1 Eylül 2026 Salı

11. SUÇIKTI ŞİİR AKŞAMLARI'NDA PROTOKOL TRİBÜNÜNE KARŞI

17 Temmuz 2004 Cumartesi günü yaz tatilimi geçirmekte olduğum köyümden erken yola çıkıp yaklaşık 35 km’lik bir mesafede olan Dursenbey’e doğru yola çıktım. Suçıktı’ya vardığımda ortalıkta pek kimse yoktu. Bir motosikletli hemşehrim beni ilçe merkezine götürdü. Belediye’ye gidip Başkan Mehmet Ruhi Yılmaz ile görüştüm. Şölenle ilgili yoğun bir mesai içinde olduğunu görünce, bazı işleri yapmayı üzerime aldım. Katılımcı şairlerin biyografilerini hazırlamak gibi…

Gün boyu bu işle uğraştım. Şair arkadaşlardan güncel biyografilerini alabilmek için yoğun mesai harcadım. Tabii bir standardı da oluşturmak, şölen sırasında sunucunun işini kolaylaştırmak gerekiyordu. Sanırım başarılı oldum. Bu arada birkaç defa ilçe merkezi ile Suçıktı arasında motosiklet yolculuğu yaptım.

Suçıktı Şiir Akşamları’nın 11’incisi gerçekleştiriliyordu. On yıllık gelenek nitelikli bir birikim oluşturmuştu. Suçıktı adı Dursunbey’in önüne geçmeye, şölenin şöhreti ulusal sınırları aşmaya başlamıştı. Dursunbey halkı için renkli bir süreçti şölen. Şairler, özellikle büyük kentlerden katılanlar için cazip bir etkinlik olmuştu. Sadece şairliklerini sergilemek bahsinde değil, bununla birlikte su ve yeşillikle yoğrulmuş bir coğrafyada iki günlüğüne de olsa bir taşra havası alıyorlardı. Halkı ve şairleri bir yana bırakalım, nihayetinde şiir şölenin merkezinde onlar yer alıyor, siyasilere bakalım. Öyle ya, birkaç yıldır siyasetçiler arasında da revaçta Suçıktı Şiir Akşamları. Başta son seçimlerde milletvekili seçilen şairler “milletvekili şair” unvanı ile bir yarışın içine girdiler Suçıktı’da görünmek için. Nitekim geçen yıl (2003) Suçıktı Şiir Akşamları’nın kurucusu M. Atilla Maraş, önceki yıllarda şölenin sunuculuğunu yapan Recep Garip ile birlikte şairlikleri pek tebarüz etmeyen Ali Osman Sali ve Faruk Anbarcıoğlu “milletvekili şair” olarak şiirlerini okumuşlardı. Bunlara Yunus, Akif ve Necip Fazıl’dan şiirler okuyarak dahil olan edebiyat öğretmeni milletvekili Ali Aydınlıoğlu ile edebiyat çevrelerine yakınlığı bulunan milletvekilleri Mustafa Ünaldı ve Mehmet Ali Bulut da eklenirse geçen yıl bağlamında Suçıktı Şiir Akşamlarının siyasetçi talep eğrisi ortaya çıkar.

Sözü bir yıl beriye, bu yılın şölenine getirelim. Siyasetçi ilgisinin artarak devam ettiğini görelim. Fakat bundan önce öğlen saatlerinde yaşanan bir enstantaneye dikkat kesilelim.

Malum, geleneksel olarak şölenin ilk günü öğlen saatlerinde Kur’an okunur, Suçıktı’da bulunanlara pilav dağıtılır, Dursunbey yöresi halk oyunları sergilenir, barana ekibi çalar söyler.

Bu etkinliklerin bir aşaması olan pilav ikramı sırasında, şairlerin sohbet etmekte olduğu “Protokol” yazılı masaların olduğu alan bir an alabora olur. Bir grup koruma görevlisi gelmiş, “Burası protokole ayrıldı, kalkın!” diyerek şairleri oradan çıkarmaya yeltenmiştir. Şairlerden gelen birkaç küçük itiraz muhatapları olan silahlı güç unsurlarının bir takım tartaklama girişimleri karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu konuyu şölenin gazeteci davetlilerinden Ahmet Süreyya Durna 22 Temmuz 2004 tarihli Vakit gazetesindeki “Suçıktı’da Zıpır Şair Tartışması Çıktı” başlıklı yazısının “Şairlerin Siyasileri Boykotu” ara başlığı altında şöyle anlatır:

“Pilav ikramı esnasında şairler, siyasilerin oturdukları masalardan kaldırılınca protokol krizi yaşandı. Şairler; ‘Biz bunlara mecliste yeteri kadar meşin koltuklarla, masalar ikram eyledik. Müsaade etsinler de buralara biz oturalım. Veya halan milletvekilleri halkla iç içe oturur. Aynı şeyin nesi?’ diye, tepki gösterdiler ve topluca masaları terk ettiler.”

Durna, şairleri koruyarak anlatıyor olayı. Onları, söyleyeni belli olmayan ortalamanın altında bir muhalefet cümlesi ile koruyor. Gerçi bir bakıma haklı, çünkü güçlü bir itiraz sesi yükselmedi şairlerden. Dahası konu öyle ortak tepki çekecek nitelikte bir müzakere konusu da olmadı. Deyim yerindeyse taciz sahnesi kol yen hikayesi bağlamında karartıldı. Bunu şu tespitimizle de ispatlayabiliriz. Ahmet Süreyya Durna dışında hiçbir gazeteci, şair, yazar sonraki günlerde bu olayı yazıp çizmedi.

Durna, konu bağlamında protokol erkanını da makuliyet çizgisine taşıyor: “Balıkesir Valisi Atıl ÜZELGÜN olaylara üzüntü duyduğunu ve beraberce oturmanın sakıncası olmadığını, bunun bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını belirtti. Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami GÜÇLÜ ise; şairlerin masalarını tek tek dolaşarak teskin olmaları yönünde ricada bulundu. Belediye Başkanı M. Ruhi YILMAZ da, şairlerden özür beyanında bulundu. Hava kısmen yumuşasa da, akşam şiir okumak için kürsüye davet edilen şairler; yine de olayın şokuyla ‘Lütfen bunların olduğu yere bizleri çağırmayın. Şiir ayrı, siyaset ayrı şey. SUÇIKTI şiir şölenlerini politik arenaya çevirmeye hiç kimsenin hakkı yok’ dediler.”

Ahmet Süreyya Durna’nın akış sırasını ihlal edip bir genelleme yaparak özetlediği süreci şimdi bir de benden okuyun. Gündüz yaşanan olayı anlatmıştım, akşamdan, şiir şöleninin başladığı andan başlayayım.

Bu tür etkinlikler doğal olarak açış konuşmaları ile başlar. Fakat ne başlama! Sıra davetli şairlerin sunumlarına gelene kadar 10’dan fazla protokol elemanı kürsü aldı. Yani bir bakıma öğleyin yaşanan protokol alanı gaspı şimdi de sahnede sürüyordu. Neyse, protokol konuşmacılarının hepsini saymayacağım, sadece bu bahiste ilginç birkaç sahneye ve aktörlerine temas edeceğim. Örneğin Suçıktı Şiir Akşamlarının başlatıcısı şair (artık milletvekili Mehmet Atilla Maraş) bir telgrafla katıldı protokole ve meşhur “Aney” şiirinin okunmasını talep etti. Geçtiğimiz yıl etkinliğin sunucusu olan şair (şimdi milletvekili) Recep Garip hakkını protokolde kullandı. Bakan Sami Güçlü, Balıkesir valisi Atıl Üzelgün, milletvekilleri Ali Osman Sali, Turhan Çömez, Faruk Anbarcıoğlu, Ali Aydınlıoğlu protokol konuşmalarında yerlerini alanlar arasındaydı. Az kalsın bir milletvekilinin hanım danışmanı da sahneye çıkacaktı. Bir bahaneyle kürsü kurtarılabildi.(.) Malum, bu şölenin şairler adına kurumsal temsilini Türkiye Yazarlar Birliği (TYB) yapar. TYB adına konuşma yapmasını, bu arada öğleyin yaşanan protokol krizine dair birkaç cümle söylemesini beklediğimiz şair Mehmet Ragıp Karcı’dan bir çıt çıkmadı.

Neyse ki protokol vaziyetini tamamladıktan sonra sıra şairlere geldi. Soyadına göre alfabetik bir sırayla şairler kürsüye çıkmaya başladı. Şaban Abak, Şeref Akbaba… derken sıra bana gelmişti. Fakat benden önce tekrar milletvekili Turhan Çömez söz alarak, şairlerden şiirlerinin birer nüshasını belediyeye bırakmalarını, bunların kitaplaştırılması bağlamlı birkaç cümle sarfetti. Akabinde kürsüye davet edildim.

Bu ana kadar sabırla bekledim ki benden önce kürsüye çıkan ve bana göre temsil kabiliyetleri daha bilinir olan arkadaşlar yaşanan protokol krizlerine dair iki kelam eder. Bekledim ama bunun boşuna bir bekleyiş olacağını da tahmin etmiş, kendimi buna göre hazırlamıştım. Dursunbeyli bir şair olarak gerekli birkaç cümleyi sarfetmeliydim. Sabahtan beri kendisiyle şölenin seyri bağlamında mesai harcadığım Dursunbey Belediye Başkanı Mehmet Ruhi Yılmaz’dan özür dileyerek başladım söze. Turhan Çömez’in teklifine katılmayacağımı belirttim. Öğleyin şairlere yapılanlardan ötürü Bakan Bey’in korumalarını kınadığımı söyledim. Şiir okumayacağımı, sadece bir dize okuyarak sahneden ineceğimi vurguladım. Güz Klasiği kitabımdaki bir şiirinim son dizesi olan “Bir gök kirlendiyse şok bir şafak doğuralım”ı okudum ve şairlerin arasına geçtim.

Tabi ortalık o saatte karıştı. Bakan Bey’in korumaları etrafımı sardı. Kendilerinden kimin şairlere yönelik tacizde bulunduklarına dair sorular sormaya başladılar. Kendilerinin böyle bir şey yapmadıklarını söylemeye çalıştılar. Birkaç kameraman da o anda oradaydı. Fakat kayıt almalarına izin verilmedi. Bu arada şairlerden Ahmet Veske yanımda vaziyet alarak korumaların püskürtülmesinde önemli rol aldı. Korumalar çevremden dağıldıktan bir süre sonra, bulunduğum yere Bakan Bey geldi. Fakat konuyla ilgili herhangi bir söz açılmadı. Ortamla ve gündemle ilgili genel şeyler konuşuldu.

Bu arada gösterdiğim tepkide failler bağlamında bir yanlışlık yaptığım söylendi. Şairlere öğleyin protokol krizi çıkaran korumaların Bakan korumaları olmadığını, benim zanlı konumuna yanlış kişileri yerleştirdiğimi, olayın negatif aktörlerinin Valilik korumaları olduğunu öğrendim. Şu halde Bakanlık korumalarına karşı bir özür borcum olduğu gibi, Balıkesir Valilik korumalarına, Dursunbey gibi bir sükunet beldesinde halktan ve şairlerden herhangi bir devletliyi korumalarına hacet olmadığını bilmedikleri için sert kınama cümleleri sarfetme hakkım doğuyordu.

Vakit hayli ilerlemişti. Geceyi ilçede değil, köyümde geçirecektim. Bu arada birlikte geldiğimiz köylülerim de geri dönüş saatinin geldiğini haber verdiler.

11. Suçıktı Şiir Akşamları’nın ikinci gününe katılmadım. Onun yerine programa Bursa’dan katılan bir grup arkadaşımı köyümde misafir ettim.


30 Temmuz 2026 Perşembe

TECEDDÜT FIRKASI'NDAN YENİ PARTİ'YE TÜRK SİYASETİNDE "DEPLASE"

Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'ndan mağlup olarak çıkıp da Mondros Ateşkes Anlaşması imzaladıktan sonra,  sürecin faili İttihat ve Terakki Fırkası'nın ileri gelenleri topuklarına acıklı zil çaldırıp ülkeden çıkarlar. Atlasta sınır atlamaya fırsat bulamayan veya buna gerek görmeyen kadrolar ise meclis veya bürokraside kendilerini kısa bir süre de olsa nadasa bırakırlar. 

Bu süreç içerisinde İttihat ve Terakki Fırkası kendisini 1 Kasım 1918'de fesheder. Çok geçmez,5 Kasım 1918'de fırkanın topukları yağlayıcıları ile arazi olucuları siyasi arenada boşluğa yer olmadığı fikrinde ittifakla Teceddüt Fırkası'nı (Yenilik Partisi) kurarlar. 

Kurucu reisi Hüseyin Hüsnü Paşa olan Teceddüt Fırkası'nın kurucuları arasında Şemsettin Günaltay, Yunus Nadi (Abalıoğlu) gibi milletvekilleri yer almıştır. İçinden çıktığı İttihat ve Terakki Fırkası yöneticilerinin baskıcı yönetimine yönelik eleştirileri bertaraf etmek, bu partinin oluşturduğu negatif imajı temizlemek, dolayısıyla yeni bir vizyonla yola devam etmek gibi amaçları yüklenen Teceddüt Fırkası, İzzet Paşa, Tevfik Paşa ve Damat Ferit Paşa kabinelerine tekabül eden yaklaşık 7 aylık bir süre içinde varlık gösterebilmiştir. 

"İttihat ve Terakki Fırkası'nın devamı olduğu" gerekçesiyle 5 Mayıs 1919'da Damat Ferit Paşa hükümetince kapatılan Teceddüt Fırkası, 107 yıldan sonra, ilginç bir tesadüf veya bilinçli bir tercih sonucu ortaya çıkan isim benzerliğinden ötürü, 24 Temmuz 2026'da kurulan Yeni Parti'yle birlikte tekrar hatırlanmayı hak etmiş olmalıdır. 

31 Mayıs 2026 Pazar

ŞİİRANKARA-2: İLHAN BERK'İN ANKARA HARİTASI















İlhan Berk'i Ankara şairi yapan bir kaç gerekçe vardır. İkinci Yeni şiir hareketinin Ankara merkezli oluşu bunlardan birisiyken, bir diğeri Sakarya Sokağı Baladı, Çıkrıkçılar Yokuşu, Ankara-1, Etlik Sırtlarından Ankara, Turan Erol'un Üç Resmi Üstüne gibi şiirlerindeki Ankara sahneleridir. 

Bu şiirlerden hareketle İlhan Berk'in belirlediği Ankara haritası üzerinde gezintiye çıkacağız. 


SAKARYA SOKAĞI BALADI

 

Baktım yöremiz burçlar, yöremiz Kova Burcu, Yengeç, Başak, Boğa Burcu yöremiz

Bir kız Oğlak Burcunun üstünde, Sevinç belki, soyunuk, oralarıyla oynuyor

Ben seni, öbür burçları alıyorum sokaklara, denizlere çevirip bakıyorum

İlkin Sakarya Sokağı, Akdeniz’in kırık dökük bir kolu ilkin gelip çarpıyor

Sonra dünyalar güzeli yinin çizgileri, yorgun, mutlu alaz alaz hani

Hani beni yerden yere vuran o Salamisli Denizciler Korosu boynun

O yanından ayırmadığın gök, acımsı koşuk olmayan nesir halinde hani

Aşağılarda maystro aşağılarda bakıyoruz beybaba, firikik, sifos bakıyoruz

O gök o alasız çizgileri yinin o dudağına tam arasal inen çizgin

Birer birer gelip vuruyor.

 

Tuttum hey dedim aldım sokakları, Bayındır, Devrim, Adakale Sokağını hey dedim aldım

Herbirini nasıl hele birinin çizgilerini nasıl seviyorum, karıştırıyorum nasıl

Baktım Sakarya Sokağı Karanfil Sokağı’na bakıyor, Karanfil Sokağı yattı yatacak baktım

İlkin çiçek kokan üstlüğünü o korkunç yeşil üstlüğünü çıkarıp attı geceye

Gecede bir kıpırdama oldu bir yeri ağardı bir yeri korkunç koptu duyduk

Sonra şöyle çırılçıplak şöyle kuştüyü o canım kollarını açtı şöyle mavi

Yürüdü vakit deyip Sakarya Sokak elleri kollan her yanı vakit deyip yürüdü

Bir yer belki bin belki daha da eski çağlar daha eski yıkılar, şatolar düşüverdi

Bir dürüldü bir açıldı hiç açılmayacakmışleyin bir dürüldü bir açıldı gece

Çiroz, Adakale Sokak bir de fakir bitli bir sokak, Çırağan Sokağı çıngırağı çekti

 

Bütün sokaklar bütün öbür sokaklar yerlerine döndüler, dönüp işlerine başladılar

Belki bin belki daha eski taş tunç çağları geçti belki de, biter gibi değildi gece

Önce bir çocuk bir okullu çocuk bağırdı hey dedi hey cumartesiler, salılar, pazarlar

Hey 2'ler, 3’ler, kalemler, defterler, dili dılı geçmişler bütün geçmişler, üçgenler hey

Çavuşağa hey, Balıkçı Necati, Florya, Bizim Misuri, Karikatürist Halim hey dediler

Hey bu kadar yeter diye bağırdılar Sakarya Sokağına bu kadar yeter diye bağırdılar

Birbiri ardına dizildi sabahlar, sabahlar öbür sokaklar öbür denizler

Birden doğruldu Sakarya Sokak aklına Balıkçı Necati geldi birden,

Necati dükkânını açmalı diye düşündü

Baktı çırılçıplak uyuyordu Karanfil Sokak bir yeri bin yeri uyuyordu baktı

 

Açsa üstünü

Sabahtı

Herkesin istediğiydi

 

Üstünü açtı.

 

 

Sunu

 

Nereye diyor burçlar, İkizler Burcu, Koç, Oğlak burçları nereye diyor

Hiç diyorum hiç on beş yıl öteye, on beş yıl ötede bir çocuk beni bekliyor

Gidiyoruz dünya güzeli bir ormanda bir kocaman bir sarı ay düşüyor

Gözleri gözleri çıkıp çıkıp geliyor, gözlerinin içini bilmezler nasıl bilirim

Gözlerinin içini bir bilseler kimse savaşın adını ağzına almaz

Bilseler bir sabah sonrasız, bin satır on bin satır bir sabah bilseler

Böyle alıyorum Akrep, Boğa, Öküz Burcunu tüm kötücül burçları böyle alıyorum

 

Ulan diyorum

Çekip gidin artık

 

Çekip gidiyorlar

 

 

 

ÇIKRIKÇILAR YOKUŞU

 

Ve yüzünü alıp çıktım. Öğleye doğruydu

Çıkrıkçılar yokuşuna yağmur yağıyordu

 

Ellerin ellerimde sessiz yürüyorduk ve

Kapkara bir oğlan durma bize bakıyordu

 

Tuhaf uzun bir sokaktı ve ben susuyordum

Bir kız memelerini bırakıp gidiyordu

 

Âşıktım ve hep seni soyuyordum aklımda

Bir adam çarşıyı üstümüze kapıyordu

 

Kadınların kızların ardından gittim durdum

Öptüğüm yerlerin içimde durulmuyordu

 

Üç kez yokuşu indim çıktım boncuklar aldım
Kocaman kırmızı ağzın ki hiç bitmiyordu

Akşama doğru bir aşçı dükkânına girdim

Sana benzeyen incecik atlar geçiyordu

Sonra birdenbire büyük bir sessizlik oldu

Bu dünyadan İlhan Berk geçti dedim yürüdüm

 

 

ANKARA

 

I

Ve Ankara ili yazılı bir haritanın önünde duruyorum

Bir dörtyolağzında kış günü ve ayakta.

 

Bir Frik kabartması gibi gök.

 

Ve bir ilkçağ denizi gibi suskun. Ve düz.

Düz yüzün gibi senin. Ya da uyanmak gibi bir cuma günü

 

Eski bir Ankara evinde: hayatlı cumbalı ve yeşil

Ve kesinkes Hacıbayram'da ve Gaziantep Sokağı'nda.

 




Ve gidilen bir yol gibi sonra.

 

Gidilen bir yol mudur Ankara?

Ki kıraç ki düz ve Asur yazısı gibi okunmayan

 

Ve taşlık.

 

Taşlık bir yolu dönüyor bir kaplumbağa

Bir yokuşu: Bostanlı, çayırlı ve kırmızı topraklı.

 

Bir evin içi gibi gözleri. İyi atlar gibi.

İşte en eski otları, eski zamanları geçti

 

Kent başladı işte. Yaşamaya başlaması gibi durup dururken

Bir tahtanın. Durup dururken. Bin yıllık.

 

Gün, üstüne çapraz düşmüş gibi ve sarı

Yavaşça iniyor bir evin sağrısını ve bir eski

 

Yapıyı. Yavaşça aldı işte elini eline sabahın. Hızla

Geçiyor Şekerciler Sokağını. İşportasını açtı bir işportacının

 

Ve çekildi.

 

Ben sessizce bir yolu tepiyorum Ulucanlar'da

Ve hiç çıkmayan kokular sürünüyorum kör bir adamın elinden

(ki yerinden kımıldamaz şişeleri ve kokularıyla yaşar

ve yalnız pazarları çıkar pazarları sevmediğinden).


Sen ki eski kentleri seversin eski sokakları

Eski bir tokmağı, bir kapıyı (taşlıklı bir avluya açılan)

Ve göğe.

 

Ve dünyaya yeni gelmiş gibisin bu eski kentte.

 

Başını almış gidiyor bir asfalt

Ve düşüyor İskitler'in orda bir kavşağa çarpıp

Upuzun yattığı bir adamın (dili dolaşarak dilenir

Ve hâlâ Çankırı'da sanır kendini ve kırık gözlüğünü).

 

Ve lokma satıyor bir adam Dışkapı'da. Tütün dolu cepleri

Ve: Sıfırın altında uygarlık olmaz!

 

Diyor. Anafartalar'a çıkıyor sonra yüzü bir çocuğun

Keçecileri, bakırcıları ve gön tacirlerini geçiyor

 

Geçer gibi bir çağı limon küfü sarısı:

Atlı - kağnılı katır sırtlı ve duraklaya konaklaya

 

Ve çan çalarak ve ateşler yakarak

Yarı haç sayılan bir gidişi.

 

Ve bir kuş konuyor bir sütuna

Bizanslı arsız bir oğlan gibi bakıyor sen geçerken.

 

İşte ilk kez anlatılmaz güzel ağzı bir atın ve bir çerçinin

Eski kilitler satan ve eski bağıran.

 

İskambil mi oynuyor Cebeci'de bir kahvede işçiler?

Sakallı ve gülüyor gibi yüzleri

Ve hep yanlarında taşıyorlar geceyi ve bir akar suyun yavaş yavaş

 

Kıvrılışını

 

Ve akışını sonra.

 

Hızla geçiyor otobüsler. Geceyi taşır gibi. Geceyi

Ve bir aşkı.

 

Yıkanmış ipek gibi.

 

Ve senin bir dağ eteği gibi büyüttüğün.


II

 

Bin sayfalık kitap gibi Ankara: Yollar, köprüler, nehirler,

iniyor. Güller, ekinler, demiryolları, demir kuşaklar,

bacalar, mezarlıklar, fabrikalar.

Ölümlü ölümsüz beton yığınları, oksitler, ökse otları.

Arsalar, depolar, benzin istasyonları.

 

Bir kitap: Bir ölünün açık bıraktığı

Ve bir kâğıt düşürdüğü sonra incecik elyazisıyla, bir tarih kitabından:

 

Timur Ankara'ya doğruldu. Bu taraftan Beyazıt Han yazılı

askerini çıkardı. Tatarlar da vardı. Onlar da Ankara'ya

vardılar. Timur da geldi. Beyazıt Han ikindi zamanı kondu.

Timur hendek kazdı. Cuma günü sabah oldu. Sancaklar

çözüldü. Kösler çalındı. Beyazıt Han atını tepti.”

Ve sonra bildiğimiz gün düştü.

Sonra ikisi bir halının üstüne oturdular.

Eldivenli ahçılar da geldi. Ve kebapçıbaşı ve hamurcubaşı ve

yahnici geldi.

 

Ve siniler, sahanlar ve Hint'den tabaklar ve peşkirleri ve leğen ve

 ibrikleri ve baklavası ve peluzesi

 

ve hüdamları gilmanları ve kekik ve düraç ve sülün

 

ve sabunları, pabuçları, duvarları ve bacaları

 

ve pak ve pakize ağaları, çuhalar ve nişancıları ve mehterbaşıları

 

ve küfe ile gelen kavun karpuz nar ve turunç

 

ve yoğurtçuların yoğurdu

 

ve şerbetçiler ve dahi terziler ve çuhacılar çuhası

 

ve abacılar ipekçiler dellallar kavaflar mücellitler

 

ve eskicilerin işleri ve dahi tacirler, sığırcılar, keçeciler, hallaçlar

 

ve yaz kış üç çeşit hoşaf geldi.

Gök durur mu o da geldi.

 

Ve Beyazıt Han kendi işini gördü.

 

Ve uzayıp gidiyor Hüseyingazi dağı. Ve Hıdırlık tepesi Hatip

çayırı yalıyor ve Galatları.

Büyük gözlü Galatları.

Ve Augustos'u ve Barbarları ve içkaleyi

- ki gök avcundaymış gibi dolaşırsın

Ve gözleri uzundur çocukların ve kedilerin ve bir bekçinin oğlan

  kovalamaktan -

Ve bir Sasani beyini. Cebi kabarık.

Sonra da şakul hızıyla düşüyor içkaleye (kınına giren bıçak gibi

sokulup zindan kapıya

ki III. Leon bir taşını kendi koymuştur ve Nikefor aynı taşı

kaldırıp koymuştur

beyaz hâlâ da

 

ve Akkale'yi görmez).

 

Ve bir rüzgâr Çankaya'ya çıkıyor. Bir evin üst katına. Ahşap.

Kafes pencereli.

Belli bir yapağı tüccarının eli değmiş ve bir gemiyi andırır

Ve havuzlu ve hiç bekâr kokmamıştır ve faytonla çıkılır

 

Ve toprak donar.

 

Ve CUMHURİYET diye on harfli bir sözcüğü heceler içinden

Mustafa Kemal. Ayağında kilot ve avcı ceketi/Atapazarı'nda

köftecilere dönercilere gülüp/Kuyulu Kahve'de tavla

oynayanlara bakıp/ iskambil oynayan çetecilerle selâmlaşıp/ ve

Taşhan'da dolaşıp/ Vasıf’ı, Necati'yi, Mahmut Esat'ı dinleyip/

atlı atsız Kuvâyı Milliye'cilerle karşılaşıp/ kalpağını

kaşlarının üstüne düşürüp/ ve bastonunu kaldırarak

ve köpeğiyle Yahudi mahallelerinden geçip/ başını okşayıp sarı

bir çocuğun (haftalardır kendi kendine düşündüğünden)/ ve

sol elini hep pantolonunun cebinde tutup - ki bıyıklı ki

kolalı yakalı ve artık rakıya alışmış/ ve şiiri bıraktığı için

küskün, isyanlı/ ve çocuk gibi gözleri ve elleri

Ki Karaoğlan'ı sağına alıp Kurşunlu Hanı'na vuracaktır

Ve öksürecektir.

 

Ve düşüyor rüzgâr. Düşüp yolunun üstündeki evlere uğruyor

Ve uzun uzun kalıyor gittiği her yerde

Sonra da bir ağacın damarlarını sayıyor adını kazıyor bir çakıyla

Ve üç kez inip çıkıyor aynı yolu

ve bir kitabın yapraklarını.

Açık kalmış bir defteri kapıyor

Kalemine dokunuyor senin

 

Dönüyor işine.

 

Ve gürültü ayaklanmış dolaşıyor Hal'de

Yani Hal çalışıyor.

 

Akşam mı? Akşam Çerkeş Sokağı'na iniyor.

Uzun mu uzun Çerkeş Sokağı

ve Peçevi tarihi gibi güzel.

 

Ve dar.

 

Soru: Dünyanın en güzel sokağı hangisi?

Cevap: Çerkeş.

 

Ve Horoz şekeri yiyerek geçiyor bir adam. Önü açık.

Ve dünyaya ikinci kez gelmiş gibi bıyıklarını buruyor ve

Koluna alıp çıkıyor Çetiner çıkmazını. Ve dürülü bir mendili.

 

Ve polislerle çarpışıyor öğrenciler Kızılay'da

 

Ve ben: They have fine eyes!

Diye yazıyorum bir cama

 

Ve kalıyor.

 

Ve gece yeniden kuşanıyor geceliğini.

Basımevlerine iniyor.
Yeniden başlıyor kent. Trenler, hastalar, lâğımlar ve sargı bezleri


Ve çocuklar.      

 

Ey kent!

Böyle diyorum, böyle bir işçi bir suyu çekip getiriyor.

Büyüyor su.

Sonra yavaş yavaş çekiliyor kınına.

 

Suyun oraya iniyor kuşlar ve bir yarın

Sağrısına gelip duruyorlar.

 

Bir ateşi yeniliyorlar. Ve savuruyorlar külünü

 

Bir külün

 

yanına.

24 Mayıs 2026 Pazar

ELEŞTİRMENLİK RÜŞVET OLARAK VERİLİRSE…

Malumu ilam etmeye gerek yok ya, gene de söyleyeyim: Siyaset âleminin sıradanlaştırıcı dünyasıyla pek ilgilenmem. Doğal olarak o dünyayla ilgili yazılar pek çıkmaz kalemimden.

Fakat birileri, siz istemeseniz de, çeker sizi…

Bu, belki kaçınılmaz bir durumdur, fakat neticede ilkelerinizden taviz vermeniz anlamına gelebilir.

Taviz vermek anlamına gelmeyecek “siyaset” yazıları da çıkabilir kaleminizden. Aynen aşağıdaki satırlarda görüleceği gibi.

Çünkü, ortada hassas bir konu vardır ve bu konuyu ancak siz yazabileceksinizdir. Başkalarının o konuda eline kalem almaya mecali yahut cesareti bulunmamaktadır.

Buyurun, başlayalım…

Ankara merkezli bir edebiyat dergisinin önsözünde gördüğüm şu başlık beni ürpertti: “Kemal Kılıçdaroğlu şiir eleştirmeni olsaydı?”

Bir süre, başlığın altında dizilmiş olan harf yığınını okumaya cesaret edemedim. Korkum, bir pişkinlikle karşı karşıya gelmektendi…

Nice bekleyip cesaretimi topladıktan sonra, korkumla baş başa kaldım!

Metni yazan kalem, güncel siyasetin bir aktörünü, üstelik pek çok bayat ilişki ağına da adı karışmışken, boyayıp cilalayıp önümüze sürüyor. Bakın şu cümleye:

“Kemal Kılıçdaroğlu’nun sadece CHP’de değil, ülke genelinde estirdiği umut rüzgarına bakınca, aklımıza edebiyat, şiir dünyasında da buna ihtiyaç duyulduğu geldi.”

Bir edebiyat dergisinin ilk satırlarını bu cümlelerle kirliliğe teslim eden kişi, bir siyaset arenası amigosu edasıyla devam ediyor yazısına. “Bu şahsın kamuoyu nezdinde belirginlik kazanan dürüst kişiliği” şeklinde bir dizi kelimeyi sıralıyor. İster istemez bu noktada hangi dürüstlükten bahsedildiğini düşünüyorsunuz bir an, bir itiraz cümlesi olarak…

Metin bu minval üzere sürüp gitse gam duymayacaksınız. Hayır, amigomuz sözü şiir dünyasına getirmesin mi! İşbu dürüst kişilik “şiir ortamına sirayet edebilseydi…” Böylece sözü edebiyat ve şiir ortamına, daha da özelde şiir eleştirmenliğine getiriyor. Doğrusu, iyi bir nokta; fakat yapılan genellemeye ne demeli? Bu disiplin üzerinde emek harcayanları bir çırpıda harcamasına nasıl tahammül etmeli? Evet, belki adı eleştirmene çıkanların bir kısmı (ki bunların ekserisi şikayet sahibinin siyasî kimliğiyle ortaklık gösterir…) işlerinde şike, hile, (meyhane arkadaşlığına bağlı) torpil gibi ahlaksızlıklara müracaat etmekte, işlerini erbabınca yapmamaktadır, kabul…

Bunların ipinin pazara çıkarılması, ne güzel olur… Öyleyse, haydi çıkar şunları ortalığa, yaz adlarını şuracığa… Olmaz…

Bu arada, şiir ve eleştiri dünyamız bunların egemenliğindeymiş gibi görünmekle beraber salt bunlardan mı müteşekkil… “Adalet duygusu”na dikkat edeni, “belgelerle konuş”mayı ve “yazının edebi değerini” dikkate almayı hassasiyet makamı haline getirenleri niye harcıyorsun?

Belli ki amaç üzüm yemek değil… Amaç, bir siyasetçiyi bir vesileyle arz etmek. Bunun için “… şiir eleştirisinin Kemal Kılıçdaroğlu’su” diye bir ifade kullanılacak… En sonda ise, genel bir takdim yapılarak, yazı sonlandırılacak: “CHP bile bulabilmişse, şiir dünyası niye bulmasın?” Böylece, kokuşmuş bir arenanın soru işaretleri taşıyan bir başkahramanı bir referandum arifesinde dergi okurlarına tavsiye edilirken, maalesef edebî (edeple ilgili) hassasiyetler dikkate alınmıyor.

Makinist, Sincan İstasyonu’nda treni raydan çıkarmıştır, toprağı bol olsundur!

(Van, 24 Ağustos 2010)


Not: Bu yazı ilk kez 26 Ağustos 22010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.

22 Mart 2026 Pazar

KÖPEĞİN TÜYÜNDEN HUKUKUN SUYUNA ÇIKMA!

İnternet aleminde kulaç atarken önüme düştü. Köpeğinin dökülen tüyleri kendisini canından bezdiren bir sosyal paylaşımcı "Köpeğimin tüylerinden kıyafetlik kumaş yapmak" başlığını açıyor ve şu soruyu soruyordu: "Kahrolası köpek deli gibi tüy döküyor, ben de bari onunla faydalı bir şey yapayım dedim. Bunu daha önce deneyen oldu mu? Olduysa da tavsiyesi olan var mı?"

Tavsiye istenir de bir âkil hoca bulunmaz mı? Bir değil, bir çok hoca çıkar, canından bezmiş paylaşımcıya bilgi ve deneyimlerini arz ederler. En ayrıntılısı şuydu galiba: "Kızılderili kabileleri tam da bu amaç için yün köpekler yetiştiriyordu! Günümüzde chiengora olarak adlandırılıyor ve yün ve köpek tüyünün bir karışımı veya %100 köpek tüyü olabilir. 25 metrelik bir köpek tüyü ipliği makarası yaptıktan sonra, alıştıktan sonra çalışması kolay bir malzeme olduğuna emin olabilirim." Ayrıntıyı ilave bir soru üzerine şöyle pekiştiriyordu bu hoca: "Bir çıkrık kullan ve sonra tabanının etrafına sar; tıpkı John'un kabuk lifi için yaptığı gibi." Bu ilave cümledeki "John" kimdir peşine düşmeyeceğim fakat diğer allame paylaşımcıların verdikleri cevapları ıskalamak istemiyorum.

Mesela birisi benzeri bir işçiliği "kedi" tüyünden, bir başkası ise "kendi" saçından icat ettiği haberlerini verir. Bir üçüncüsünün verdiği malumat genel olarak bilinen bir tavsiyeye yaslansa da hayli önemli: "Google'da aratırsanız, yaşlı teyzelerin köpek tüyünden iplik ve giysi yaptığına dair haber makaleleri bulursunuz. İlk duyduğumda, ölen evcil hayvanınızı tıraş edip birkaç hafta sonra size ipliği gönderen ve böylece ölen evcil hayvanınızdan bir eşarp ve/veya şapka yapabileceğiniz bir Norveçli kadındı." Bu "Norveçli" tezyenin peşine düşmek için de pek vaktimiz yok!

Baktım, yaklaşık 2021'de yapılmış bu muhabbet. Aradan geçen zaman paylaşımlarda link açılmaması yahut silinme gibi kimi zayiatlar oluştursa da ciddi bir doküman bırakmış geriye. İşte bunlardan en en en değerlisi en sonda yapılanı. Paylışımcı köpek tüyünden kumaşın nasıl yapılacağına dair iki link veriyor. İkincisi bu işi ticari olarak yapan bir işletmeye ait olmakla birlikte artık ölü bir link. İlki ise bizi devasa bir birikime uçuruyor. Şu linki açtığınızda bizim buraya aktardığımız verinin bin katı malumatla karşılaşacaksınız: "Köpek İpliği Nasıl Yapılır: 15 Adım!"

Sizi bu 15 adıma havale ederken sözümü bitireyim: Malumunuz olan vardır, bir siyaset cambazı vaktiyle şöyle diyordu: "Hukuk siyasetin köpeğidir." Bu bağlamda şunu sorayım: Bahsedilen "köpek"in tüyünden kumaş yapmak mümkün mü? Değil tabii ki; zira köpeğin tüyü kadar değeri yoktur suyu çıkan hukukun!


YAKUP MELEKLE Mİ GÜREŞTİ?
















Saldırgan bir boğanın kuyruğunda bir haspa
Diyelim de burada olmasın teşbihte hata
Sinek avlıyor ama öldürüyor zamanı
Fena sarsıyor dengesini âlemin
Ne var ne yok elinde savuruyor pek şedit
Şeytan deniyor buna fuhşiyat dünyasında
Yakub'un güreştiği işte böyle bir bela

Almanya Çıldırdı'da bahsetmiş Godwin Baynes
Zorlu bir soru olmuş hâkimlik sınavında
Cennetin Tazısı'nda âzade bir dize size
Divan şairleri aşüfte derdi olsaydı twitterda
Sığmazmış ama asla hiç bir etikete öyle
Damından türemiş bir sıfat anasının
Solutur burnundan güreştikçe Yakub'u

Hüseyin Rahmi ki onu Melek sanmıştı vakta
Doldurma kıt’alarda onbaşıdır ablanız
Mız mız değil dudağı direkt dalar bacağa
Kaşlarını çatmasın kirpiklerin ok gibi
Kararır dünyaları muhitinde herkesin
Yürek yemiş olsa da nafile salat olur
Yakup tuş olmaya ramak kalır bir anda

Ankara, 4 Kasım 2022

12 Mart 2026 Perşembe

GÖLGE ŞAİR TASARILARI-8

29.


"Neredeyse kendimizi koruma gücümüz bile yok!" diye yazdım cevabi bir metin olarak Tibor Kiwy'e. Akabinde, bir kötümserlik anıtına yakışacak şahane bir cümle diye geçirdim içimden. Şimdinin karamsarlıklar doğuran gündemleri geleceğime dikenli teller mi örmüştü? Öyle. Kendime yaptığım bu itirafı ifşa mı ediyordum?

Kiwy'in sükutunu ikrar kabul edip dilimin yelkenlisine nefes üfledim: Korunmasızlığımız toplumsal her birimde geçerli: Hane halkına, yol arkadaşına, mesai çevresine, kamusalda devlete, her yerde herkese ve herşeye karşı kendimizi nasıl koruyacağız? Muhayyel "100 Soruda Ben" kitabımın birinci sorusuydu artık bu.

İçimin mapushanesinde kapılar birbirini takip ediyor. Astrolojim iyi haberler vermiyor. Kötü bir senaryoya imza atmanın sırası geldi. Şairliğim kurtarmayacak beni. Müziğim hiç! (Aniston Cajal)

Ankara, 12 Mart 2026

Serinin evveliyatı için tıklayınız!