Köpek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köpek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Nisan 2020 Cumartesi

MATEMATİKSEL ADALET DUYGUSUNA GÖNDERME YAPAN KÖPEK PROBLEMLERİ

"Matematiksel adalet duygusu". 

Bu ifadeyi, Arkadaşlığın Matematiği başlığıyla Türkçe'ye çevrilen ve TÜBİTAK tarafından yayımlanan (Çev. Fatma Cihan Dansuk, Ankara, 2016) "The Calculus of Friendship" adlı kitabında Steven Henry Strogatz (d. 1959) kullanıyor. 

Strogatz Amerikalı bir matematikçi. Dinamik sistemlerde senkronizasyon, matematiksel biyoloji, karmaşık ağ teorileri gibi alanlarda yaptığı uygulamalı matematik araştırmalarıyla tanınıyor. Matematiğin toplumsal iletişim içindeki yeri üzerine yaptığı çalışmalar da bunlara eklenmeli...

Bahse değer bulduğumuz kitabına Strogatz bir de alt başlık eklemiş. Türkçesi şöyle: "Bir Öğretmen ile Öğrencinin Matematik Hakkında Yazışırken Hayat Hakkında Öğrendikleri". Öğrenci, kitabın yazarı. Mektup arkadaşı hocası ise Don Joffray. İlginç bir öyküsü var ikilinin, sizi ilgilendireceğini düşünüyorsanız, bulup okuyun, inceleyin! Öyle ya, konumuz farklı; biz yazımızda bu ilginçlikten ziyade, farklı metaforlar sunan başka bir ilginçlik üzerinde duracağız: Matematiksel adalet duygusu ile ilgili göndermelere kapı aralayan köpeklerin peşine düşeceğiz...

Bahsettiğimiz şey, Strogatz'ı büyüleyen, fakat sonuçlarını bulmayı bir türlü başaramadığı, en niyahe "bu problemlerin çözümü yoktur" diye kestirip attığı "takip" problemleriyle ilgili.

Bay Strogatz kitabında üç takip problemi üzerinde duruyor. Biz ise bunlardan ikisini konu edineceğiz: İçinde köpek geçenleri. 

İlk problemimiz şu: "Bir postacının kendisini kovalayan bir köpekten kaçtığını düşünün. Postacı bir noktadan başlıyor ve düz bir çizgi üzerinde sabit bir v hazıyla kaçıyor. Aynı anda köpek o çizginin dışında başka bir noktadan başlıyor ve sabit bir w hızıyla koşarken bir anda bulunduğu çizgiden çıkarak postacının olduğu konuma doğru yol alıyor. Köpeğin çizdiği eğrinin denklemini bulunuz."  

Strogatz bu problemin diferansiyel denklemlerle ilgili bir araştırma olduğunu belirttikten sonra, bu tür denklemlerin analizin kendisi olduğunu söyler ve hareket (akış) ile değişim kavramlarının üzerinde durur. Sürekli değişen koşullar problemin nesnelerini anlık değişimlere sevk edecektir. Problemimizde bu, postacının sürekli hareketiyle köpekteki anlık yansıması üzerinden gerçekleşecektir. Her bir an, köpeğin yönünün değişmesine sebep olacak, böylece onun "hedefleme, nişan alma" serüveni sürekli değişecektir. Köpeğin çizeceği yörünge (eğri) attığı sonsuz küçük adımların tamamından oluşacaktır. 

Elde edilen bu sonuç matematiksel bir kesinlik ifade ediyor mu, bunu işin uzmanlarına bırakıyorum. Bu arada, ilerleyen satırlarda geri dönmek şartıyla, ikinci probleme geçiyorum. Strogatz'ın "Aylarca uğraştım. Sinir bozucu ve baştan çıkarıcıydı" dediği problem:

"Yuvarlak bir gölün tam ortasında bir köpek olduğunu varsayalım. Köpek gölün kıyısını takip ederek yüzen bir ördek görüyor. Köpek hiçbir yere sapmadan hep ördeğe doğru yüzerek onu kovalıyor. Başka bir deyişle, köpeğin hız vektörü hep, onu ördeğe bağlayan hattın üzerinde kalıyor. Bu arada ördek mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde gölün kenarından yüzerek kaçmaya çalışıyor, hep saat yönünün tersine doğru hareket ediyor. Her iki hayvanın da sabit hızda yüzdüğünü varsayarak köpeğin çizdiği yolun denklemini bulunuz."

"Takip" problemlerini ilk kez hocası Joffray'den duyan ve bu problemlerin üstadı olarak bize Paul J. Nahin'i işaret eden yazar, yukarıdaki soruyu kendisi oluşturmuş, fakat itiraf ettiği üzere, kendi topuğuna sıkmıştır. Şöyle ki, köpeğin çizdiği eğriyi, "ördeğin yol aldığı çembere asimptotik olarak yaklaşan bir tür sarmal" olarak nitelendiren  Strogatz,  bu yolu büyüleyici bulur fakat "Ne var ki bu denklemi hesaplayamadım." diyerek teslim bayrağını çekmiştir.  

Oysa Strogatz "Bu problemlerin uyumlu nitelikleri, matematiksel adalet duygularımı pekiştirmişti. Bütün yapmanız gereken, sözel problemi doğru denklemler hâline dönüştürmek, yerlerine doğru şeyler koymak, sakin ve mantıklı bir biçimde çalışmak, yanlış yapmadan cebirsel bağlantıları sabırla kurmaktı. Böylece doğru yanıt karşımıza çıkacaktı. Çıkmak zorundaydı." diyordu sözünün bir yerinde. Ama işte yanılmıştı.

Şimdi, soranlar çıkabilir, bu kadar matematiksel sorunla niye yatıp kalktık? Bir edebiyatçı yazar olarak neyimize bizim matematik? Hele hele, memlekette matematiğe karşı köklü bir karşı refleks var iken...

Haklı olabilirsiniz ama, bir derdimiz olduğunu da kabul edin. Matematikçi matematikle adalet duygusu arasında bir bağlantı kurarken, biz niye matematikle sosyal hayat arasında bir ilişki düşünmeyelim!

Tam da bu noktada, isterseniz şöyle soralım: Matematiksel akıl, bizzat kendi kurduğu problemlerle ilgili yanılgılara düşerken, sosyal hayattaki problemler karşısında, çözüm sağlayıcı rolünde olanlar ne yapacak? 

Mesela, söz verdiğimiz üzere, ilk problemimize dönüp ana donelerini bir mecaz ilişkisine sevk edelim. Köpeğe karşı etken güç olarak alabileceğimiz postacıyı şartları belirleyen, kıstasları koyan, yasaları yapan, süreci yürüten mekanizma olarak alalım. Postacının hareketlerine göre anlık ve sürekli refleks değiştirmek zorunda kalan köpeği de, çözüm birimlerine, sözgelimi toplumsal sorunları gideren kamusal mekanizmalara, haydi bir adım daha somutlaştıralım, adalet sistemine teşbih edelim. Siyaset, adalet, köpek bağlamlı bir son dönem vecizesine telmihen... Her neyse, bu ilişkide köpeğin hali harap olmayacak mı? Onun belirleyici, sınırları çizici unsura (postacı, siyaset) doğru çizeceği eğrinin anlık zikzaklarla ne kadar kavisli olacağını varın siz düşünün. Tabii sorun köpeğin amaca ulaşma etkinliği sırasında çekeceği acıda değil sadece, bundan etkilenecek olan başkalarının (kara kamunun) uğrayacağı zararı düşünün bir de...

İsterseniz ikinci problemi de matematikten devralıp sosyalleştirelim. Burada sorun değiştiğine göre, problemin ana unsurlarına yükleyeceğim adlandırmaları değiştirmem gerekiyor. Mesela yusyuvarlak gölün tam merkezinde olan ve kıyıdaki hareket halindeki ördeği yüzerek yakalamaya çalışan köpeğe sorunlarla cebelleşen muktedir güç diyeceğim. O, kıyıda bir yandan gölün etrafında dönüp duran, bir yandan da muhtemelen kendisine nanik yapan ördek karşısında hırs, öfke ve fakat çaresizlikler içinde kendi etrafında dönüp durmaktadır. Böylece oluşan anafor, bir süre sonra kendisini çekip alacak, böylece bulanık suda boğulup gidecektir. 

Öte yandan gölün ortasındaki yüce gücün hazin akıbetini hazırlayan ördeğe "sorunlar" olarak değil de, sorun oluşturan ve bünyeye bir şekilde dahil, müdahil olan paydaşlar olarak bakma keyfiyetimiz var. Şu halde, köpeğin anaforik ölümü, ölüm değil intihar oluyor, vesselam...

Ankara, 26 Nisan 2020


12 Şubat 2020 Çarşamba

HASAN AYCIN'IN KILAVUZ KARA KÖPEKLİ KRAL ÇIPLAK ÇİZGİSİ



Hasan Aycın'ın Yedi İklim dergisi 353. (Ağustos 2019, s. 20) sayısında yayımlanan "Çizgi"sini okumaya çalışacağız. 

İddialı bir kanaat bildiriminde bulunayım; kültür, sanat, edebiyat dergilerinin Ağustos 2019 tarihli nüshalarında kayda değer "değer"lerin başında bu "çizgi" geliyordu. Dolayısıyla hakkında konuşulmalı, yazılmalıydı. Fakat, takip edebildiğim kadarıyla bu da olmadı. Ömer Lekesiz, Mete Çamdereli gibi hassas Hasan Aycın okuması yapanlar bile görmedi. Velhasıl "Çizgi" yer aldığı derginin sayfaları arasında kalakaldı. 

Üstad Aycın'ın 18.6.2019 tarihli imzasını taşıyan "Çizgi", iki ana unsurdan oluşuyor: Kara bir köpek ve çıplak görünümlü bir adam. 

Önde bulunan ve sahibi tarafından bir iple tutulan köpek baş, kulak, boyun, gövde, kuyruk, bacaklar ve ayaklar, hatta ayaklarla sahibin ayakları arasında bağ oluşturan sembolik bağlar olmak üzere bütün unsurlarıyla kara, kapkara... 

Çıplak görünümlü adam ise, köpeğin boynuna geçirdiği ince bir ipi, sağ eliyle tutmuş. İpi tutan el önde, diğeri arkada. Her iki el ve kol normal bir yürüyüş formuna delalet ediyor. Zorlanma yok, tersine sükûnet hakim. Sol koldaki üç noktalı pazubat, teslim olunmuşluk hissini yansıtan bir edayla köpeğin ardı  sıra giden adamın seçkinliğini imliyor. 

Çıplak görünümlü seçkin adamın görsel bakımdan en dikkate değer yönlerinden birisi de gözündeki gözlükler. Bunlar, köpeğin rengine bulanmış: Kapkara. 

Kara köpeğin ayaklarıyla adamın ayaklarını birbirine bağlayan sembolik kara bağlar ile (köpeğin izleri de diyebiliriz bunlara; adam bu izleri takip ediyor harfiyyen) kapkara gözlük aynı şeyi imliyor: Köpeğe tabi olup uymayı. Fakat köpekle adamın ayakları arasında madden tasarlanan kara bağ, köpekle gözlük ve adamın gözleri arasında uzaktan (maddi bağsız) bir nitelik arz eder. 

Gözlük, ayrıca seçkin adamın körlüğünün bir delili. Bu körlük, onu bu kara köpeğe mecbur etmiştir. 

Hareket halindeki köpek ve adamın görünümlerinde dikkat çeken başka bir husus, boyutlarındaki ölçüsel uygunluktur. Köpek adamın yaklaşık üçte biri kadar çizilmiştir, diğer ifade ile adam köpeğin şöyle böyle üç katı. 

Bütün bu kompozisyon, herhangi bir absürtlük taşımamakta; tersine bir olağanlığa denk düşmektedir. Şu halde "Çizgi"nin başarısı ne absürtlükten ne de olağanötelikten kaynaklanmaktadır.

"Çizgi"nin başarısı kanaatimce, çağımız zihniyet ortamına dair göndermeler taşımasındadır. 

Adaleti "siyasetin köpeği" şeklinde tavsif eden bir algı operasyonu çağında, Hasan Aycın'ın işbu "Çizgi"sini başka nasıl okuyabiliriz?

Fakat bu "Çizgi"nin daha trajik ve kahredici cümlesi şu; artık köpektir otarıcı!

12. 02. 2020

2 Şubat 2020 Pazar

NASILSINIZ?

8
yüzümüz tarla. renklerin tarlası. bol ürün, bol verim. dolgunluk haberini veriyor yüzümüz.
ama bütün bunları, bir kalemde geçelim.
çünkü artık köpeğiniz daha bir pek havlıyor.
gitti mi gidecek paçamız.
siz mi? kasıntılar efendisi! aman ne gerdan büyütmeler, kabaran koltuklar, asalet homurtusu!
bahçenizden içeri nasıl girelim? köpeğiniz aman bir pek havlıyor!
ha gitti, ha gidecek paçamız.
nasıldı yüzümüz?
bilenen bir bilimle. kültürün haz veren zenginliğiyle, doğal ve çoğaltan bir uygarlık atlası ile... tarla.
köklü bir öfke. kin ve nefret,  fışkıran...
havlıyor ya köpeğiniz, girilmez çitinizden içeri...
sanın ki böyle!
sakın ayılmayın. zevkinizi sakın bozmayın. iyilikler size!
daimi geceler!
havlamıyor muydu köpeğiniz, sahi!?
yüzümüz tarla, demiştik, bol ürün, bol verim.
işte  yüzümüz  gülüşler rengi...

adıyla O’nun

Likâ Edebiyat, S. 8 (1 Kasım 1998), s. 1.


1 Ekim 2019 Salı

KÖPEK TAŞI

Kurtla kurt köpeğinin hikayesini bilmeyen kalmamıştır. Kısa bir özet: Bir vesileyle karşı karşıya gelen bu iki “hayvan”, birbirlerini çeşitli yaftalamalara tâbî tutup tel’in ederler. Köpeğin bin bir itirazına karşılık, kurdun tek söylemi muhatabının soya sopa ihanet ettiği, soysuzlaşmış olduğu şeklindeki isnadıdır.
Bu alegorinin şaşılacak bir tarafı yok, kuşkusuz her ikisi de son merhalede tabiatlarının gereğini yapmaktadır: Kurt, kendisine verilen güç kuvvet nispetinde dağda kırda işini görürken, köpeğin tabiatında insana koşulsuz şartsız hizmet “güdü”sü bulunmaktadır.
Dolayısıyla kurdun, çıktığı av sonrası tadacağı lezzet, tabiatına yüklenen denge unsurlarıyla belirlenirken, köpeğin midesi, sahibinin inisiyatifine bağlı olarak bir tutam et parçası veya çeyrek teneke “yal” ile sınırlı olacaktır. Demem o ki, birisi tabiatının şartları hariç herhangi bir bağla bağlı değilken, ötekisi en başta sahibinin iradesiyle bağlanmıştır.
Bu iki hayvanı insanla teşbih edeceğimi bekleyenler varsa, yanılmalarına kalan pay, kıl payıdır!  “İnsan” olanın kurtla, köpekle ne alakası ola ki!? Bu uyarıdan sonra, söze devam edip, köpeğin birkaç hâli üzerinde duralım. Mesela çocukluk çağımızdan kalma bir hayat sahnesini gözünüzde canlandırayım:
Aramızda hırçınlıkla şöhret bulmuş olan çocuklar, köpeksiz çıkmazlardı sokağa. Kendileri gibi, berduş köpekleri vardı arkadaşların. Sanki onlarla kafadar ve ahbap çavuştular. Öyle ki, çoğu oyunlarının kurgusu köpeklerinin üzerinedir. Şimdi, adı neydi hatırlamıyorum, bu oyunlardan birisi şöyle kurgulanmıştı: Yerden aldığı taşı ileriye, uzağa fırlatan haydut bir arkadaş, köpeğine de emrederdi: Tut, kıs kıs!.. Hayvan, kendisine yapılan emri harfiyen uygular, taşın atıldığı yöne doğru koşar, düştüğü yere varır, taşı bulur, koklar, aynı çabuklukla geri gelir, sahibine yaltaklanırdı. Köpekli haylazlar çoksa, serüvenin seyri bir miktar çehre değiştirebilirdi: Ya köpekler sırayla taşa koşturulur, yahut “ahlak”sızların hepsi bir anda yarıştırılırdı.
Tanzimat dönemi manzumecilerinden Namık Kemal, onursuz köpeğin halini tahkirî bir benzetme üslubu içinde ele alır:
“Muîni, zâlimin dünyâda erbab-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten”
(Zalimlere yardımcı olan alçaklar, insafsız avcıya hizmet etmekten hoşlanan köpekler gibidir.)
Kurdu, köpeği insana teşbih etmeyeceğimi söylemiştim. Bunda ısrarlıyım. Zira, şu örnekte ısrarımdan vazgeçtiğim sanılmasın, zira, habere konu olan “kanun”suzlar “hayvan”dan daha aşağı noktada değil midirler? Hatta, zavallı hayvanı kendileri için bir maske kıldıklarını söylesek hata mı olur?
Haber şu: “Pitbull köpekle tehdit ve gasp! İstanbul’da iki gâsıp, pittbul cinsi köpekle bir genci tehdit edip cep telefonunu gasp ettiler…”
Bu adi olayın değerlendirmesini yapacak değilim. Fakat, benzerinin, farklı suretlerle bütün hayat alanlarında kendisini göstermesinden korkarım. Düşünseniz ya, haberdeki maskeyi, iş uğraş, meslek meşrep sahibi olduğunu iddia edenler yüzlerine geçiriyor! Mesela sanat ve edebiyat dünyası köpek maskelilerin salvo ve saldırılarından geçilmiyor… Sorarım size, “insan”lık fıtratından çıkıp “köpek”lik tabiatına gidişin arttığı böyle bir ortam, çekilir midir?

(İlk kez 15 Haziran 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

6 Eylül 2019 Cuma

KÖPEKLER, ŞAİRLER, BRUTUSLER...

Sizin de ilginç huylarınız vardır, garip alışkanlıklarınız, tuhaf ilgi alanlarınız. Akla hayale gelmeyecek şeylerdir bunlar başkaları için. 
Benim var. Böyle dedim ama, hepsini söylemeyeceğim. Bildiğiniz bir tanesi üzerinden yürüyeceğim: İte puşta dair ıvır zıvır malzemeyi derdest edip biriktirmek, yeri ve zamanı gelince onları edep dairesi içinde memleket edebiyatına kazandırmak…
Her ne kadar küçük bir sürç-i lisan ile, itin yanına puştu eklemişsek de, tashih edelim, puşt lafın gelişi. Ona dokunmak harcımız değil…
Puştu layık olduğu üzere başımızdan defettikten sonra, gelelim bu yazının malzemesini işlemeye:
Elimizde bir haber var; bir dergide (N. G. Kids, Haziran 2007, s. 17), ilginçlik adına kullanılmış: “Chihuahua kırması Midge evcil bir kedi kadar küçük, ama yasadışı uyuşturucu maddeleri koklayarak bulacak kadar büyük bir burnu var. O sertifikalı bir polis köpeği.” Okuyanda, bu işte bir tersliğin olduğu fikri doğacağı önceden hesaplanmış olmalı ki, haberin devamında gerekli açıklama yapılıyor: Polis köpekleri genelde büyük cinslerden seçilir; “ama bu köpekler çoğu zaman küçük yerlere giremeyecek kadar iri olurlar.” İşte Midge diğer meslektaşlarının iriliğine bir alternatif olarak “Chihuahua kırması” olarak yetiştirilmiş: “… mobilyalara tırmanıyor, emekleyerek yatakların altına girebiliyor.” Hatta “şifonyer çekmecelerine girdiği bile oluyor.”
Oldu olacak, haberi tamama erdirelim: Her iyi polis köpeği gibi cesur olan Midge’nin en iyi dostu Alman çoban köpeği Brutus imiş ve onunla halat çekme oyunu oynamayı çok sevmekteymiş…
İnsanlarla köpeklerin dostluğuna itirazım yok; iki köpeğin birbiriyle “dostluğu”na ise güvensizlikle birlikte itirazım var…
Sahiplerinin emrine kul olmuş; bu yolda birbiriyle ‘dostluk’ kurmuş iki köpeğin haberini bir tarafa bırakmanın zamanı geldi. Tam da araya Brutus’un köpekliği sıkıştırılacakken. Şu malum hadiseyi hatırlayın: Sezar’ın katline ortak olmuştu ya çok güvendiği Brutus ve şöyle demişti ya Sezar son defa: “Sen de mi oğlum Brutus!”
Tam o sırada Brutus ‘patron’unu hançerlemiş, kendi çıkarlarının köpekliğine soyunmuştu.
Hikâye:
Şair Hayyâle’nin işi gücü kendi egosunu tatmin edecek hallere girip çıkmakmış. Bu yolda bulabildiği bütün münasip nâ-münasip yolları yürümekten çekinmez, atmadık taklalar, yemedik herzeler bırakmazmış. Bunca çabanın sonunda, zafere ulaştığı pozisyonlar olurmuş elbette. Mesela, birkaç parlak şiir cümlesiyle etkisi altına aldığı yeniyetmeler onu pışpışlayıp dururlar, şiirlerine nazireler yazarlar, eserlerini elden ele gezdirirlermiş. Böylece hem kendilerinin hem de üstadları Hayyâle’nin nefsini köreltirlermiş:
“Üstâd-ı azamımız sen çok yaşa!”
“Bizi hayal havuzunda yüzdürenimiz binler yaşa!”
“Şiirdeki pir-i muganımız el-hak yaşa!”
Bu böyle devam edecek değil ya, gün gelip ses soluk, şak şak alkış kesilince bizim Şair Hayyâle’ye bir haller olmuş.
Mantıken düşünürseniz, bu hallerin aradaki gelenek bağına göre pek de tabiî olduğuna kanaat getirirsiniz. Çünkü eski yeniyetmeler şimdi kendi üstadlıklarının postuna oturmuş vaziyettedirler.
Fakat şaşkınlık içine düşen Şair Hayyâle akıbetinin mesuliyetini kendi küçük ahmaklığında arayacağına sağa sola sataşmaya başlamış.
Hikâye şöyle bitiyor: Şaşkın Hayyâle, karşısında eski düşmanlarıyla birlikte, köpeksi ahlâkla beslediği eski çömezlerini de bulmuş… Tabii, artık her bir eski çömeze karşı “Et tu, Brute!” cümlesini kullanma yani son nefesi verme zamanı gelip çatmıştır...

(İlk kez 4 Ekim 2007'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)