İmparator yerine diktatör, tek adam, kral, başkan, sultan... gibi unvan isimlerini de kullanabilirdik. Fakat asıl metindeki kullanıma sadakatimiz bizi tahrifattan alıkoydu. Tarihçi Cornelius Tacitus hazretlerinin "Julius Agricola'nın Hayatı" anlatısında Roma imparatoru Nerva Trajen (Marcus Ulpius Nerva Traianus; yaygın adıyla Trajan; MS. 53-117)'den bahseder. Kayıtlarda "Roma İmparatorluğu'nun beş iyi imparatorundan ikincisi" olarak anılan Trajen'den bahsederken Tacitus, imparatorun iki dönemi arasındaki birbirine zıt iki uç noktaya temas eder. İlki, göreve başladığı ilk yıllarda o zamana kadar "yanyana gelememiş iki şeyi, imparatorluk ile özgürlüğü birleştirmiş" olmasıydı. İkinci uç nokta ise yıllar geçtikçe işlerin kötüye gitmesiyle ilgiliydi. Daha çok da bu kötü gidişatın insan hayatına olan negatif etkisiydi. Tacitus'tan bir cümleyle dalı budaklandıralım: "... Birçokları hem de en canlı ve çalışkan olanlar da imparatorun azgınlığına kurban gittiler."
Romalı bir general olan Agricola'nın (Gneeus Iulius Agricola, MS. 40-93) hayatını anlatırken İmparator Trajen'le ilgili başka hangi detaylara girdi Tacitus, bu yazımız bağlamında detaylandıramıyoruz. Fakat kaynaklar Tacitus'un Trajen'e genel olarak ılımlı yaklaştığını, onun gelişiyle "otokratik kuralların biteceği"ne dair bir umut taşıdığını, bununla birlikte insanların yine ancak "dalkavukluk" yapmak zorunda kalacakları hususunda endişeleri bulunduğunu kaydeder. İşte bizim Macar yazar Tibor Déry (1894-1978)'nin Niki : Bir Köpeğin Öyküsü (Orijinal adı: Niki, Egy kutya története; biz Barış Pirhasan'ın çevirisiyle okuduk: Yazko Yay., İst., 1983; Pirhasan'ın bu eseri Türkiye'de yaşanan bir darbe döneminde tercüme etmesi değerlidir!) romanına, romanın başına aldığı epigraftan öğrendiğimiz kadarıyla, Tacitus endişelerinde haklı çıkmış. Öyle ya, Trajen'in yola çıkarkenki ilkelerinden sapıp yoldan çıkması, kaynak metindeki ifadeyle "azgın"laşması pek çok canın kurban olmasına yol açmış!
Antik Roma'nın imparator, komutan ve tarihçi yazarlarından söz ettik fakat onlarla devam etmeyeceğiz; yüzyılları atlayıp daha yakın bir zamana geleceğiz. Yirminci yüzyıl ortalarında Avrupa'nın göbeğindeki bir ülkenin bir dönemini, o dönemde aktivist bir özne olan bir yazarı ve o yazarın bir romanını mercek altına alacağız. Merkezde kurgu (roman) olmakla birlikte, mümkün olduğunca üçünü bir koşutluk içinde değerlendiceğiz, çünkü ana yüzde metin kendisini gerçekleştirirken derin planda, bir toplumun sosyal tarihini ve o tarih sürecinde varolma mücadelesi veren bir yazarın hikayesini okuruz. Eser, dönem ve yazar arasında kurduğumuz bu ilişkiyi eldeki hazır verilerle kısa yoldan ispatlayalım: Tibor Déry, ele almakta olduğumuz Niki romanını aynı yıl Macaristan'da iktidarın insan haklarına karşı uyguladığı kısıtlamaları anlatmak amacıyla 1956'da yazmıştır. Kaldı ki yazarın kendisi de bu negatif sürece bizzat maruz kalmıştır. Bunu Tibor Déry'nin biyografisine yaslanarak anlatmak daha kolay olacak.
1894'te Budapeşte'de doğan Déry, 1918'de Macaristan Komünist Partisine üye olarak politika sahnesinde görünmeye başlar. Komünist Parti üyesi olur. Mihály Károlyi yönetimindeki liberal iktidarda aktif rol alır. Kısa süre sonra iktidar değişir, Béla Kun yönetimindeki Komünist Partisi iktidara gelir, Macar Sovyet Cumhuriyeti kurulur. Bu gelişme Déry'nin hayatına tutuklanmak şeklinde yansır. Kısa süre içinde affedilmiş olmakla birlikte hayatını genellikle ülke dışında; Çekoslovakya, Avusturya, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerde geçirmek zorunda kalır. Bu arada Avusturya'da da politik olarak aktiftir. Sözgelimi Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi tarafından Avusturya Cumhuriyeti'ni savunmak amacıyla kurulan Republikanischer Schutzbund (Cumhuriyetçi Koruma Birliği) adlı paramiliter örgüt üyesi olarak 1934'teki Avusturya İç Savaşı'na katılır. Sonuçta, İspanya'ya kaçar. Ülkesine ise ancak kesin olarak 1935'te dönebilir.
Sonraki yıllarda da bahtı yaver gitmez. Ülkesine döndükten sonra, milliyetçi muhafazakar (faşist) Miklós Horthy iktidarı (1920-1944) döneminde bir kaç kez hapse atılır. Bunlardan birisinin nedeni André Gide'nin Retour de l'URSS (SSCB'den Dönüş) adlı eserini çevirmektir (1938). Nazi işgali döneminde (1944) saklanmak zorunda kalan Déry, savaş sonrasında tekrar Komünist Parti'ye katılır. Macar Yazarlar Birliği başkanlığına seçilir. Sonraki yıllarda yazdığı eserler siyasetçileri rahatsız eder. Komünist Parti yetkilileri yazarı ağır şekilde eleştirir. 1956'da Macar Halk Cumhuriyeti (1949-1989) hükümetine ve hükümetin Sovyetler Birliği'ne (SSCB) bağımlılığından kaynaklanan politikalarına karşı ülke çapında bir ayaklanma girişimi olan Macar Devrimi'nde (23 Ekim–12 Kasım 1956) György Lukács ve Gyula Háy ile birlikte ayaklanmanın sözcülüğünü yaptıkları gerekçesiyle, partiden ihraç edilir. SSCB desteği ile ayaklanma bastırıldıktan sonra, 1957'de dokuz yıl hapse mahkum edilir. Bu ceza 1963'te affa uğrar.
Niki: Bir Köpeğin Öyküsü'ne gelelim tekrar. Daha önceleri şiir ve tiyatro eserlerinin yanı sıra Lia (1917), Bitmemiş Cümle (1937), Cevap (?) gibi romanlar kaleme almış olan Déry, bu eseri bazı kaynaklara göre Sovyet yanlısı (Stalinist) Macaristan hükümetinin politikalarına muhalefeten yazmıştır. Bir takım kaynaklar ise eserin konusunu Stalin'in Sovyetler Birliği'ndeki uygulamalarına tepki olarak okur. İkisinin de aynı kapıya çıktığı ortada ise de Tibor Déry'nin bu romanı yazdığı günlerde üyesi olduğu iktidardaki partiye yönelik eleştiriler geliştirdiği, dahası iktidar karşıtı devrimci isyancıların sözcülüğünü yaptığı gerçeği unutulmamalıdır.
Şimdi bir metin olarak romana eğilebilir ve yukarıdan beri yaptığımız biyografik ve sosyolojik okumalar bağlamında, Niki'ye Tacitus'tan bir epigraf ile giriş yapılmasını gayet yerinde bir tercih olarak kaydedebiliriz. Romanı okudukça bundaki isabeti göreceğiz. Bu arada ana kahramanı köpek bağlamında romanı allegorik bir okumaya da tâbi tutabiliriz.
Roman, "Köpek, -şimdilik ona bir ad vermiyoruz- 1948 baharında Ancsa'ların oldu." cümlesiyle başlar. Bununla, elimizdeki itibari metinde ele alınan gerçek tarihi öğrenmiş oluruz. İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonraki yılların Macaristan'ı eserin arka planına konuşlandırılmıştır. Sözgelimi şu satırlarda mühendis Janos Ancsa ile ülkenin sosyolojisi iç içe verilmiştir: "1919 Proletarya diktatoryası sırasında Komünist Partisine ilk yazılanlardan olduğu halde, on yıllık karışıklıktan sonra Sopron Madencilik Okuluna konuşmacı olarak atanmıştı. İkinci Dünya Savaşı başladıktan sonra, 1939 sonlarına doğru da Sosyal Demokrat Partiye yazılmıştı." Dikkatli bir okur bu cümleyi pekâla Tibor Déry'nin yukarıda ana hatlarını verdiğimiz biyografisiyle ilişkilendirerek okuyabilir.
Şimdi, mühendis Janos Ancsa'nın tayini Sopron'dan Budapeşte'ye çıkmış, "Maden Donatım ve Araçları Fabrikasına müdür olarak atanmış"tır. Bir "tilki teriyeri" olan köpek orta yaşlarda olan karı koca Ancsa'ları böyle bir geçiş sürecinde bulur ve zamanla onların vazgeçilmez bir üyesi olur. Biricik oğullarını ve bir hava saldırısında Bayan Ancsa'nın babasını kaybeden aileye köpek yeni bir bağlanma ve yaşama sevinci getirecektir.
Köpeğin adı "Niki"dir ve bir sahibi vardır: "Horthy ordusundan ayrılma bir subaydı bu; karısı ve kaynanasıyla düşkün bir soyluluk yaşantısı sürdürüyorlar, köpekle pek az ilgileniyorlardı." (s. 12) Bu eski asker köpeği gözden çıkarmıştır. Yahut allegorik bir okumayla şöyle de söyleyebiliriz: Niki, diktatör Horthy'nin eski askerinin köpeği olmaktan vazgeçmiştir. Bununla birlikte Ancsa'lar Niki'yi bir süre kabul etmezler, kendilerinden uzaklaştırmak için farklı yollara müracat ederler. Öyle ya, "... hiç bir işe yaramaz genç bir dişi teriyer, savaşta yıkılmış, acınacak kalıntılar üstüne yeniden kurulmaya çalışılan Macaristan'ın insanlarına şu 1948 yılında ne verebilirdi ki?" (s. 16) Bununla birlikte Niki'nin ısrarları bayan Ancsa'yı emekli askerle görüşmeye sevkeder. Horthy'nin eski askeri, köpeği Ancsa'lara vermemek için bir takım dalavereler çevirse de sonuçta Niki yeni sahiplerine kavuşur. Böylece birlikte yeni bir hayata başlarlar.
Ancsa'larla Niki arasındaki bağlanma hızlı gelişir. Deyim yerindeyse aralarında keskin bir özdeşleşme gerçekleşir. Birbirlerinin parçası haline gelirler. Anlatıcı bunu farklı ifadelerle dile getirir. Sözgelimi bir yerde mühendisin psikolojisini yansıtırken şöyle der: "Şu sıralardaki yaşamı köpeğinkine pek benziyordu." Bunun nedeni, her iki kesimin de hayatlarındaki eski acı tecrübeler ve her şeye rağmen bugün ortaya çıkan yeni imkân ve umutlardı kuşkusuz. Anlatıcı, eski ve yeni sahipleriyle ilgili olarak Niki'yi şöyle anlatır: "Genç köpeğin kafasında hiç kuşkusuz, karışık ve belirsiz bir hayvan-insan ilişkisi kavramı vardı; efendisinin ıslığına hemen tepki göstermesi de kanıtlıyordu bunu. Acaba ilk efendisi olan subay, bu hep emretmeye alışmış adam, kaba ve saçma bir disiplinle onun duyarlıklı sinir sistemini zedelemiş miydi? Bu asker eskisinin kaprisleri, Niki'nin ince dişice duygularını erkenden yıpratmış mıydı acaba?" Oysa yeni efendileri ona gerçekten "insanca" davranmaktadır: "Doğrusu böyle bir ailenin içine girmek hiç de şanssızlık değildi onun için. (...) Gücün kötüye kullanılması, kıralların, önderlerin, diktatörlerin, müdürlerin, bölüm başkanlarının, sekreterlerin, çobanların, sığır çobanlarının, domuz çobanlarının, aile reislerinin, eğitimcilerin, ağabeylerin, eline yetki geçmiş genç-yaşlı herkesin kötülüğü, bu pislik, bu hastalık, bu irin kaynağı, başka hiçbir hayvanda, en yırtıcısında bile bulunmayan, insana özgü bu kargış ve günah, bu savaş ve kolera, Ancsa'ların evine yabancıydı. Hiçbir anlamsız baskı Niki'nin özgürlüğünü gölgelemiyordu. Yakınlık ve anlayışla uygulanan toplum yararına kısızlamalar, anlaşılabilir, açık ve mantıklı bir gereklilik zincirinin sonucuydu." (s. 29-30) Bu ifadeleri Tibor Déry'nin içinde yaşadığı Macaristan sosyolojisine ve bu sosyoloji içinde kıvranın bireyin iç dünyasına yönelik tespitler olarak okumak pek tabii ki mümkün.
Niki yeni sahipleri kolaylıkla adapte olmakla birlikte yeni sosyal çevreye, kent hayatına "yavaş yavaş ve korkulu bir merakla" alışabilir. Süreci yoğun bir "havlama" dönemiyle yönetebilir. Çevresindeki pek çok nesneye havlayarak tepki vermektedir: "Bisiklet geçerken, hele zil çalıyorsa havlıyor, kalabalık yayalara, sesini çok yükseltenlere, köpeklere, kedilere, serçelere hep havlıyordu; Şekspir'in savaştan önce söylev veren kumandaları gibi, hayvanların pek alışkın olduğu kendine telkin yöntemini kullanmaktaydı herhalde. Gündüzün açık pencerelerden yansıyan güneşe, geceleyin gölgelere havlıyordu." Tibor Déry'nin Niki'ye böyle bir tutum sergiletmesi, başkent özelinde Macaristan'ın içinde bulunduğu realiteye dair linkler atması rastlantısal olmasa gerek.
Ancsa ailesi Budapeşte'ye yerleştikten kısa bir süre sonra mühendis herhangi bir açıklama yapılmadan Maden Donatım Fabrikası Müdürlüğü görevinden alınır. Başka bir iş de vermezler. "Karısı, yirmisekiz yıllık evliliklerinden sonra ondan ayrılmaya kalksa bu kadar şaşırabilirdi. İşinden çıkarılması için hiçbir neden yoktu." (s. 34) Bununla birlikte görevden alınmasına neden olabilecek bazı olaylar vardır. Zimmetine para geçiren "yüksek bir parti görevlisiyle ilişkili bir büro işçisini, disiplin cezası vererek işten atmış" olması. Yani işini düzgün yapması, sorumluluğunu yerine getirmesi!
İşinden ihraç edilen Ancsa, vaktini Niki'yle birlikte Tuna kıyısında gezintiye çıkarak geçirir. Bu yürüyüşlere zaman zaman eski bir arkadaşı olan Vince Jegyes-Molnar da katılır. Vaktiyle Komünist Parti tarafından üniversitede gece kurslarına katılmakla ve Maden donatım fabrikası araştırma bölümünde danışmanlık yapmakla görevlendirilen ve halen görevde olan Molnar'ın görevden alınmış arkadaşını ziyaret edebilmesi şaşırtıcı gelebilir. Bu arada kendisinin fiziki özellikleri de hayli ilginçtir. Bu fiziki yapı ve kimi özellikleri Niki üzerinde olumsuz anlamda etkili olacağı için buraya kaydedelim: "Boyu 1.80'in üerinde dev gibi bir adam. Kısa, açık renk saçlarla kaplı, şapka görmemiş yuvarlak bir kafa. Kalın, etli burnu ve kepçe kullarıyla kocaman bir yontu sanki. Hele o kulaklar: Özel kaslarla yönetilirmişçesine hızlı, ileri geri veya aşağı yukarı oynayabiliyorlar." (s. 35) Niki, Molnar'ın kepçe kulaklarından, onların oynamasından huylanır, uluyup ortamdan uzaklaşır, kaçar.
Bir süre sonra mühendis yeniden işe başlar. "Ujpest'te önemsiz bir makina yapım fabrikasına atarlar onu." (s. 40) Düşük bir maaş verirler. Ülkenin en iyi maden mühendislerinden birisi olduğu ve daha iyi görevlere layık olduğu halde bir makine fabrikasında düşük seviyeli bir işe verilmesi onun nitelikli iş ahlakını olumsuz etkilemez. Bu arada karısının da bir iş olmasa da süreklilik arz eden bazı sosyal görevleri olduğunu öğreniriz. Bayan Ancsa "Komünist Partisi bölge örgütünde propagandacılık" yapmakta ve "Macar Kadınları Demokratik Birliğinde, parasız olarak büro görevi"nde bulunmaktadır. Dolayısla Niki genellikle evde yalnız kalmaktadır.
Baharın herşeyiyle hüküm sürdüğü günlerde mühendis "korkunç haberlerle" döner işten: "Dışişleri Bakanı tutuklanmıştı. Resmî bir açıklama yoktu." Eski bir militan komünist ve partinin "en tanınan ve sevilen önderlerinden" birisi olduğu halde! Bu arada başka tutuklamalar da olmuştur. Bütün bunlar basına yansıtılmamıştır. Sonbahardaki yargılamadan öğreniriz; tutuklanan bakan gençliğinde polis ajanıyken yabancı bir devletten para almış, dolayısıyla parti görev ve yetkilerini kötüye kullanmıştır. Bu arada öğrendiğimiz başka bir husus, partiden ihraçların yüksek rütbeli askerlerle devam ettiğidir.
Janos Ancsa'yı, dolayısıyla aileyi oldukça üzmüştür bu durum. Fakat mühendisi yıpratacak asıl süreç yazın gerçekleşir. Ujpest'teki makina fabrikasından çıkarılır, bir sabun fabrikasına atanır. Buna karşılık, liyakatine uygun bir iş talebiyle Macar İşçi Partisine cevabını alamayacağı bir başvuruda bulunur. Bununla birlikte İmar Bakanlığı uhdesindeki bir kazı ve yapım örgütüne kanal inşaat işleri için görevlendirilir. Bütün bu olup bitenler "Parti bütünlüğüne sarsılmaz bir güveni olan mühendisi" (s. 49) derinden yaralamıştır: "Bütün millet gibi Ancsa da çekingenleşmiş, konuşmaz olmuştu. Özellikle başkentte hep yeni tutuklamalardan söz ediliyordu. Halk birbirine güvenmemeyi öğreniyor, herkes komşusuna kuşkuyla bakıyordu. Kimse evinin ya da düşlerinin dışında konuşmayı göze alamıyordu. Bütün milletin suskunluğu içinde Komünistler dişleri kenetlenmiş çalışıyorlar, herkese düşman gözüyle bakmak zorunda kalıyorlardı. Sakınarak davranıyorlar, yalnızca verilen emirleri yinelemek için ağızlarını açıyorlardı. Bütün ülke ikiyüzlülüğü öğreniyordu, hem de iyi bir okulda." (s. 50)
Olan bitenden ötürü mühendisin uykuda konuşmaya kadar varan can sıkıntısı ile bir dönem kırsal kesim özgürlüğünü tanımışken, şimdi kentte, bir apartman içinde ikinci yılını yaşamak zorunda kalan Niki'nin can sıkıntısı simgesel bir değer olarak kesişir. Mühendis uykudaki konuşmaları ile köpeğin apartman dairesinde lastik bir topun peşine takılıp havlamaları aynı minvaldedir. Tibor Déry bu romanda sık sık başvurduğu romantik müdahalelerden birisinde bu simgeselliğe temas eder: "Okuyucu bu anektoda bakarak, dinde ve halk şiirinde simgelerin nasıl oluştuğunu da anlayabilir." (s. 55) Tam da bu noktada belirtlelim, Niki, benzeri simgesellikler için tasarlanmıştır adeta. Romanda bununla ilgili başka verileri de görürüz zira.
Romandaki merkezî kırılma "1950 Ağustosunda" mühendisin tutuklanması ile gerçekleşir: "Sabahleyin işe gitmek için evden çıkmış, fakat alışılmışın dışında, öğleyin karısına telefon etmemiş, akşam da eve dönmemişti. Ne büroda ne de iş yerinde birşey bilen yoktu. Bütün bir yıl ondan tek haber alamadılar."
Bayan Ancsa eşinin akıbetini öğrenmek için AVO (1945-1956 arasındaki Komünist Parti gizli polis teşkilatı) ve İçişleri Bakanlığına başvurur. Fakat hiçbir bilgi alamadığı gibi, onun aramayı bırakması tavsiyesiyle karşılaşır. Bu arada eşinin aylığı kesilir, maddi bakımdan da sıkıntı çekmeye başlar ve gündelikçi olarak çalışmaya başlar. Bu arada ikamet etmekte olduğu evden çıkarılma durumu da gündeme gelir. Fakat bundan evi başka bir aile ile ortaklaşa kullanmak yoluyla kurtulur. Mühendisin babası ise oğlunun başına geleni iki ay sonra, Budapeşte'ye geldiğinde tesadüfen öğrenir. Bunu takip eden günlerde akrabaları Bayan Ancsa'ya maddi yardımda bulunmaya başlar. İyi ki bu yardımları yapan akraba üyeleri kovuşturmaya uğramaz! Konu komşusu ise Bayan Ancsa'yla ilişkiyi keser, hatta aralarında ona nefret dolu bakışlarla bakanlar da olur.
Tutuklanmadan önceki günlerde uykusunda sayıklayan Janos Ancsa gibi, Niki de bir gece uykusunda havlar, sonra uzun uzun ulumaya başlar. Bunu takip eden günlerde gezintiye çıkmış olan Bayan Ancsa ve Niki, kentin üniformalı ve silahlı köpek avcılarının saldırısına uğrarlar. Uzun kaçma ve kovalamacadan sonra Niki bir eve sığınır. Fakat "güvenlik kuvvetleri"nin eline düşmekten kurtuluşu sahibesinin "yasa temsilcisine" verdiği yirmi forintlik rüşvet sayesinde olur.
Aynı günlerde Bayan Ancsa "Parti bölge temsilciliğine" çağırılarak kocasından ayrılması bahsinde sorgulanır. Bir hainle irtibatlı ve iltisaklı olanın "parti propagandacısı" olamayacağını anlatırlar, ayrıca köpek gezdirmenin "Komünist vicdanı" ile nasıl bağdaştığı hususunu sorarlar.
Niki, bir süredir tutuklu olan sahibini unutmaz, efendisinin yolunu gözlediğine dair çeşitli alametler gösterir. Bu arada onun giysileriyle teskin olur. Bu arada sağlığı hızla bozulur, zayıflar, güç kaybeder, tüylerini dökmeye başlar. Böyle günlerde eve eski bir tanıdık uğrar: Vince Jegyes-Molnar. Arkadaşının tutuklandığını yeni öğrenmiştir Molnar ve ziyareti buna binaendir. Bu ziyaret ve sonraki günlerdeki buluşmalar Bayan Ancsa ve -artık Molnar'ın kulaklarına tepki vermeyen- Niki için bir süreliğine hayat kaynağı olur. Nihayet onun aracılığıyla, tutuklandıktan onsekiz ay sonra, kocasının hayatta olduğunu öğrenir Bayan Ancsa. Şunu da: Kocasıyla ilgili hiçbir dava, hiçbir yargılama olmamıştır daha. İddianame bile yazılmamıştır henüz!
Anlatıcı, farklı ortamlarda olsa da ortaklaşa yaşanan sürecin acı hallerini kendisinden haber alınamayan, alınamayacak olan Bay Ancsa yerine, gözlem yapabilme imkanının daha kolay olduğu diğer iki kahramanı üzerinden yansıtır. Nitekim tutsak mühendisin ne yapıp ettiğinden haberdar olmamız zaten mümkün değildir. Fakat karısı ve sadık köpeğinin yaşadıkları üzerinden bireysel ve toplumsal hüzünleri net olarak okuyabilir, dahası onları mühendise de transfer edebiliriz. Özellikle Niki'nin yalnızlığı ve düştüğü acı haller Janos Ancsa'nın muhtemel yaşantısına izafe edilebilir niteliktedir: "(Niki) Kederle sürünerek odanın en karanlık köşesine, çöp kutusunun arkasına çekilirdi." (s. 70) "Ona (Bayan Ancsa'ya) asıl acı veren teriyer'in suskusu, bütün gövdesinin dilsizliğiydi. Köpek ne ağlıyor, ne tartışıyor, ne kızıyor ne de bir açıklama bekliyordu; onu ikna etmek olanaksızdı. Alın yazısına sessizce katlanıyordu. Gövdesi ve ruhu yıkılmış bir tutsağın mutlak suskusunu andıran bu sessizlik Bayan Ancsa'ya, varoluşun doğasına yönelmiş azgın bir suçlama gibi geliyordu. Savunamayanların kederli ağlatısını..." (s. 71)
O dönenim (1952'den bahsedilerek) Macaristan ekonomisi de Niki anlatısı üzerinden verilir: "... erzak belgelerinin kaldırılmasıyla birlikte fiyatların aşırı yükselmesi, buna bağlı olarak da yaşama düzeyinin düşmesi, birçok insana gülmeyi unutturmuştu. Bayan Ancsa 'cici süs köpeği' hakkında, gitgide daha çok kötü niyetli sözler duymaktaydı. Şöyle homurdanıyordu bazıları: 'Biz tuğla da yesek olur tabii, ama Onların midelerini dolduracak birşeyler bulunur her zaman.'..." (s. 75)
İlk zamanlarda belirli bir mesafenin olduğu daire paydaşları gitgide Bayan Ancsa ve Niki'nin hayatlarına dahil olurlar. Özellikle Ganz Elektrik Fabrikasında çalışan bir makinistken sonradan "Üçüncü Barış Tahvilleri satıcı için yazıcı" seçilen ve "bir propagandacı olarak görevi, halkı, yaşama düzeyinin yüksekliğine inandırmak" olan Andras Patyi, kalplerini kazanır. Niki'nin huzursuzlukları nispeten azalır.
Romanın 8 numaralı bölümünde "köpekle Bayan Ancsa'nın geçirdiği olağanüstü bir gün"ün anlatısı yapılır. Mutlu bir pazar günüdür bugün. Molnar'la birlikte Ancsa'ların "eski özgürlük günlerinde" yaşadıkları Csobanca'ya giderler. Beş yıl sonra gerçekleşen bu "anılar şöleni" yolcuların ruh hallerine olumlu etki eder. Bu bölümde romanın anlatıcısı, beş yaşında olmasına rağmen "elli yıl yaşlanmış görünen" Niki'yi bir yerde betimlerken ülke sosyolojisine yönelik göndermeler de yapar: "(Niki) Belki de artık hep Csobanca'da kalacaklarını düşünüyordu, kimbilir. İnsanlara tam bağımlılığıyla Niki, neden hapse atıldıklarını, ne zaman çıkacaklarını bilmeyen tutuklulara benziyordu; ya da atandıktan sonra, yeni işlerinde ne kadar kalacaklarını kestiremeyen devlet görevlilerine; ya da bir gün sonra, kentin öbür ucundaki, evlerine taramvayla bir buçuk saat uzaklıktaki bir şubeye gönderilen, millileştirilmiş Közert yiyecek dükkânları yardımcılarına; veya neden ve neyi yazdığını bilmeyen yazarlara, ya da onların, neden okuduklarını bilmeyen okuyucularına." (s. 87)
"Csobanca gezisinden kısa bir zaman sonra köpek hastalandı." (s. 97) Romanın son halkasına bu cümleyle girilir. Yemeden içmeden kesilen, öksüren, gittikçe sesi duyulmaz hale gelen, güç ve kuvvetten iyice düşen Niki'nin hastalığına bir çare bulamaz Bayan Ancsa. Onu Veteriner Yüksek Okulu'na götürmek istese de Niki'nin direnişi karşısında vazgeçer. Bu arada karşılaşılan "yas giysileri içindeki" bir kadının elindeki kafeste bulunan "büyük, parlak renkli" bir papağan, sergilediği tutumla Niki'yi alt üst eder. Niki'yi görünce ansızın "yabanıl ve beklenmedik bir öfkeye" tutulan bu papağan, "kendinden geçmiş yaşlı bir kadın gibi, bozuk bir sesle çığlıklar" atar, "kocaman kıvrık gagasını suçlayan bir parmak gibi Niki'ye" uzatır. "O histerik öfkesi içinde papağan" "kaba ve gülünç bir ölüm simgesi gibi"dir: "Sevgili öldü... öldü, sevgili, sevgili, sevgili!" diye bağırmaktadır papağan. Bu tutumu ile papağanı acaba dönemin, benzeri dönemlerin hangi baskın zulüm aparatlarıyla ilişkilendirebiliriz?
Niki, dolabın altından bir daha çıkmaz. Kederli bir süreci yaşayan Bayan Ancsa şunu hatırlar: "...hayvanların, ölceceklerini anlayınca kendilerini usulca gizlediklerini..."
Niki'nin öldüğü gecenin sabahı yeni bir doğuma sahne olur Bayan Ancsa için: "Holden gelen konuşmalar ve ayak sesleriyle uyandı, sonra da kapı hiç vurulmadan açılıverdi. Kocası, elinde bir demet sarı çiçekle odaya girdi."
Antik çağlardan el alıp kendi varolduğu çağın yereldeki zihniyetini deşifre eden; böylece bugünün ve geleceğin evsensellerine veriler sunan romanın finalindeki şu diyaloğu alıntılayıp yazımızı sonuca bağlamaya çalışalım:
"-Neden tutuklandığını söylediler mi?
'Hayır', dedi mühendis, 'hiçbir şey söylemediler'.
'Neden bırakıldığını da bilmiyor musun peki?'
'Hayır', dedi Mühendis, 'söylemediler.'"






