Ahmet Haşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Haşim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2019 Salı

ÖLÜMLÜ VAKİTLER

“Önemli Günler ve Haftalar”ın kutlanması nasıl okulların rutin, donuk ve ölü etkinlikleri ise, toplumun geneline empoze edilmiş birtakım özel zaman dilimleri de aynı kategoriden sayılmalıdır: X günü, Q gecesi, Y haftası, Z yılı…
Kuşku yok, bu türden tamlamalarla anılan zaman dilimlerinin artı değerler taşıdığı, bir miktar faydalar oluşturduğu bahis konusu edilecektir. Sözgelimi, böylesi özel zamanlarında birtakım ekonomik hareketliliklerin olduğu gözlenecek, hatta amorti kabilinden pozitif gelişmelere tanıklık edilecektir. Fakat bu özel zamanlar vesilesiyle sahih ilerleme ve kalıcı dönüşümler mümkün değil gerçekleşmeyecektir…
1980 darbesinden bu yana gerek eğitim camiası, gerekse toplum için mühim addedile gelen Öğretmenler Günü de benim nazarımda aynı negatifliği taşımaktadır. Üstelik bu özel zaman diliminin daha ilk başta “üretilme ortamı” ve “gerekçe biçimi” antipatik mahiyetler taşır. Bu iki temel kara kusura, yukarıdan beri söylediğimiz niteliksizlikleri de eklersek, yazımızın “gündem dışı” görünüşü anlaşılır olacaktır. Ayrıca, öğretmenlik kurumunun tek güne hapsedilmekten ziyade, bütün zamanları kaplayan bir niteliğe şamil olduğu da hepinizin malumudur.
Bu girişten sonra, bir kitaptan bahsetmenin sırası gelmiştir: Mustafa Özçelik’in “Eğitime Adanmış Hayatlar”ından… Bu antolojik bir çalışmadır. Kendisi de emekli bir öğretim üyesi olan şair Mustafa Özçelik, son yıllarda hazırladığı öğretmenleri konu alan derleme kitaplarla adeta öğretmen camiasının Türk edebiyatı içindeki algılanışına ışık tutmaktadır. Özçelik, daha önceki yıllarda öğretmen şiirlerini Dünyanın Bütün Çiçekleri, öğretmen hikayelerini ise Ben Öğretmenim Çocuklar adlı antolojilerde bir araya getirmişti.
Eğitime Adanmış Hayatlar’ın alt başlığı “Unutulmayan Öğretmenler”… Kimler, hangi öğretmenlerini unutmamış, edebiyatımızın meşhur şair ve yazarlarının öğretmenleriyle ilgili duygu ve düşünceleri bu kitapta bir araya getirilmiş. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ali Nihat Tarlan, Süheyl Ünver, Sabri Ülgener, Amil Çelebioğlu, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Orhan Şaik Gökyay, Orhan Okay, Samiha Ayverdi… Unutulmayan öğretmenlerden sadece bir bölümü. Unutmayanlardan da bir bölük sıralayalım: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşimi, Mehmet Çavuşoğlu, Cemal Kurnaz, Abdullah Uçman,  Berke Vardar, Talat Sait Halman, Hikmet İlaydın, Birol Emil, Ersin Nazif Gürdoğan… Her iki listeye daha genç şair ve yazar öğretmen ve öğrencileri dahil etmediğimi özellikle belirteyim. Onları merak eden ve bu kitabı (hatta Özçelik’in hazırladığı diğer kitapları) okumak isteyenler, Eskişehir Odunpazarı Belediyesi’nin Kültür Dairesi’yle iletişime geçer…
Eğitime Adanmış Hayatlar’da bendenize de ait bir yazı var. “Yıllar ve Yollar Boyu” başlıklı yazım iki bölümden oluşuyor. Sözkonusu yazımın “Taşlı Yolun Taksisi” ara başlıklı ikinci bölümünü buraya alıyorum:
1970’lerin bütün mevsimleri siyah beyaz idi. Eylüller ise solgun, yani daha bir siyah beyaz.
İlkokulun birinci sınıfını babamın bir prensibi sebebiyle çift dikişle geçiyorum. Okuyacağım ya, sağlam olması gerekiyormuş dikiş. Birinci sınıftaki ilmekler sıkı olurmuş… Hem babam hem de öğretmenim, benim de rızamı alarak yapıyorlar bu işi…
Halil İbrahim Aksoy, Nasuh Perperek ve Sedat Tunç benim ilkokuldaki öğretmenlerim… Halil İbrahim Bey kendi köylümüz. Nasuh Bey’in memleketi Eskişehir diye aklımda kalmış, sebebi bizden sonra Eskişehir’e tayininin çıkmış olması. Sedat Bey ise Çanakkale Bayramiç’tendi ve bizim köyde en uzun süreli görev yapan oydu.
Nasuh Perperek ise bize öyle uzun süreli bir öğretmenlik yapmadı. Sadece bir yıl.
Ama bu kısa sayılacak zaman içinde, bende önemli izler, etkiler ve pek tabii, hatıralar bıraktı.
Sözgelimi, o bir yıllık süre içinde beni çok ağlattı Nasuh Bey. İlginç bir husus, herhangi bir konuda birkaç cümleyle dokunuverirdi. Ve ben ağlardım. Alıngan, üstelik gözü sulu biriydim.
Bir başka husus, Nasuh Bey’in pazardan gelen ekmeklerini ve gazetesini kendisine benim ulaştırmışlığımdır. Şehirle iletişim halinde olan tek kişi babamdı. Demiryolu işçisi babam, hemen her gün, istisnasız, Balıkesir’den gelen posta treninden teslim aldığı “akça ekmek”leri ve gazeteleri Nasuh ve Sedat Beyler için köye getirirdi. Ben de onları evlerine götürür, teslim ederdim. Bu getir götür işine bayılırdım. Şunun için: O yıllarda iyi ders çalışalım diye zaruretler hariç sokağa çıkmamıza mani olunurdu. Köy yerinde tutmayacak olsa da tatlı bir yasak… İşte ben bu ekmek teslimi geliş gidişleri sırasında sokağa çıkmış olur, fırsattan istifade, sokağın tadını çıkarırdım…
Nasuh Bey’in bende ve tahmin ediyorum o yıl okuttuğu bütün arkadaşlarımda bıraktığı en önemli iz Taşlı Yolu temizleme çalışmaları sırasındaki güdülemeleridir…
Taşlı Yol, Araba Yolu’na göre biraz daha kestirme bir yoldur. Bu yol, adını üzerindeki taşlardan alır. Aslında bir sel suları yatağı konumundaydı. İki dağın kesişim noktasında, derince bir vadide. Ancak yayaların kullanabileceği bir yol olarak da kullanılırdı. Hâlâ kullanılır…
Araba Yolu’nu ise arabalar kullanırdı. Arabalar yani iki öküzün çektiği kağnılar. Sonra sonra traktörler geçmeye başladı üzerinden. Bir de haftada, ayda bir köye uğrayan resmî, askerî arabalar…
İşte öğretmenimiz Nasuh Perperek bir yıl kaldığı köyümüzden ayrılırken bir yol efsanesi bıraktı bizlere.
Nasuh Bey, bu efsaneyi birkaç uygulama ile oluşturdu zihnimizde.
Taşlı Yol Efsenesi: Öğretmenimiz bizi arada bir gezi ve gözleme çıkarıyor, bu arada bir fırsatını bulup Taşlı Yol’un taşlarını temizletiyordu. Temizletme dediysem, o yığın yığın taşları kucaklayıp yahut sırtlayıp uzaklara götürdüğümüz sanılmasın. Taşları yolun kıyısına, ‘ak’ yahut ‘kara’ sıfatlarını başına eklediğimiz ‘peynar’ makiliklerinin aralarına atardık.
Diyeceksiniz ki bunun neresi efsane. Şurası: Nasuh Bey bizi güdülemek için esrarengiz bir cümle kurardı. Sadece bir cümle: “Gelecek yıl köye taksiyle geleceğim ve onu bu yolda süreceğim!”
Taksi, evet, 70’lerde büyük bir olay. Seneye bu yoldan köye çıkacak taksinin düşlerini kurar ve büyük bir zevkle işe sarılırdık.
Taksi, hayır, bu benim için bildiğimiz bir motorlu araç değildi. Bundan daha ötede, ulaşmamız için önerilmiş bir manevî hedef, ölümsüzlüğe ulaştıracak bir iksirdi.
Bunu böyle bildim ve bırakın taksiyi, ertesi yıl köyümüze kendisi dahi gelmeyen öğretmenim Nasuh Perperek’i yıllar boyu kendimde var ettim… (s. 180)

14 Mayıs 2019 Salı

AHMET HAŞİM'İN 'KARANFİL'İ

Ahmet Haşim (1884-1933), modern Türk şiirinin kurucu şairlerindendir. Onun adı Fecr-i Âti Topluluğu ile birlikte anılsa da, poetik duruşu ile aslında bağımsız bir şair profili çizer. Nitekim şiirde anlamı bir kenara atıp söyleyiş güzelliğini ve musikîyi ön plana çıkarması, onu özgün bir şair kılmakla bırakmaz, sonraki kuşakları da derinden etkiler.
Onun şiirimiz içindeki yerini göstermek için değişik yollar seçilebilir. Bunlardan birisi de bir şiirini ele alıp şerh etmektir. Bu doğrultuda biz, Haşim’in iki üçlükten oluşan “Karanfil” başlıklı şiirini gündeme alacağız. Önce bu şiiri okuyalım:

“Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil
Rûhum acısından bunu bildi

Düştükçe vurulmuş gibi yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler,
Gönlüm ona pervâne kesildi.”

İlk defa Yeni Mecmua, IV, 1923, s. 20’de, “Bu şiir Aptülhak Şinasiye ithaf olunur” ifadesiyle yayınlanmış olan Karanfil, şairin Piyale (1926) kitabındaki on ikinci şiirdir. 
Şiirin Yeni Mecmua’daki ilk neşrinde birinci mısra “Yarin dudağından getirildi”, üçüncü mısra “Gönlüm acısından bunu bildi” şeklinde idi. Şiirin ikinci mısraı, Haşim’in ölümünden sonra Yeni Mecmua’nın 21.6.1933 günlü “Ahmet Haşim Nüshası”nda “Bir deste alevdir bu karanfil” şeklindedir. Yine aynı mısra Feyzullah Sacid’in Ahmet Haşim hakkındaki bir makalesinde “Bir katre ateştir bu karanfil” (Ülkü Mecmuası, XVII, 1941, s. 17) şeklinde kaydedilmiştir. Şiirin bir başka neşrinde de dördüncü mısra yerine yanlışlıkla “Bir Yaz Gecesi Hatırası” şiirinin üçüncü mısraı “Oklar gibi saplanmada kalbe” eklenmiş ve şiirin dördüncü mısraı eksik kalmıştır (A. Haşim, Hayatı, Seçme Şiir ve Yazıları, İst., Semih Lütfü Kitabevi, 1941, s. 13). 
“Karanfil”, Ahmet Haşim’in poetikasını net şekilde gösteren bir şiirdir. Bu şiirde, şiir sanatının muhtaç olduğu ahenk, ritim, armoni gibi unsurlar estetik diğer değerlerle birlikte ve iç içe yer almaktadır. Duygu yoğunluğu, seslerin ve işaretlerin arkasına gizlenmiş hayâl âlemi, içten içe, alttan alta kendini ele everen hüzünlü anlamıyla, ne eksiği ne de fazlası olan bir şiirdir “Karanfil”. Gerçi “Ruhum acısından bunu bildi”  şeklindeki üçüncü mısra bir nesir parçasını hatırlatıyorsa da, kendisinden önceki ve sonraki dizeleri kaynaştırır bir mahiyet taşıdığı için göze batmaz. Hatta, bu saf şiire, acemiliğe has bir tat, bir lezzet verir.
“Bu” işaret sıfatıyla gösterilen “Karanfil”, “bir katre alev”dir. Fakat bu bir damla alev, “Yarin dudağından getirilmiş”tir. Bütün benliğiyle acı ve ıstırap çeken şairin ruhu, bunu böyle “bil”mektedir. Bu kısa “anlamlandırma” çalışmasından nereye ulaşıyoruz? Haşim’in dünyasına…
Küçük yaşta çok sevdiği annesinden yoksun kalan, ömrü boyunca anne sevgisini arayan Haşim, kendi kendine izafe ettiği ve hiçbir zaman kurtulamadığı “çirkinlik” psikolojisi sonucu tadına varamadığı aşk hayatı… Her ne kadar Ahmet Hamdi Tanpınar “Karanfil” için, Haşim’in nişanlısından ayrıldıktan sonra yazdığı bir şiirdir diye anlam daraltıcı bir yorum yapsa da, “yâr”, “katre”, “alev” ve “karanfil” kelimeleriyle çizilen saha somut ve maddi bir saha değildir. Kısacası, burada sadece sevilenden söz edilmemektedir. Daha doğrusu, bu olduğu kadar, başka şeydir de: Sıcak, hakiki, dostça sarıp sarmalayıveren bir ilgi, bir ruh kucağı…
Bir çiçek olan “karanfil” renk itibariyle “yarin dudağı” ve “alev” mefhumlarına teşbih edilmiş. Bu üçünün “kırmızı” renkte birleşmesi, Haşim’in bu renge olan sıcaklığını, başka bir deyişle onun bu renkle açığa çıkan hâlet-i ruhiyyesini gösterir. Kırmızının aşırı duyarlı, içine kapalı, titiz, hisli, mahcup, çekingen ve heyecanlı insanların rengi olduğu ilmî kayıtlardan tespit edilebilir.
Burada görülen bir başka husus da “alev” ile “katre”nin (damla) birlikte ele alınış şeklidir. Şair “bir katre alev” derken, “alev”i sıvı (su, vb) maddelerin özelliğine büründürmüştür. Kâinatın dört temel unsurundan ikisine işarettir (ateş, su) edilen bu ifadede, sevgiye susamış bir ruhun çektiği acı ve terennüm ettiği ince serzeniş vardır. Şair “Bir katre alevdir” diyerek, aslında büyük bir yangın olarak içinde yaşattığı acıyı, küçük (alev) göstermekte, böylece ters etki yoluyla güçlü bir anlam yakalamaktadır.
Duygu ve anlamca yoğun olan ilk bölümün özellikle birinci ve ikinci mısraları Divan şiirimizde görülen mazmunlu, coşkun, lirizm dolu beyitleri hatırlatmaktadır.
“Düştükçe vurulmuş gibi yer yer”
Ama işte trajedi! Acı çeken, ıstırap yüklü şairin ruhu, zaten hep bu dönme dolabın içindedir. Döner durur o; umut-umutsuzluk, sevgi-sevgisizlik, vuslat-firkat, hayat-ölüm… Oysa elde, bir karanfil vardı. Herşeyiyle belli, canlı, vasıfları belirlenmiş…
Ama artık o “vurulmuş gibi”dir. “Yer yer” düşmekte, yok olmakta, ölmektedir. Hatta ölmüştür. Kelebekler onun kokusundan kızgındırlar. “Kelebekler” kelimesi “yer yer”le kafiye olsun diye kullanılmış değildir. Peki, neyi ifade ediyor öyleyse? Sanırım, “Karanfil” şiirindeki zamanı “koku” ile birlikte ele veren bir görevi vardır “kelebekler”in: Kısa, gelip geçici ömür zamanını…
Ve son mısra: “Gönlüm ona pervane kesildi.” Kavuşamayan, arzusuna ulaşamayan, doyumu yaşayamayan, hayal alemi ile gerçek hayat çarpışmasını yüksek bir kriz içinde yaşayan şairin ruhu burada kendisini apaçık gösteriyor: Şairin gönlü, canlanacak, tekrar hayat bulacak diye o ölü karanfilin çevresinde dönüp durmaktadır.
Yazımızın başında “Karanfil”in ilk kez 1923’te yayınlandığını belirtmiş, şiirin “Piyâle”de on ikinci şiir olduğunu kaydetmiştik. Aynı eserde “Karanfil”den önce “Başım”, “Karanfil”den sonra ise “Bülbül” şiirleri vardır. “Başım”ın Haşim için önemi herkesçe malumdur: Çirkinliğine dair bir kayıt… “Bülbül”ün özelliğini ise şiirin şu son iki mısraı ile ortaya koyalım: “Bil kalbimizin bahçelerinde/Cân verdi senin söylediğin gül” Görüldüğü üzere, bu iki mısra, muhtevaca “Karanfil” ile büyük bir benzerlik gösterir.
Burada, aralarında anlam bağı kurmaya çalıştığımız üç şiirin yayınlanışlarıyla ilgili tespitleri de ortaya koyalım: “Bülbül” 1921’de Dergâh Mecmuası’nda, “Başım” 1927’de Hayat Mecmuası’nda yayımlanmıştır. İlk neşir tarihlerine göre bu şiirler “Piyâle”de şu şekilde olmalıydı: “Bülbül”, “Karanfil”, “Başım”… Fakat şair bu sıralamaya uymamış, tercihini “Başım”, “Karanfil” ve “Bülbül” şeklinde kullanmıştır. Şekille ilgili bu ilginç duruma başka bir husus da eklenebilir: “Karanfil” ile “Bülbül” kitabın aynı sayfasında yer alıyor. Bütün bunlardan sonra, bu iki şiirdeki ortak havayı ve her üç şiirdeki ortak noktaları şairin bilinçli bir şekilde okuyucuya arz ettiğini söyleyebiliriz.
“Karanfil” üçer mısralık iki bölümden oluşturulmuş. “abc – ddc” kafiye şeması ile ve “mef’ûlü, mefâîlü, feûlün” aruz kalıbıyla kurulan şiirde ortak ses yoğunluğu bulunan kelimeler bir arada kullanılmış: “Yârin”, “getirilmiş”, “bir”, “karanfil”, “bildi”, “gibi”, “kesildi” kelimelerindeki “i” sesi ile “yârin”, “getirilmiş”, “bir”, “katre”, “alevdir”, “karanfil”, “ruhum”, “vurulmuş”, “yer yer”, “kelebekler”, “pervane” kelimelerindeki “r” sesi şiire hakim olan seslerdir. Bunlara “katre”, “karanfil”, “kızgın”, “kokusundan”, “kelebekler” kelimelerindeki “k” sesini de ekleyebiliriz ki, böylece şiirin müzikal yapısındaki yükseklik daha bir belirir…

4 Şubat 2019 Pazartesi

İLHAN BERK’İN GELENEK KARŞISINDAKİ TUTUMU

Şiir anlayışında sürekli değişiklikler yaşayan, buna rağmen İkinci Yeni şairlerinin başında sayılan İlhan Berk’in bu durumu, gelenek karşısındaki tavrında da kendisini gösterir. Dolayısıyla, onun gelenek bakımından değerlendirilmesini yapanlar, bu değişiklik dönemlerini göz önünde bulundururlar.
Buna göre, şairin Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953), ve Köroğlu (1955) gibi, bir dönem içinde çıkan kitaplarını değerlendiren Güven Turan, bu eserlerde deyim ve atasözü gibi klişe kullanışlara çok yer verildiğini belirtir.[i] Bu da onun daha önceki çizgiden en azından o dönemi itibariyle kopmadığını, bir anlamda geleneğe bağlı bulunduğu anlamına gelir.
Bunun yanında, İlhan Berk’in gelenekle en çok içli dışlı olduğu eseri Aşıkâne (1968)’dir  Şairin bu eserinde Divan şiiri nazım şekilleri göz önüne alınarak oluşturulan şiirler bulunmaktadır. Fakat bu şiirlerde Divan şiirinin kalıplaşmış kuralları uygulanmaz.[ii] Enis Batur, İlhan Berk’in Divan şiiriyle kurduğu bu irtibatı ‘deneysel bir tad[iii] olarak isimlendirir. Ebubekir Eroğlu, benzeri bir yargıyı, Turgut Uyar ve diğer yüzeyden yaklaşımda bulunan şairleri de ekleyerek verir: ‘Edebiyat içi kültüre önem verme[iv].
Asım Bezirci, İlhan Berk’in Divan şiirine yaklaştığını belirtir. Turgut Uyar’ı da buna dahil eden Bezirci, sözkonusu yaklaşımı Divan  şiirin şekil ve muhtevasının çağdaş kültür ve gelenekle bağının araştırılması açısından faydalı görür.[v] Fakat bu şairlerin böyle bir yolu denemeleri, Asım Bezirci için şaşırtıcıdır ve öncülükten ziyade, ‘artçılığa’ düşüştür.[vi]
İlhan Berk’in gelenekle ilgisine, bir şiirini değerlendirirken değinen Mehmet Kaplan, onun Türk şiir geleneğinden ziyade tamamıyla Batı geleneğine bağlı olduğunu ima eder.[vii]

İlhan Berk’in Gelenek Hakkındaki Düşünceleri

İlhan Berk, geleneksel şiirlerle ilgili duygu, düşünce ve atıflarını günlük, deneme ve kendisiyle yapılmış  çeşitli mülakatlarda dile getirmiştir. Onun, sözünü ettiğimiz bu metinlerdeki yaklaşımı, şiirin dize, ölçü, şekil, anlam gibi unsurlarıyla olduğu kadar, gelenekte varolan şiirlere karşı taşıdığı şahsi hisleriyle de ilgilidir. İlhan Berk, bu metinlerin pek çoğunda, kendi dünyasına ve kaynaklarına dair ipuçları da verir. Ayrıca, yaptığı bazı iktibaslar da onun tavrını ele veren hususlar olarak göze çarpar.
Şairin sözkonusu metinlerini incelediğimizde farkettiğimiz bir başka nokta da, onun, çok geniş zaman içinde söylediği bazı görüşlerinde çelişkilere, birbiriyle tezat oluşturacak duygu ve düşüncelere düşmüş olduğudur. Bunun, Berk’teki bilinen değişim ve farklılaşma temayülüyle ilgili olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden, şairin gelenek çerçevesi etrafında söylediklerini, kendi tarihî oluşum/değişim macerası içinde incelemeye çalışacağız.
İlhan Berk, gelenekle ilgili görüşlerini ‘gelenek’, ‘geleneğe bağlananlar’, ‘önceki yollar’, ‘Türk şiir tarihi’, ‘eski şiir’, ‘Osmanlı şiiri’, ‘Divan şiiri’, ‘‘Divan şairleri’, ‘Batı’,  Koşuk şiir’, ‘uyak’, ‘ölçü’, ‘beyit’, ‘dize’, ‘anlam’, ‘kapalılık’ gibi  anahtar kelimeler etrafında dile getirmiştir.
1981’de yapılan bir mülakatta, kendisinin vaktiyle ‘Divan şairi’ olduğunu hatırlatan Ece Ayhan’a cevap verirken ‘Osmanlı şiiri’ne sözü getiren İlhan Berk, bu şiirin ‘haraççı’ olduğunu, vermekten çok aldığını, hatta bu şiirin kendisine bile yabancı olduğunu, böyle bir şiiri ‘üretmediği’ni  ve ‘onu kendinden’ sayamayacağını belirtir.[viii]
Bir başka konuşmada, yine Ece Ayhan’ın aynı minval üzere sorduğu soruya, ‘ilk kaynaklar’ı olan şairleri Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Yahya Kemal şeklinde açıklayan Berk, Divan şiirinden ise sadece Âşıkâne kitabında faydalandığını söyler.[ix]
Her ozan gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur.” diyerek geçmiş şiir birikiminin bir şairin tecrübeleri açısından nasıl bir önem arz ettiğini belirtmeye çalışan Berk, sözlerinin devamında Türk şiir tarihinin ‘bakir bir toprak’ olduğunu, yeterince irdelenmediğini, dolayısıyla ‘Türk şiir geleneğinden  de faydalanılmadığını iddia eder. Fakat şairin sözünü ettiği gelenek, ‘Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek’ değildir. Şair bu konuda, “Ben geleneği dile çok bağlı diye dünüşürüm. (...) ...bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir  geleneğimiz  yoktur. Bir Fransız Villon’dan, bir İngiliz Chaucer’dan, bir Alman Goethe’den yararlanırken, biz aynı biçimde eski şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu söylemek istiyorum.” der ve gelenekten yararlanmanın örnek bir şekli olarak, eski şiirin seslerinden ‘yola çıkmayı’ önerir. Berk bir adım sonra, “Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş.” iddiasında bulunur. Şair, son aşamada, faydalanılacak isimler olarak da Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet’i sayar.[x]
Şairin, 11 Ocak 1992’de yazdığı ‘Gelenek’ başlıklı bir ‘günlük’ metni vardır. Bu yazıda, o günlerde tartışılmakta olan gelenek konusuna değinen Berk, tartışmaların faydalı olduğunu, çünkü böylece, “Kısa sürede gelenekle hiçbir yere varılmayacağı anlaşılacaktır.” Bu konuda  tecrübeli olduklarını da söyleyen şair, (Nâzım, Oktay Rifat, Anday, Necatigil, Turgut Uyar, Oktay Rifat ve kendisini sayar Berk), ölçü ve kafiyenin de gelenekle ilgisi olmadığını, eski kelimelere rağbet etmenin de gelenekle bağlantı sağlamayacağı  söyler. Berk, ‘gelenekle uzaktan yakından hiç ilgilenmeyenler’den de bahseder ve Ahmet Haşim’i anar. Yazısının sonuna doğru, bir şairin ‘eski-yeni, yabancı-yerli bütün çağların şiirini’ okuması gerektiğini, onlarla ‘cebelleşerek’ kendi sesini bulmaya çalışmasını, fakat bunların şaire faydasının olmayacağını belirtir.[xi]
Şairin geleneği konu aldığı bir başka yazısı, 7 Ağustos 1992 tarihli günlüğüdür. “Ahmet Haşim ve Gelenek” başlıklı bu metinde, yine Haşim’e değinir ve onun ‘eski şiirimizden, dahası gelenekten hiç söz etmediğini, Baki’yi, Naili’yi, öbür Divan şairlerini ağzına almadığını, gözünün hep dışarda’ olduğunu belirtir. Berk, Yahya Kemal’e de değinir. Yahya Kemal’de bulunan ‘eski şiirimizin sesini’ Haşim’de, bulamayacağımızı da söyler. Bu arada, Berk’e göre, “Baki de, Naili de, Şeyh Galip de Yahya Kemal’den daha çağdaştır.[xii]
İlhan Berk, 1994’te kendisine sorulan gelenek konulu bir soruya da, ‘Batı şiiri, Türk şiiri diye bir ayrıma’ karşı olduğunu söyledikten sonra, “Ben tek bir şiir biliyorum: Dünya şiiri.” diye ekler. Şairin cevabında gelenekle ilgili tek ifade ise şöyledir: “Gelenek mi? Gelenek, benim![xiii]
İlhan Berk, 1960’ta yayımlanan Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi[xiv] isimli kitabında Divan şiirinin üstünlüğünü, ‘en büyük şiir’ şeklinde ve  beyit geleneğinin en fazla geliştiği’ bir edebiyat olması sebebiyle anar: “Beyit hemen hemen bize (Doğu) özgüdür. Divan şiiri ise, bu düzene çok bağlı kaldı. Bunun için de beyit bizim yazımımızda bir gelenektir dedim. Bunu, divan şiirimizin en büyük şiir olduğunu düşünerek söylüyorum.[xv] Şair bu eserine geleneksel şiirin iki kolunda eser veren, XIII-XIX. yüzyıl arası şairlerinden Şeyhoğlu, Yunus Emre, Sultan Velet, Âşık Paşa, Şeyyat Hamza, Ahmedî, Nesimî, Kadı Burhanettin, Kaygusuz Abdal, Süleyman Çelebi, Ahmet Paşa, Hümamî, Necati, Cem, Mihri Hatun, Zeynep Hatun, Fuzuli, Nev’i, Bâki, Köroğlu, Âhi,  Hâtayi, Ruhî, Zâti, Hayâlî, Pir Sultan Abdal, Nailî, Fasih, Nabi, Neşati, Karacaoğlan, Şeyhülislam Yahya, Fehim, Nef’i, Bahai, Atâyi, Sabit,  Mahir, Nedim, Şeyh Galib, Osmanzade Taib, Fâzıl, Esrar Dede, İzzet Ali Paşa, Nahifî, Kâmî, Koca Ragıp Paşa, Halimî, Kâmî, Beliğ, Ratip Ahmet Paşa, Nazîm, Kırımlı Rifat Efendi, Muallim Naci, Halim Giray, Vâsıf, İzzet Molla, Leylâ Hanım, Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avni, Dadaloğlu, Emrah gibi şairlerin beyit veya mısralarını almıştır.
Aşk Elçisi, İlhan Berk’in hazırladığı bir aşk şiirleri antolojisi[xvi]dir. Başlangıçtan 1965’e kadarki zaman diliminden seçtiği şiirlerden oluşan kitabının başına şair bir “Öndeyiş” yazmıştır. Berk bu önsözünde: “Bugün elime yeniden alsam, Tanzimat ve Cumhuriyet sonrası şiirimizin kendim de başta olmak üzere çoğunu ayıklardım.” der ve sebebini açıklar: ‘Tanzimat’tan sonraki şiirimizin yapısı bakımından kendisinden önceki şiirle çatışması, hemen hemen hiçbir birlik kurmadan da uzaması’.. İlhan Berk, satırlarının devamında, “Oysa, bu ayıklamayı eski şiirimizde yapamazdım. Bunun da nedeni, eski şiirimizin tutarlılığıdır.” der ve geleneksel şiire ayrı bir değer verir. Şair, daha sonra da, Tanzimat’tan sonra gelişen ve geçmişiyle çatışan şiiri ‘Kendi toprağından kopmuş’ sıfatıyla vasfeder ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Berk’in şu cümleleri ise daha bir anlamlıdır: “İşte bunun için bu kitabı yeniden elime alsam Tanzimat sonrası şiirimizin çoğunu çıkarırdım, dedim. Böylece ‘kendi kubbemizin’ dışına çıkmamış pek az ozanla da yetinirdim.[xvii] Şair bu kitabına eski şiirden “Evvel Zaman Aşkları” bölümünü hazırlamış ve Yunus Emre, Necati, Fuzuli, Bâki, Nef’i, Nâilî-i kadim, Şeyhülislâm Yahya, Neşâtî, Nâbî, Şeyh Galip, Nedim, Esrar Dede ve  Enderunlu Vâsıf’ı almıştır.[xviii]
İlhan Berk, Şairin Toprağı isimli kitabında yer alan “Akraba Şairler” başlıklı yazısında da eski şiir üzerinde yorumlarda bulunur. ‘Eski şiirimiz üstüne’ konuşup yazanlara; özellikle de Melih Cevde Anday’ın yorumlarına değinir. Anday’ın, ‘Divan şiirimize bizim klasik şiirimizmiş gibi bakamayacağımız’, çünkü bu şiirin ‘bize yabancı bir şiir olduğunu, ondan koptuğumuzu, bunun için de ona (giderek) yaslanmak olanağı olmadığı’ yolundaki görüşlerini, ‘bizim klasiğimiz yoktur.’ anlamına gelen tavrını inceler. Ayrıca, ‘Divan şiirini düşünerek, şiirimize bir gelenek yaratmak’ ihtimali pek çok  şair tarafından da ‘yadsınmıştır’. Berk, örnek olarak Cemal Süreya, Metin Eloğlu ve Edip Cansever’i gösterir.  Ardından, Anday’ın görüşlerine getirir sözü, “...bunu (‘bizim klasiğimiz yoktur’ sözünü, C.A),  Fransız şiirinde Charles D’Orleans, Marot, Ronsard, Marceline Desbordes Valmore, Viktor Hugo, Louis  Aragon; İngiliz şiirinde Marlowe, Şhakespeare, Byron, John Donne, Hopkins, T.S. Eliot,  Amerikan şiirinde Whitman, Ezra Pound, Allen Ginsberg (bunu Alman şiirine de uzatalım) böyle bir geleneksel, özellikle de böyle geleneksel ozanlardan (benim örneklerim öyle çünkü) söz ediliyorsa, bunda ben de böyle düşündüğümü söylemek isterim. Divan şiirimizi düşünürsek, bizim gerçekten böyle bir gelenekten söz etmek olanağımız yoktur. Böyle derken, her gün biraz daha aramızın açıldığını gördüğümüz, yalnız dil sorunsalından söz ettiğim sanılmasın, düşünce olarak da, dünya görüşü olarak da uzağız ondan. Bu elbette açık bir gerçektir.” Berk, buna rağmen, Cumhuriyetle başlayan yeni şiirin eski şiirle bir akraba bağı olduğunu, birbiriyle irtibat halinde olan ‘akraba şairlerin’ bulunduğunu söyler. “İşte burada, uzak da olsa bu, bir gelenekten, onun alttan alta çizgisini nasıl sürdürdüğünden sözetmek isterim. Gelenek sözcüğü burda belki ağır basacaktır, benim asıl demek istediğim akrabalıktır, akrabalık çünkü dünya görüşünden çok, duygu beraberliğini, tin birlikteliğini de içeriyor.” Berk, bu bağlamda Necatî, Neşati-Şeyh Galib akrabalığından söz eder. İkinci Yeni’nin Ahmet Haşim’le akraba olduğunu söyler. Kendisinin de Ahmet Haşim’den ‘çıktığı’nı hatırlatan şair, “Eski şiirimizin, yeni şiire olan bu akrabalığı biraz değişik de olsa, Yunus Emre’nin Necip Fazıl şiiri üstüne olan etkinliğini kim yadsır?” diye devam eder ve yazısını “Ya Naili’yi koluna takıp gelen Yahya Kemal? Yeni şiirimize onun kurduğu köprüye ne denir?” şeklinde bitirir.[xix]
Berk, Şairin Toprağı kitabında yer alan “İkinci Yeni’nin İlkeleri Ya da Salt Şiir” başlıklı yazısında, hareketin ilke ve özelliklerini açıklarken, ‘anlamdan çok görüntüye bağlı’ olduğunu belirtir. Görüntü yönüyle bu şiirin Divan şiiriyle benzerlik taşıdığını dile getirir: “...görüntü anlayışı bakımından İkinci Yeni ile Divan şiiri arasında bir bağ kurulabilir. Divan şiirinin görüntüye verdiği önemi düşünerek bu yakınlığı söylüyorum. Divan şiirinin birçok bakımlardan bir mecaz sanatı olduğu düşünelecek olursa, bu yakınlık daha da belirir. Örneğin (eğretileme) istiare divan şiirinin büyük zenginliklerinden biridir. Dili, bugün bize uzak olduğu halde, ondan kalan anlamdan çok, görüntüsüdür.[xx]
İlhan Berk, ‘Saklı Su’ başlıklı yazısında da vaktiyle hazırladığı Beyit-Mısra Antolojisi ile Aşk Elçisi kitaplarının meydana getirilişini anlatır: “Bir zamanlar defterler tutardım, gelmiş geçmiş şairlerimizin edebiyat tarihlerindeki yerlerine bakmadan, sevdiğim kimi şiirlerini, kimi dizelerini bu defterlere yazardım. Sonradan bunlardan bazıları kitap halinde de yayımladım. Beyit-Mısra Antolojisi, Aşk Elçisi böyle oluştu.[xxi] Daha sonra şair, sözü Divan şairi Neşati’ye getirir. Onu Fuzûlî, Bâki, Şeyh Galib, Nedim gibi şairlerin arasında gördüğünü belirtir.  Onu sevmesine neden olarak  da “Her şeyden önce, büyük bir söyleyiş ustası, büyük bir duyarlık adamıdır Neşati. Bağırmayan, gizil, sessiz, parıltılı, özgün. Hep büyük, derin bir duyarlık vurur şiirlerinden.  Daha önemlisi, Mevlevi bir şair olmasına karşın (biliyoruz Edirne Mevlevi Tekkesi şeyhiydi) bilge görünmeye, bilgelik taslamaya yanaşmaz, şiirlerinde sade bir insan gibi davranmayı yeğler. Bütün büyük şairler gibi de alçakgönüllüdür.[xxii] Berk, Neşati’nin ağırbaşlı, içine kapalı, sessiz biri olduğunu, şiirde “Divan şiirinde bol bol düşülen klişeciliğe” düşmediğini, dilinin ağır, fakat söyleyiş, ses ve duyarlıkta yeni olduğunu belirtir ve onun bugün de bir ‘saklı su’ olduğunu söyler.[xxiii] Berk’in bu kadar da olsa bir Divan şairine dair yorum yapması, onun bu konuya bigâne kalmadığının işareti sayılır.
Berk’in, geleneği öne çıkaran bir başka ifadesi de, “Şiir, şiirin tarihine eğilerek, onu örnekleyerek, ona bata çıka yazılır.” şeklindeki cümlesidir. Ona göre bir şiiri büyük yapan şey de, ‘onun bir başka büyük, iyi bir şiirden çıkması, onu anımsatması, onunla doğrulanması; dahası onunla yorumlanmasıdır.[xxiv]
Bu noktada, onun eski şairlerle en azından okuma çapında kurduğu bağı, onun burada inceleme konusu yaptığımız eserlerinden çıkardığımız, bir kısmı yukarıda da geçen şu isim listesinden anlayabiliriz: Baki, Naili, Şeyh Galip, Yunus Emre, Fuzuli, Necati, Nef’i, Şeyhülislâm Yahya, Neşâti, Nâbî, Nedim, Esrar Dede, Enderunlu Vâsıf...
Şairin günlük ve denemeleri arasına yer yer serpiştirdiği iktibaslar da, onun gelenek ile olan irtibatı hakkında fikir verecek türden verilerdir:
Dest-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner[xxv] (Bâkî)
Zülfünden ayru Bâki bir hâl ile yürür kim
Zincirden boşanmış divânedir sanurlar[xxvi] (Bâkî)
Cife-i dünya değil, Kerges gibi matlubumuz
Bir bölük Ankalarız, Kaf-ı kanaat bekleriz.[xxvii] (Fuzûlî)
 Divançe-i derunda Neşati safâ ile
Vasf-ı lebinde bir gazel-i âbdâr arar.[xxviii] (Neşati)
İlhan Berk, aşağıdaki iktibasları, ‘kapalılık’tan ötürü Divan şiirinin ‘bir bakıma’, ‘Batı anlamında bir şiirimiz’ olduğunu ispat için kullanır. Bunlardan yola çıkan şair, İkinci Yeni şiirini de, bir tür ‘süreklilik’ olan ‘kapalılık geleneğini’ sürdüren hareket olarak nitelemek niyetindedir:
Her yâneden ayağına altun akıp gelir” (Bâkî)
Şemmetmek için zülfü perişânını yârin
Dâmân-ı sâbâya sarılıp hemsefer oldum” (Ruhi Bağdadi)
“Gülzârdan ol şûh -i dilârâ ile geçtik
Gûya ki nesîmiz gül-i rânâ ile geçtik.”           (Naili-i Kadim)
Mâh üzre zülfünü gece dâğıtma kim beni
Âşüfte rûzgâr perîşan ü zâr eder. (Nesimi)”[xxix]
İlhan Berk, şiirin şekil unsurları ile ilgili tespitleri de vardır. Bu noktalarda da kimi zaman kendisiyle çelişmekle birlikte, tespitleri önemlidir:
Berk, 1958’de yazdığı bir günlük yazısında, Divan şiirine dize, ölçü ve kafiye gibi unsurlar açısından, sıcak bir yaklaşımla bakar: Divan şiirinden bu yana dört başı mamur bir şiirimizin olmayışının sebebi ölçü, kafiye gibi unsurların, sonraki dönemlerde olmadığı hususudur. Bunlar, şiiri kalıcı yapan unsurlardır.[xxx]
Şairin Divan şiirini ele aldığı bir başka olumlu yargısı, dize ve beyit ile ilgili olan şu satırlardır: “Bir şiirde dizeler bir duvarın taşları gibidir. Taş, bir duvarda nasıl taş olmaktan çıkmaz, yapısını, doğasını korursa, dizeler de öyledir. Dize olmak çünkü şiirin gövdesini kurmaya engel değildir. Buna belki de en iyi örnek Divan şiirimizdir. Şiirin yapısı dizeyi ne türlü kullanırsa kullansın, (ki şiirin yapısı bunu gerektirir), iyi bir şiirde dize ağırlığını koyar.[xxxi] Başka bir yerde de “... beyit, dize eski şiirimizde neredeyse her şeydir.”[xxxii] ifadelerini kullanır.
Koşuk Şiir’ isimlendirmesini ölçülü, duraklı ve kafiyeli şiir için kullanan şair, bazı yazılarında bunları savunur. Örneğin, bir yerde: “Artık bana öyle geliyor ki, ölçüsüz bir şiir olamaz benim için. Büyük bir eksiklik buluyorum çünkü özgür koşukta.[xxxiii] der. Buna karşılık 1988’da yazdığı aynı başlıklı bir başka yazıda da, “Koşuk şiirden iyice sıtkım sıyrıldı. Oysa öyle başladım yazmaya.” der. Fakat bu cümleleri söylerken, ‘koşuk şiir’den ‘sözcük ekonomisini’ kurmayı öğrendiğini de anlatır.[xxxiv] Başka bir yerde de benzeri ifadeler kullanan şair,       Şiirin bilinen bütün kurallarının beni sıktığını duyuyorum. (...) Şiirin alt alta dizilmesini, hecelere, uyaklara, dörtlüklere, ikiliklere ayrılmasını; düzyazının dışında bir kalıp koymasını, bir tür olarak belirmesini yapmacık buluyorum.[xxxv] diyerek kararsızlığını gösterir. Aynı tavrı, sonraki yıllarda da sürdür: “Koşuk şiir, şiirin doğasına karşıdır. İlle de bir kalıba (moule) girmek ister. Bir sıkıyönetim uygular. Bunu zorunlu kılar. (...) Uyak bir sözcüğü kilitler, dondurur bırakır. Anlamı da boğar: katlamaz (...)  Kıvancın (şiirin her şeyi) yolunu sekteye uğratır, devinimine ket vurur. Nerdeyse kendisine karşı gelen her eye ayak diretir. Noktanın yaptığını yapar: Kapatır şiiri. Asıl da dizeme bela olur, yolunu tıkar: özsusuz kalır. (...) Koşuk şiir, ancak dua gibi -kendiliğinden- bir yapıya kavuştuğunda erişilmezdir.[xxxvi]
Şairin, Deniz Eskisi Kitabı’ndaki “Şiirin Gizli Tarihi” (s. 79-120) bölümünde de işimize yarayacak malzeme bulunmaktadır: Şair bir yerde Bâki’nin bir dizesini aktarır: “Şiir: / Ferman-ı aşka cân iledir inkıyâdımız.[xxxvii]
Bir başka yerde gelenekten söz eder: “Bazı şiirlerde bir ulusun bütün bir düşün tarihini bulabiliriz./Şiirde gelenek dediğimiz böyle bir şeydir.[xxxviii]
Gelenek üstüne ilerleyen sayfalarda da söz alır şair: “Geleneğin asıl kıyımı biçimde yatar. Geleneksel biçim, yararları yanında, yıkımı da taşır çünkü.[xxxix]
İlhan Berk’in gelenek katına çıkardığı şiir Divan şiiridir. Fakat buraya kadar yaptığımız tespitlerden çıkarılabilecek asıl sonuç, gelenek konusunda kafasının bulanık olduğudur. Bunu, eserlerinden yola çıkarak da söyleyebilirsek, problem bizim açımızdan bitecektir.



DİPNOTLAR:

[i] Güven Turan, Yazıyla Yaşamak, YKY, İst., 1996, s. 40-41.
[ii] Ramazan Kaplan, Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Ank., 1981; s. 20, Mehmet H. Doğan, Şiirin Yalnızlığı, Broy Yay., İst. 1986, s. 263. 
[iii] Enis Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, (Güz, 1999) , s. 188.
[iv] Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY Yay., İst. 1993, s. 50.
[v] Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Su Yay., 2 Baskı, İst., 1986, s. 169.
[vi] age., s. 167; 178.
[vii] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri,  3. Baskı, Dergâh Yay., İst., 1980, s. 201.
[viii] İlhan Berk, “Ben Gülmeyi Yirmi Yaşında Öğrendim”,  (Ece Ayhan’a Yanıtlar), Kanatlı At, YKY, İst., 1994, s. 53-54.
[ix] Berk, “Kafamızı Kurcalayan Yanıtlar Üstünedir-II”, (Ece Ayhan’a Yanıtlar), age., s. 56.
[x] Berk, “Her Ozan Gibi Ben de İşin Başında Kendi Kazacağım Yolu Düşündüm”,  (Doğan Hızlan’a Yanıtlar), age., s. 39-42.
[xi] İlhan Berk, İnferno, YKY, 1984, s. 114.
[xii] age., s. 116.
[xiii] Berk, “Gelenek mi? Gelenek Benim.”, (Sunay Akın’a Yanıtlar),  Kanatlı At, s. 177-178.
[xiv] İlhan Berk, Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi, Varlık Yay., İst., 1960.
[xv] age.,  s. 3.
[xvi]İlhan Berk, Aşk Elçisi, (Eski Zamanlardan 1965’e Kadar), Arda’s Yay., İzmir, 1996, 240 s.
[xvii] age., s. 5.
[xviii] age., s. 14-75.
[xix] İlhan Berk, Şairin Toprağı,  Simavi Yay., İst., 1992, s. 22-25.
[xx] age., s. 109.
[xxi] age., s. 26.
[xxii] age., s. 27.
[xxiii] age., s. 27-28.
[xxiv] age.,  s. 61.
[xxv] Berk, “Ben Şiiri ‘Ulusun Bir Bozgunu’ Diye Düşünüyorum”, (Metin Eloğlu’na Yanıtlar), Kanatlı At, s. 11.
[xxvi] Berk, Şairin Toprağı, s. 73.
[xxvii] age., s. 144.
[xxviii] age., s. 146.
[xxix] age., s. 109-110.
[xxx] İlhan Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, 2. Bas.,  İst., 1997, s. 40.
[xxxi] İlhan Berk, Poetika, YKY, İst., 1997, s. 31.
[xxxii] age., s. 36.
[xxxiii] Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 48.
[xxxiv] Berk, İnferno, s.29.
[xxxv] Berk, “Bütün Yaratı Yapıtlarına Yazı Diye Bakıyorum”, (H.İbrahim Bahar’a Yanıtlar), Kanatlı At, s.18.
[xxxvi] İlhan Berk, Logos,  YKY, İst., 1996, s. 33-34.
[xxxvii] İlhan Berk, Deniz Eskisi, Şiirin Gizli Tarihi, Adam Yay., 2. Bas., İst., 1993,  s. 88.
[xxxviii] age.,  s. 101.
[xxxix] age.,  s. 106.

(Daha önce Dergâh dergisinde yayımlanmıştır.)