İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2019 Cuma

SETA’NIN ÖĞRETMEN GELİŞİM MODELİ PANELİ



SETA, yakın dönem toplumsal yönelimlerinin organizasyonunda oldukça etkisi olan bir kurum. Siyasal iktidarın eski ‘vesayet’le olan mücadelesi, “Yeni Türkiye” ütopyasının takdimi gibi esaslı işlerde SETA’nın dinamizmi gözardı edilemez.
Her ne kadar ilişik bir yapı olarak görünse de, ontolojik varlığını yitiren, dinamizminden vazgeçen, dahası, bir şekilde vesayetle kenetlenen muktedir güçten ayrılması, haydi şöyle diyelim, o gücü proje, teklif ve telkinleriyle terbiye etme eğilimine girmesi beklenirken, tersine, şimdilerde kendisini güvenli görünümlü fakat bulanık sulara bıraktı.
Hal böyle olunca, vaktiyle SETA’ya özgü bulduğumuz esaslı etkinlikler yerlerini yeni ekrana uygun faaliyetlere bıraktı. Ana ve korunmacı bir yapıyla aynileşen her kurum, “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımızın olduğu günlerden geçerken”, “Olağanüstü süreçler yaşarken”, daha başka bir tutum sergileyemez tabii ki. Zira bu yeni halin anahtar kavramı “Güvenlik”tir.
Öğretmen Gelişim Modeli başlıklı panelin moderatörü SETA Eğitim ve Sosyal Politikalar Direktörü Prof. Dr. Atilla Arkan girişte bu hususa değindi: “Dış güvenlik sorunlarımızdan ötürü nicedir eğitimi konuşamıyoruz.” Konuşulanlar daha çok edilgen içerikler, savaşlar, darbeler, harekâtlar, krizler, güvenli bölgeler, uluslararası negatif ilişkiler.
Bunların konuşulmasında sorun yok tabii ki. Fakat geliştirilen proje ve politikaların olumlu sonuçları olmalı bunlar. Oysa maruz kalınan hallerin ifşası süreciyle sınırlı kalınıyor genellikle…
Neyse, asıl konumuza gelelim:
27 Kasım 2019, Perşembe günü saat 11.00’de, kurumun Ankara’daki merkezinde yapılan Panelin konuşmacıları Sakarya Üniversitesi Öğretim Üyeleri Duygu Gür Erdoğan ve Mehmet Barış Horzum ile birlikte MEB Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürü Adnan Boyacı’ydı.
Açış konuşmasını yapan Boyacı, Atilla Arkan’ın bıraktığı yerden başladı: “Eğitim ile güvelik stratejisi iç içedir. Geleneksel olarak eğitim bizde bu noktada durur.” Öğretmen yetiştirmenin önemi ve öğretmenin etki gücü gibi hususlar üzerinde duran Boyacı, süreçlerin sivil toplum kurumları ve YÖK ile işbirliği içinde yürütmenin sorumluluğunu anlattı. Konu bağlamında MEB tarafından yürütülen proje ve etkinliklerden de bahsetti doğal olarak Adnan Boyacı.

Panelin gövdesini iki akademisyenin, Erdoğan ve Horzum’un SETA için hazırladıkları “Öğretmen Gelişim Modeli – Öğretmen Performansı Üzerine Değerlendirme” başlıklı rapor oluşturuyordu. Matbu hale getirilen ve katılımcılara da dağıtılan bu rapordaki tespitler, adı geçen iki akademisyen tarafından dinleyicilerle paylaşıldı. Bu paylaşımdan aldığımız notlara geçmeden önce, meraklıları için, adı geçen 64 sayfalık raporun teknik özellikleri hakkında bilgi verelim:
SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran’ın Takdim yazısını müteakip, “Giriş”, “Dünyadaki Öğretmen Değerlendirme Süreçlerine İlişkin Genel Bakış”, “Dünyada Öğretmen Yetiştirme Politikaları”, “Dünyada Öğretmen Atama Sistemleri”, “Dünya Öğretmen Performans Değerlendirme Örnekleri”, “Türkiye’de Uygulanması Düşünülen Öğretmen Performans Değerledirme Sisteminin Güçlü ve Zayıf Yönlerine İlişkin Öngörüler”, “Türkiye İçin Öğretmen Performans Değerlendirme Modeli Önerisi” ve “Kaynakça” başlıklarını görüyoruz.
Sözkonusu panelden sonra bu raporu notlar alarak okumuş olsak da, biz panelde aldığımız notları paylaşacağız:
Mehmet Barış Horzum, panelin ilk konuşmacısıydı. Türkiye için uygulanabilir bir öğretmen gelişim modeli hazırlamanın önemine değinen konuşmacı, geçtiğimiz yıllarda uygulanan fakat başarılı olunamayan modelin başarısızlık nedenlerini sıraladı: Öğretmenin kendisini geliştirmesinden ziyade, denetimine dönük olması, sendika ve STK’ların tepkileri. Öyleyse yeni model öğretmenin yetiştirilmesi, seçimi ve gelişimi olmak üzere üç ana ayak üzerine bina edilmeliydi. Bu bağlamda, matbu raporda da karşımıza çıkacağı üzere, Kanada, Finlandiya, Malezya, İngiltere, Güney Kore, Avustralya, ABD ve Türkiye öğretmen yetiştirme, atama, performans değerlendirme sistemleri bakımından mukayese edilmiştir. Horzum bu mukayesenin öğretmenin yetiştirilmesi ile ilgili kısmını ele aldı. Bu konuşmadan özellikle şu noktaları öne çıkarmak istiyorum: Türkiye’nin öğretmen yetiştirme süreçlerinde kimi olumsuzluklar var. Eğitim fakültelerine girişteki sorunlar, yetiştirme kurumlarındaki çok başlılık, aday öğretmenlik süreçlerindeki yetersizlik…
Duygu Gür Erdoğan ise uluslararası mukayesenin öğretmen seçimi ve gelişimi kısımlarını konu edindi. Bu konuşmadan, öğretmenlerin atamasında Kanada ve Finlandiya’da eyaletlerin, yerel yönetimlerin, hatta okulların inisiyatif sahibi olduğu, Malezya’da merkezi bir yapılanma olmakla birlikte yerel ölçeğin önem arz ettiği, Türkiye’dekine benzer merkezi sınava Güney Kore’de rast gelindiği, vb. hususları öğreniyoruz. Erdoğan’ın konuşmasındaki karşılaştırma ve veriler raporda yer aldığı için ayrıntılara girmiyorum. Zira meraklısı rapora müracaat edebilir.
Panelde ikinci kez söz alan Mehmet Barış Hortum, Türkiye için hazırladıkları “Öğretmen Performans Değerlendirme Modeli”nin ana hatlarını sıraladı:
- Modelin adı “Öğretmen Performans Geliştirme Süreci” olmalı,
- Gelişim amaçlı bir izleme süreci olmalı,
- İhtiyaç analizlerine yaslanmalı,
- Eğitsel veri madenciliği modeli geliştirilmeli,
- Ders vermek değil, destek vermek esas alınmalı,
- Aday öğretmen uygulaması lisans eğitiminden başlatılmalıdır.
- Aday öğretmen uygulama illeri belirlenmeli,
- Uzman öğretmen ya da mentor öğretmen gibi şeffaf/açık kariyer süreçleri tasarlanmalı,
- Öğretmen yetiştirme kurumlarıyla işbirliği yapılarak yüksek lisans ve sertifika programları gündeme alınmalı,
- Öz değerlendirme, akran değerlendirme ve uzman değerlendirme uygulamaları yapılmalı,
- Çevirimiçi yetiştirme süreçleri oluşturulmalı,
- Dış gözleme, değerlendirmeye ve yönlendirmeye dönük eğitsel nitelikte uygulamalar esas olmalı…
Bu şekilde devam eden maddelerin sonunda Hortum, süreci geliştirmek için çaba sarfetmeye hazır olduklarını bildirdi.
Programın sonunda soru cevap bölümü vardı. Bu bölümde kendisine sorulan bir soruya karşılık olarak Adnan Boyacı, Türkiye’de performans sisteminin geçmişte başarısızlıkla denendiğini, dolayısıyla bundan sonra da işlerinin zor olduğunu dile getirdi.
SETA’nın işbu paneli oldukça verimli geçti. Umarım konunun ilgilileri için de doyurucu bir anlam ifade etmiştir, edecektir…
Sözkonusu raporu okuyup incelemek için tıklayınız!

15 Kasım 2019 Cuma

BİMEN ŞEN VE BEKİR MUTLU MUYDU?!.

Samuel Butler (1835-1902) ilginç bir İngiliz yazarıydı. İsa'nın Dirilmesinin İspatı Üzerine Eleştirel Bir Araştırma, Erewhon, Bilinçsiz Bellek, Eski ve Yeni Evrim, Bilinen Tanrı ile Bilinmeyen Tanrı, vb. gibi eserlerinde, içinde yaşadığı Victoria Dönemi (1837-1901) İngiltere’sinin sosyal şartları başta olmak üzere, pek çok yerleşik unsura karşı cephe aldı, onlarla alay etti, onları yerden yere vurdu: Dönemin ütopyaları, İngiliz aile yapısı, Hıristiyanlık mucizeleri, kilisenin tutumları, Darwin teorisi, vb. onun hedefinde olan şeylerdi…
Gül bahçelerinden ziyade çitli arazilerde gezmeyi tercih eden bu yazar, karşı duruşuna bağlı olarak 1859’da Yeni Zelanda’ya göç etmiş, orada on beş yıl kadar ‘davar’ yetiştiriciliği yaptıktan sonra, mücadelesini sürdürmek için tekrar memleketine dönmüştür. (Pek yeri değil ama, çağrışım oluşturduğu için kendi kendimize soralım, toplum kaçkını Servet-i Fünun edebiyatçılarının Yeni Zelanda’da inzivaya çekilme hayallerine Samuel Butler’in de etkisi olmasın?!)
Samuel Butler’in diğerlerine göre ilgi çekici bulunan eseri Erewhon’dur. 1872’de kaleme alınmış olan bu esere –tıpkı öteki kitapları gibi- Türkçe’de rastlayamadım. Bunda tercüme yoluyla batının edebî emperyalizmine hizmet eden yerli ‘tercüme büroları’nın –sermayelerini Avrupa projelerine yaslayan yayınevlerinin- katkısı nedir acaba? İngiltere gibi bir ülkeyi, onun bir dönemini ve temel dayanakları üzerinden batıyı sallayan bu yazarın yeterince Türkçeleştirilmemesi anlamlı olmalıdır.
Siz bir yandan bu anlam üzerinde mütalaa ederken, diğer yandan benim işbu yazıya vereceğim yeni yönü kavramaya çalışın. Şöyle devam edeyim: Samuel Butler ve eserleriyle ilgili olarak buraya kadar yazdığımız satırları bir tarafa bırakıp sözü Erewhon’daki bir hikâyeye getirmek istiyorum. “Erewhon’da Bir Duruşma”. Bu hikâyeyi, İain Bamforth’un  Türkçe’ye “Kütüphanedeki Beden” (Özgün adı: “The Body in the Library”, Çev: Begüm Kovulmaz, Agora Kitaplığı, İst., 2004) adıyla çevrilen derlemesinden okuyabilirsiniz. O vakit gelinceye, yani siz bu hikâyeyi buluncaya kadar, şu küçük özetle ve akabinde birkaç iktibasla yetinmeniz gerekecektir:
Özet: Vereme yakalanmış bir adam hastalığından ötürü suçlanır. Bu suça istinaden halka açık bir mahkemede yargılanır. Neredeyse ölme raddesine gelen zanlının yargılanma süreci bir takım tuhaflıklara sahne olur. Sonuçta resmen “suçlu” bulunur. Mahkeme heyetinin verdiği hüküm bu tuhaflıklardan bir kısmına ait ipuçları taşımaktadır. Bunları göstermek için, şimdi de hüküm merciinin sözcüsü olarak hâkimin nihai konuşmasından bazı cümleler aktarıyorum:
“Parmaklıklar arkasındaki hükümlü, akciğer veremi olduğun halde çalışmak gibi büyük bir suçla yargılandın ve (…) suçlu bulundun.”
“Geçen sene, ağır bir bronşit geç irmekten suçlu bulunmuşsun, hatta, henüz yirmi üç yaşında olmana rağmen, şimdiye dek en az on dört kez iğrenç hastalıklar sebebiyle suçlanmış ve mahkum edilmişsin…”
“… verem hastalığının ölümle cezalandırılması yasaklanmış olmasaydı, şu durumda muhakkak ölüm cezasını tasdik ederdim.”
Hâkim, konuşmasının bir yerinde “… sana merhamet göstermememizin başka bir sebebi daha var.” dedikten sonra bunu “Hekimler!” diye açıklar. Zira “kendilerine hekim diyen insanlar” güçlenecek, her şeye hakim olacaklardır: “Teşkilatları ve tüm aile sırlarına kolayca ulaşmaları sayesinde, hiçbir şeyin karşısında duramayacağı sosyal ve siyasi güçlere kavuşacaklardır. (…) … sonunda hekimler tüm milleti yönetmeye başlayacak, hepimizi kendilerine kul köle edeceklerdir.” Hakim, statükonun temsilcisi olarak tehlikeyi bertaraf etmenin yolunu da bulmuştur: “Bunu engellemek için tek çıkar yolumuz, tek bir çaremiz var. Bu ülkenin kanunları, zaten uzun senelerdir bu amaç doğrultusunda çalışıyor, kanunun gözü, mevcudiyetlerinden haberdar olur olmaz, tüm hastalıkları engellemek ve bastırmak için amansız bir savaş veriyor.”
Statükonun sesi olarak hâkimin konuşma metninden birkaç alıntı daha:
“… ciğerlerindeki verem hastalığı senin suçun olsa da, olmasa da, senin içindedir ve milletimizi böyle kusurlardan korumak da benim görevimdir.”
“… seni, sefil hayatının sonuna dek ağır hapis cezasına çarptırırken hiç tereddüt etmiyorum.”
Samuel Butler’in hikâyesinden buraya çıkarılabilecek başka cümleler de var, fakat bu kadarı söz hakkımızı kullanmak için yetecektir. Şu halde devam edeyim: Ne dersiniz, Butler’in hicivleri sadece Victorya Dönemi İngiltere’sine mi yöneliktir, yoksa benzeri hicivleri, uzun bir geçmişten bu yana ve dahi bugün, bizim memleketimizde de kullanabilir miyiz?
Cevap vermenizi beklemeyeceğim. Bunun yerine, birkaç cümleyle sözümü toparlamaya çalışacağım: Nice yıllardır muhayyel dahili tehlikeler ihdas eden bir yapı… Vatandaşını gruplara, kategorilere, özde ve sözde tasniflere bölen bir ayrımcı bakış… Mefluç ulusal kavmiyetçi bakış açıları, ‘Hak’tan ayrılmış, ‘birlik’ten uzak düşmüş anlayışlar…
Sahi, “açılım” sözünün sıkça telaffuz edildiği şu günlerde, Samuel Butler’in tahfiflerine maruz kalmak istemeyen Türk statükosuna, bir teklifim var: Gelin ‘açılım’ın ‘açı’sını genişletelim, ‘hakikî’ bir hayat standardını bütün memleket evladına şamil kılalım…
Yazımın son paragrafını adlarını başlığa çıkardığım musikimizin iki ‘rahmetli’ değerine ayırmak istiyorum: İlki, Bimen Şen. Yani, Bimen Dergazaryan (1873-1943) Bursa doğumlu, Ermeni asıllı musiki piri. Geçtiğimiz günlerde 66. vefat yıldönümü vesilesiyle yâd edildi. Ve Bekir Mutlu (1931-2009). Pek çok güftesiyle musikimize hayat vermiş. Özellikle bize “Bir ilkbahar sabahı güneş”inin keyfini yaşatmış. Geçtiğimiz günlerde vefat etti o da. Her ikisini de rahmetle anarken, şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum: Onlar sahiden ‘şen’ ve ‘mutlu’ muydu? Yoksa adlarına bir temenninin izleri mi sinmişti? Ne diyordu şair? “Yaşasaydı hürriyette gelin olacaktı.” Bimen’i şen, Bekir’i mutlu kılmak, üst paragraftaki teklifimle mümkün olacaktır.

(10 Eylül 2009, Milli Gazete)

























Bimen Şen, üstte.

Bekir Mutlu, altta



10 Ekim 2019 Perşembe

BECKHAM, SİPERİ TERK ET!

David Beckham, şu ingiliz futbolcu, dünya kupasına gidip orada futbolseverlerin keyfini artıracak sportif hareketler yapması gerekirken, bir ayak oyununa mağlup olup yolunu şaşırdı. Yolunu şaşırdı, yani yoldan çıktı. Yoldan çıkmak Türkçe’de hayra alamet bir ifade değildir. Yolunu şaşırmanın hayra alamet olmaması, şahsın iflah olmaz dertlere dûçar kalacağı anlamına gelir…
Ne yapmalıydı, fakat ne yapmıştır Beckham? 
O, Güney Afrika’ya giderek İngiltere futbol takımı bünyesinde bir yandan kendi kariyeri ve memleketinin sportif başarısı için çalışmalı, diğer taraftan dünya barış ve kardeşlik sistemine hizmet etmek gibi yüce hedefleri amaç edinmeliydi. Oysa kendisi bu iyi seçenekleri bir tarafa bırakmış, bir çukura düşmeyi tercih etmiştir. Daha kısa bir cümleyle ifade edelim: Beckham, -sakatlığına rağmen- sporcu forması giymek yerine işgal orduları üniforması kuşanmıştır. Böylece, bedenen yaşadığı bir sakatlığın ötesinde, zihnî bir arızanın tutsağı olmuştur.
Fikrî, ahlâkî ve edebî bir sefalet içinde boğulup kalmış Türk basınından yapacağımız birkaç cümlelik iktibasla, Beckham’ın insanlık onuru adına yakalandığı kötü pozisyonu açıklamaya çalışalım:
“Beckham Afganistan'a transfer oldu!
İngilizlerin medyatik futbolcusu David Beckham, bu kez en güzel golünü Afganistan'da attı. Bölgede görev yapan askerlere destek ve moral vermek üzere bölgeye giden ünlü futbolcuya ilgi bir hayli büyüktü. Nato birliklerinin kum futbol sahasında şov yapan Beckham, Helmand vilayetindeki 8 bin kişilik İngiliz askeri birliğini gezdi. Bir savaş helikopterine de binen Beckham, hem poz verdi hem de bilgi aldı.” (CNN Türk.com, 23. 5. 2010)

“David Beckham, Afganistan'da
İngiliz milli futbolcu David Beckham, Afganistan'daki İngiliz askeri kampına sürpriz ziyarette bulundu. Helmand vilayetindeki 9 bin İngiliz askerinin bulunduğu ‘Camp Bastion’ı ziyaret eden Beckham, 45 derece sıcakta ağır makineli ve keskin nişancı tüfeklerinin başına geçti, askerlerle hatıra fotoğrafı çektirdi.
Afganistan’daki İngiliz askerlerine moral vermek amacıyla (…) ziyaret eden İngiltere Milli takım eski kaptanı David Becham, kampta güne İngiliz kahvaltısı yaparak başladı.  (…) Amerikan Los Angeles Galaxy takımının bu yıl AC Milan'a kiraladığı 35 yaşındaki futbolcu David Beckham, (…) Afganistan’ı ziyaret etmeyi uzun süredir istediğini ve kendisinin İngiliz olmaktan gurur duymasını sağlayan İngiliz askerlerini takdir ettiğini söyledi. Beckham, ziyaretinin, askerlerin çok zor koşullarda muhteşem işler yaptığının anımsanmasına yardımcı olacağını umduğunu ekledi. (dha) (Radikal internet, 23. 5. 2010)
Kadim bir medeniyet dairesine dâhil olmadığı açıkça belli olanlarca kaleme alındığı her halinden belli olan bu satırlar, anlatılan çirkin fiilleri yansıtan fotoğraf, video gibi görsel malzemeyle de süslenerek sunuluyor. Kalem ve kâğıdı, klavye ve web sayfasını, kamera ve ekranı işgal ordusu mensuplarıyla paralel kullanan bu medyatik tutum, ayrı bir vak’a olarak ele alınmalıdır…
Şimdi şunu söyleyelim: Bir futbolcunun işgal orduları komutanı edasıyla yaptığı fiiller, kullandığı cümleler kuşku yok ki işgale uğramış halkların nazarında iyi izler bırakmayacaktır. Diğer bir ifade ile Beckham, artık bir futbol yıldızı olmaktan çıkmış olup, tarih tarafından insanlığın yüzkarası olarak adlandırılacak bir işgal topluluğunun utanç üniformasında, çakma bir yıldız, kıytırık bir fırfır şeklinde tasvir edilecektir…

Sivil, sipere girmez…
Beckham’ı, düştüğü bu perişan halde bırakıp, Afganistan’a nispetle daha yerel şartlar taşıyan bir ortama gelelim. Burada, ‘daha yerel şartlar’ ifadesiyle, aralarında ilgi kuracağımız iki durum arasında birebir benzerlik olmadığını ilk hamlede ifade etmiş oluyoruz. Dahası, aşağıda ele alacağımız husus ile Beckham’ın temsil ettiği durum arasında birtakım çağrışımlar bulunmasına rağmen, bunlar arasında ayniyetten ziyade zıddiyet ilişkisi düşünülebilir.
Cepheye gelip, orada mazlum bir topluma karşı savaşçılık oyunları oynayan Beckham bir işgal gücü mensubu kisvesini kuşanmıştır. Oysa, şimdi dikkatlere sunacağımız siper, bir terör örgütünün saldırısı sonrası, nice canların yanması sonucu gündeme gelmiştir.
Üstteki sabitleyici ifadelerden sonra, evet, son haftalarda kamuoyunu meşgul eden siper tutumlarına dair görüşlerimizi söyleyip, bu tutumları şu veya bu şekilde dikte eden medya edebiyatına dair kanaatlerimizi yazacağız. Şu cümle okurun daha çok hoşuna gidebilir: Siper etrafındaki hal ve gidişata birkaç kalem darbesi indireceğiz:
Siper: Farsça bir isimdir. Türkçe’de daha çok bir askerlik terimi olarak kullanılır.  “Arkasına saklanılan veya içine girilen tabiî veya yapma örtü”, “kuytu yer, korunaklı yer, dulda” gibi anlamları taşır.
Sipere girmenin esaslı bir gerekçesi vardır: Sipere, siper almak için girilir. Yani sipere giren kişi, orada hem gizlenir hem de hedefe karşı nişan alır.
Siperde yatarak, oturarak yahut ayakta nişan alınabilir.
Hatta siperde güç ve kuvvet toplamak gayesiyle, uyumak da mümkün ve mubahtır. Bu konuda Ziya Gökalp’in methiyesine mazhar olan ve bir manzumeyle mükâfatlandırılan askerden haberiniz var mıdır? Gökalp’in “Asker ve Şair” manzumesini bilenler bilir!
Bir askerlik terimi olduğuna göre, evet, “siperinde el bombasına sarılıp uyu”sa da sipere ancak askerler girer. Sivillerin sipere girmesi düşünülemez. Siviller sipere girmez.
Siviller, taşeron bir terör örgütü ile dahi olsa, siperde hesaplaşmayı düşünmez. Zira, bu taşeron terör örgütlerin bir hedefi de, sivillerin sivilliğine darbe indirmektir. Buna mani olmanın yolu, sivilin, emri altındaki dinamik güçten halk ve millet menfaatine tekmil almasından geçer. 
Şu halde, siperin olduğu nokta bir hududu, bir sınırı, bir çizgiyi belirler. Sipere giren sivil, siperin işaret ettiği çizgiye getirilmiş olma riskini alır. Bu çizgiye gelmek, sivile irtifa kaybettirebilir… İrtifa kaybeden sivil, zamanla toplumsal söz ve eylem hâkimiyetini de elinden kaptırabilir. Böylece, toplumun önemsediği sivil ve demokratik söylemlerin yerini, kan ve revana bulaşmış sesler alır. Üst ile ast karışır. Konuşmaması gerekenler cesarete gelip korkunç cümleler kurarak toplumu menfî yönde kuşatır.
Bu noktada, basında, özellikle sivillik (halk) karşıtı medya tarafından oluşturulan siper edebiyatına gelirsek… Oturarak veya ayakta verilen malum pozların tokuşturulması çevresinde estirilen gürültüye kulak kesilirsek…
Bu faaliyetleri, sivilleri bertaraf etmenin bir başka şekli ve siperle işaretlenen hizaya mıhlama çabası olarak görebilir miyiz?
Gerçek sivil bu oyunun mıhı olmaz…

(İlk kez 8 Temmuz 2010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)