Yahya Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yahya Kemal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2020 Çarşamba

EĞİTİMDE TEKNOLOJİ VE DEVAMLILIK

Eğitim, yanı başına kültürü de alarak, toplumların devamlılığını sağlayan temel bir dinamiktir. Bugün bu dinamizm unsuruna teknoloji de eklenmiştir. Dolayısıyla, geçmişin, çağın ve geleceğin becerileriyle donanmış bireyler yetiştirmek, böylece toplumsal intikali ve devamlılığı sağlamak, daha güvenli bir yapıya kavuşmuştur.
Kültür literatürümüzde  “devamlılık” anlamında kullanılan önemli bir kavram vardır. İlk kez şair Yahya Kemal’in kullandığı “imtidad” kavramı “sürme, süreklilik, devamlılık, uzama, uzayıp gitme, gerilip ve çekilip uzanmak, uzunluk, feza, uzay” gibi anlamlarla karşılanır sözlüklerde.  Yahya Kemal “Devam ederek değişmek ve değişerek devam etmek.” anlamı vermiştir bu kavrama. Gerçi bu minval üzere daha önce bazı batılı fikir adamları da bir şeyler söylemiştir. Mesela Yahya Kemal’in “Kökü mâzîde olan bir âtîyim” (“Kökü geçmişte olan bir geleceğim.”) ifadesiyle Bergson’un “maziyi hıfz, istikbali istibsar”, yani “geçmişe bağlı olmakla birlikte geleceğe bakma, geleceği düşünme” yönündeki düşüncesi örtüşür. Şöyle ki, Bergson felsefesinin merkezi “duré” fikridir. “Duré”,  geçmişin devamlı gelişmesi anlamına gelir. Devamlı olarak birbiri üzerine yığılmak suretiyle büyüyen geçmiş, kendini otomatik bir şekilde muhafaza etmektedir.
Bu noktada, bir eleştirmenin Dostoyevski ile Tolstoy arasında yaptığı şu mukayeseye de değinmek istiyorum. Dostoyevski’yi bir ruh devrimcisi olarak gören Nikolay Berdyaev,  Tolstoy’u statik nesnelerin ressamı şeklinde niteler. Buna göre, ilki ruh üzerinden yeni keşif, ihya ve inşa faaliyeti yaparken, ikincisi statik olanları devinime sevk etmiş olmalıdır. Bu iki Rus romancısı gerçekten de böylesi bir ayrıma tabi tutulabilirler. Fakat her ikisi de büyük edebî eserler üretmişledir ve bugün sadece Rusya için değil, bütün dünyanın medar-ı iftiharı durumundadırlar.
Eğitim teknolojisi yoluyla eğitim dünyasına katkı sunanlar, Tolstoy ve Dostoyevski örneklerinde görüldüğü üzere, farklı izleklere bağlanabilir.  Fakat “geçmişle gelecek” bağını ihmal etmeden…
Bu çerçevede, aklı ötelemeyen fakat tutku ve coşkudan da taviz vermeyen bir yaklaşımı önemsiyorum. Bakışlarımızı makulü ıskalamadan, bilinmeyen geleceğe, oluşmakta olana doğru çevirmeliyiz. Görünen gerçeklik ne kadar önemliyse, o gerçeklikteki giz; durağanlıktaki devinim, sahihlikteki gizem, hepsi ilgi alanımızda olmalı. Kalbimizdeki akl-ı selim ile ruhumuzdaki coşku ve düşüncelerimizdeki ateş dalgalarını sentezleyebilmeliyiz…
Ele avuca sığmayan geleceği ancak böyle kurgulayabilir, kurabiliriz… 



29 Kasım 2019 Cuma

"ARKA BAHÇEDE SALINCAKTA SALLANIRMIŞ GİBİ"

Türklerin “batılılaşma” çağı, redd-i milliyet (din) ve medeniyet ve dahi terk-i memleket fiilleriyle başlar…
Bu cümlenin içini edebiyat aleminden seçebileceğimiz bir çok örnekle doldurmamız mümkündür. Değil mi ki edebiyat toplumun aynısıdır ve aynasıdır? Şu halde, Tanzimat ve ilk dönem Cumhuriyet eserlerinde ‘batılılaşma’nın ana ve işlek bir konu olarak ele alındığını; ve olumsuz  ‘tipler’ eşliğinde dikkatlere sunulduğunu hatırlatabiliriz.
Peki, sözkonusu roman kahramanları arasında kimler var? Ahmet Mithat’ın Felâtun Bey’i, Recaizade’nin Bihruz’u, Halid Ziya’nın “Melih Bey Takımı” (özellikle Bihter), Hüseyin Rahmi’nin Meftun’u, Ömer Seyfeddin’in Efruz Bey’i, Peyami Safa’nın Neriman’ı, Yakup Kadri’nin Seniha’sı, Reşat Nuri’nin Necla ve Leyla’sı… Bu alafranga tiplerin çoğunluğu züppe, bir kısmı hoppa!
Konuyla bağlantılı sayılabilecek şiirlerimiz nerede duruyor? Yahya Kemal’in “Mehlika Sultan”, Sezai Karakoç’un “Masal” şiirleri sözün bu noktasında birer iktibasla hatırlanmalıdır:
“Mehlika'nın kara sevdâlıları
Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya
Mehlika'nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.” (Mehlika Sultan)

“Üçüncü oğul Batıda
Çok aç kaldı ezildi yıkıldı
Ama bir iş buldu bir gün bir mağazada
Açlığı gidince kardeşlerini arayacaktı
Fakat batinin büyüsü ağır bastı
İş çoktu kardeşlerini aramaya vakit bulamadı
Sonra büsbütün unuttu onları” (Masal)
Edebî eserleri ve kahramanları şöyle bir kenara bırakalım, ilk dönem ‘batılılaşma’sının bizce ‘menfî’ kişileri arasında yer alan canlı kanlı insanlar da oldukça çoktur. Detaylara inmeden, birkaç isim aktaralım:
Namık Kemal’in torunu Selma, “Özgürce şapka giymek için” Amerika’ya iltica ediyor, 1930’da. Amerikan Kolej’de okumuş, “Peçeye İsyan”ı yazmış…
Tevfik Fikret’in oğlu Haluk, hikayesi çokça biliniyor…
Ahmet Cevdet Paşa’nın torunu (Fatma Aliye’nin kızı) İsmet; Dame de Sion’da okumuş, “Hür yaşamak için” 1926’da evi terk ediyor, menzili Fransa…
Bu aktarmayı, çok amaçlı bir okuma faaliyetine tâbî tuttuğumuz Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun “Fatma Aliye: Uzak Ülke” (Timaş Yay., İst., 2007, 352 s.) romanından yaptığımızı, sözü bu kitaba getirmek kaygısını da ortadan kaldırarak belirtelim.
Çok amaçlı okuma, evet, bu roman, kurgusu, olay örgüsü, kahramanları, zaman, mekan, ve kahramanlar arası ilişki ağları, dil ve üslûbu gibi pek çok yönüyle dikkatlere sunulabilir. Doğrusu böylesi disiplinlerde kullanmak için aldığımız notlar, altını çizdiğimız satırlar, çıkardığımız derkenârlar büyük bir yük oluşturdu üstümüzde. Bilmem bunları yazıya aktarabilecek miyim, hayırlısı?!
“Uzak Ülke”, biyografik bir roman. Fakat alışılagelmiş bir biyografiden söz etmiyorum. Bu romanda, en az üç ayrı biyografinin izi sürülebilir: Toplumun, Fatma Aliye’nin ve roman anlatıcısının biyografileri… (Anlatıcı terimi ‘yazar’ı karşılamaz ama, biz yine de Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun biyografisi de “Uzak Ülke”ye yansımıştır diyeceğiz. Evet, bir kadın yazar olarak, Fatma Aliye’nin sıkıntılarını çekmektedir o. Ayrıca, o dönemin sosyal sorunları, tam tersi bir yönde, bugün hüküm sürmektedir.)
Toplumun biyografisi sunulurken özellikle şu metod kullanılmış: Takvime bağlı olarak, bölüm başlarında verilen ‘sosyolojik’ olaylar… Yığma yapılarak verilen bu bilgiler, anlatı içerisinde belli bir arka plân unsuru olarak kullanılmış, özellikle bu kullanım başarılıdır. Zira roman boyunca, bir kişiyle birlikte toplumun sarsılış tarihini de okursunuz…
Fatma Aliye’nin hayatıyla ilgili ayrıntıları buraya sıralamanın bir anlamı yok. Ama gene de birkaç noktayı kaydetmek okuyucuya ikram sayılsın: O, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızıdır. Küçük yaşta haremlikten selamlığa iltica etmiş bir kız çocuğudur. Öğrenimine kendisi yön veren zehir bir çocuktur. Gizlice öğrendiği Fransızca’yı ilerletmek için ilk yılları elemli geçen bir evliliğe mecbur kalmış sabırlı bir eştir. “Bir Kadın” imzalı ilk muharriredir. Romanlarında kadınların aile içi sorunlarını dile getirir. Özellikle çalışan, para kazanan, dolayısıyla bir ‘koca’ya ihtiyacı olmayan kadınları anlatır…
Fakat onun biyografisindeki asıl kırılma, küçük kızı İsmet’in, yukarıda belirtilen ‘evden kaçış’ hikayesiyle başlar. Böylece Fatma Aliye, yazarlığa, hatta olağan hayata veda eder. Ahmet Cevdet Paşa’dan intikal eden bütün serveti kızını bulmak için harcayacaktır.
Bir zamanlar, “Arka bahçede salıncakta sallanırmış gibi yaparak, Fransızca öğrenmeye çalışan” çocuk Fatma Aliye; yazdığı romanların kahramanlarına bir anlamda batılı hayat standartlarını yaşatan muharrire “Bir Kadın”; işgal İstanbul’unda sancılar çeken muhafazakar “Osmanlı Kadını”; kızı İsmet’i Dame de Sion’un ‘kurt’larına kaptırmıştır. Roman bir ara kaptıranın (Fatma Aliye) acı serüvenine dönüşür. Kaptırılan (İsmet) ise ortaya hiç çıkarılmaz, anlatılmaz; eksiklik gibi görülebilir bu, fakat bakış açısının sahibi kaptırandır, roman onun üzerine bina edilmiştir, unutmayalım.
“Uzak Ülke”yi ilginç kılan bir başka husus, yukarıda da söylemiştik, anlatıcı biyografisinin işe karışmasıdır. Burada cümleyi şöyle de kurabiliriz: Romanı okurken, Fatma Aliye’nin kimliğiyle aynileşen bir anlatıcıyla karşı karşıya kaldığınızı hissediyoruz. Böylece, bir kimlikte iki, hatta üç (Üçüncüsü toplum) biyografi, iç içe… Ancak, ikincisinin yani anlatıcının ‘kimliğini’ ancak derinlerde tespit edebilirsiniz. Yüzeye çıktığı yer ise, bizim tam da roman için ‘işte bitti’ dediğimiz yerdir (s. 226). (Barbarosoğlu, verdiği bir mülâkatta, son kısmın önemi üzerinde hassasiyetle duruyor, aksini iddia edemeyiz. Esere verdiği yeni açılımlar, sözgelimi ‘bugünün sosyal sıkıntıları’na dönük tespitler düşünülürse elbet…)
Satırlarımızı bitirirken, şu yargımızı da bildirelim: “Uzak Ülke”nin en önemli yönlerinden birisi, Türk’ün ‘batılılaşma’ macerasına roman diliyle yeni bir bakış getirmiş olmasıdır. Üstelik bugünü de kapsayacak şekilde ve başlangıçtan itibaren. 


8 Ekim 2019 Salı

ÖLÜMLÜ VAKİTLER

“Önemli Günler ve Haftalar”ın kutlanması nasıl okulların rutin, donuk ve ölü etkinlikleri ise, toplumun geneline empoze edilmiş birtakım özel zaman dilimleri de aynı kategoriden sayılmalıdır: X günü, Q gecesi, Y haftası, Z yılı…
Kuşku yok, bu türden tamlamalarla anılan zaman dilimlerinin artı değerler taşıdığı, bir miktar faydalar oluşturduğu bahis konusu edilecektir. Sözgelimi, böylesi özel zamanlarında birtakım ekonomik hareketliliklerin olduğu gözlenecek, hatta amorti kabilinden pozitif gelişmelere tanıklık edilecektir. Fakat bu özel zamanlar vesilesiyle sahih ilerleme ve kalıcı dönüşümler mümkün değil gerçekleşmeyecektir…
1980 darbesinden bu yana gerek eğitim camiası, gerekse toplum için mühim addedile gelen Öğretmenler Günü de benim nazarımda aynı negatifliği taşımaktadır. Üstelik bu özel zaman diliminin daha ilk başta “üretilme ortamı” ve “gerekçe biçimi” antipatik mahiyetler taşır. Bu iki temel kara kusura, yukarıdan beri söylediğimiz niteliksizlikleri de eklersek, yazımızın “gündem dışı” görünüşü anlaşılır olacaktır. Ayrıca, öğretmenlik kurumunun tek güne hapsedilmekten ziyade, bütün zamanları kaplayan bir niteliğe şamil olduğu da hepinizin malumudur.
Bu girişten sonra, bir kitaptan bahsetmenin sırası gelmiştir: Mustafa Özçelik’in “Eğitime Adanmış Hayatlar”ından… Bu antolojik bir çalışmadır. Kendisi de emekli bir öğretim üyesi olan şair Mustafa Özçelik, son yıllarda hazırladığı öğretmenleri konu alan derleme kitaplarla adeta öğretmen camiasının Türk edebiyatı içindeki algılanışına ışık tutmaktadır. Özçelik, daha önceki yıllarda öğretmen şiirlerini Dünyanın Bütün Çiçekleri, öğretmen hikayelerini ise Ben Öğretmenim Çocuklar adlı antolojilerde bir araya getirmişti.
Eğitime Adanmış Hayatlar’ın alt başlığı “Unutulmayan Öğretmenler”… Kimler, hangi öğretmenlerini unutmamış, edebiyatımızın meşhur şair ve yazarlarının öğretmenleriyle ilgili duygu ve düşünceleri bu kitapta bir araya getirilmiş. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ali Nihat Tarlan, Süheyl Ünver, Sabri Ülgener, Amil Çelebioğlu, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Orhan Şaik Gökyay, Orhan Okay, Samiha Ayverdi… Unutulmayan öğretmenlerden sadece bir bölümü. Unutmayanlardan da bir bölük sıralayalım: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşimi, Mehmet Çavuşoğlu, Cemal Kurnaz, Abdullah Uçman,  Berke Vardar, Talat Sait Halman, Hikmet İlaydın, Birol Emil, Ersin Nazif Gürdoğan… Her iki listeye daha genç şair ve yazar öğretmen ve öğrencileri dahil etmediğimi özellikle belirteyim. Onları merak eden ve bu kitabı (hatta Özçelik’in hazırladığı diğer kitapları) okumak isteyenler, Eskişehir Odunpazarı Belediyesi’nin Kültür Dairesi’yle iletişime geçer…
Eğitime Adanmış Hayatlar’da bendenize de ait bir yazı var. “Yıllar ve Yollar Boyu” başlıklı yazım iki bölümden oluşuyor. Sözkonusu yazımın “Taşlı Yolun Taksisi” ara başlıklı ikinci bölümünü buraya alıyorum:
1970’lerin bütün mevsimleri siyah beyaz idi. Eylüller ise solgun, yani daha bir siyah beyaz.
İlkokulun birinci sınıfını babamın bir prensibi sebebiyle çift dikişle geçiyorum. Okuyacağım ya, sağlam olması gerekiyormuş dikiş. Birinci sınıftaki ilmekler sıkı olurmuş… Hem babam hem de öğretmenim, benim de rızamı alarak yapıyorlar bu işi…
Halil İbrahim Aksoy, Nasuh Perperek ve Sedat Tunç benim ilkokuldaki öğretmenlerim… Halil İbrahim Bey kendi köylümüz. Nasuh Bey’in memleketi Eskişehir diye aklımda kalmış, sebebi bizden sonra Eskişehir’e tayininin çıkmış olması. Sedat Bey ise Çanakkale Bayramiç’tendi ve bizim köyde en uzun süreli görev yapan oydu.
Nasuh Perperek ise bize öyle uzun süreli bir öğretmenlik yapmadı. Sadece bir yıl.
Ama bu kısa sayılacak zaman içinde, bende önemli izler, etkiler ve pek tabii, hatıralar bıraktı.
Sözgelimi, o bir yıllık süre içinde beni çok ağlattı Nasuh Bey. İlginç bir husus, herhangi bir konuda birkaç cümleyle dokunuverirdi. Ve ben ağlardım. Alıngan, üstelik gözü sulu biriydim.
Bir başka husus, Nasuh Bey’in pazardan gelen ekmeklerini ve gazetesini kendisine benim ulaştırmışlığımdır. Şehirle iletişim halinde olan tek kişi babamdı. Demiryolu işçisi babam, hemen her gün, istisnasız, Balıkesir’den gelen posta treninden teslim aldığı “akça ekmek”leri ve gazeteleri Nasuh ve Sedat Beyler için köye getirirdi. Ben de onları evlerine götürür, teslim ederdim. Bu getir götür işine bayılırdım. Şunun için: O yıllarda iyi ders çalışalım diye zaruretler hariç sokağa çıkmamıza mani olunurdu. Köy yerinde tutmayacak olsa da tatlı bir yasak… İşte ben bu ekmek teslimi geliş gidişleri sırasında sokağa çıkmış olur, fırsattan istifade, sokağın tadını çıkarırdım…
Nasuh Bey’in bende ve tahmin ediyorum o yıl okuttuğu bütün arkadaşlarımda bıraktığı en önemli iz Taşlı Yolu temizleme çalışmaları sırasındaki güdülemeleridir…
Taşlı Yol, Araba Yolu’na göre biraz daha kestirme bir yoldur. Bu yol, adını üzerindeki taşlardan alır. Aslında bir sel suları yatağı konumundaydı. İki dağın kesişim noktasında, derince bir vadide. Ancak yayaların kullanabileceği bir yol olarak da kullanılırdı. Hâlâ kullanılır…
Araba Yolu’nu ise arabalar kullanırdı. Arabalar yani iki öküzün çektiği kağnılar. Sonra sonra traktörler geçmeye başladı üzerinden. Bir de haftada, ayda bir köye uğrayan resmî, askerî arabalar…
İşte öğretmenimiz Nasuh Perperek bir yıl kaldığı köyümüzden ayrılırken bir yol efsanesi bıraktı bizlere.
Nasuh Bey, bu efsaneyi birkaç uygulama ile oluşturdu zihnimizde.
Taşlı Yol Efsenesi: Öğretmenimiz bizi arada bir gezi ve gözleme çıkarıyor, bu arada bir fırsatını bulup Taşlı Yol’un taşlarını temizletiyordu. Temizletme dediysem, o yığın yığın taşları kucaklayıp yahut sırtlayıp uzaklara götürdüğümüz sanılmasın. Taşları yolun kıyısına, ‘ak’ yahut ‘kara’ sıfatlarını başına eklediğimiz ‘peynar’ makiliklerinin aralarına atardık.
Diyeceksiniz ki bunun neresi efsane. Şurası: Nasuh Bey bizi güdülemek için esrarengiz bir cümle kurardı. Sadece bir cümle: “Gelecek yıl köye taksiyle geleceğim ve onu bu yolda süreceğim!”
Taksi, evet, 70’lerde büyük bir olay. Seneye bu yoldan köye çıkacak taksinin düşlerini kurar ve büyük bir zevkle işe sarılırdık.
Taksi, hayır, bu benim için bildiğimiz bir motorlu araç değildi. Bundan daha ötede, ulaşmamız için önerilmiş bir manevî hedef, ölümsüzlüğe ulaştıracak bir iksirdi.
Bunu böyle bildim ve bırakın taksiyi, ertesi yıl köyümüze kendisi dahi gelmeyen öğretmenim Nasuh Perperek’i yıllar boyu kendimde var ettim… (s. 180)

19 Eylül 2019 Perşembe

İKİNCİ YENİ: STATÜKONUN ŞİİRİ (Mİ?)

Şair Mustafa Oğuz henüz mürekkebi kurumamış bir yazısını gönderdi. İkinci Yeni’nin “yeniliği”, daha doğrusu bu hareketin “yeni olmadığı” üzerine bina edilmiş bir yazıydı. Getirdiği dayanaklar tutarlıydı. Sanırım yakında meraklı her okura ulaşacak bu yazı. Bu yüzden ayrıntılarına girmiyorum. 
Mustafa Oğuz’un yazısı bende yeni dikkatlerin uyanmasına sebep oldu. Bunlar, İkinci Yeni şairlerinin zihniyetiyle ilgili hususlardı. Gerçi Oğuz bu konu üzerinde de duruyordu.  Fakat onun söyledikleriyle benimkiler arasında birtakım farklılıklar olacağından, işime devam ediyorum…
Ben, bu yazımda İkinci Yeni şairlerinden Turgut Uyar’ın nesirlerine yansıyan zihniyet üzerinde duracağım. Bunun için de dar bir alanda, kısa sorgulamalara gireceğim. Bu alan, şairin resmî ideolojiyle olan ünsiyetiyle sınırlıdır.
Burada kullanacağım malzeme hakkında da küçük bir bilgi sunayım. Alaattin Karaca’nın yenilerde derleyip  yayınladığı “Korkulu Ustalık” (YKY, İst., 2009) adlı kitabı kaynak olarak kullanıyorum.
Turgut Uyar’ın resmî ideolojiyle ilgili yargılarını net olarak ortaya koyan ilkyazı kitabın 91. Sayfasındaki “Devrimleri Sevmek” başlıklı metindir. Uyar’ın A. Turgut imzasıyla yayımladığı bu yazı 10 Kasım 1957 tarihli Pazar Postası’nda yer almış. Pazar Postası bilindiği gibi İkinci Yeni hareketinin hayat bulduğu dergidir. İlgili yazıda Turgut Uyar, günün anlam ve önemine binaen, genel atmosfere hâkim olan yargılara has bir nitelik taşıyan düşünceleri dile getirmiş. Yazıda yer yer İnkılap Tarihi öğretmeni üslubuna yaklaşılması ise ayrıca belirtilmelidir…
Turgut Uyar’ın resmî ideolojiyle aynı noktada buluştuğu bir başka yazısı “Dil Sorunu” (s. 318) başlıklı metindir. Forum dergisinin Temmuz 1960 tarihli 151. Sayısında yayımlanmış olan bu yazıda “27 Mayıs 1960’ten sonra yeniden aydınlığa, diriliğe kavuşa sorunlarımızdan biri” olan, “dil sorunu” üzerinde durulmaktadır. 27 Mayıs darbesinin hemen sonrasında yazılan bu yazıda Turgut Uyar, egemen ideolojiye net bir şekilde bağlılığını sergilerken, yıllardır söylenegelen cümleleri tekrar etmekten de bıkmış görünmemektedir. Bunu bir alıntı ile görünür kılalım: “Bize göre dilimizin gelişmesine, arılaşmasına ilk önemli saldırış 1950 seçimlerinin hemen ertesinde, ezanın Arapça okutulmasına izin verilmekle başlar.”
Milli Birlik Komitesi’ne selam durduğu bu yazısının dışında Turgut Uyar’ın resmî anlayışla örtüştüğü satırlara, Türk Dili dergisinin 1 Nisan 1968 tarihli 199. Sayısındaki “Dergilerde”  başlıklı metinde rast gelinir. Burada, dil bağlamında, resmî anlayışa aykırı tutum sergileyenler yargılanır.
Turgut Uyar’ın konu çerçevesinde başka cümleleri de vardır. Fakat bunlardan en ilginci, onun “Bir Şiirden” adlı kitabında da yer alan (ki bu kitap maalesef elimizdeki yazılar toplamına tamamen dercedilmiştir.) “Yahya Kemal Beyatlı” adlı metindedir.  Bu metinde, Beyatlı’nın “maziye bağlı” oluşunu tersinden okur. Turgut Uyar’a göre Beyatlı bu tutumuyla, resmî ulusçuluğu “uyandırmak, güçlendirmek, bir ulusa, ulus olma bilincini vermek” konusunda “bilinçsiz” bir şekilde yarar sağlamaktadır. Dolayısıyla Yahya Kemal’in bu yönünden memnun kalmak lazım gelir…
Turgut Uyar’ın nesirleri üzerinden yaptığımız mini sorgulama bizi İkinci Yeni’nin statükocu bir yapı olduğu gerçeğine götürür mü? Sanırım, evet. Fakat diğer İkinci Yeni şairlerinin metinlerini, kuşkusuz en başta şiirlerini incelememiz gerektiğini de belirtmeliyiz. Bu yazıyı başlangıç kabul edelim…

(İlk kez, Milli Gazete’nin 16 Nisan 2009 tarihli nüshasında yayımlanmıştır.)

13 Mayıs 2019 Pazartesi

“GEÇTİM YİNE DÜN ESKİ HAZAN BAHÇELERİNDEN”

Yahya Kemal Türk şiirinin diri belleğidir. Bu cümle, büyük şairi, yaptıkları değerlendirmelerde küçük bir telmih malzemesi olarak görmeye mütemayil Cumhuriyet müteşairlerine yapılmış bir hatırlatma olarak kaydedilsin. Zira onu ve şiirini geçmişle bugünü bağlayan bir ara köprü mesabesine indiren zihniyet, bir adım sonra, şu yargıyı fısıldayacaktır: Yahya Kemal eski bir hatıradır; çağını tamamlamıştır…

Oysa bu büyük şair gerek tematik unsurları ele alıştaki romantik yaklaşımı, gerekse şiirsel ahenk unsurlarını kullanmadaki klâsik duruşuyla zirvelerin adamıdır.

Onu Türk romantizminin ölümsüz temsilcileri arasına yazdıran hususları sıralayalım: Vatan ve millet yaklaşımı, din duygusu ve tabii ki sanat ve edebiyattaki uygulamaları…

Bir örnek olsun diye sunuyorum, bunların tamamını “Koca Mustâpaşa” şiirinin bir dörtlüğünde şöyle birleştirir Yahya Kemal:

“Öyle sinmiş ki bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.”

Tahminim odur ki, Yahya Kemal’in eserlerindeki muhtevayla ilgili didaktik metinlere bu günlerde sıkça rastlayacak ve eminim hemen hepsinden istifade edeceksiniz. Bu yüzden ben, şairin diğer yönüne, şiirindeki görsel ve işitsel takdimlere temas etmek istiyorum.

Talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler’de Yahya Kemal için şu tespiti yapar, ki doğrudur: “Yahya Kemal dilin mükemmeliyet imkânlarını en son haddine kadar yoklamış, tartmış ve bulmuş olan adamdır. Bâkî ve Nef’î’den sonra Türkçenin hâkim şâiri odur.” Burada ‘dilin mükemmeliyet imkânları’ ile kastedilenin şiirdeki mûsıkî ve ahenk olduğunu anlamak gerekir. Tanpınar bunu başka bir yazısında şöyle belirtir: “Yahya Kemal, (…) ‘nağme’yi Türk şiirinde tekrar kuran adamdır.”

Doğrusu Yahya Kemal’in şiirlerindeki mûsikî kabiliyetiyle ilgili daha nice cümleler bulunup sıralanabilir. Biz, böylesi bir kolaycılığın kucağına teslim etmeyeceğiz okuyucuyu. Bunun yerine, Eski Şiirin Rüzgârıyla söylenmiş bir “Şarkı”sı üzerinden uygulamalı bir  sunum yapacağız. Öyleyse önce metni verelim:

Kalbim yine üzgün seni andım da derinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden
Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş
Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş
Son demde bu mevsim gibi benzim de kül olmuş
Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden.

Lise seviyesinde bir bilgiye sahip olanların hatırlayacağı üzere, şarkı, Fars edebiyatından alınmayıp Türklerin icat ettiği bir nazım şeklidir. Varlık sebebi bestelenip okunmaya dayanır. Bu yüzden bend sayısı sınırlıdır, azdır. Yine aynı gerekçeyle, müzik usullerine yatkın olan aruz kalıplarıyla, özellikle de “mef’ûlü mefâ’îlü mefâ’îlü fa’ûlün” kalıbıyla yazılır. Bu arada önemli bir ahenk unsuru olarak “nakarat”a da büyük değer verilir.
Klâsik şarkı formuyla karşılaştırıldığında Yahya Kemal’in “Şarkı”sı tam bir intibak gösterir. Sözgelimi,  daha ilk bakışta bu metnin “a, a(n), a, a(n)// b, b, b a(n)” şeklindeki kafiye şemasıyla oluşturulduğunu ve buradan da 2. 4. ve 8. dizelerin aynen tekrarlandığını görürüz. Bu arada,  şiirimizde kullanılan veznin yukarıda zikrettiğimiz aruz kalıbıyla (- - . / . - - . / . - - . / . - -) aynı olduğunu ve herhangi bir hatayı barındırmadığını belirtelim. Bu noktada son olarak “Şarkı”mızın redif ve kafiye türü ile ilgili tespitleri de vuzuha erdirelim: İlk dörtlükte nakarat dizeleri hariçte tutarak “derinden” ve “yerinden” kelimelerinde “den”lerin redif, “erin”lerin “zengin” bir örgü oluşturdukları fark edilecektir. İkinci dörtlükte ise “muş” redifiyle çoğalan “dol”, “sol” ve “ol” hecelerinde “tam kafiye”nin vücut bulduğunu görürüz.
Üst paragrafta söylenenleri bir tarafa bırakalım, bu metnin ses derinliğini artıran iç dalgalanmalar daha önemlidir. Şimdi, şiirsel ritmi ve armoniyi üst perdeye yükselten mütekerrir unsurları sıralamaya çalışalım, lütfen işaret edilen dil unsurlarını yukarıdaki metin üzerinden de takip etmeye çalışınız:

1. Kalbim, geçtim, geçtim, mevsim, bağrım(a), bastığım(ız) benzim, geçtim…
2. Seni, eski, gibi, yeri, eski, ki, gibi, eski…
3. Yine, yine, ve, en, ince, yine, demde, benzim de, yine…
4. Üzgün, dün, üzgün, gördüm, kül, dün…
5. Hazan, hazan, senden, boşalan, hazan…

Şimdi, şairin başarısını bir derece daha artıran diğer bir hususa geldi sıra: Şiirin bu iç içe geçirilerek oluşturulan ses örgüsü, muhtevayla da pekiştirilmiş. Nasıl mı? Aynı ruh ülkesine, gönül dünyasına ait kelimelerinin seçiminde gösterilen tutarlılıkla: Kalp, üzgün, andım, hazan, üzgün, kırılmış, hazan, gözyaşları, solmuş, kül, hazan…

Oldu olacak, bunların hangi bağlamlar içinde verildiğine farklı bir formatla bir kez daha bakalım: 1. Kalb, üzgün, derinden anmak; 2. Geçmek, yine, eski hazan bahçeleri; 3. Sevgiliden boşalan bağır, gözyaşları, dolmak (hüzün), 4. Geçmiş yaz, basılan otlar, solgunluk; 5. Son dem (yaşlılık), mevsim (sonbahar, solgun otlar), beniz, kül olmak…

Yahya Kemal’in, saf ve hakiki şiire dair hükümlerde bulunurken “Derûnî ahenk”, “nefes ve ses”, “söylenmiş ve dinlenilen”, “ritim” “ondulation musicale” (ahenk dalgalanışları) gibi kavramlara ayrı bir anlam yüklediğini biliyoruz. Bu ayrıcalıklı tutum, bütün şiirlerinde olduğu gibi, ele aldığımız “Şarkı”da da kendisini gösterir. Geçmişin sonsuz mutluluğuna, ufuk ötesinin sağaltıcılığına, herhangi bir sevilen vasıtasıyla gitme teşebbüsü içinde olan şair, bizi seslerden örülü bir yolculuğa teslim etmiştir.

25 Şubat 2019 Pazartesi

EDİP CANSEVER'DE EDEBİYAT GELENEĞİ

Edip Cansever (1928-1986), geleneği reddetme veya ondan faydalanmama hususlarında genellikle Ece Ayhan’la birlikte anılır, hatta daha olumsuz bir örnek olarak gösterilir.[1] Fakat bu yaklaşımların tersine, Vecihi Timuroğlu, Edip Cansever’in gelenekle bağlantılı olduğu bir yönünden söz eder. Şairin Oteller Kenti’ni değerlendiren Timuroğlu, onun bu kitapla, edebî sanatlar açısından “Türk şiirinin deneyimlerine de saygılı[2] bir nitelik sergilediğini söyler. Benzeri bir yargıyı, şairin “Petrol”ünü inceleyen Asım Bezirci de belirtir. Cansever bu kitabında sadece kendi geçirdiği denemelerden faydalanmakla kalmadığını, ‘şiir geleneğimizin getirdiği araçlardan, kolaylıklardan da’ faydalandığını belirten Bezirci, onun “Şiirimizde eskiden beri büyük yeri olan ses, uyak, ölçü düzenlerine, ‘edebî sanatlar’a,  hatta rhetorique’e baş vur”duğunu söyler.[3]

Cansever’in şiir geleneğiyle ilgisi hakkında Mehmet Salihoğlu’nun tanıklığı daha ilginçtir: “Cansever gibi  yeni şiirimizin bir ustasıyla saatlerce birbirimize divan şiirinden, Yahya Kemâl’de, Haşim’den dizeler okuyarak coşup taştığımız olmuştur. Ve dostumun, ‘bunların zevkine varamayan genç ozanlara ben ozan bile demem’ dediğini kulaklarımla duymuşumdur.[4]

Cansever’in Bakışı
Edip Cansever’in geleneğe dair görüşlerini 1962’de yayınlanan “Soyut Somut” başlıklı yazısında toplu olarak görme imkânımız vardır. Şair bu yazıda, ‘ortak bir düzen’, ‘örgensel (organik) bütünlük’, ‘gelenek’ gibi kavramlarla konuyla ilgili düşüncelerini anlatmaya çalışır.

Yazısında, “Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir?” gibi sorularla konuyu açan şair kendisini, “Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek  zorundadır.” diye cevaplandırır.  Cansever, şiir tarihi içinde kendisine yer edinen, asırlar boyu akıp gelebilen, değerini kaybetmeden varlığını sürdüren ‘bütün şiirlerin, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük’le  bağlılıkları olduğunu savunur. Şair, şiirin varlığını, öncelikle bu organik bütünlüğe bağlar. Cansever bunu “Şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratıyorlarsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünürler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz” şeklindeki açıklamalarla anlaşılır kılmaya çalışır. Çünkü şairler sadece yeni duygular, yeni heyecanlar peşine düşmezler. “Onların gerçek çabaları,  kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır.  Şair, ‘Örgensel (organik) bütünlük’ diye tanımladığı geleneği, ‘dural bir ortam’ olmaktan çok, süreklilik ve hareketlilik taşıyan bir gerçeklik olarak görür. “Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya da düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya  tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir”. Cansever, ‘belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk’ şiirleri  soyut şiirler kategorisine katarak görüşlerini bağlar.[5]

Cansever’in gelenekle ilgili olarak doğrudan doğruya beyan ettiği görüşler, bir mülakatta söylediklerinden oluşur. Bazı şairlerin ‘ulusal şiir geleneğinden kopuk tutumları’yla ilgili olarak Metin Eloğlu’nun sorduğu soruya, Edip Cansever, “Kendi şiir geleneğini yadsıyan bir ozanın, ozanlığı nasıl ve nereden edindiğini, nereye kadar sürdürebileceğini kestiremem. Bu gibi kimseler geniş bir ün de yapmış olsalar, önemi yok, bence. Bulguya (icat)  aktarmaya dayanan bütün ünler gibi geçicidir bu da. Şiirleriyse, genel çizgide bir şiir ortamının dışında kalan cansız, renksiz şiirler olmalıdır, diyeceğim. Gerçek ozan her şeyden önce tarihini, kültürünü, içinde yaşadığı toplumun koşullarını bilmek; sonra da bütün bunların, çeşitli dönemlerde yazılmış şiirlerdeki yansılarını, yani dilinin işlenişini, inceliklerini, etki alanlarını izlemek, kavramak zorundadır.[6] şeklinde cevap vererek gelenek hakkındaki görüşlerini somutlaştırır. Hemen ardından, Metin Eloğlu’nun, “Bizim bir şiir geleneğimiz var mı?” şeklindeki kışkırtıcı sorusunu ise şu kesin cevapla karşılar: “Olmaz olur mu, var elbette.. Daha çok biçimci bir şiir geleneğimiz var bizim. Örneğin Divan şiiri... Bu ozanlar belli bir dünya görüşünden, özel bir düşünce ve duygu biçiminden yoksun oldukları halde, dil özenleri, dilin bütün olanaklarını kullanmaları, mazmunlara düşkünlükleriyle şiiri bir marifet durumuna getirmeleri, bugün bile şiirimizin belli bir özelliği olarak yaşamaktadır.” Metin Eloğlu’nun Halk şiirinin gelenek bağındaki yeriyle ilgili bir sorusuna da “Halk şiirinin, halkın diline daha bir yaklaşık olmaktan başka bir niteliği ya da ayrıcalığı yok, bence. Bu durum, yani öz dile bağlılık, Halk şiirinin yaşama da daha bir bağlı olduğu sanısını uyandırıyor. Değil öyle! Hatta Halk ozanlarının, Divan ozanlarının etkisinde kaldıkları bile söylenebilir: Bugünkü iyimser yorumlar, aşırı hayranlıklar bir yana bırakılırsa, halkla Halk ozanı öylesine kaynaşmışlar ki şiir kolektif bir iş oluvermiş; yani yaşama bağlılık, pek de ozanca aktarılmamış günümüze. Bu bakımdan Halk şiirinin, Divan şiirinden daha fazla bir etkisi olmuştur, denemez.” şeklinde bir cevap verir ve ikisini de ‘gelenek zincirinin halkaları’ içinde görür: “Genel olarak Divan şiiri, daha bir şiir, daha bir şiir niteliği taşıyor, diyeceğim ben. Ama Halk şiirinin de birtakım etkileri olmuştur bizlere. İstesek de, istemesek de bu etkileri silmeye gücümüz yetmez.[7]

Divan şiirinin gelenek içindeki ağırlığını öne çıkaran Edip Cansever, “Düşünce Şiiri” başlıklı makalesinde de Divan edebiyatından sonra ‘özcü’ denilebilecek şairlerin az geldiğini söyler.[8] Onun bu tespiti bize, Divan şiirine verdiği önemi bir kez daha gösterir.
Cansever, kendisiyle yapılan başka bir konuşmada ise şairlerin, ‘Halk ağzını, halk deyimlerini yenileyerek’ şiire ‘yeni alanlar hazırla’yabileceğini ileri sürer.[9]
Edip Cansever’in eski şiirden adını andığı şairlerin sayısı azdır. Birbirini tamamlar nitelikte gördüğü Divan ve Halk şiirlerinden şu isimler onun ortaya koyduğu yazılarda anılır: Nedim, Şeyh Galip, Yunus Emre, Karacaoğlan...

Şairin gelenekte olanla ayrı düştüğü yerler de vardır. 1964’te yazdığı “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı yazısında Cansever,  Mısra işlevini yitirdi.” hükmüyle, gelenekte var olan mısra, aruz, hece ve ‘kelime ekonomisi’ (az kelimeyle çok şey söylemek) gibi bazı unsurları dışlamaktadır. Şair bu yazısında, şiirde birim olarak cümleyi, cümleyle gelen imkanları savunur: “Yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. Hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. Bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. Derken bir satır başı, bir parantez, bir diyalog... bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor.” Şair, bu hamlenin ‘geleneğe saygı yüzünden’ bırakılmaması gerektiğini de vurgular. [10]

Edip Cansever’in geleneğin Halk şiiri koluna dair olumsuz görüşlerini ise bir başka yazarın aktarımı ile öğreniyoruz. Fethi Naci, şairle aralarında geçen bir konuşmayı şu şekilde aktarır: “... Halk şiirinden yararlanmak olanağı var mı? Bodrum dönüşü, bu konuyu şair dostum Edip Cansever’le konuştum. Edip, kısaca, ‘Olanaksız’ diyordu.[11]

Yerçekimli Karanfil[12] ve Şairin Seyir Defteri[13] isimli bütün şiirlerinin toplandığı  iki eseriyle incelememize esas aldığımız Edip Cansever[14] 

Edip Cansever’in şiirlerinde ise türkülerle ilgili olarak tespit edebildiğimiz iki örnek,  Yerçekimli Karanfil kitabındaki “Tragedyalar”ın teatral havası içinde, birkaç ara başlık olarak kullanılan “Ağıt”lar (s. 148 ve 154) dır. Bu parçaların ‘ağıt’ olarak anılmasının sebebi, hüzün duygularının egemen olmasından olsa gerektir. İkincisini aktarıyoruz:

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.”( s. 154)

Bu konuda Edip Cansever’in ortaya koyduğu örnekler de vardır. Yerçekimli Karanfildeki Masa da Masaymış Ha”(s. 9)da  Adam ha babam koyuyordu.  Ey” (s.15) ‘sürüylen’,  Aaa” (s. 17)da “Yok yahu bana mısın demiyor.”, “Var Var” (s. 19)’da “Vay ışıklar vay!”, “Yangın” (s. 20)’da “Gel keyfim gel”, “En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri”, “Borazan” (s. 35)da, “O çalmıyo muydu, olanca görüntüler ayakta”, “Acı Bahriyeli” (s. 87)de  ““Bak kardeşim benim adım Ismayıl/ Kafamı kızdırma adamı bıçaklarım.”, “Tragedyalar” (s. 201) “Hay Allah! Unuttum gene, ...

Söyleyiş benzerliği konusunda Edip Cansever’in şiirleri arasına yerleşmiş iki parça ise bazı halk türkülerindeki karşılıklı konuşmaları hatırlatmaktadır. Bunlardan ilki, Şairin Seyir Defteri’deki “Rüzgârların Dinlendiği Yer” (s. 132)  başlıklı şiirdeki şu bölümdür:

Çıkardın mı su altındaki ölüyü
Çıkardık mı su altındaki ölüyü
Çıkarmadık su altındaki ölüyü
Çıkardıktı su altındaki ölüyü

Bu konuda Cansever’den vereceğimiz diğer örnek, aynı kitapta, “Şu Küçük Şey” (s. 150) başlıklı metnin baş kısmıdır ve yukarıdaki dörtlüğe benzer bir söyleyişe sahiptir:

- İndirdik mi suya denizi
- İndirmedik suya denizi
- İndirdikti suya denizi”




[1] Cansever’in gelenekle olan olumsuz ilgisi üzerine değinen yazarlardan Güven Turan, onun ‘Türk şiirinin geleneksel birimi olan dizeyi tahtından’ indiren şairler arasında sayar. (Bkz. Güven Turan, “Yüzler ve Maskeler”, Gün Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever), Adam Yay., 3. Bas. İst., 1997, s. 219-220);  Özdemir İnce, şairin ‘sözcük ekonomisi’ ile ilişkisi olmadığını söyler. Bu, bir anlamda gelenekten kopukluk demektir. (Bkz. İnce, Şiir ve Gerçeklik, s. 117); Enis Batur, şairin gelenekle herhangi bir ‘form köprüsü arama’dığını belirtir. (Bkz. Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, s. 188.) Edip Cansever’in gelenekle ilgisini ele alan diğer bazı kaynakları da şöyle sıralayabiliriz: “...”, “Devletimiz 1000 Cumhuriyetimiz 75 Yaşında (Kan Kaybeden Mendil)”, (Önsöz), Kaşgar Edebiyat Seçkisi, S. 5, s. 6; Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, s. 56.
[2] Vecihi Timuroğlu, “Şiiri Sevenler İçin”, Gül Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever) Adam Yay., İst., s. 215.
[3] Hüseyin Cöntürk-Edip Cansever, 2 İnceleme (Turgut Uyar, Edip Cansever), de Yay., İst., 1961, s. 83.
[4] Mehmet Salihoğlu, “Günlerle Gelen”, Varlık dergisi, S. 856 (Ocak 1979) s. 16.
[5] Edip Cansever, Gül Dönüyor Avucumda, Adam Yay., 3. Bas., İst., 1997,  s. 54-56; Edip Cansever, “Soyut Somut”, Değişim dergisi, S. 4 (15 Şubat 1962), s. 1-2.
[6] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 81; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 6.
[7] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 84-85; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 7.
[8] Edip Cansever, “Düşüncenin Şiiri”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 42.
[9] Erdal Öz, “Edip Cansever’le Konuştum”, a dergisi, S. 7 (Kasım 1956), s. 2.
[10] Edip Cansever,  “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire”, Gül Dönüyor Avucumda,  s. 57-58.
[11] Fethi Naci, Şiir Yazıları, İyi Şeyler Yay., İst. 1997, s. 51.
[12] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, (Toplu Şiirleri I), 5. Bas., Adam Yay., İst. 1995; Bu kitapta şairin daha önce Dizlik Düzenlik (1. Bas. 1954), Yerçekimli Karanfil (1. Bas. 1957), Umutsuzlar Parkı (1. Bas. 1958), Petrol (1. Bas. 1959), Nerde Antigone (1. Bas. 1961), Tragedyalar (1. Bas. 1964), Çağrılmayan Yakup (1. Bas. 1966), Kirli Ağustos (1. Bas. 1970), Sonrası Kalır (1. Bas. 1974) isimleriyle yayımlanan kitapları toplu halde sunulmuştur.
[13] Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, (Toplu Şiirler II), 7. Bas.,  İst., 1997; Bu kitapta şairin daha önce Ben Ruhi Bey Nasılım (1. Bas. 1976), Sevda ile Sevgi (1. Bas. 1977), Şairin Seyir Defteri (1. Bas. 1980), Eylülün Sesiyle (1. Bas., 1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1. Bas. 1982), İlkyaz Şikâyetçileri (1. Bas. 1984), Oteller Kenti (1. Bas. 1985) isimleriyle yayımlanan kitaplarındaki şiirler bulunmaktadır.
[14] Edip Cansever de İlhan Berk gibi, yayımlanan ilk kitabını (Ömer Edip Cansever, İkindi Üstü, Işıl Kitap ve Bas., İst., 1947) ürünlerinin toplu basımlarına almaz. Cansever’in bu ilk kitabındaki şiirler İkinci  Yeni öncesine ait olduğu için, incelemeye  dahil edilmemiştir.

4 Şubat 2019 Pazartesi

İLHAN BERK’İN GELENEK KARŞISINDAKİ TUTUMU

Şiir anlayışında sürekli değişiklikler yaşayan, buna rağmen İkinci Yeni şairlerinin başında sayılan İlhan Berk’in bu durumu, gelenek karşısındaki tavrında da kendisini gösterir. Dolayısıyla, onun gelenek bakımından değerlendirilmesini yapanlar, bu değişiklik dönemlerini göz önünde bulundururlar.
Buna göre, şairin Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953), ve Köroğlu (1955) gibi, bir dönem içinde çıkan kitaplarını değerlendiren Güven Turan, bu eserlerde deyim ve atasözü gibi klişe kullanışlara çok yer verildiğini belirtir.[i] Bu da onun daha önceki çizgiden en azından o dönemi itibariyle kopmadığını, bir anlamda geleneğe bağlı bulunduğu anlamına gelir.
Bunun yanında, İlhan Berk’in gelenekle en çok içli dışlı olduğu eseri Aşıkâne (1968)’dir  Şairin bu eserinde Divan şiiri nazım şekilleri göz önüne alınarak oluşturulan şiirler bulunmaktadır. Fakat bu şiirlerde Divan şiirinin kalıplaşmış kuralları uygulanmaz.[ii] Enis Batur, İlhan Berk’in Divan şiiriyle kurduğu bu irtibatı ‘deneysel bir tad[iii] olarak isimlendirir. Ebubekir Eroğlu, benzeri bir yargıyı, Turgut Uyar ve diğer yüzeyden yaklaşımda bulunan şairleri de ekleyerek verir: ‘Edebiyat içi kültüre önem verme[iv].
Asım Bezirci, İlhan Berk’in Divan şiirine yaklaştığını belirtir. Turgut Uyar’ı da buna dahil eden Bezirci, sözkonusu yaklaşımı Divan  şiirin şekil ve muhtevasının çağdaş kültür ve gelenekle bağının araştırılması açısından faydalı görür.[v] Fakat bu şairlerin böyle bir yolu denemeleri, Asım Bezirci için şaşırtıcıdır ve öncülükten ziyade, ‘artçılığa’ düşüştür.[vi]
İlhan Berk’in gelenekle ilgisine, bir şiirini değerlendirirken değinen Mehmet Kaplan, onun Türk şiir geleneğinden ziyade tamamıyla Batı geleneğine bağlı olduğunu ima eder.[vii]

İlhan Berk’in Gelenek Hakkındaki Düşünceleri

İlhan Berk, geleneksel şiirlerle ilgili duygu, düşünce ve atıflarını günlük, deneme ve kendisiyle yapılmış  çeşitli mülakatlarda dile getirmiştir. Onun, sözünü ettiğimiz bu metinlerdeki yaklaşımı, şiirin dize, ölçü, şekil, anlam gibi unsurlarıyla olduğu kadar, gelenekte varolan şiirlere karşı taşıdığı şahsi hisleriyle de ilgilidir. İlhan Berk, bu metinlerin pek çoğunda, kendi dünyasına ve kaynaklarına dair ipuçları da verir. Ayrıca, yaptığı bazı iktibaslar da onun tavrını ele veren hususlar olarak göze çarpar.
Şairin sözkonusu metinlerini incelediğimizde farkettiğimiz bir başka nokta da, onun, çok geniş zaman içinde söylediği bazı görüşlerinde çelişkilere, birbiriyle tezat oluşturacak duygu ve düşüncelere düşmüş olduğudur. Bunun, Berk’teki bilinen değişim ve farklılaşma temayülüyle ilgili olduğu kanaatindeyiz. Bu yüzden, şairin gelenek çerçevesi etrafında söylediklerini, kendi tarihî oluşum/değişim macerası içinde incelemeye çalışacağız.
İlhan Berk, gelenekle ilgili görüşlerini ‘gelenek’, ‘geleneğe bağlananlar’, ‘önceki yollar’, ‘Türk şiir tarihi’, ‘eski şiir’, ‘Osmanlı şiiri’, ‘Divan şiiri’, ‘‘Divan şairleri’, ‘Batı’,  Koşuk şiir’, ‘uyak’, ‘ölçü’, ‘beyit’, ‘dize’, ‘anlam’, ‘kapalılık’ gibi  anahtar kelimeler etrafında dile getirmiştir.
1981’de yapılan bir mülakatta, kendisinin vaktiyle ‘Divan şairi’ olduğunu hatırlatan Ece Ayhan’a cevap verirken ‘Osmanlı şiiri’ne sözü getiren İlhan Berk, bu şiirin ‘haraççı’ olduğunu, vermekten çok aldığını, hatta bu şiirin kendisine bile yabancı olduğunu, böyle bir şiiri ‘üretmediği’ni  ve ‘onu kendinden’ sayamayacağını belirtir.[viii]
Bir başka konuşmada, yine Ece Ayhan’ın aynı minval üzere sorduğu soruya, ‘ilk kaynaklar’ı olan şairleri Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Yahya Kemal şeklinde açıklayan Berk, Divan şiirinden ise sadece Âşıkâne kitabında faydalandığını söyler.[ix]
Her ozan gibi ben de işin başında kendi kazacağım yolu düşündüm. Bunun için de benden önceki yolları inceledim, taşları, kumu, çakılı nasıl karacağımı, onları nasıl dökeceğimi araştırdım. Böylece o bildiğiniz yolu döktüm. Şiir öğretilmez, öğrenilmez: Bulunur.” diyerek geçmiş şiir birikiminin bir şairin tecrübeleri açısından nasıl bir önem arz ettiğini belirtmeye çalışan Berk, sözlerinin devamında Türk şiir tarihinin ‘bakir bir toprak’ olduğunu, yeterince irdelenmediğini, dolayısıyla ‘Türk şiir geleneğinden  de faydalanılmadığını iddia eder. Fakat şairin sözünü ettiği gelenek, ‘Fransız, İngiliz, Alman şiiri gibi bir gelenek’ değildir. Şair bu konuda, “Ben geleneği dile çok bağlı diye dünüşürüm. (...) ...bizim bir Fransız, Alman, İngiliz şiiri gibi bir  geleneğimiz  yoktur. Bir Fransız Villon’dan, bir İngiliz Chaucer’dan, bir Alman Goethe’den yararlanırken, biz aynı biçimde eski şiirimizden yararlanamayız. Biz hâlâ elimizdeki gereci (dili) yoğurmakla, onu kurmakla cebelleşiyoruz. Gelenekten ben dili anlıyorum dediğim zaman bunu söylemek istiyorum.” der ve gelenekten yararlanmanın örnek bir şekli olarak, eski şiirin seslerinden ‘yola çıkmayı’ önerir. Berk bir adım sonra, “Aslında biz kendi geleneğimizi kendi kuran o yıldızlar kümeleriyiz. Bizim göğümüz boş.” iddiasında bulunur. Şair, son aşamada, faydalanılacak isimler olarak da Ahmet Haşim, Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet’i sayar.[x]
Şairin, 11 Ocak 1992’de yazdığı ‘Gelenek’ başlıklı bir ‘günlük’ metni vardır. Bu yazıda, o günlerde tartışılmakta olan gelenek konusuna değinen Berk, tartışmaların faydalı olduğunu, çünkü böylece, “Kısa sürede gelenekle hiçbir yere varılmayacağı anlaşılacaktır.” Bu konuda  tecrübeli olduklarını da söyleyen şair, (Nâzım, Oktay Rifat, Anday, Necatigil, Turgut Uyar, Oktay Rifat ve kendisini sayar Berk), ölçü ve kafiyenin de gelenekle ilgisi olmadığını, eski kelimelere rağbet etmenin de gelenekle bağlantı sağlamayacağı  söyler. Berk, ‘gelenekle uzaktan yakından hiç ilgilenmeyenler’den de bahseder ve Ahmet Haşim’i anar. Yazısının sonuna doğru, bir şairin ‘eski-yeni, yabancı-yerli bütün çağların şiirini’ okuması gerektiğini, onlarla ‘cebelleşerek’ kendi sesini bulmaya çalışmasını, fakat bunların şaire faydasının olmayacağını belirtir.[xi]
Şairin geleneği konu aldığı bir başka yazısı, 7 Ağustos 1992 tarihli günlüğüdür. “Ahmet Haşim ve Gelenek” başlıklı bu metinde, yine Haşim’e değinir ve onun ‘eski şiirimizden, dahası gelenekten hiç söz etmediğini, Baki’yi, Naili’yi, öbür Divan şairlerini ağzına almadığını, gözünün hep dışarda’ olduğunu belirtir. Berk, Yahya Kemal’e de değinir. Yahya Kemal’de bulunan ‘eski şiirimizin sesini’ Haşim’de, bulamayacağımızı da söyler. Bu arada, Berk’e göre, “Baki de, Naili de, Şeyh Galip de Yahya Kemal’den daha çağdaştır.[xii]
İlhan Berk, 1994’te kendisine sorulan gelenek konulu bir soruya da, ‘Batı şiiri, Türk şiiri diye bir ayrıma’ karşı olduğunu söyledikten sonra, “Ben tek bir şiir biliyorum: Dünya şiiri.” diye ekler. Şairin cevabında gelenekle ilgili tek ifade ise şöyledir: “Gelenek mi? Gelenek, benim![xiii]
İlhan Berk, 1960’ta yayımlanan Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi[xiv] isimli kitabında Divan şiirinin üstünlüğünü, ‘en büyük şiir’ şeklinde ve  beyit geleneğinin en fazla geliştiği’ bir edebiyat olması sebebiyle anar: “Beyit hemen hemen bize (Doğu) özgüdür. Divan şiiri ise, bu düzene çok bağlı kaldı. Bunun için de beyit bizim yazımımızda bir gelenektir dedim. Bunu, divan şiirimizin en büyük şiir olduğunu düşünerek söylüyorum.[xv] Şair bu eserine geleneksel şiirin iki kolunda eser veren, XIII-XIX. yüzyıl arası şairlerinden Şeyhoğlu, Yunus Emre, Sultan Velet, Âşık Paşa, Şeyyat Hamza, Ahmedî, Nesimî, Kadı Burhanettin, Kaygusuz Abdal, Süleyman Çelebi, Ahmet Paşa, Hümamî, Necati, Cem, Mihri Hatun, Zeynep Hatun, Fuzuli, Nev’i, Bâki, Köroğlu, Âhi,  Hâtayi, Ruhî, Zâti, Hayâlî, Pir Sultan Abdal, Nailî, Fasih, Nabi, Neşati, Karacaoğlan, Şeyhülislam Yahya, Fehim, Nef’i, Bahai, Atâyi, Sabit,  Mahir, Nedim, Şeyh Galib, Osmanzade Taib, Fâzıl, Esrar Dede, İzzet Ali Paşa, Nahifî, Kâmî, Koca Ragıp Paşa, Halimî, Kâmî, Beliğ, Ratip Ahmet Paşa, Nazîm, Kırımlı Rifat Efendi, Muallim Naci, Halim Giray, Vâsıf, İzzet Molla, Leylâ Hanım, Leskofçalı Galip, Yenişehirli Avni, Dadaloğlu, Emrah gibi şairlerin beyit veya mısralarını almıştır.
Aşk Elçisi, İlhan Berk’in hazırladığı bir aşk şiirleri antolojisi[xvi]dir. Başlangıçtan 1965’e kadarki zaman diliminden seçtiği şiirlerden oluşan kitabının başına şair bir “Öndeyiş” yazmıştır. Berk bu önsözünde: “Bugün elime yeniden alsam, Tanzimat ve Cumhuriyet sonrası şiirimizin kendim de başta olmak üzere çoğunu ayıklardım.” der ve sebebini açıklar: ‘Tanzimat’tan sonraki şiirimizin yapısı bakımından kendisinden önceki şiirle çatışması, hemen hemen hiçbir birlik kurmadan da uzaması’.. İlhan Berk, satırlarının devamında, “Oysa, bu ayıklamayı eski şiirimizde yapamazdım. Bunun da nedeni, eski şiirimizin tutarlılığıdır.” der ve geleneksel şiire ayrı bir değer verir. Şair, daha sonra da, Tanzimat’tan sonra gelişen ve geçmişiyle çatışan şiiri ‘Kendi toprağından kopmuş’ sıfatıyla vasfeder ve bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirir. Berk’in şu cümleleri ise daha bir anlamlıdır: “İşte bunun için bu kitabı yeniden elime alsam Tanzimat sonrası şiirimizin çoğunu çıkarırdım, dedim. Böylece ‘kendi kubbemizin’ dışına çıkmamış pek az ozanla da yetinirdim.[xvii] Şair bu kitabına eski şiirden “Evvel Zaman Aşkları” bölümünü hazırlamış ve Yunus Emre, Necati, Fuzuli, Bâki, Nef’i, Nâilî-i kadim, Şeyhülislâm Yahya, Neşâtî, Nâbî, Şeyh Galip, Nedim, Esrar Dede ve  Enderunlu Vâsıf’ı almıştır.[xviii]
İlhan Berk, Şairin Toprağı isimli kitabında yer alan “Akraba Şairler” başlıklı yazısında da eski şiir üzerinde yorumlarda bulunur. ‘Eski şiirimiz üstüne’ konuşup yazanlara; özellikle de Melih Cevde Anday’ın yorumlarına değinir. Anday’ın, ‘Divan şiirimize bizim klasik şiirimizmiş gibi bakamayacağımız’, çünkü bu şiirin ‘bize yabancı bir şiir olduğunu, ondan koptuğumuzu, bunun için de ona (giderek) yaslanmak olanağı olmadığı’ yolundaki görüşlerini, ‘bizim klasiğimiz yoktur.’ anlamına gelen tavrını inceler. Ayrıca, ‘Divan şiirini düşünerek, şiirimize bir gelenek yaratmak’ ihtimali pek çok  şair tarafından da ‘yadsınmıştır’. Berk, örnek olarak Cemal Süreya, Metin Eloğlu ve Edip Cansever’i gösterir.  Ardından, Anday’ın görüşlerine getirir sözü, “...bunu (‘bizim klasiğimiz yoktur’ sözünü, C.A),  Fransız şiirinde Charles D’Orleans, Marot, Ronsard, Marceline Desbordes Valmore, Viktor Hugo, Louis  Aragon; İngiliz şiirinde Marlowe, Şhakespeare, Byron, John Donne, Hopkins, T.S. Eliot,  Amerikan şiirinde Whitman, Ezra Pound, Allen Ginsberg (bunu Alman şiirine de uzatalım) böyle bir geleneksel, özellikle de böyle geleneksel ozanlardan (benim örneklerim öyle çünkü) söz ediliyorsa, bunda ben de böyle düşündüğümü söylemek isterim. Divan şiirimizi düşünürsek, bizim gerçekten böyle bir gelenekten söz etmek olanağımız yoktur. Böyle derken, her gün biraz daha aramızın açıldığını gördüğümüz, yalnız dil sorunsalından söz ettiğim sanılmasın, düşünce olarak da, dünya görüşü olarak da uzağız ondan. Bu elbette açık bir gerçektir.” Berk, buna rağmen, Cumhuriyetle başlayan yeni şiirin eski şiirle bir akraba bağı olduğunu, birbiriyle irtibat halinde olan ‘akraba şairlerin’ bulunduğunu söyler. “İşte burada, uzak da olsa bu, bir gelenekten, onun alttan alta çizgisini nasıl sürdürdüğünden sözetmek isterim. Gelenek sözcüğü burda belki ağır basacaktır, benim asıl demek istediğim akrabalıktır, akrabalık çünkü dünya görüşünden çok, duygu beraberliğini, tin birlikteliğini de içeriyor.” Berk, bu bağlamda Necatî, Neşati-Şeyh Galib akrabalığından söz eder. İkinci Yeni’nin Ahmet Haşim’le akraba olduğunu söyler. Kendisinin de Ahmet Haşim’den ‘çıktığı’nı hatırlatan şair, “Eski şiirimizin, yeni şiire olan bu akrabalığı biraz değişik de olsa, Yunus Emre’nin Necip Fazıl şiiri üstüne olan etkinliğini kim yadsır?” diye devam eder ve yazısını “Ya Naili’yi koluna takıp gelen Yahya Kemal? Yeni şiirimize onun kurduğu köprüye ne denir?” şeklinde bitirir.[xix]
Berk, Şairin Toprağı kitabında yer alan “İkinci Yeni’nin İlkeleri Ya da Salt Şiir” başlıklı yazısında, hareketin ilke ve özelliklerini açıklarken, ‘anlamdan çok görüntüye bağlı’ olduğunu belirtir. Görüntü yönüyle bu şiirin Divan şiiriyle benzerlik taşıdığını dile getirir: “...görüntü anlayışı bakımından İkinci Yeni ile Divan şiiri arasında bir bağ kurulabilir. Divan şiirinin görüntüye verdiği önemi düşünerek bu yakınlığı söylüyorum. Divan şiirinin birçok bakımlardan bir mecaz sanatı olduğu düşünelecek olursa, bu yakınlık daha da belirir. Örneğin (eğretileme) istiare divan şiirinin büyük zenginliklerinden biridir. Dili, bugün bize uzak olduğu halde, ondan kalan anlamdan çok, görüntüsüdür.[xx]
İlhan Berk, ‘Saklı Su’ başlıklı yazısında da vaktiyle hazırladığı Beyit-Mısra Antolojisi ile Aşk Elçisi kitaplarının meydana getirilişini anlatır: “Bir zamanlar defterler tutardım, gelmiş geçmiş şairlerimizin edebiyat tarihlerindeki yerlerine bakmadan, sevdiğim kimi şiirlerini, kimi dizelerini bu defterlere yazardım. Sonradan bunlardan bazıları kitap halinde de yayımladım. Beyit-Mısra Antolojisi, Aşk Elçisi böyle oluştu.[xxi] Daha sonra şair, sözü Divan şairi Neşati’ye getirir. Onu Fuzûlî, Bâki, Şeyh Galib, Nedim gibi şairlerin arasında gördüğünü belirtir.  Onu sevmesine neden olarak  da “Her şeyden önce, büyük bir söyleyiş ustası, büyük bir duyarlık adamıdır Neşati. Bağırmayan, gizil, sessiz, parıltılı, özgün. Hep büyük, derin bir duyarlık vurur şiirlerinden.  Daha önemlisi, Mevlevi bir şair olmasına karşın (biliyoruz Edirne Mevlevi Tekkesi şeyhiydi) bilge görünmeye, bilgelik taslamaya yanaşmaz, şiirlerinde sade bir insan gibi davranmayı yeğler. Bütün büyük şairler gibi de alçakgönüllüdür.[xxii] Berk, Neşati’nin ağırbaşlı, içine kapalı, sessiz biri olduğunu, şiirde “Divan şiirinde bol bol düşülen klişeciliğe” düşmediğini, dilinin ağır, fakat söyleyiş, ses ve duyarlıkta yeni olduğunu belirtir ve onun bugün de bir ‘saklı su’ olduğunu söyler.[xxiii] Berk’in bu kadar da olsa bir Divan şairine dair yorum yapması, onun bu konuya bigâne kalmadığının işareti sayılır.
Berk’in, geleneği öne çıkaran bir başka ifadesi de, “Şiir, şiirin tarihine eğilerek, onu örnekleyerek, ona bata çıka yazılır.” şeklindeki cümlesidir. Ona göre bir şiiri büyük yapan şey de, ‘onun bir başka büyük, iyi bir şiirden çıkması, onu anımsatması, onunla doğrulanması; dahası onunla yorumlanmasıdır.[xxiv]
Bu noktada, onun eski şairlerle en azından okuma çapında kurduğu bağı, onun burada inceleme konusu yaptığımız eserlerinden çıkardığımız, bir kısmı yukarıda da geçen şu isim listesinden anlayabiliriz: Baki, Naili, Şeyh Galip, Yunus Emre, Fuzuli, Necati, Nef’i, Şeyhülislâm Yahya, Neşâti, Nâbî, Nedim, Esrar Dede, Enderunlu Vâsıf...
Şairin günlük ve denemeleri arasına yer yer serpiştirdiği iktibaslar da, onun gelenek ile olan irtibatı hakkında fikir verecek türden verilerdir:
Dest-i fenâda mürg-i hevâ durmayıp döner[xxv] (Bâkî)
Zülfünden ayru Bâki bir hâl ile yürür kim
Zincirden boşanmış divânedir sanurlar[xxvi] (Bâkî)
Cife-i dünya değil, Kerges gibi matlubumuz
Bir bölük Ankalarız, Kaf-ı kanaat bekleriz.[xxvii] (Fuzûlî)
 Divançe-i derunda Neşati safâ ile
Vasf-ı lebinde bir gazel-i âbdâr arar.[xxviii] (Neşati)
İlhan Berk, aşağıdaki iktibasları, ‘kapalılık’tan ötürü Divan şiirinin ‘bir bakıma’, ‘Batı anlamında bir şiirimiz’ olduğunu ispat için kullanır. Bunlardan yola çıkan şair, İkinci Yeni şiirini de, bir tür ‘süreklilik’ olan ‘kapalılık geleneğini’ sürdüren hareket olarak nitelemek niyetindedir:
Her yâneden ayağına altun akıp gelir” (Bâkî)
Şemmetmek için zülfü perişânını yârin
Dâmân-ı sâbâya sarılıp hemsefer oldum” (Ruhi Bağdadi)
“Gülzârdan ol şûh -i dilârâ ile geçtik
Gûya ki nesîmiz gül-i rânâ ile geçtik.”           (Naili-i Kadim)
Mâh üzre zülfünü gece dâğıtma kim beni
Âşüfte rûzgâr perîşan ü zâr eder. (Nesimi)”[xxix]
İlhan Berk, şiirin şekil unsurları ile ilgili tespitleri de vardır. Bu noktalarda da kimi zaman kendisiyle çelişmekle birlikte, tespitleri önemlidir:
Berk, 1958’de yazdığı bir günlük yazısında, Divan şiirine dize, ölçü ve kafiye gibi unsurlar açısından, sıcak bir yaklaşımla bakar: Divan şiirinden bu yana dört başı mamur bir şiirimizin olmayışının sebebi ölçü, kafiye gibi unsurların, sonraki dönemlerde olmadığı hususudur. Bunlar, şiiri kalıcı yapan unsurlardır.[xxx]
Şairin Divan şiirini ele aldığı bir başka olumlu yargısı, dize ve beyit ile ilgili olan şu satırlardır: “Bir şiirde dizeler bir duvarın taşları gibidir. Taş, bir duvarda nasıl taş olmaktan çıkmaz, yapısını, doğasını korursa, dizeler de öyledir. Dize olmak çünkü şiirin gövdesini kurmaya engel değildir. Buna belki de en iyi örnek Divan şiirimizdir. Şiirin yapısı dizeyi ne türlü kullanırsa kullansın, (ki şiirin yapısı bunu gerektirir), iyi bir şiirde dize ağırlığını koyar.[xxxi] Başka bir yerde de “... beyit, dize eski şiirimizde neredeyse her şeydir.”[xxxii] ifadelerini kullanır.
Koşuk Şiir’ isimlendirmesini ölçülü, duraklı ve kafiyeli şiir için kullanan şair, bazı yazılarında bunları savunur. Örneğin, bir yerde: “Artık bana öyle geliyor ki, ölçüsüz bir şiir olamaz benim için. Büyük bir eksiklik buluyorum çünkü özgür koşukta.[xxxiii] der. Buna karşılık 1988’da yazdığı aynı başlıklı bir başka yazıda da, “Koşuk şiirden iyice sıtkım sıyrıldı. Oysa öyle başladım yazmaya.” der. Fakat bu cümleleri söylerken, ‘koşuk şiir’den ‘sözcük ekonomisini’ kurmayı öğrendiğini de anlatır.[xxxiv] Başka bir yerde de benzeri ifadeler kullanan şair,       Şiirin bilinen bütün kurallarının beni sıktığını duyuyorum. (...) Şiirin alt alta dizilmesini, hecelere, uyaklara, dörtlüklere, ikiliklere ayrılmasını; düzyazının dışında bir kalıp koymasını, bir tür olarak belirmesini yapmacık buluyorum.[xxxv] diyerek kararsızlığını gösterir. Aynı tavrı, sonraki yıllarda da sürdür: “Koşuk şiir, şiirin doğasına karşıdır. İlle de bir kalıba (moule) girmek ister. Bir sıkıyönetim uygular. Bunu zorunlu kılar. (...) Uyak bir sözcüğü kilitler, dondurur bırakır. Anlamı da boğar: katlamaz (...)  Kıvancın (şiirin her şeyi) yolunu sekteye uğratır, devinimine ket vurur. Nerdeyse kendisine karşı gelen her eye ayak diretir. Noktanın yaptığını yapar: Kapatır şiiri. Asıl da dizeme bela olur, yolunu tıkar: özsusuz kalır. (...) Koşuk şiir, ancak dua gibi -kendiliğinden- bir yapıya kavuştuğunda erişilmezdir.[xxxvi]
Şairin, Deniz Eskisi Kitabı’ndaki “Şiirin Gizli Tarihi” (s. 79-120) bölümünde de işimize yarayacak malzeme bulunmaktadır: Şair bir yerde Bâki’nin bir dizesini aktarır: “Şiir: / Ferman-ı aşka cân iledir inkıyâdımız.[xxxvii]
Bir başka yerde gelenekten söz eder: “Bazı şiirlerde bir ulusun bütün bir düşün tarihini bulabiliriz./Şiirde gelenek dediğimiz böyle bir şeydir.[xxxviii]
Gelenek üstüne ilerleyen sayfalarda da söz alır şair: “Geleneğin asıl kıyımı biçimde yatar. Geleneksel biçim, yararları yanında, yıkımı da taşır çünkü.[xxxix]
İlhan Berk’in gelenek katına çıkardığı şiir Divan şiiridir. Fakat buraya kadar yaptığımız tespitlerden çıkarılabilecek asıl sonuç, gelenek konusunda kafasının bulanık olduğudur. Bunu, eserlerinden yola çıkarak da söyleyebilirsek, problem bizim açımızdan bitecektir.



DİPNOTLAR:

[i] Güven Turan, Yazıyla Yaşamak, YKY, İst., 1996, s. 40-41.
[ii] Ramazan Kaplan, Şiirimizde İkinci Yeni Hareketi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Ank., 1981; s. 20, Mehmet H. Doğan, Şiirin Yalnızlığı, Broy Yay., İst. 1986, s. 263. 
[iii] Enis Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, (Güz, 1999) , s. 188.
[iv] Ebubekir Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, YKY Yay., İst. 1993, s. 50.
[v] Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Su Yay., 2 Baskı, İst., 1986, s. 169.
[vi] age., s. 167; 178.
[vii] Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri,  3. Baskı, Dergâh Yay., İst., 1980, s. 201.
[viii] İlhan Berk, “Ben Gülmeyi Yirmi Yaşında Öğrendim”,  (Ece Ayhan’a Yanıtlar), Kanatlı At, YKY, İst., 1994, s. 53-54.
[ix] Berk, “Kafamızı Kurcalayan Yanıtlar Üstünedir-II”, (Ece Ayhan’a Yanıtlar), age., s. 56.
[x] Berk, “Her Ozan Gibi Ben de İşin Başında Kendi Kazacağım Yolu Düşündüm”,  (Doğan Hızlan’a Yanıtlar), age., s. 39-42.
[xi] İlhan Berk, İnferno, YKY, 1984, s. 114.
[xii] age., s. 116.
[xiii] Berk, “Gelenek mi? Gelenek Benim.”, (Sunay Akın’a Yanıtlar),  Kanatlı At, s. 177-178.
[xiv] İlhan Berk, Başlangıçtan Bugüne Beyit-Mısra Antolojisi, Varlık Yay., İst., 1960.
[xv] age.,  s. 3.
[xvi]İlhan Berk, Aşk Elçisi, (Eski Zamanlardan 1965’e Kadar), Arda’s Yay., İzmir, 1996, 240 s.
[xvii] age., s. 5.
[xviii] age., s. 14-75.
[xix] İlhan Berk, Şairin Toprağı,  Simavi Yay., İst., 1992, s. 22-25.
[xx] age., s. 109.
[xxi] age., s. 26.
[xxii] age., s. 27.
[xxiii] age., s. 27-28.
[xxiv] age.,  s. 61.
[xxv] Berk, “Ben Şiiri ‘Ulusun Bir Bozgunu’ Diye Düşünüyorum”, (Metin Eloğlu’na Yanıtlar), Kanatlı At, s. 11.
[xxvi] Berk, Şairin Toprağı, s. 73.
[xxvii] age., s. 144.
[xxviii] age., s. 146.
[xxix] age., s. 109-110.
[xxx] İlhan Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, 2. Bas.,  İst., 1997, s. 40.
[xxxi] İlhan Berk, Poetika, YKY, İst., 1997, s. 31.
[xxxii] age., s. 36.
[xxxiii] Berk, El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 48.
[xxxiv] Berk, İnferno, s.29.
[xxxv] Berk, “Bütün Yaratı Yapıtlarına Yazı Diye Bakıyorum”, (H.İbrahim Bahar’a Yanıtlar), Kanatlı At, s.18.
[xxxvi] İlhan Berk, Logos,  YKY, İst., 1996, s. 33-34.
[xxxvii] İlhan Berk, Deniz Eskisi, Şiirin Gizli Tarihi, Adam Yay., 2. Bas., İst., 1993,  s. 88.
[xxxviii] age.,  s. 101.
[xxxix] age.,  s. 106.

(Daha önce Dergâh dergisinde yayımlanmıştır.)