüz. Bugün gömleği kirli, pantalonu yırtık, üstü başı dökülmüştür hemen hemen yalınayaktır; başı önünde dolaşır; herkesten kaçar; insanın çağırıp avucuna bir kaç para koyası gelir. Başka bir gün, pudralanmış, ayağında güzel pabuçlar, saçları kıvrılmış, iyi giyimli olarak karşınıza çıkar; başı dik yürür, yüksekten bakar, kurumlanır; onu keyfi yerinde bir adam sanırsınız. Bugün kazanır, bugün yer. Zamanına göre şen ya da kederlidir. (...)"

Rameau'nun kimliği, kişiliği hakkında dört dörtlük bilgi edinmek istiyorsanız kitabın başında yer alan ve bir kısmını alıntıladığımız anlatıyı, hatta eserin tamamını okumanızı salık veririz. Bizimkisi tahassüs ve tahayyül oluşturmak için yapılmış küçük bir antipas... 

Bunu belirttikten sonra şuraya gelelim; eserin başına, anlatıcı "Ben" ile "O" Rameau'nun bir gün Paris'te, soyluların oturduğu ve fakat "bahçesi sonradan kumarcıların, hovardaların ve oynak kızların gezindi yeri" olan saray binaları (Plais Royal) civarındaki Regence kahvesinde karşılaşmalarına... O günlerde Rameau, bir şekilde kendisini beğendirdiği, orada hane halkına soytarılık yaparak görece müreffeh bir hayat sürdüğü evden kovulmuştur. İki kahraman arasındaki diyaloglardan anlaşılan; "O"nun kapılandığı evden kovulduğu için pişmanlık duyduğudur: "Ah ben ne hayvan herifim! Her şeyi elden kaçırdım. Bütün ömrümde bir defacık aklı başında hareket etmek yüzünden her şeyi yitirdim. O günleri bir daha görecek miyim, acaba?"

Rameau, kovuluşunu anlatıcı kahraman "Ben"in sorusu üzerine yer yer monolog yaparak anlatır: 

"Ben. - Söz konusu olan nedir acaba?
O. - Rameau! Rameau! Sana neden içerlediler biliyor musun? Azıcık zevk, bir parçacık ince düşünüş, biraz da zekâ sahibi olmak enayiliğini gösterdiğin için! Rameau, dostum, bu, sana yaradılıştan ne olduğunu ve efendilerinin ne olmanı istediklerini öğretecek. Kolundan tuttukları gibi kapı dışarı ettiler. Arkandan şöyle diyorlardı: 'Seni hergele seni! Çek arabanı bakalım! Bir daha buralarda görüneyim deme sakın! Akıl, mantık sahibi olmaya kalkarsın ha? Bizde bu nesnelerden bol bol var.' Ve sen öfkenden elini ısırarak yolu tutarsın. Ama daha önce şu kopası dilini ısırman gerekirdi. İşte ihtiyatsızlığın cezası: böyle meteliksiz, yersiz yurtsuz, sokak ortasında kalmaktır. Tıka basa karnın doyuyordu, yeniden çöplüğe düştün; güzel bir evde yaşarken, eski tavan arasının özlemini çekecek hale geldin; rahat yataklarda yatarken, artık M. de Soubise'in arabacısıyla Robbe kardeşin arasında bir ot yatağa uzanacaksın. Eskisi gibi tatlı ve rahat bir uyku yerine kulağına, bir yandan da bunlardan bin kere daha çekilmez olan, kuru, mutsuz berbat manzumelerin gürültüsü dolacak, gördün mü başına gelenleri! A mutsuz, a kendini bilmez, a cin çarpası!" 

Bu alıntıyı okurken tahminim siz de bahsedilen bazı kişi ve halleri merak ettiniz. Sözgelimi M.de Soubise ve Robbe kimdir, ot yataklar neyin nesidir gibi... Kitaba eklenen "Açıklamalar" kısmına bakıp gidereyim merakınızı: Sözgelimi Bay Soubise... O yıllarda yeteneksiz yazar, şair, aktrist ve aktörler soylu kişilerin ahırlarında barınırlarmış; o soylulardan birisidir... Robbe ise dönemin yeteneksiz bir şairi...

Lui, yani Rameau bir soylunun kapısına kapılanıp soytarılık yapmayı ilelebet sürdüremeyen, bu bahiste süreğen bir başarı gösteremeyen kendisini, Robbe örneğinden hareket edersek, soyluların ahırında barınan şairlerle eş tutuyor. Orada yaşayacak olmanın yoğun ıstırabını yaşıyor. Onun gibi birisinden de gelse bu ıstırapta bir haysiyet emaresi var.

Rameau'nun sözlerini güncelleyip zamanımıza getirmeyegörelim; kırmızı çizgilerle kuşatılmış sorularımız havada uçuyor: Sahi, bugün Rameau'nun bahsettiği "ahır" istiaresiyle benzerlik gösterebilecek nice seçkin ve soylunun mekan ve makamında çöreklenmiş şairlerde aynı ıstırap ve haysiyet neden olsun?..  Kanon şairlerinde, saray soytarılarında, belediye taklacılarında... Yok işte...

9 Ağustos 2025 Cumartesi

JULES SUPERVİELLE'İN AKSİ KÖPEĞİ

Supervielle (1884-1960) "aksi" sıfatını kullanmamış, "Köpek" sözcüğünü yeterli görmüş şiirinin başlığı için. Hani "aksi"ni kullanmasına gerek de yoktu belki! Hani, bu benim yakıştırmam olabilirdi, ne bileyim, metni okurken, yorumlarken bu sıfatı ona  yapıştırmıştım! 

Neyse, "Köpek" şiiri bir intak sanatı örneğiydi; şöyle konuşuyordu köpek ve haliyle şu metin oluşuyordu:

Bir sokak köpeğiyim ben
Ötesini pek bilmem.
Ama bir ses geldi kulağıma birden,
Bir şair sesi.
Bir şair dili geldi bana,
Deyişimi zenginleştirmek için.
Çünkü bilirsiniz ya,
Havlamaktan başka türlü
Anlatamam derdimi.
Bir şair dili geldi bana
Ama gene de istemem
Karanlık dünyamdan çıkmayı.
Neyleyim beni
Başkasından gelmiş kelimelerle
Dolu bir kafayı.
Başıboş bir köpeğim ben
Dahasını istemeyin benden.

1955'te İstanbul'da, Türkiye Ticaret Matbaası'nda basılan Yeni Fransız Şiirinden Seçmeler adlı kitabın 17. sayfasından aktardım bu şiiri. Fikir ve Sanat Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayımlanan 63 bu sayfalık antolojideki şiirleri M. Akil Aksan tercüme etmiş. 

Kitapta şiiri olan şairler şöyle sıralanıyor: Charles Vildrac, Jules Superville, Paul Geraldy, Roger Devigne, Pierre Reverdy, Paul Eluard, Henri Michaux, Robert Desnos, Jacques Prevert, Georges Neveux, Jean Follain, Guillevic, Jean Cayrol, Jacques Marie Prevel, Toursky, Claudine Chonez, Anne Hebert, Robert Vivier, Paul Jamati, Mathilde Monnier, Caradec. 

Bu kadar şairin şunculeyin şiiri arasından "Köpek" üzerine iki kelam etmemi manidar bulur musunuz, bilmem! Çünkü bu metin kendisi üzerinden söz söylemeye imkan sunuyor:

Okuduğunuz üzere, kahraman öznemiz sokak köpeği olduğunu, kulağına bir ses geldiğini, bu sesin bir şair sesi olduğunu söylüyor. Şairin sesi onda bir söyleyiş zenginliği oluşturacak, "havlamak"tan ibaret olan dert anlatma biçimini geliştirecektir. Gelgelelim, kendisinde herhangi bir yeni nitelik oluşmasını istememekte, "karanlık dünya"sında çakılı kalmaya tercih etmektedir:

"Ama gene de istemem
Karanlık dünyamdan çıkmayı."

"Başkasından gelen"lere kapıyı kapatmış, onlara karşı duvar örmüş bir yaratıktan bahsediyoruz. Kafasının "boş"luğunu, halinin "başıboş"luğunu makul ve yeter gören bir vasatsızlıktan...

Bu "it"in tarzına bürünmüş insanlara çokça rastlarız hayat memat meşgalemiz boyunca. Rüzgarın seline teslim olmuş, akletmez fikretmez tiplere. Her türlü ikaz ve uyarı fenomenlerine karşı antenlerini kapatmış yaratıklara...

Sıradan ve sürüden kişiler olsa bunlar sorun değil; tersine toplumsal roller edinmiş, söze nizam vermeye kalkışmış, ahlak abideliğine dikilmiş, sosyal ve siyasal öncülüklere soyunmuş müsvetteler...

Değişime, dönüşüme ayak direyen bu neviden ölü köpek kişiliksizler bizim diriltici şiirimize sağır kesilmiş, bize ne?!. 

Bursa, 9 Ağustos 2025

19 Temmuz 2025 Cumartesi

MARİO BENEDETTİ TÜRKİYE'DEKİ MUHAFAZAKAR İSTİSNA HALİNİ KASTETMEDİ!

Bir öykünün sinopsisini çıkarmaya çalışacağız: Sakin bir kasaba, bir yavaş şehir. Mesleğini tesadüfen edinmiş bir komiser. Kasabanın güvenlikle ilgili bir sorunu ve dolayısıyla polise ihtiyacı yok. Bu yüzden genellikle halktan bir kısım ileri gelenlerle, mesela eczacıyla, dişçiyle pişpirik oynuyor; gazeteciyle güncel sosyal olaylarla ilgili geyik muhabbeti yapıyor. Gazeteci, mesleğini bilinçli yapan birisi. Kasaba gazetesinin fal sayfası yazarı. Gelecekten haberler veren bir müneccim. 

Bir zaman gelir, hava birden değişir. Ülkede hükümet darbesi olur. O güne kadar üniforma giyme ihtiyacı hissetmeyen kasaba komiserin ilk işi üniformayı sırtına geçirmek olur. Ardından tavır ve davranışları değişir, dili emir ve komuta kipine dönüşür. Bu arada hızla kilo alır, semirir; halkın ifadesiyle, "domuz"laşır. 

Başta gazeteci olmak üzere kimse ondaki değişikliğe inanamaz. Fakat komiser ta baştan beri ve her zaman aynı şarkıları söyleyen sarhoşlarla başlar işe: "Toplum düzenini bozuyorlar, ar ve haya duygularını zedeliyorlar" diye onları tutuklattırır. Bu durum müneccim gazetecinin satırlarına kasaba "yakın geleceğinin karanlık" tablosu şeklinde yansır.

Bir gün, "hükümet darbesini, parlamentonun feshini, sendikaların kapatılmasını ve  işkenceyi" tel'in eden kasabanın tek lisesindeki öğrenciler komiserin gazabına uğramaktan kendilerini kurtaramazlar: "Hepsi tutuklanır." Gözaltına alınan 60 gençten 10'unu komiserlikte alıkor ve işkence yapar: "Alaca karanlıkta, inlemeler, imdat sesleri, insanın içine işleyen bağırtılar duyuldu. Ana-babalar (özellikle analar) komiserlikte çocuklarına işkence yapıldğına inanamadılar. Ama gerek buydu işte." 

Bu arada astrolojist gazetecinin gidişatla ilgili tahminleri daha bir kararmaya başlar: "Kan akacak, ama sonunda adalet yerini bulacak." Lakin hemen değil, daha vakit var. 

Çocukları işkenceye çekilen ana babalar kasabanın tek avukatına ricacı olurlar. Avukat meseleyi çözebilmek arzusuyla kasabanın yargıcıyla görüşmeye gider. Fakat o da ne, yargıç da hürriyetini kaybetmiştir, tutuklanmıştır: "Bu gülünçtü, ama o ölçüde de doğruydu." Bunu öğrenen avukat bir anlık cesaretle komisere gidip durumu dillendirir. Gelgelelim daha kekeleme aşamasındayken zılgıtı yer, oradan uzaklaştırılır. İflah olmaz avukat çarenin başkente müracaat etmekten geçtiğini düşünür. Gider, ama dönemez. Bir süre sonra müvekkilleri cezaevindeki avukata sigara göndermeye başlarlar!

Bu arada, vaktiyle bir fabrika patronunun işçi ve memurlarının olası muhalif oluşumlarını etkisizleştirmek amacıyla kasabaya açmış olduğu lokal, hükümet darbesi öncesinde olduğu gibi, sonrasında da genç, yaşlı, kadın, erkek pek çok halktan kişinin buluşma mekanıdır. Darbe öncesi zamanlarda oraya sık sık eğlenmeye gelen komiser, sosyolojik vaziyet değiştikten sonra bir gece topunu tüfeğini toplayıp deyim yerindeyse lokali basar. Tehdit ve şiddet kusarak kendisiyle dans edecek bir bayan talep eder. Bu küstahlığına olumlu bir yanıt alamayınca, orada inşaat işçisi kocasıyla birlikte bulunan ve hamile olan, dahası erken doğum riski taşıyan bir kadını, kocasının sert tepkilerine rağmen, tacizle dansa kaldırır. Kendisine tepki gösteren kocayı o anda derdest ettiren komiser, hamile kadını uzun süre dans pistinde tutar. Halktan hiç kimsenin itiraz edemediği bu süreçten sonra pek tabii olarak kadın düşük yapar. Kocası ise komiserin sorgulamaları eşliğinde aylarca tutuklu kalmıştır. 

Yaşanan vahim süreci bertaraf etmek için halktan ileri gelenler kasaba doktorunun başkanlığındaki bir heyet halinde başkente giderler. Aldıkları yanıt maalesef, komiser hükümetin güvendiği bir adamdır, şeklindedir. Dolayısıyla süreci sakin bir şekilde zamana bırakmak en iyisidir!

Bütün bunlar perde perde olup dururken, müneccim gazetecinin günlük yorumları da süreci kademe kademe konu edinir: "Birilerinin hesap vereceği zaman yaklaşıyor." "Gücünü zayıflara karşı kullanan kişi için durum kötü." "Güçlü olan düşürülecek. Ölüm fermanını kendi imzaladı." "Yıldızlar onun sonunu haber veriyor. Ömrü doldu. Zorbanın oğlu ölecek." 

Bu yorumları gün gün gazeteden okuyan komiser, astrolog gazetecinin evini basmaya karar verir. Ekibiyle birlikte gazetecinin evine vardığında, adamlarının dışarıda kalmasını, hesaplaşmayı tek başına yapacağını bildirir. Eve girdiğinde gazeteciyi tehdit eder, yorumları değiştirmeye zorlar. Kuşkusuz gazeteci direnir, yıldızların yalan söylemediğini belirtir: 

"Zorbanın oğlunun daha yıllarca mutlu ve çok sağlıklı olarak yaşayacağını yazacaksın."

"Ama yıldızlar başka şeyler söylüyor, komiser."

Bu son diyalogdan sonra, astrolog gazeteci tek el ateşle komiserin canına okur! Yıldızlar yalan söylememiştir!

***

Bu okuduklarınız sizi yanıltmasın, olan bitenlerin cereyan ettiği ülke Türkiye değil. Şu halde, sinopsisini çıkardığımız öykünün yazarının yerel bir kalem olma olasılığını da iptal etmiş olduk. Daha fazla merakta bırakmayıp açıklayalım, sinopsis çalışmamızı Uruguaylı yazar Mario Benedetti (Tacuarembó, 1920-Montevideo, 2009)'nin bir öyküsünden yaptık: "Yıldızlar ve Sen". Bu başlık aynı zamanda içinde ilk öykü olarak bulunduğu kitaba da ad olmuş (Çev. Zerrin Günyol, Alan Yay., İst., 1988).

Benedetti Latin Amerika'nın büyük yazarlarından birisidir. Şiir, öykü ve romanlarında Uruguay halkının, "küçük insanların" yaşantılarına, özellikle çektikleri sıkıntılara odaklanmıştır. 

1959'dan sonra Küba devrimi ve Latin Amerika'nın devrimci hareketleri lehine tavır alan Benedetti,  muharrik gücünü yazınsal metinlerinin yanı sıra, şuna benzer söylemleriyle de yansıtmıştır: "Türkü söylüyoruz, çünkü insanlara inanıyoruz ve yenilgileri tersine çevirebileceğimize... Çünkü yaşamın militanlarıyız biz." Bu söylemin pratik karşılıkları sonucunda 1973'te ülkesindeki hükümet darbesinin elebaşları tarafından sürgüne gönderilmiş, 1987'ye kadar Buenos Aires, Lima, Havana ve İspanya'da sürgün hayatı yaşamıştır.

Mario Benedetti'nin eserleri Türkçe'de bir hayli karşılık bulmuş; Yıldızlar ve Sen'den başka Mola, Aşk Kadınlar ve Hayat, Kırk Köşeli İlkbahar, Edebiyat ve Devrim gibi adlarla kitapları tercüme edilmiş. 

Bunlardan Edebiyat ve Devrim "Latin Amerika Üzerine Denemeler" alt başlığını taşıyor. "Latin Amerikalı Yazar ve Olası Devrim", "Yazar ve Tercihleri", "Azgelişmişlik ve Edebiyatın Göze Aldıkları" gibi üç ana başlık altındaki makalelerde Benedetti'nin hem ideolojik hem de edebi görüş, duyuş ve düşünüşlerini okuyabilirsiniz. Bir alıntı ile hem Edebiyat ve Devrim'in içeriğini ihdas ettirmeye çalışalım hem de Benedetti'nin mücadele ettiği ("Yıldızlar ve Sen" öyküsündekine benzer) sosyolojiyi görelim. Üstelik, henüz 1973 hükümet darbesinden önceki günleri anlatmaktadır yazar. Bu betimlemenin darbe sonrası nerelere evrileceğini düşünün bir de: "... polisin hergün zorla özel ve aile yaşamına el attığı; yurttaşların bir yargıç serbest bırakılmalarına karar verdikten sonra bile hapis kaldıkları; zorbaca, her türlü özgürlüğü boğan komşuluk kayıtlarının doğrudan Nazi rejiminden koypa edeldiği; içişleri bakanının bizzat faşist çeteler kurduğu ve muhbirliği yüreklendirdiği; sansürün yalnızca belli sözcükleri değil, ayrıca bunlarla ilgili yorumları ve dolaylı anıştırmalı da yasakladığı, polisin işkencesinin parlamento araştırma komisyonlarınca kanıtlandığı ve hüküm giydiği burada, bu 1971 Uruguay'ında büyük toprak sahiplerin, bankerlerin, gönüllü askerlerin ve sömürgecilerin basını...

Bir roman olan Kırık Köşeli İlkbahar ise Benedetti'nin darbe sonrası süreçte, sürgünde yazdığı bir anlatıdır. Uruguaylı muhalif Santiago'nun hapishane hayatını ve sürgündeki aile bireylerini özgürlük bağlamında ele alan Kırık Köşeli İlkbahar, dramatize edilmiş sahnelerden ziyade, monologlar yapan karakterlerin monologları arası geçişlerle sağlanan bir anlatıma sahip. Romandaki her bir kahraman adeta taş bir hücreye kapatılmış gibi derin bir yalnızlık içindedir. Yazar, eleştirmen ve çevirmen Lily Meyer eserin yer yer biyografik özellikler taşıdığını tahassüs ettirir. Sözgelimi eserdeki karakterlerden birisinin de Benedetti olduğunu, bazı satırlarda kendi yerinden edilmesine dair anlatımlar yaptığını söyler Meyer. Kırık Köşeli İlkbahar'ın "Yıldızlar ve Sen" öyküsüyle tematik bir ilişki olduğunun anlaşıldığını umarak bu faslı kapatalım. 

Şimdi tekrar sinopsisimize dönelim. Madem bunu Benedetti'ye ait "Yıldızlar ve Sen" adlı öyküden devşirdiğimizi belirttik, öykünün içeriği ile ilgili başka veriler de aktaralım: Bunlardan en önemlisi konusunu Uruguay'da 1973'te meydana gelen "hükümet darbesi"nden alıyor olması. Öykü, darbe öncesi ve sonrasıyla, bir küçük şehir (Rosales) üzerinden, Uruguay sosyo-psikolojisini çarpıcı bir şekilde betimliyor. Ağırlıklı olarak bir polis şefi (Oliva) üzerinden hükümet darbesi aparatlarının zalimane tutumları ile başta bir gazeteci (Arroyo) olmak üzere öğrenci, ebeveyn, avukat, doktor, işçi, hamile kadın gibi halk içindeki farklı kesimlerin hükümet darbesi sürecindeki mazlum hallerini sergiliyor. 

Sözü, bir nesneyi bıçakla keser gibi kesmek istiyorum: "Yıldızlar ve Sen"deki manzaraların çokça yaşandığı bir ülkedeyiz, malum. Peki, Mario Benedetti bu öyküyü tasarlayıp yazarken evrensel bir niyet güttü mü? Belki evet. Fakat somut ve net olarak şunu söyleyemeyiz: 1973'ten yaklaşık yarım yüzyıl sonra Güney Amerika modeli bir sürece evrilen Türkiye'deki muhafazakar istisna halini göremezdi, kastedemezdi Benedetti!

Fakat edebiyat görüyor, kastediyor.  


KAYNAKÇA: 

Mario Benedetti, Yıldızlar ve Sen, (Çev. Zerin Günyol) Alan Yay., İst. 1988. 

Mario Benedetti, Edebiyat ve Devrim, (Çev. Nesrin Erol), Belge Yay., İst. 1995.

Mario Benedetti, Kırık Köşeli İlkbahar, (Çev. Filiz Öztürk), Ayrıntı Yay., İst., 2014. 

Serdar Şengül, "Mario Benedetti ve Latin Amerika'da Edebiyat", Toplum ve Bilim Dergisi, S. 160, 2022, s.221-234. 

https://www.newyorker.com/books/page-turner/mario-benedettis-wise-lonely-novel-about-political-exile (Yazar: Lily Meyer; Erişim Tarihi: 21.08.2025) 

https://www.latimes.com/world/mexico-americas/la-me-benedetti19-2009may19-story.html (Yazarlar: Chris Kraul ve Andres D'Alessandro; Erişim Tarihi: 21.08.2025)


Ankara, 22.08.2025.