Ece Ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ece Ayhan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2019 Pazartesi

ARİF AKÇALI YAZDI: “İKİNCİ YENİ GELENEKLE BULUŞTU MU?”

Gelenekle başı bir türlü hoş olmayan Türk entelijansiyası için modernizm, elifi elifine muasır kadavranın ruhundan aziz(ler) yontmak ameliyesinden başka bir şey olmadı. Dar zamanların Türkiye’sinde şiir, modern biçimini eskiyi bitpazarında nurlara gark ederek arayan sözde ‘atılımcı’ kalemler elinde ha bire yoruldu. Özellikle 1950 sonrası Türk şiirinin öz-biçim arasında yaşadığı serüven, mânâya dahil olmak istemeyen şairlerce Batı referans gösterilerek tekmili birden otuz iki kısım halinde günümüze kadar izaha muhtaç hâle getirildi.

Cumhuriyet sonrası Türk düşüncesini besleyen menbaın köküne hücum eden nevzuhur takımı, gelenek ve modernizm arasındaki dengenin ahengini bir türlü yakalayamadığı gibi, geçmişin üzerine sünger çekmeyi adeta modernist tavrın olmazsa olmazı saydı. Durumun vehameti ve şiirin çıkmazı karşısında gelenek, bu yönüyle başat bir unsur olarak özellikle ‘sol’ tazyikin ağırlığı ve baskısı karşısında yeni denemelere girişmek durumunda bırakıldı. Varlığı yadsınan bir kavram olarak gelenek, insan ve eşya arasında duran mânâya nisbetle insanı toplum içinde yok sayan değil, varlığın özüne yakınlığıyla bir ilişki biçimi olarak modern toplumlarda dahi bir değişim objesi hâline getirildi. Yani geleneğin üzerini çizen bir sanat anlayışı, üzeri çizilen olmaya başladıktan sonra birden hatırlanıverdi.





















İkinci Yeni’nin ayağının takıldığı yer

Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, şair-yazar Cevat Akkanat’ın ilk baskısı Kültür Bakanlığının sanat-edebiyat dizi arasından 2002 yılında çıkan ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliğinin inceleme-araştırma kategorisinde ödül kazanan hacimli bir eseri. Yayınlandığı dönem içinde, eserin kalitesiyle aynı paralelde seyretmeyen bir değerlendirme ortamı birçok eser gibi bu eser için de yaşandı. Oysa gelenek ve geleneğe bağlı birçok sosyolojik türevler, Türk şiirinde telif eser boyutuyla ilk defa ele alınıyor ve kavramın Türk şiirine katkıları bütün cesimliğiyle anlatılıyordu. Özellikle Pazar Postası’ndaki (1950-1959) yazılarıyla İkinci Yeni akımını tetikleyen kişi olarak gösterilen Muzaffer Erdost, o güne kadar dışlayıcı bir tavır gösterilen bu ‘yeni’ şiirin nefes alacağı bir ortamın oluşması yolunda önemli yazılar kaleme almıştır. İkinci Yeni tartışmalarının sürekli odağında bulunmuş Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Turgut Uyar ve Ülkü Tamer gibi şairlerin eserlerinde önemli bir ayrım olarak yer edinmiş olan ve fakat dönemin gerek siyasi, gerekse sosyal atmosferinden dolayı adeta afaki birer imgeye sürüklenen geleneğin mısra içindeki macerası lif lif dokunmuş Akkanat tarafından.

İkinci Yeni çevresinde sürekli dönüp duran tartışmalara katılmadığı halde Sezai Karakoç dolayımında yazdığı yazı ile konuya değinen yazar Rasim Özdenören Ruhun Malzemeleri’nde şunları yazmaktadır: “… İkinci Yeni şiir, temelde ‘secular’ bir şiir olduğu halde, Sezai Karakoç’un şiiri aşkın değerlere dayanır. Cemal Süreya, aşkı değil, şehveti yazar, vücuda ilgi duyar, kadın vücudunu anlatır. Turgut Uyar, o dönemlerde çıkan Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı şiir kitabında ilk bakışta çarpıcı gelen deyiş özelliğini Tevrata borçludur. Öbürlerinden farklı olmasına rağmen gene de büsbütün yerlileşememiştir. Tarihle kurmak istediği bağ yerli olmadığı için iğreti kalır. Edip Cansever, özde bir araştırma yapmak yerine, bütün çalışmasını kelime dizilerini çarpıtmaya hasreder. İlhan Berk, İstanbul’da Rumca türküler söylemeğe çıkar. Bütün bu oluşların elbette edebiyat ve sosyoloji yönünden açıklamaları vardır. Bir yerde bu, aydının toprağımızdan ve kültürümüzden kopuşunu gösterir.” [s. 169-170]

İkinci baskısı geliyor






















Çok geniş bir kaynak taraması neticesinde, alanıyla ilgili önemli bir boşluğu doldurduğu tartışmasız kabul edilen bu göz nuru eser, şimdilerde Okur Kitaplığı Yayınevi tarafından 2. baskı olmak üzere yeniden basılıyor.

İkinci Yeni macerasının Türk şiiri ile modern algı arasında duran ve gelenekte düğümlenen kavşak noktalarını önemli işaret taşlarıyla gösteren bu eserin, hakkaniyetli kalemler tarafından yeniden değerlendirileceğinden şüphemiz yok. Zira Akkanat’ın bir akademisyen titizliğiyle (ki bitirme tezi olarak hazırlanmıştır eser) yeniden ele alarak, önemli eklemelerde bulunup bütün tafsilatıyla ortaya koyduğu Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, akademisyen veya sivil, alanında kalem oynatan herkesin yararlanabileceği çok ciddi bir kaynak eser olarak literatürdeki yerini alacaktır. Okur Kitaplığı’nı bu cesur tavrından dolayı kutluyor, 1 Şubat 2012’de yayınlanacağı duyurulan eseri sabırsızlıkla beklediğimizi belirtiyoruz.  


5 Nisan 2019 Cuma

İKİNCİ YENİ EKLENTİCİLERİNİN SORUNU

İkinci Yeni şairleri genel olarak bir samimiyetin şiirini yazmışlardır. Bir şekilde (tesadüfen dememek için, bir şekilde) bir araya gelip benzer mısra algısı çerçevesinde ortamı altüst eden bu şairler bloğu, ortaya sürdükleri blöfün icabını yerine getirmişler, ‘yaşadıkları gibi’nin ‘aktöre’sini yansıtmaktan çekinmemişlerdir.

Şunu demek istiyorum; bu şairler, neyi düşünüp tasarlamış ve yaşamışlarsa, neyle kucak kucağa gelip, neye elense atmışlar ve neyi kündelemişlerse onun şiirini yazmışlardır.

Sadece şiirde değil, bütün yazıcılıkta esas olan budur. Hemen yazıcılıkta mı, hayatın tamamında böyle bir usule bağlanmak, şahsı şahsiyet sahibi yapmaya en önemli etkendir. 

İyi veya kötü, beğenelim yahut beğenmeyelim, İkinci Yeni şairleri, bugün hâlâ süren egemenliklerini oluştururken, Sezai Karakoç hariç, materyalist bir şehvetin müşterisi olmuşlar; bu rollerini de layıkıyla yerine getirmişlerdir. Haddi zatında o dönem Türk şiiri haritasının sınır boylarında nöbet tutmuşlar, dillerine doladıkları kendilerine mahsus bir parolayı açıkça terennüm etmekten durmamışlar, hadi bir spor lafıyla bağlayalım, maceralarında ofsayta düşmemişlerdir.

Bu iş ahlâkının en önemli manzarası –ki samimiyetin yansıması da bu şekilde gerçekleşiyor- şairin kendi yaşama biçimini ve ilişki sistemini şerh etmekle ortaya çıkıyor. Kendini şerh etmek, yani kendi kastıyla teşhir olunmak…

İkinci Yeni şairlerinin kendi kalemleriyle teşhir oluş serüvenlerinde tasvip edeceğimiz doküman unsurlarının yanı sıra, tepki göstereceğimiz, diğer bir ifade ile negatif bulacağımız unsurlar da olacaktır.

Meraklı araştırmacıların ve ilgili okuyucuların bugün artık iyice üzerine yoğunlaşarak malzeme devşirebileceği İkinci Yeni şairleri, numaraya gerek yok, kimi hâl ve sözleriyle bende meftunluk hazzı oluştururken, bazı söz ve fiilleriyle tenafür duyguları oluşturmuştur.

Kendisine dönük eleştirel bir okuma eylemi içinde bulunanları (körü körüne bağlanmayanları) çelişkili bir hâle nasıl sürükler bir şair?

Birkaç numune sunacağız, örneklendireceğiz nâçar!

Sözgelimi İlhan Berk, otobiyografik kitabı Uzun Bir Adam’da çocukluğu ile, babasızlığıyla, hele hele feci bir hayatı ve akıbeti yaşayan Huriye ablasıyla, ne kadar acı yangınlar oluşturuyorsa insanda, tanrıtanımazlığını veya Şaziye’ye olan sapkın tutkunluğunu ifşasıyla o kadar antipatiktir…

Cemal Süreya’nın üvey anneden gördüğü nice zulüm, yahut bir TC sürgünü olarak Bilecik yollarında yaşadıkları ve daha nice şey, perişan edebilir insanı. Sevda Sözleri’nde beğendiğim onlarca şiir vardır, mesela sadece “20 Şiir”in şu “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” dizesi, Cemal Süreya’nın gözde büyümesi için yeter sebeptir. Fakat, haydi sadece birisini söyleyeyim, Şapkam Dolu Çiçekle’deki “Şuara Suresi” başlıklı yazısında zuhur eden echelliği, münkirliği, müfteriliği kendisine bakışımı hizaya çeker…

Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirini okuyunca şapkayı havaya atmamak mümkün müdür, üstelik vaktiyle nazire bile yazmışım… Fakat kemalist ve mülkiyeli birisi olarak, üstelik Ecevit’in örtülü ödeneğini kullanmışken, sivil şiirin edebiyatını diline dolamış olması, bende mesafe oluşturur…

Maksadım İkinci Yeni’nin öncülerini yargılamak, kötülemek değil. Üstelik çoğunluğu hayatta olmayan bu şairlerin hayatı algılama ve yaşama biçimleri üzerinden yola çıkıp kimi çapaklı gözlere parmak sokmak niyetinde de değilim. Hatta, yazı başlığından da anlaşılacağı üzere,  sözü üzerine yönelttiğim kişiler, İkinci Yeni’ye eklenmek (kaynak olmak) hevesinde olanlardır…

Şimdi, ne demiştik, İkinci Yeniciler, kendinden menkul (belli bir) samimiyetin şiirini yazmışlardır.

Bu bağlamda, istisnayı yukarıda belirtmiştik, geceleyin anadan üryan denize girmenin şiiridir İkinci Yeni.

İhtilafların, tutarsızlıkların, başıbozuklukların, serkeşliklerin, sarhoşlukların, bıçkınlıkların, işine geldiğinde uyumla yolları kesiştirilen uyumsuzlukların şiiridir…

İkinci Yeni şairi, ara sokakların yahut çıkmazların şairi görünümündedir, ama ana caddelerden desteklenmiştir. Aynen, yoksul bir halk adamı gibi kasabanın üçüncü sınıf otelinde konaklarmış görünümü yansıtmasına rağmen, işini iyi organize etmiş büyük memur zihniyetinin marifetiyle lüks motel dairelerinde gezinmesi gibi…

Meyhane halkıyla gönül eğlendirirken İkinci Yeni şairi, gizliden gizliye ‘gazozcu’ların keyfine el vermiştir.

Peki, şimdi yazımızın hedefine yerleştirdiğimiz zamane İkinci Yeni eklenticilerine soralım; var mısınız, bu kadar taklayı bir hamlede atmaya? Yoksa bir fotoğraf kareli boyutunda ‘artizlik’ mi yapıyorsunuz?

19 Mart 2019 Salı

“PAŞA’NIN İKİZLERİ”

Üçüz, dördüz, beşiz de diyebilirdik. Ama nasıl atlayabiliriz ki bizden önce söylenmiş ve yoğun anlamları olan bir lafı?

Neyse, bu şairler anasının gözü oluyorlar vesselam. İşte onlardan birisi: Ece Ayhan. Artık neredeyse unutuluşa terk edilen, bir çeşit muhalif şair. “Sıkı” veya “Sivil Şiir” diye adlandırdığı İkinci Yeni’nin uslanmaz adamı.

Kendisini Cumhuriyet’in meşru olmayan bir şairi olarak görür Ece Ayhan, hatta çoğu kere şairden bile saymaz. Aykırıdır, şiire bile ve olumsuz bulduğu kamusal yapının pek çok değerlerine...

Sözü nereye getireceğiz? Öncelikle size. Bu yazıyı, ense yapmış bir halde okuyorsunuz ya, okuyun bakalım, diyeceğiz. Ece Ayhan’ın birkaç cümlesiyle keyfinize keyif katacağız.

Muhaliflikten bahsetmiştik ya, şair bir konuşmasında bakın neler diyor: “Beni en çok sinirlendiren, en çok karşı olduğum, ölünceye kadar, toprağın altına girinceye kadar karşı olacağım şey, iktidar kavramıdır. Herkes bunu ‘hükümet’ olarak anlıyor. Örneğin bizdeki bu sosyalbürokratlar her zaman iktidardadırlar. Hükümet olmayabilirler ama iktidardadırlar. Bütün kurumlar, bütün okullar, bütün değer yargıları... Bizim çocukluğumuz bunların fotoğraflarıyla geçti. Büyük devlet memurlarının çocuklarının fotoğrafları okul kitaplarına basılırdı. Paşa’nın ikizleri, Milli Eğitim Bakanı’nın oğulları.” (Şiirin Bir Altın Çağı, YKY,  İst., 1993, s.149)

Şimdi, golü yedik diye düşünüyorsunuz. Ne mümkün?..

Fakat bu daha bir şey değil. Hâlâ size sunulan geniş, yani “rahat!” pozisyonu koruyabilirsiniz. Üstelik büyük zevkler de duymuştunuz son zamanlarda. Çeşitli cümbüşler tertip etmiştiniz. Rengarenk koşuşturmacalar yaşamıştınız. Bağırıp çığırdıydınız. Konvoylara katılmış, kornalar çalmıştınız. Bozuk hoparlörlerden ortalığa bir kir halinde yayılan düzeyli müziklerle nasıl serinlemiş, nasıl bomboş ruh halleri yaşamıştınız. Ve olup olacağı neyse, o oranda, sözünüzü de söylemiştiniz en son.

Bu hâliniz evet, iyidir. Sürsün. Bu hâle ihtiyaç duyacağınız günleri görmemenizi de çok istiyorum. Ama ne mümkün, ne mümkün?

Çünkü biraz sonra her şey değişebilir. Aslında değişecek bir şey de yok bana kalırsa. Sadece bir rüyaydı size sunulan. Pozisyon tatlı bir gece anındaydı. Yahut öyle gösteriliyordu, yani o tür bir an bile yaşanmamıştı.

Diyelim ki değişecek, neler değişecek?

Mesela, sert bir düdük sesi...

- Neler oluyor, hop!..

Şaşkınlık.

Büyük harfli emir ve komutalar...

- Ahhh!.. Off... Aman...

Uyanış veya kendine geliş...

-  Hazrol!..

Herkes ve her şey hizada...

Belki anılan fotoğraftaki “Paşa’nın ikizler”i değişmiş olabilir, nasıl bir değişiklik? Üçüz de olabilir fotoğraftakiler, belki de dördüz...

Nicelikteki farklılaşmaya bakmayın siz ve sakın yeniden aldanmayın, nitelik aynıdır...

***

Sözü fazla söylemek zararlıdır, demişler, bitirelim.

Şairler, demiştik, anasının gözü...

Bir başka şair, evet, bir şair olmalıydı, kimdi, adı neydi, şimdi tam hatırlayamıyorum. Yorumsuz okuyalım,  tam tamına şöyle diyordu, bir kitabında:

“Oybirliğiyle koyunlar
keçiyi seçer
kendilerine başkan
oysa sürünün başına
kurdun akrabası
köpeği koyar
çoban”

Bizden bu kadar. Hadi, neymiş ense yapmak, keyif çatmak, sürdürün bakalım!..

(İlk kez Sağduyu Gazetesi'nde yayımlanmıştı.)

6 Mart 2019 Çarşamba

GELENEK KARŞISINDA ECE AYHAN VE ŞİİRİ

Ece Ayhan, İkinci Yeni şairleri arasında gelenekle bağ kurmayı neredeyse hiç denememiş bir şair olarak bilinir.
Bu durum, onun şiirlerini dikkate alanlarca önemli bir ayrıcalık olarak söylenegelmiştir.  Sözgelimi Enis Batur, Ece Ayhan’ın, form olarak gelenekten faydalanmak bir yana, ona ‘köklü bir üslûpla diklenmiş’ olduğunu söyler. Batur’a göre bu övünülecek bir üstünlüktür.[i] Aynı şekilde, Üstün Akmen de, şairi ‘eski şiirin ipliklerini söken bir ozan[ii] şeklinde tavsif eder.
Enis Batur,  başka bir yazısında ise, Ece Ayhan’ın kelime seçimi bakımından ‘Yunus Emre ile oldukça dizgeli bir ilişki kurduğu’nu[iii] söyler. Bu, Ece Ayhan’ın, şiirlerinde Yunus Emre’den kelimeler alıntıladığı anlamına gelmektedir.
Orhan Kahyaoğlu, Ece Ayhan ile Sezai Karakoç’u birlikte değerlendirdiği bir yazısında, Ece Ayhan için, ‘geleneği kökten dışlayan[iv] bir şair ifadesini kullanır.
Şiir geleneğine karşı pek duyarlı olmayan Ece Ayhan’ın, ‘tarih’e yönelmeyi başarıyla gerçekleştirdiği ve ‘ölü geçmiş’e[v] önemli atıflar yaptığı da ayrıca  kaydedilir.

Ece Ayhan’ın Gelenekle İlgili Düşünceleri
Ece Ayhan, gelenek etrafında fazla görüş bildiren bir şair değildir. Hatta onun günlük, deneme ve mülakatlarından oluşan metinlerinde, geleneği yeterince problem edinen, doğrudan doğruya gelenek üzerine söylenmiş bir yargıya rastlayamayız. Denilebilir ki, İkinci Yeni hareketi içinde yer alan şairler arasında, konuya en kayıtsız kalan ve elle tutulacak bir malzeme sunmayanların başında o gelir.
Bununla birlikte şair, birkaç yazısında Divan ve folklor ile Halk şiirini kendisine konu edinmiş, geleneğin bu kaynakları hakkındaki izlenimlerini aktarmıştır.
Ece Ayhan’ın Divan şiiriyle ilgili en kapsamlı yazısı bir günlükte yer alır. Bu yazıda şair sanki Divan şiiri üstüne yaptığı okumalardan arda kalan bilgileri notlar halinde sıralamıştır. Zira, bu metin içinde İlhan Berk, Hilmi Ziya Ülken, Murat Belge, Ahmet Hamdi Tanpınar, İlhan Başgöz, Fahir İz, Hikmet İlaydın, İsmet Zeki Eyüboğlu, Rüştü Şardağ, Âşık Paşa, Konur Ertop, Namık Kemal, Nurullah Ataç, Sabri Ülgener, İlber Ortaylı, Murathan Mungan, Turgut Uyar, Selahattin Hilav, Edip Cansever gibi birbirinden çok farklı disiplinler içinde sayılabilecek isimlerden iktibaslar halinde derlenmiş görüş ve düşünceler yer alır. Şair, bunca kalabalık bir isim listesinin görüş ve düşüncelerinden oluşan metninde, kimi zaman çelişkiye düşerken, kimi zaman da sözkonusu görüş ve düşünceleri aynen kabul eder. Fakat metinde yer alan tek doğru, şairin “Gelgitler hep...” ifadesiyle özetlediği, Divan şiiri hakkında kendisinin, kendi başına kesin bir hüküm verecek bilgi, tecrübe ve cesarette olamayışıdır.[vi]
Ece Ayhan’ın Divan şiirinden faydalanma konusundaki görüşleri de net değildir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada, Konur Ertop ‘klasik şiirimizden’ faydalanmanın mümkün olup olmadığı konusunda bir soru yöneltir. Şair, faydalanılabileceğini ‘Elbette.” cevabıyla söylerken, örnek olarak da Turgut Uyar ve Attila İlhan isimleri üzerinde durur. Faydalanmanın kelime düzeyinde kalmaması, bu şiirin dünya görüşü ve hayat anlayışının da olduğunu, en azından ‘şiirsel düzende’ de yaklaşmanın gerektiği yolundaki yargıları, adını andığı iki şaire yüklediği özelliklerden çıkarabiliriz.[vii]
Şairin folklora ait görüşleri de birkaç cümlelik iktibastan oluşur. Yine bir günlükte Pertev Naili Boratav’ın “Folklor anlamını yitirdi.” şeklindeki cümlesine iştirak ettiğini bildiren şair, folklorik niteliklere haiz şiiri de küçümser görünmektedir.[viii]
Ece Ayhan, geleneği ve geleneğe bağlananları, Yort Savul’un üçüncü bölümünü oluşturan “Dipyazıları”ndaki “Ölümün Arkasından Konuşmak” başlıklı metinde (s. 50) iyice hırpalar:
“...Geleneksel sanatlar. Mollaların lakırdısıdır. Hal ve gidişine, her anlamdaki evde kalmışlıklarını yüzlerine vurduğu için, sıfır verdikleri çağdaş sanatlara, özellikle şiire karşı çıkışlarının, insanı bir ömür boyu güldürecek önerileridir, ki, ilk elde eytişimsel değişme aykırıdır, bu söz her dile çevrilebilir de onların diline çevrilemez, sonra da, zayıf akıl erdirmenin, orta irfanlarının tescilidir ve kalplerinin küt faşizm küt infiratçılık attığının. Dangalaklar kafalarının kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alışmışlardır. Bildiğimiz kuraldır, sanatları imgelemsiz, açılımsız, köksüz kimesneler, kırkından sonra böyle bir kök aramaya kalkışırlar, meyan kökü, hazırlayın! Ben de geliyorum![ix]
Bunun yanında, Ece Ayhan, kitabına isim olarak seçtiği ‘Yort Savul’un kaynağıyla ilgili bir notunda, bunu Yunus Emre’nin bir şiirinden aldığını açıklar:

YORT SAVUL’a geliyoruz:
Bir gece, gecenin bir vaktinde o pırıl pırıl güneşli Türkmen kocası ‘bizim Yunus’un Divan’ını okurken suyu iyi verilmiş ve dökülmüş bir şiire rastladım. Ya da rastlatıldım. Hayatın özü olan diyalektik bundan güzel ve kusursuz anlatılamazdı. Sıkı delikanlı gibi. Yani öylesine sıkı.

Kul padişahsız olmaz
Padişah kulsuz değil
Ama kim bileydi
Halka aytmasa yort savul![x]

Sözünü ettiğimiz bu bilgilerden başka, bir de şairin günlükleri arasına serpiştirilmiş ve geleneksel edebiyat eserlerinden devşirilmiş iktibaslar vardır. Onun gelenekle kurduğu bağın niteliklerine dair ipuçları vereceği kanaatiyle, bunları  da sıralıyoruz:

Divan şiirinden:

Tuğra çekmiş dest-i kudret başına
Cefa takmış siyah perçem başına
Taze girmiş on üç on dört yaşına
Gül fidanım henüz bulmuş çağını
Şirin esmer şimdi bulmuş çağını[xi] (Şeyh Galib)
Aldı fincan-ı Kütahya yerin fağfurun” (Nâbî)
Ol gül endam bir al şâlâ bürünsün yürüsün[xii] (Enderunlu Vâsıf)
Padişah verek olursa veyl halkın haline[xiii] (Nef’î)

Halk şiirinden:
Bilir misin nedir beyler ağalar
Sürerler daima zevk ü sefalar[xiv] (Fakirî)
Ol dürr-i yetimem ki görmedi beni ummân
Bir katreyim illâ ummâna benim ummân[xv] (Yunus Emre)
Kara kara kazanlar...[xvi] (Bir türkünün yarım dizesi)

Ece Ayhan Şiirinde Geleneksel Şekiller 
Metin incelemelerimizde Zambaklı Padişah[xvii]Yort  Savul[xviii]Çok Eski Adıyladır[xix]Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup Ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi: Düzşiirler[xx] Son Şiirler[xxi] isimli kitaplarını kullandığımız Ece Ayhan, Divan şiiri şekil özelliklerine pek itibar etmez. Onun bu eserlerinde şekil itibariyle dikkati çeken tek şiiri Yort Savul kitabına adını veren “Yort Savul” (s.  7) şiiridir.  Bu şiir ikilikler  halinde yazılmıştır. Şair her beyti numaralandırmış olup 8 beyit vardır. Bunlarda ölçü, kafiye, hatta derin bir şiirsellik de yoktur:
1. Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
     En geniş zamanlı bir şiir yazacağız

2. Harbi karşılık verecek ama herkes
    Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:

3. Bir, yeryüzüne nasıl dağılmıştır
    Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?

4. İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
    Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?
    ....
Ece Ayhan, Divan şiirinde olduğu gibi, Halk şiirinin şekilleriyle  de pek ilgi kurmaz. Onun bu mecrada dikkate değer çalışmalarını çok küçük birkaç ayrıntı halinde Yort Savul’da bulabiliriz.
Bunlardan birisi, “Açık Atlas” (s. 28) şiirinin ilk dört bölümünün dörtlüklerden oluşuyor olmasıdır. Bu dörtlüklerde ölçü ve kafiye gibi gelenekle bağlayıcı unsurların olmaması da  ayrı bir durumdur:

En arka sırada çift dikişliler, sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya çalışırlar
Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler okuyamaz”
Ece Ayhan’ın “Bir Elişi Tanrısı İçin Ağıt” (s. 121) isimli, üç beyit ve bir tek dizeden oluşan şiirinin Halk şiiriyle ilişkisi ise başlıktaki ‘ağıt’lıktan  olduğu kadar, bir ‘ölüm’ü konu edinmesinden ötürüdür de:
Peki nasıl oldu da hatırladı denizde boğulduğunu
nasıl oldu da peki anlatamıyorum biliyorsun
(...)
Ama yok ne olur ağlama böyle ama yok
Şunun şurasında tramvaysız, çocuk olmak turunç olmak

Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?

Ece Ayhan Şiirinde Geleneksel Bilgi
Yort Savul isimli kitabının adını Yunus Emre’nin bir mısraından aldığını bildiğimiz Ece Ayhan’ın geleneksel muhtevayla olan bağını araştırırken karşımıza çıkan hususlar şöyle sıralanabilir:
Halk ağzıyla söylenmiş ifadeler: Yort Savul’daki, “Mor Külhani” (s. 15) şiirinde “Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler”; “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” (s. 22)da “Geçme oğlum geçme süründürürler/Namık Kemal köprüsünden insanı”; “Cambazlar Çadırı” (s. 116)  şiirinde “ilgisizdim artık denizle menizle”.
Şair, “Arapların At Koşturmaları” (Yort Savul, s. 30) şiirinde eski kültürden bir deyiş aktarır: “Bismillah tû hafız Post”.  
Ece Ayhan, eserlerinde geleneksel  kültür coğrafyasından şu isimlere yer verir: Yort Savul’da ‘İbrahim’, ‘İsmail’, ‘İshak’; Çok Eski Adıyladır’da,  ‘Sinan’, ‘Cem’, ‘Beyazıt’, ‘Şair Yahya’,  ‘Talât Paşa’, ‘IV. Murat’, ‘Yunus Emre’; Son Şiirler’de ‘Şeyh Galib’.
Onun bu tür kullanımına şairin Son Şiirler kitabındaki “Bir Sivil Şair Öldü” (s. 10) başlıklık metinden bir örnek verelim:
Aksi şeytan! Sivil Şiir’in öncüllerinden sayılan ve pirimiz Şeyh Galip de civan ve nar yanaklı yeniyetmeliğinde, şıkırdım ve benli arkadaşlarıyla Konya’ya kaçmıştır.”
 Şairin Çok Eski Adıyladır’da kullandığı bazı şiir isimleri de geleneksel kültür dünyasından izler taşımaktadır:  “Enel Hak!” (s. 31), “Ah Minel Aşk!” (s. 33), “Anka” (s. 41),  “Ortaoyunu” (s. 50) “Deniz Kıyısında Bir Otağ” (s. 53).
Ece Ayhan’ın şiirlerinde masal unsurlarına da  rastlarız. Bunlardan bazılarını buraya aktarmakta fayda görüyoruz:
Yort Savul’da bulunan “Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler” (s. 18) deki masal unsuru şöyledir:
Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
Dahi ‘dikeni seven gülüne katlanır bir kadın’dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
Bu metindeki atasözünü geleneksel muhtevayla ilgili olarak ayrıca anmak gerekir.
Masal unsuru, “Gökyüzünde Bir Cenaze Töreni” (Yort Savul, s. 34) şiirinde, bu kez bir  oyun türküsüyle birlikte kullanılır:
“Kurşun ayaklı bir parmak çocuk, kırılır ağlamaz
Ölümü ustaca oyalayan babam öldürülmüş ben satarım
Masal unsuruna  “Deniz Altındaki Bandolar” (Yort Savul, s. 35) şiirinde  de  rastlıyoruz:
“- Sayın padişahım muhbir
Denizin altındaki bandolar da çalıyor muydu?

Parmak çocuk sorusu karşılığını da içinde taşı

Şairin “Ala Ala Hey” (Yort Savul, s. 32) şiirinde ise Binbir Gece Masalları’ndan bir kahraman anılır: “Şehrazat!”
Görüldüğü gibi, Ece Ayhan geleneksel kültür ve edebiyatımızla derinlere inen bir bağ kurmamış, kuramamıştır. Bu bağ (veya bağsızlık, ‘kopukluk’), onun ‘sivil’ şiirinin belki de kaçınılmaz bir gerekliliğidir.



DİPNOTLAR:
[i] Enis Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38 (Güz 1999), s. 188.
[ii] Üstün Akmen, “Bakışsız Bir Kedi Kara”, Soyut dergisi, S. 1 (Mayıs 1968), s. 16.
[iii] Enis Batur, “Bir Sahibinin Sesi Fonograf İçin İğne”, Başkalaşımlar, YKY, İst., 1992, s. 72-73.
[iv] Orhan Kahyaoğlu, “İnsan Ölmeden Önce”, Ludingirra dergisi, S. 9 (Bahar 1999), s. 77.
[v] Enis Batur, “Tahta Troya”, Başkalaşımlar, s. 59.
[vi] Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, YKY, İst., 1993, s. 128-130.
[vii] Ece Ayhan, “Ece Ayhan Anlatıyor”, (Konuşan: Konur Ertop), Dipyazılar, YKY, İst., 1996, s.79.
[viii] Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, s. 175.
[ix] Ece Ayhan, Yort Savul, Adam Yay., İst., 1982,  s. 51.
[x] Ece Ayhan, Sivil Denemeler Kara, YKY, İst. 1998, s. 36-37.
[xi] Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, s. 128.
[xii] age.,  s. 145.
[xiii] Ece Ayhan, Morötesi Requiem, YKY, İst., 1997, s. 30.
[xiv] Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, s. 147.
[xv] Ece Ayhan, Dipyazılar, s. 47.
[xvi] Ece Ayhan, Morötesi Requiem, s. 33.
[xvii] Ece Ayhan, Zambaklı Padişah, Tan  Yay., Ank., 1981,48 s.
[xviii] Ece Ayhan, Yort Savul, Adam Yay., İst., 1982, 144 s.
[xix] Ece Ayhan, Çok Eski Adıyladır, Adam Yay., İst., 1982, 64 s.
[xx] Ece Ayhan, Çanakkaleli Melahat’a İki El Mektup Ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi: Düzşiirler, Piya Kitaplığı Yay., 3. Bas., İst., 1997.
[xxi] Ece Ayhan, Son Şiirler, Ece Ayhan, YKY, İst., 1993, 36 s.


25 Şubat 2019 Pazartesi

EDİP CANSEVER'DE EDEBİYAT GELENEĞİ

Edip Cansever (1928-1986), geleneği reddetme veya ondan faydalanmama hususlarında genellikle Ece Ayhan’la birlikte anılır, hatta daha olumsuz bir örnek olarak gösterilir.[1] Fakat bu yaklaşımların tersine, Vecihi Timuroğlu, Edip Cansever’in gelenekle bağlantılı olduğu bir yönünden söz eder. Şairin Oteller Kenti’ni değerlendiren Timuroğlu, onun bu kitapla, edebî sanatlar açısından “Türk şiirinin deneyimlerine de saygılı[2] bir nitelik sergilediğini söyler. Benzeri bir yargıyı, şairin “Petrol”ünü inceleyen Asım Bezirci de belirtir. Cansever bu kitabında sadece kendi geçirdiği denemelerden faydalanmakla kalmadığını, ‘şiir geleneğimizin getirdiği araçlardan, kolaylıklardan da’ faydalandığını belirten Bezirci, onun “Şiirimizde eskiden beri büyük yeri olan ses, uyak, ölçü düzenlerine, ‘edebî sanatlar’a,  hatta rhetorique’e baş vur”duğunu söyler.[3]

Cansever’in şiir geleneğiyle ilgisi hakkında Mehmet Salihoğlu’nun tanıklığı daha ilginçtir: “Cansever gibi  yeni şiirimizin bir ustasıyla saatlerce birbirimize divan şiirinden, Yahya Kemâl’de, Haşim’den dizeler okuyarak coşup taştığımız olmuştur. Ve dostumun, ‘bunların zevkine varamayan genç ozanlara ben ozan bile demem’ dediğini kulaklarımla duymuşumdur.[4]

Cansever’in Bakışı
Edip Cansever’in geleneğe dair görüşlerini 1962’de yayınlanan “Soyut Somut” başlıklı yazısında toplu olarak görme imkânımız vardır. Şair bu yazıda, ‘ortak bir düzen’, ‘örgensel (organik) bütünlük’, ‘gelenek’ gibi kavramlarla konuyla ilgili düşüncelerini anlatmaya çalışır.

Yazısında, “Şiiri şiirden soyutlamak mümkün müdür? Yani ilk günden bugüne dek yazılmış şiirlerle ortak bir düzen kurulmuştur da, bu düzenin dışında kalabilen şiirler olmuş mudur? Olmuşsa, bunlar canlılıklarını, etkinliklerini, işlevlerini sürdürebilmişler midir?” gibi sorularla konuyu açan şair kendisini, “Yıkıcı bir şiir akımı bile yıktığı değerlerle beslenmek, geride bıraktığı dil, biçim, yapı özelliklerini kaynak yaparak güçlenmek  zorundadır.” diye cevaplandırır.  Cansever, şiir tarihi içinde kendisine yer edinen, asırlar boyu akıp gelebilen, değerini kaybetmeden varlığını sürdüren ‘bütün şiirlerin, canlı, yaşaması olan örgensel (organik) bir bütünlük’le  bağlılıkları olduğunu savunur. Şair, şiirin varlığını, öncelikle bu organik bütünlüğe bağlar. Cansever bunu “Şiirler şiirlere eklenerek, dil, yapı v.b. bakımından nasıl bir düzen yaratıyorlarsa; çeşitli şiirlerdeki çeşitli öğeler de, duygular, düşünürler de birbirleriyle kaynaşıp çözülerek bu düzenle çakışırlar. Örneğin daha önceki dönemlerde yazılmış bir şiirin anlamını, bugün için küçümseyebiliriz ama, o anlamdan koptuğumuzu, hiç mi hiç etkilenmediğimizi söyleyemeyiz” şeklindeki açıklamalarla anlaşılır kılmaya çalışır. Çünkü şairler sadece yeni duygular, yeni heyecanlar peşine düşmezler. “Onların gerçek çabaları,  kamusal duyguya, kamusal isterlere bir yön vermek, buna bir çeşitlilik, yeni bir biçim, en önemlisi de yeni bir kişilik kazandırmaktır.  Şair, ‘Örgensel (organik) bütünlük’ diye tanımladığı geleneği, ‘dural bir ortam’ olmaktan çok, süreklilik ve hareketlilik taşıyan bir gerçeklik olarak görür. “Çünkü sürekli olarak şiirler arası bir savaştan söz açılabilir; tıpkı canlı varlıklarda olduğu gibi, şiirler de zamanla ya birbirlerini yok ederler, ya da düzeltip değerlendirirler. Başka şiirlerin hışmına uğramış bir şiir ya  tükenip yerini boşaltır, ya da yıllar sonra ötekilere baskın çıkabilir”. Cansever, ‘belli bir şiir düzeninde yer almamış, geleneğinden kopuk’ şiirleri  soyut şiirler kategorisine katarak görüşlerini bağlar.[5]

Cansever’in gelenekle ilgili olarak doğrudan doğruya beyan ettiği görüşler, bir mülakatta söylediklerinden oluşur. Bazı şairlerin ‘ulusal şiir geleneğinden kopuk tutumları’yla ilgili olarak Metin Eloğlu’nun sorduğu soruya, Edip Cansever, “Kendi şiir geleneğini yadsıyan bir ozanın, ozanlığı nasıl ve nereden edindiğini, nereye kadar sürdürebileceğini kestiremem. Bu gibi kimseler geniş bir ün de yapmış olsalar, önemi yok, bence. Bulguya (icat)  aktarmaya dayanan bütün ünler gibi geçicidir bu da. Şiirleriyse, genel çizgide bir şiir ortamının dışında kalan cansız, renksiz şiirler olmalıdır, diyeceğim. Gerçek ozan her şeyden önce tarihini, kültürünü, içinde yaşadığı toplumun koşullarını bilmek; sonra da bütün bunların, çeşitli dönemlerde yazılmış şiirlerdeki yansılarını, yani dilinin işlenişini, inceliklerini, etki alanlarını izlemek, kavramak zorundadır.[6] şeklinde cevap vererek gelenek hakkındaki görüşlerini somutlaştırır. Hemen ardından, Metin Eloğlu’nun, “Bizim bir şiir geleneğimiz var mı?” şeklindeki kışkırtıcı sorusunu ise şu kesin cevapla karşılar: “Olmaz olur mu, var elbette.. Daha çok biçimci bir şiir geleneğimiz var bizim. Örneğin Divan şiiri... Bu ozanlar belli bir dünya görüşünden, özel bir düşünce ve duygu biçiminden yoksun oldukları halde, dil özenleri, dilin bütün olanaklarını kullanmaları, mazmunlara düşkünlükleriyle şiiri bir marifet durumuna getirmeleri, bugün bile şiirimizin belli bir özelliği olarak yaşamaktadır.” Metin Eloğlu’nun Halk şiirinin gelenek bağındaki yeriyle ilgili bir sorusuna da “Halk şiirinin, halkın diline daha bir yaklaşık olmaktan başka bir niteliği ya da ayrıcalığı yok, bence. Bu durum, yani öz dile bağlılık, Halk şiirinin yaşama da daha bir bağlı olduğu sanısını uyandırıyor. Değil öyle! Hatta Halk ozanlarının, Divan ozanlarının etkisinde kaldıkları bile söylenebilir: Bugünkü iyimser yorumlar, aşırı hayranlıklar bir yana bırakılırsa, halkla Halk ozanı öylesine kaynaşmışlar ki şiir kolektif bir iş oluvermiş; yani yaşama bağlılık, pek de ozanca aktarılmamış günümüze. Bu bakımdan Halk şiirinin, Divan şiirinden daha fazla bir etkisi olmuştur, denemez.” şeklinde bir cevap verir ve ikisini de ‘gelenek zincirinin halkaları’ içinde görür: “Genel olarak Divan şiiri, daha bir şiir, daha bir şiir niteliği taşıyor, diyeceğim ben. Ama Halk şiirinin de birtakım etkileri olmuştur bizlere. İstesek de, istemesek de bu etkileri silmeye gücümüz yetmez.[7]

Divan şiirinin gelenek içindeki ağırlığını öne çıkaran Edip Cansever, “Düşünce Şiiri” başlıklı makalesinde de Divan edebiyatından sonra ‘özcü’ denilebilecek şairlerin az geldiğini söyler.[8] Onun bu tespiti bize, Divan şiirine verdiği önemi bir kez daha gösterir.
Cansever, kendisiyle yapılan başka bir konuşmada ise şairlerin, ‘Halk ağzını, halk deyimlerini yenileyerek’ şiire ‘yeni alanlar hazırla’yabileceğini ileri sürer.[9]
Edip Cansever’in eski şiirden adını andığı şairlerin sayısı azdır. Birbirini tamamlar nitelikte gördüğü Divan ve Halk şiirlerinden şu isimler onun ortaya koyduğu yazılarda anılır: Nedim, Şeyh Galip, Yunus Emre, Karacaoğlan...

Şairin gelenekte olanla ayrı düştüğü yerler de vardır. 1964’te yazdığı “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire” başlıklı yazısında Cansever,  Mısra işlevini yitirdi.” hükmüyle, gelenekte var olan mısra, aruz, hece ve ‘kelime ekonomisi’ (az kelimeyle çok şey söylemek) gibi bazı unsurları dışlamaktadır. Şair bu yazısında, şiirde birim olarak cümleyi, cümleyle gelen imkanları savunur: “Yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. Hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. Bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. Derken bir satır başı, bir parantez, bir diyalog... bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor.” Şair, bu hamlenin ‘geleneğe saygı yüzünden’ bırakılmaması gerektiğini de vurgular. [10]

Edip Cansever’in geleneğin Halk şiiri koluna dair olumsuz görüşlerini ise bir başka yazarın aktarımı ile öğreniyoruz. Fethi Naci, şairle aralarında geçen bir konuşmayı şu şekilde aktarır: “... Halk şiirinden yararlanmak olanağı var mı? Bodrum dönüşü, bu konuyu şair dostum Edip Cansever’le konuştum. Edip, kısaca, ‘Olanaksız’ diyordu.[11]

Yerçekimli Karanfil[12] ve Şairin Seyir Defteri[13] isimli bütün şiirlerinin toplandığı  iki eseriyle incelememize esas aldığımız Edip Cansever[14] 

Edip Cansever’in şiirlerinde ise türkülerle ilgili olarak tespit edebildiğimiz iki örnek,  Yerçekimli Karanfil kitabındaki “Tragedyalar”ın teatral havası içinde, birkaç ara başlık olarak kullanılan “Ağıt”lar (s. 148 ve 154) dır. Bu parçaların ‘ağıt’ olarak anılmasının sebebi, hüzün duygularının egemen olmasından olsa gerektir. İkincisini aktarıyoruz:

Gün bitti. Saat kaç. Bitecek mi bir gün savaşımız
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de
Dönüp dönüp arkamıza baktığımız
Bir dünya kalıntısı üstünde
Hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de.”( s. 154)

Bu konuda Edip Cansever’in ortaya koyduğu örnekler de vardır. Yerçekimli Karanfildeki Masa da Masaymış Ha”(s. 9)da  Adam ha babam koyuyordu.  Ey” (s.15) ‘sürüylen’,  Aaa” (s. 17)da “Yok yahu bana mısın demiyor.”, “Var Var” (s. 19)’da “Vay ışıklar vay!”, “Yangın” (s. 20)’da “Gel keyfim gel”, “En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri”, “Borazan” (s. 35)da, “O çalmıyo muydu, olanca görüntüler ayakta”, “Acı Bahriyeli” (s. 87)de  ““Bak kardeşim benim adım Ismayıl/ Kafamı kızdırma adamı bıçaklarım.”, “Tragedyalar” (s. 201) “Hay Allah! Unuttum gene, ...

Söyleyiş benzerliği konusunda Edip Cansever’in şiirleri arasına yerleşmiş iki parça ise bazı halk türkülerindeki karşılıklı konuşmaları hatırlatmaktadır. Bunlardan ilki, Şairin Seyir Defteri’deki “Rüzgârların Dinlendiği Yer” (s. 132)  başlıklı şiirdeki şu bölümdür:

Çıkardın mı su altındaki ölüyü
Çıkardık mı su altındaki ölüyü
Çıkarmadık su altındaki ölüyü
Çıkardıktı su altındaki ölüyü

Bu konuda Cansever’den vereceğimiz diğer örnek, aynı kitapta, “Şu Küçük Şey” (s. 150) başlıklı metnin baş kısmıdır ve yukarıdaki dörtlüğe benzer bir söyleyişe sahiptir:

- İndirdik mi suya denizi
- İndirmedik suya denizi
- İndirdikti suya denizi”




[1] Cansever’in gelenekle olan olumsuz ilgisi üzerine değinen yazarlardan Güven Turan, onun ‘Türk şiirinin geleneksel birimi olan dizeyi tahtından’ indiren şairler arasında sayar. (Bkz. Güven Turan, “Yüzler ve Maskeler”, Gün Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever), Adam Yay., 3. Bas. İst., 1997, s. 219-220);  Özdemir İnce, şairin ‘sözcük ekonomisi’ ile ilişkisi olmadığını söyler. Bu, bir anlamda gelenekten kopukluk demektir. (Bkz. İnce, Şiir ve Gerçeklik, s. 117); Enis Batur, şairin gelenekle herhangi bir ‘form köprüsü arama’dığını belirtir. (Bkz. Batur, “Dört Şair, Dört Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38, s. 188.) Edip Cansever’in gelenekle ilgisini ele alan diğer bazı kaynakları da şöyle sıralayabiliriz: “...”, “Devletimiz 1000 Cumhuriyetimiz 75 Yaşında (Kan Kaybeden Mendil)”, (Önsöz), Kaşgar Edebiyat Seçkisi, S. 5, s. 6; Eroğlu, Modern Türk Şiirinin Doğası, s. 56.
[2] Vecihi Timuroğlu, “Şiiri Sevenler İçin”, Gül Dönüyor Avucumda, (Edip Cansever) Adam Yay., İst., s. 215.
[3] Hüseyin Cöntürk-Edip Cansever, 2 İnceleme (Turgut Uyar, Edip Cansever), de Yay., İst., 1961, s. 83.
[4] Mehmet Salihoğlu, “Günlerle Gelen”, Varlık dergisi, S. 856 (Ocak 1979) s. 16.
[5] Edip Cansever, Gül Dönüyor Avucumda, Adam Yay., 3. Bas., İst., 1997,  s. 54-56; Edip Cansever, “Soyut Somut”, Değişim dergisi, S. 4 (15 Şubat 1962), s. 1-2.
[6] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 81; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 6.
[7] Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 84-85; Metin Eloğlu, “Cansever’in İşi Gücü”, Değişim dergisi, S. 5 (15 Mart 1962), s. 7.
[8] Edip Cansever, “Düşüncenin Şiiri”, Gül Dönüyor Avucumda, s. 42.
[9] Erdal Öz, “Edip Cansever’le Konuştum”, a dergisi, S. 7 (Kasım 1956), s. 2.
[10] Edip Cansever,  “Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şiire”, Gül Dönüyor Avucumda,  s. 57-58.
[11] Fethi Naci, Şiir Yazıları, İyi Şeyler Yay., İst. 1997, s. 51.
[12] Edip Cansever, Yerçekimli Karanfil, (Toplu Şiirleri I), 5. Bas., Adam Yay., İst. 1995; Bu kitapta şairin daha önce Dizlik Düzenlik (1. Bas. 1954), Yerçekimli Karanfil (1. Bas. 1957), Umutsuzlar Parkı (1. Bas. 1958), Petrol (1. Bas. 1959), Nerde Antigone (1. Bas. 1961), Tragedyalar (1. Bas. 1964), Çağrılmayan Yakup (1. Bas. 1966), Kirli Ağustos (1. Bas. 1970), Sonrası Kalır (1. Bas. 1974) isimleriyle yayımlanan kitapları toplu halde sunulmuştur.
[13] Edip Cansever, Şairin Seyir Defteri, (Toplu Şiirler II), 7. Bas.,  İst., 1997; Bu kitapta şairin daha önce Ben Ruhi Bey Nasılım (1. Bas. 1976), Sevda ile Sevgi (1. Bas. 1977), Şairin Seyir Defteri (1. Bas. 1980), Eylülün Sesiyle (1. Bas., 1981), Bezik Oynayan Kadınlar (1. Bas. 1982), İlkyaz Şikâyetçileri (1. Bas. 1984), Oteller Kenti (1. Bas. 1985) isimleriyle yayımlanan kitaplarındaki şiirler bulunmaktadır.
[14] Edip Cansever de İlhan Berk gibi, yayımlanan ilk kitabını (Ömer Edip Cansever, İkindi Üstü, Işıl Kitap ve Bas., İst., 1947) ürünlerinin toplu basımlarına almaz. Cansever’in bu ilk kitabındaki şiirler İkinci  Yeni öncesine ait olduğu için, incelemeye  dahil edilmemiştir.