Likâ Edebiyat Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Likâ Edebiyat Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2020 Pazar

NASILSINIZ?


10
izlerimiz kalıyor geride, toprağa nakşolmuş biteviye izlerimiz...
nefes nefese adımlar, dik bir gövde, sapmayan bir us, ödünsüzlük...
kolay mı emeğin can verişi, yani diriliş?..
zorlanmadan alıyoruz yokuşları, aşılmaz yolları aşıyoruz bir bir...
dağlardan tomruklar taşıyoruz gelecek iyi çağlara, sağlam yapılar için malzemeler derleyip toparlıyoruz...
gücün barınağıyız, beyinde çiçeklenen bütün güzelliklerin de...
sırlı sözler yansıyor aynamızdan, aşk’ın duruluktan dem vuran sözleri, dillerin terennümden zevk duyduğu şelale sözler...
pişmek tadında bir sabırla, asr’ı yaşıyoruz...
rengârenk gülüşler, kanatlarından rüzgâr fışkıran kuşlar, ormanlar boyunca büyüyen çocuklar...
edepli, şen sözlerle...
dosdoğru, doğuşa...
yürüyoruz hür bir yürüyüş...
adıyla O’nun

Likâ Edebiyat, S. 10 (1 Ocak 1999), s. 1.

6 Şubat 2020 Perşembe

NASILSINIZ?

9
yaşanan zulmet-renk bir sahnenin sıkboğaz ortamında geçip gitmekte olan günlerimiz bizi neyler dersiniz?
- pekiştirir bizi!
artırır gücümüzü, bileyip durur bıçağımızı, bilincimiz kurtulur köhne bir yitiklik bölgesi olmaktan, bilenir usumuz...
- kimliğimizi daha bir belirleriz!
adımıza ve andımıza döneriz yüzümüzü, hatırlarız tek’liği, dirilmeyi hatırlarız, diklenişin şanlı niteliğini...
- nitelik! nitelik!
dalar gideriz kitaba, açarız ucunu kalemlerimizin...
- yenilenir, yeğnileşiriz.
kimdir dindirecek kalbimizin ritmini?
adıyla O’nun

Likâ Edebiyat, S. 9 (1 Aralık 1998), s. 1.



2 Şubat 2020 Pazar

NASILSINIZ?

8
yüzümüz tarla. renklerin tarlası. bol ürün, bol verim. dolgunluk haberini veriyor yüzümüz.
ama bütün bunları, bir kalemde geçelim.
çünkü artık köpeğiniz daha bir pek havlıyor.
gitti mi gidecek paçamız.
siz mi? kasıntılar efendisi! aman ne gerdan büyütmeler, kabaran koltuklar, asalet homurtusu!
bahçenizden içeri nasıl girelim? köpeğiniz aman bir pek havlıyor!
ha gitti, ha gidecek paçamız.
nasıldı yüzümüz?
bilenen bir bilimle. kültürün haz veren zenginliğiyle, doğal ve çoğaltan bir uygarlık atlası ile... tarla.
köklü bir öfke. kin ve nefret,  fışkıran...
havlıyor ya köpeğiniz, girilmez çitinizden içeri...
sanın ki böyle!
sakın ayılmayın. zevkinizi sakın bozmayın. iyilikler size!
daimi geceler!
havlamıyor muydu köpeğiniz, sahi!?
yüzümüz tarla, demiştik, bol ürün, bol verim.
işte  yüzümüz  gülüşler rengi...

adıyla O’nun

Likâ Edebiyat, S. 8 (1 Kasım 1998), s. 1.


20 Ocak 2020 Pazartesi

NASILSINIZ?

6

ne denli koyulaşırsa koyulaşsın faşizminiz, biz varız ve işte karşınızdayız!

karşı karşıya gelen, farklı iki karanlığın erbabıyız  seninle biz!

biz: mazlum. ister istemez seçmişiz senin karşında, karanlığı. devinimimiz için gerekli alanı orada buluyoruz: yerlerin altı...

sen: kapkara bir devrin sahibi. hayat alanımızı hiçleyen kan emici. iğrençlikler üreten çukur...

devinimimize güveniyoruz ve senin çürüklüğünden de kuşkumuz yok hiç.

sense, kalleşliğine güveniyorsun, vuruyorsun onunla.

bir de sana yataklık edenler: uzlaşanlar seninle. şu  bir zamanlar bize de güleç yüzlerle gülenler... seni ve onları lânetliyoruz.

ve diyoruz ki, devrim, ödünsüzlüğümüzün  getireceği bir son süreç olacak...

ekliyoruz: uzlaşmak: ödünlerin en alçakça olanıdır.

kinimiz sana ve seninle  uzlaşanlaradır. selamımızsa size karşı eylemleşenlere...

adıyla O’nun.


Likâ Edebiyat, S. 6 (1 Eylül 1998), s. 1.


12 Ocak 2020 Pazar

NASILSINIZ?

5

uzayıp giden serin sesli ırmaklar akar bizim şiirimizden. kanın kırmızı sesi olur mısralarız. birikip engin denizler oluşturur yürek yangınlarımız. çetele tutarız. neyi tutarız? elbette günün ölümlü yüzünü! gecenin boşluğunu! ışıksızlığını günün. açlığı ve tahakkümünü. çizmeleri, çiğnenmeleri.

adına andlar edilen nesneler akar bizim şiirimizden. özgürlükler için, kısrak koşuşturmaları için, sonsuz gönençler, fırtınadan esişler için...

uykusuzluk atlarını koştururuz şiirimizde, çağlayan suratları, göğeren tabiatı, güneşin yükselen ışıklarını...

yeraltlarından öfke, sükut, kin, aşk, nefret, sevgi notları damıtırız şiirimizle. çarpan kanatlarıyla şiirimizin ah neler damıtırız. acı iklimler damıtırız. tezatlıklar damıtırız. gülüşler damıtırız...

ne yanışlarla yanıştır şiirimiz! yaş yanışları, çocuk yanışları, aşk yanışları, hasret yanışları...

uzayıp giden serin sesli ırmaklar akar bizim şiirimizden. Gülrenk fırtınalar ve esişler akar, başlar bir diriliş ve...

Adıyla O’nun.

Likâ Edebiyat, S. 5 (1 Ağustos 1998), s. 1.  

8 Ocak 2020 Çarşamba

NASILSINIZ?

4

Muhabbetinize saygı ha!
Aşkınıza onay!
Serin seslerinize alkışlar mı sunacaklardı?
Ve barış ağaçları mı munisliğinize, yazık?!
Vah, yenilen zeytin dalınıza, havada kalan elinize, çıtkırıldım halinize, vah!
***
Kederinizi anlıyoruz, ama onaylamıyoruz.
Dert ortağınız olmamıza imkân yok.
Sizi ayıplıyoruz.
Kınıyoruz sizi!        
***
Bir kendini bilmezlikti sizinkisi.
Gücünden emin olmazlıktı.
İnançsızlıktı bir tür.
Ve bir yenilgi.
***
Oysa su olmak vardı.
Bulut olmak.
Yağmur olmak vardı.
Göğ olmak.
Ayakta olmak vardı.        
***  
Sizi Aşk’a çağırıyoruz.
Adanmışlığa.
Ödünsüzlüğe çağırıyoruz sizi.
Aşk’la...        
***   
Adıyla O’nun.

Likâ Edebiyat, S. 4 (1 Temmuz 1998), s. 1.


6 Ocak 2020 Pazartesi

MÜZİK YAZISI

uyuz, uyuşuk ve pinekleyen bir köpek mahmurluğu. böyle bir mahmurlukla yaşayan köpeği ne yaparsınız? kaale almazsınız!
uyumluluk ve bundan kaynaklanan tepkisizlik, hoşça görüşlülük halleri kasvetli coğrafyalar vücuda getirmeye başlayınca, duramıyor,  işte, yukarıdaki şiddetli teşhisle silkeliyorsunuz her şeyi...
diyorlar ki,  haritada vücuda getirilen bütün ürünlere saygı duyalım, edebiyatçı olalım, susuz ve sabunsuz bir taslak şeklinde hayatın tadını çıkaralım, işlevimiz yok bizim,  zaten her şey sıkmış bitirmiş benliğimizi, " ruh ve beden" ıstıraplar çamurunda, debelenip duruyoruz. bir de sesimizi mi yükseltelim?
evet, siz mıymıntı sözler ve munis tavırlarla, safran suratlı bunalım fabrikasyonu "şey"ler ürete durun, biz bağıracağız, çığlıklar atıp kederli ve sevinçli şenlikler kuracağız, çünkü biz şiirin haykırmaktan ve diklenmekten geçtiğini, devingenliğin şiirde birinci şart olduğunu iddia ediyoruz.
"pes!"  ve "ben varım!" diyen. tıkanan ve silip süpürerek ilerleyen. muhafaza eden ve devingen olan. mücadele burada,  bu takımlar arasında.
yaşını başını almış,  hatta iyici tasını tarağını toplamış olan ile dimdik ayakta olan.
pörsümüş,  cıvıtan, göçkün, müntehir orada. taptazeyiz biz, gepegenç, sevdalı yaşamaya ve aşka tutkun. burada.
hayatın  ve  şafağın rengini tutan. bizim şiirimiz bu. her harfimizde  kanayan yaraya basılan tuzun kırmızıya dönüşümü belirir. kelimelerimizi tutup yontun, içine girmeye cesaret edin, korkarım, korkacaksınız önce, ama girin, size lâyık dünya bizim kelimelerimizde.
mısraın şerefiyle şereflenenler. duygularınızın tayları kanatlansın. has cennetler bizim şiirimizle açılıyor önünüze. bu dünyanın cennetlerini reddedenler, gelin, "bir" olan cennete gidelim, "tek"likte eriyelim, gönensin göğüs kuşumuz,  uçsun, uçsun...
bu,  şiirin ayaklanış sesidir. özgürlük sesidir. evrensellik ile gerçekleşen bu yeni dikleniş, sokaklara çıkarıyor şiiri.
her çağda şiiri hapseden, şiir adına ahkâm kesen bilmişler taifesi nedense sessizliği ve görmezlikten gelmeyi seviyor. varolan sistemin çarkıyla iyi dönüyordu çünkü şimdiye kadar kuralları. ellerinde oynattıkları ve avunup avuttukları bir avuç seçkinler zümresi de aynı oyunla dans ediyordu.
işte, her şey karşımızda: ne için açılan okullar, meyhaneler, genelevler, holdingler, çok uluslu şirketler, mahkemeler ve dahi edebi oluşumlar  şimdiye kadar canımıza kara katranlar dökmek, ezmek, hiçlemek, yok etmek istedi bizi?!
şimdiyse, yokluktan yeni bir dirilişe kalkışan evrensel şiir,  olumlu oylumuyla sınırsızlığa koşuyor,  koşuyor.
geniş açılımlı bir müzik yapıyor.



Likâ Edebiyat, S. 3 (1 Temmuz 1998), s. 4.

NASILSINIZ?


3
Ve ne müthiş, gülebiliyoruz...
Kahkalarımız çınlatıyor ya dört bir evreni, yetmez mi bunca şenlik?
Çünkü, kırılıyor bütün sınırların telleri. Yıkılıyor bizi kuşatan duvarlar tek tek. Bileklerimize yakıştırılan demir kütlesi iflasın eşiğinde.
Maddeler, fasıllar, sayılar, bendler  ne eder  bize? Hiç!
Ne şakımalar döktürüyoruz ama, özgürlük gibi!
İçin için gelişen, serpilen, büyüyen şarkılar!
Sokaklara dökülen türküler.
Çocuklardan, gençlerden, anne ve babalardan, insanlığın bütün kuşaklarından, çınlayan, çınlatan heyamola sözleri.
Limanlara, dağ başlarına, çarşılara, okul içlerine, yollara, ırmaklara, bütün alanlara, bütün mekanlara yayılan yanık ıslıklar.
Gecenin en koyu anındayız ya, doğmayacak mıyız, onun için, koro halinde...
Aman ne şakımalar, ne şakımalar aman...
Adıyla O’nun...

Likâ Edebiyat, S. 2 (1 Haziran 1998), s. 1.



3 Ocak 2020 Cuma

ŞİİRDE DİLSİZLİK


Şiir bir dil ürünüdür. Yaşadığınız dil şiirinizin uçarı kanatlarla çırpınıp uçmasına yarar. Eğer dilinizi iyi biliyorsanız, ona vâkıfsanız, şiirinizin uçtuğunu, kelimelerin sırtında yelken açtığını görürsünüz. Mutlu olur, oluşturduğunuz dünyanın mavi atlaslarında daha bir gönenirsiniz.
Dil, şiir için mecbûrî ihtiyaç. Dili bilmek, yaşamak şart.
Dilini iyi bilen şair ile dilini eşek arısı sokmuş şair taslağı bir mi?
Bütün bunlar bir yana, daha farklı bir durumla karşı karşıyayız şu zamanların şiir diye ortaya konulan bazı “parça”larında.
Vahim bir aşağılık psikolojisinden mi kaynaklanıyor söz konusu durum, bilmiyorum.  Fakat ortadaki manzara oldukça trajik.
Henüz kendi dilinin inceliklerini bilip kullanamayan, tâbi olduğu dil ülkesinin elemanlarını kavrayamamış, güdük bir Tarzanca’ya sahip kişilerin şair olarak zuhur etmesi bir yana, bu kabil cinslerin Sanskritçe'den başlayıp Esperanto'ya  veya  bilmem hangi kabile diline kadar, türlü dünya dillerinden estirip coşturmaları yok mu, vah vah?! 
Sakın ha, benim bu satırları kaleme almamda Türkçecilik mürkçecilik kaygısı aranmasın. Şunu iyi bilsin okuyucu:  Irkçılığın hiç bir türünü sevmediğimi, dilde özleşmeye dayalı bir ırkçılığı da tasvip edemeyeceğimi belirteyim.
Tekrar konumuza gelelim: Bazı şiir ulemasının, şiirde, bildikleri, daha doğrusu, yaralandıkları yabancı dillere ait unsurları gereksiz yere kullanmaları.
Bugün özellikle batı dillerinden herhangi birisiyle dilini pelesenk eden bazı şair tayfası, işi ukalalık derecesinde ilerletmiş bulunuyor.
Bakıyorsunuz, şiirin başlığı bir başka terane. Altındaki gövde basbayağı bizden gibi görünüyor.
Yahut güzel bir istiareyle konulan başlığın altındaki metnin orası burası çakıl taşlarıyla doldurulmuş. Takılıp kalıyor diliniz. Kem küm ederken varolan kuruşluk cazibeler uçup gidiyor.
Bazen de şiirin en can alıcı kısmında müthiş (!) bir Avrupalı mısra ile karşılaşabilirsiniz! Ne diyelim, uçun artık elinizdeki o kağıt kütlesiyle...
Bazı şairlerin şiirinde görülen dilsizlik manzaraları size ne düşündürüyor bilmiyorum. Bana düşündürdükleri bunlardı efendim.

LİKÂ Edebiyat Seçkisi, S. 5 (1 Ağustos 1998), s. 2.



NASILSINIZ?

2

Teneke çalıyoruz, evet!
Daralan alanlarda oynamanın katmerli zorluğunu yaşıyor, korkuya çoğalan bir bozkır kışının içinde debelenip duruyoruz.
Gönlümüz kanıyor, kanasın bakalım!
Ama ıslığımız, sinikliği kovalayan, korku gününe inat, sert ve yumuşak, sessiz ve çağlayan, gizsiz ve derinden, ıslığımız...
Fışkırmıyor mu, ama ne fışkırma, bütün bir beden, ruhla birlikte?
Dedik ya, çocukluğumuz ve rüyalarımız var, çılgınlığımız, sınırsızlığımız...
Bu noktada, iyiyiz, sıhhatliyiz.
Pır pır esen yüreklerin serüveniyiz.
Zorba, sırıtkan, ablak, alaycı  suratlara rağmen, işte buradayız.
Uzun bir koşu. Çılgınca. Çoğalan.

Adıyla O’nun...

Likâ Edebiyat, S. 2 (1 Mayıs 1998), s. 1.



2 Ocak 2020 Perşembe

ŞİİRE VE REİSLİĞE DAİR

Şairlik için türlü tanımlar yapılır. Bunların sayım dökümünü burada tekrarlamanın veya özet halinde aktarmanın gereği yok. Fakat  şöyle bir yenilik yapsak ve yeni bir vasıfla ansak onları, ne dersiniz?
Şiir gününün hakimliğini elde bulunduran veya bu uğurda boyuna sıvı bir şeyler, mesela kan ve terler akıtan şairler, hepten ve toptan, reis biziz azizim reis biziz! Daha da üstünü hatta. Eh, böyle şaşaa apoletli  başkanlar ve başlar coğrafyasında avamlık iş yapılır mı? Yapılmaz.
Kendi burun dikimiz üzre seyr ü sefer eyler, en büyük pasları, bir ayağımızdan diğerine, yani yine kendimize yuvarlarız!
Çalım mı? Canım ciğerim, çalımın adı mı olur? Bini bir yerde. Bizde. Her yerde o. Her an salvolarız onu. Ne şişkinliktir o, ne? Kabaran hindi kanatlarımızla ne güzel bir enstantanedir öyle. Dayanılmaz bir boşluk, önü alınamaz bir hoşluk hâlidir.
Yaşasın övüngen kafatası! Yuf olsun benden ötesine! Yıkılsın rakib! Büyük kim? Kim olabilir ? Bütün "ben"ler!
                            * * *
Yahu çocuklar buralara niye geldim böyle? Hangi nâ-hoş manzara gülistan göründü gözlerime?
Evet ahbabdan olan!
Ey ehl-i şuara!
Konuşunuz. Savununuz kendinizi. Şiirleriniz konuşsun önce, evet. Sonra şiir gibi güzel diğer bütün ifade biçimleriniz aksın kağıtta ırmaklar gibi. Şiire dair,  şaire dair.
Birbirinize yardım ediniz. Eleştiriniz birbirinizi. Yapıcı bir birliktelik oluşturunuz.
Yazılan,  yayınlanan şiirlerden beğendiklerinizi başkalarıyla paylaşınız. Beğenmediğiniz, eksik, güdük, tatsız bulduklarınızı da eleştiriniz. Yapıcı bir birliktelik burada da geçerli, dostluğu unutmayınız.
Gündem oluşturunuz  gündem! Şiirinizle olduğu kadar, dedim ya, diğer biçimlerinizle de. Varlığınızı görelim. Yunus'sanız görelim sizi. Molla Kasım Efendi diye birisi yoktu. Olmadı hiç. O bizatihi Yunus'un ta kendisiydi.
         * * *
Derken efendim, bir yerlerden acaib ve gariban tondan bazı sesler işitiyorum. Hayır! diye inliyor, başkalarını göremem ve dahi gösteremem! Başkaları diye bir kavram da yoktur! Kimmiş o "başkaları" denen zerzevat?  Evet, başkaları var, ama onlar benim kuzucuk çömezlerim, haşlamalarım,  cancağızlarım!
Ahlaktan söz ediyorum bu sese. Yücelikten, selamdan, huzurla çağıldayan kardeş kahkahalarından, mavi, yeşil, pırlanta renklerden!
Ama o, yok diyordu. Yokluğunu seçiyordu.
Bense, varlığını paylaşanlara ve paylaşacak olanlara selamlar! diyorum.

LİKÂ Edebiyat Seçkisi, S. 2 (1 Mayıs 1998), s. 4. (Ali Işıklarlı imzasıyla)

NASILSINIZ?

1

mavi bir bayrağın dalgalanışı  mıdır görüş açılarımızı  kapatan?
esaretin düğümleri mi dolandı boynumuza?
göğümüze ne oldu? orada uçuşup duran demir kütlelerinin kara bulutlar resmetmesi neyin nesi?
denizimizi kan çölüne kim döndürdü? hangi girit’ten geldi korsanlar?
çiğdemlerin yeşermesi gereken şu günlerde, dağlarımızdaki baharın yüzünü kışa çeviren nedenler nelerdir?
kıt’alar arası silahlar mı var, çevrilmiş haritamıza?
***
bir deprem mi yakıp yıktı mâmur evlerimizi?
ya kentlerimizin yerle bir oluşuna ne sebep?
yangın mıdır bu, tamamen kaplayan dört yanları, nasıl bir yangın?
bu baskın, bulanık bir suyun marifeti mi? kirli bir selin hengamesinden mi mustarip yeşilliklerimiz?
toprağımız da kaydırıldı. boşta kaldı gövdemiz, çalkantıdayız toptan, neden?
***
neredeyiz biz?
- savaşta, esarette.
- yangında, yanışta.
- baharda değil, kışta.
- selde, salda, çalkantıda.
- altında heyelanın, toprak altında.
- yitmiş diriliği, övünçsüz bir ölümde.
***
kimiz biz?
- sıradan olanlar?!      
- siviller?!.
- işte öyle birileri?!
O’nun adıyla, diyerek...

Likâ Edebiyat, S. 1 (1 Nisan 1998), s. 1.

21 Ocak 2019 Pazartesi

MEHMET AYCI YAZDI: "BEYAZ BİR AT GÖNLÜNÜN YELESİ VE KUYRUĞU"

Kışlada bahar görme özlemi içinde… Yeşeren otlarda, açan çiçeklerden, tomurcuklardan, rüzgârın ağır aheste ısınmasından biraz neşelense de kederli bir kuşatılmışlığı var… Kışlada çünkü… Nereye gitse kışlada… Edebiyatın kışlasında… Nereye gitse etrafı kışlalaştıran, sokağı caddeyi, kapıyı pencereyi kışlalaştıran, yaşadığı mahalleyi, sokağını, şehrini, ülkesini o kadar haki olmasa da tanımlayan bir karamsarlığı var.  Ara renklerde pek uğraşmıyor. Haki dediğimize bakmayın, çokça siyah beyaz…

Çocukluğunun, ilk gençliğinin, ilk olgunluk dönemlerinin dizleri yara bere içinde… Avuçları da…  Yaraları çokça hakiki, biraz hayal ürünü,  biraz kötümserlikten çekilen dikenli tellerle boğuşmaktan… Kendiyle de boğuşmaktan… Kendinin de dikenli telleri var.

Bağlanınca tam bağlananlardan, kopunca tam kopanlardan… Bazen bu, gülüp geçilecek küçümen olaylarda, konularda da nüksediyor. Daha çok kavgaya ayarlı bir saati var. O saatin durduğu yahut geç kaldığı vakitlerde alabildiğine iyimser, muntazam çalıştığı zamanlarda “dünya öç almak için ey kalbim” der gibi dönüyor yelkovan…

Konuşurken harfler de keskinleşiyor. Hatta duraksamalar, “e”ler, “ı”lar da… Susması ve gülümsemesi saf bir çocuğun gülümsemesi…

Harflere atış talimi yaptırıyor; cümlelere, paragraflara… Cephaneliği kitaplığı… Karavana attığı da oluyor, hedef yerine plastik paravan kullandığı da…

İyimserliğinde, kötümserliğinde, öfkesinde samimi… Bu samimiyet de besliyor biraz çocukluğunu… Yahut samimiyeti çocukluğunu besliyor.

Yazmak onun için bir nevi var olma uğraşı… Onca değiniden, denemeden, şiir eskizlerinden, fıkradan yonttuğu o zenci portresi de çocuksu…  Her ne kadar oyunda mızıkçılık yaptığı olsa da…

Trenlere ayrı bir muhabbeti var. Çocukluğundan…

Babasının gözlerini gözlerinin akında ve aynasında taşıyanlardan… Hâlâ babasının gözü üzerinde…

Cevat Akkanat bu…

Edebiyat muallimi…

Onlarca dergide ve gazetede yazdı, yazıyor.

Şiir ve deneme kitapları var.

Bir zamanlar “Lika” adında bir fanzin çıkardı.

İkinci Yeni’nin yenisinden çok ikincisiyle ilgilendi.

Salah Birsel’i hakşinas bulanlardan; sebebi var.

Dünyanın bütün babasızlarının teessüründen ikinci bir yüz taşıyor yüzünde…

Yüzü ondan fotoğrafta esmere çalar.

Böyle biliriz.

(Farklı platformlarda yayımlandı. Biz şuradan aldık: