13 Ekim 2020 Salı

NASILSINIZ?

39


cesaret

bir köpek teslim
ediyor bir köpek

soysuz bir saldırı var
soysuz bir düşman

ki şeytanın emir eri
satın almış itleri

bir bir vurmuş aşısını
küfrün elebaşısı

kana karıyor vatan
salya akıtıyor düşman

ve vampir ve “canavar”
dişsiz ve fakat “canavar”

                        -cana var cana var cana var
                        ırak’a var cana var-

bir köpek teslim
alıyor bir köpek

                        -arkadaş bitmedi savaş var  
                        savaş var topyekün bir sefer
                        ve elbet müslüman bir zafer
                        bir vakte kadar savaşla zafer-

evet, acıyla ama illa ki, Adıyla…

Likâ Edebiyat, S. 39 (1 Nisan 2003), s. 1
.

10 Ekim 2020 Cumartesi

ALAY KÖŞKÜ!

                                 -gülhane parkı'nda-

ankara forsu taşımandan belli
türkülerden sen anlarsın
hele oyun havalarına ne demeli

hay hay herkes haddini bilmeli
kimin zevkidir zemheride kışın
elbet karpuzun iyisine layıksın

doğruya doğru sağlık her şeyin başı
hapşırtmamalı başbakanlıktaki arkadaşı
maliyeci dostun beşiğini iyi sallamalı

eğitim mi dedin pek matah bir şey işte
öğrenciler af bekliyor hoca hanımlar koca
sözün dinlenir seyirt gözünü bolca

sahi kime sesleniyorum yahu kuzum
gece yarıya erdi ne diye uykusuzum
otel odaları'nı üstadın lâleli'de okumuşum

tefeci be-hey yetey bu kaday kıymet
feci biy çığlık için yetey bunca kıyamet
kesişmeyecek yolumuz siz sağ ben selamet

hükümetle keyif çatcek
arkadaşlar bir müddet

Bu şiir ilk kez Arif Ay'ın yayımladığı Edep dergisinde yayımlanmıştır. 



ERHAN ÇAMURCU YAZDI: "MEHMET AKİF'İ NASIL OKUMALIYIZ?"

Bir yazarın büyüklüğü üzerinde yazılanların ya da söylenenlerin çokluğundan ziyade yazılamayanların, söylenemeyenlerin çokluğundadır zira hakikat; laf oyunlarıyla geçiştirilemez. Bir kesimin görmezden geldiği, göstermek istemediği; diğer bir kesiminse adeta göremediği bir hakikattir, Mehmet Akif Ersoy. Her iki kesimin talihsiz tutumu itibariyle de ayrı ayrı mühim şeyler söyler. Akif’i görmezden gelen ve göstermek istemeyenler, esasen Akif üzerinden çok daha büyük bir hakikati gizlemek niyetindedir. Öyle bir hakikat düşünün ki bu ülkenin bağımsızlık sembolü olan marşın sahibi olsun da diğer şiirleri ve yazıları çeşitli vesilelerle görmezden gelinsin. Bir yandan İstiklal Marşı’nı milletine adamış olan Akif’e methiyeler düzerken diğer yandan Akif’in millet tasavvuru hakkında tek kelime edilmemesi, ettirilmek istenmemesi, Akif’i millet nazarında dar bir kalıbın içine hapsetmek gayesinden başka bir şey değildir. Ders kitaplarına “Seyfi Baba” manzumesini alıp Akif’e şairlikten ziyade manzum hikâyecilik payesi verirken onun; “Asım” ve “Köse İmam” karakterleri üzerinden bir toplum mimarlığına soyunuşunu göz ardı etmek halisane bir niyetle izah edilemez. Öte yandan Akif’in esas olarak seslendiği ve “Asım’ın nesli” diye umut bağladığı kesimin büyük bir kompleksle manevi köklerinden uzaklaşması ve Akif’in işaret ettiği hakikatlere sırt dönmesi çok daha vahim. Türk gençliğinin içinde bulunduğu hâli “celladına âşık olmak” deyimiyle izah etmek pek de abartılı olmasa gerek.

Mehmet Akif Ersoy üzerine yapılan değerlendirmelerin ekseriyeti onun şairliği üzerinedir. Esasen bu tutum dahi Akif’in dillendirdiği hakikati perdelemek için takınılan bir tutumdur. Akif de pek çok şiirinde çeşitli vesilelerle kendisinin şair olmadığını ifade ediyor. Ancak bu tavrın dahi okunması gerekir. Akif, kendisinin şair olmadığını söylerken dönemin şairlerine ve “hâkim şairlik” tanımına bir eleştiri yapıyor. Şiire yüklenmesi gereken görev itibariyle devrinin şairlerinden ayrılmakla birlikte klasik dönem İran şairi Sadi ile güçlü bir bağ kuruyor. İslâm dinince de şairler hem övülmüş hem de lanetlenmiştir. Burada esas dikkat edilmesi gereken şiirin neye hizmet etmek için oluşturulduğudur. Akif, Servet-i Fünun’cular gibi şahsi bunalımlarını yapmacık söz oyunlarıyla dillendirmek yerine söz söyleme hünerini; toplumun acılarını dillendirmek, manevi kurtuluş reçetesini yazmak için kullanmıştır. Tam da burada sanatın gayesinin ne olması gerektiği sorulmalıdır. Sanat, sanat için midir toplum için midir? Kendi kendini cevaplayan bir soru esasen. Bu soru ile “Su, içilmek için midir, yıkanmak için midir? sorusu arasında bir ilişki kurmak mümkündür. Nasıl ki su, hem içmek hem yıkanmak içinse sanat, hem toplum hem de sanat içindir. Bir sanatçı, acı çeken bir topluma sırt dönüp estetik zevk peşinde koşamaz. İçinde bulunduğu tarihi dönemin tanıklığını yapmalıdır. Cepheye mermi taşıyan bir Anadolu kadınının, bebeğinin battaniyesini mermilerin üzerine örtmesini bir kahramanlık hikâyesi olarak okuyabiliyorsak Akif’in şairlik istidadını mânen çıplak kalmış İslâm ümmetinin ruhuna örtmesini de alkışlayabilmeliyiz. Akif’in takındığı tavır son derece ulvidir. Kaldı ki Akif, şair olarak nitelendirilmek zorunda da değildir. O, devrinin tanığı bir münevverdir. Çağının ötesine seslenen bir muallimdir. Fikirleri ve telkinleriyle “özgün bir toplum kurucu”dur. Cevat Akkanat, kitabına bu ismi veriyor: “Mehmet Akif, Özgün Bir Toplum Kurucu”.

Bir dönem devlet okullarında ders kitabı olarak okutulmuş olan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitap, Finlandiya toplumunun kültürel dönüşümünü, bu dönüşümde eğitimin ve dinin sağaltıcı rolünü anlatması itibariyle önemlidir. Safahat; mekân olarak camiyi; örnek şahsiyetler olarak da Köse İmam ve Asım’ı alan bir kurtuluş yolu gösteriyor, Türk milletine ve İslâm ümmetine. Bu itibarla; okullarda Safahat ve Akif’in ders olarak okutulması, gerçek manada bir “Asım’ın nesli” inşa etmenin ilk şartıdır.

Cevat Akkanat, sadece Akif’i anlatmakla yetinmeyip Akif’e yönelik yapılmış olan yanlı değerlendirmeleri de yine Akif’in şiirleri üzerinden ele alıyor ve Akif’e karşı takınılmış olan tavrı gayrı samimi bulduğunu ifade ediyor. Kitabın ilk bölümünde, çağının ideolojileri karşısında Akif’in takındığı tavrı şiirlerinden örneklerle gösteren Akkanat; bölümün son paragrafında şunları söylüyor: “Kim ne umarsa umsun, bundan paylarına düşen hüsran olacaktır. Çünkü Akif, gerek asarı gerekse hayatı ile bu coğrafyada bir çığır açmış, bu çığır yankısını bulmuş, hakkı söyleyen muvahhit bir topluluk, ondan sonra da hep var olmuştur. Bugün onun emeklerinin boşa gitmediğini ispatlayacak nitelikte bir uyanış ve diriliş nesli vardır ve bu, inanıyorum ki artarak devam edecektir.” Bu sözler, Akif’in ne büyük bir hakikatin sözcüsü olduğunun bir ifadesidir.

Safahat’ın birinci kitabı “Fatih Camii”, ikinci kitap “Süleymaniye Kürsüsü’nde”, üçüncü kitap “Hakkın Sesleri”, dördüncü kitap “Fatih Kürsüsü’nde” isimlerini taşırken pek çok şiirin atmosferi de cami ve cemaat eksenindedir. Bütün bunlar Akif’in nasıl bir toplum inşa etmek istediğini göstermesi bakımından önemlidir. İslâm dinince ve Türk İslâm kültüründe caminin ehemmiyeti büyüktür. Yeniden bir kurtuluş da ancak camilere gereken ehemmiyet verilerek mümkün olabilir. Cevat Akkanat, Fatih Camii ile Akif’in kişiliği arasındaki bağlantıyı ifade ederken; “Şahsiyet ile mekân arasında kuvvetli bir münasebet olduğunu, buna bağlı olarak bir sanatçının dünyasını tahlil ederken mekân tasvirinden faydalanmanın büyük faydalar sağlayacağını sanırım kabul edersiniz.” diyor. Fatih Camii’nde müderrislik yapan babası Temiz Tahir Efendi, Akif’in aynı zamanda ilk hocasıdır.

Akif’in şiirlerindeki ithaflar üzerinden de bir okuma yapıyor Cevat Akkanat. Akif, okuyucuya örnek göstermek istediği şahsiyetlere ithaflarda bulunarak bu şahsiyetleri hem onurlandırıyor hem de davasına birer yoldaş olmaları itibariyle bu şahsiyetlere teşekkür ediyor. Mithat Cemal Kuntay, Hüseyin Avni Ulaş, Ali Şevki Hoca, Fatih Gökmen gibi arkadaşlarına; Abbas Halim Paşa, Şerif Ali Haydar Paşa, Roosevelt gibi nispeten siyasi kimlikleri olan kişilere –kesinlikle siyasi bir tutum olarak değil- ve kimi talebesi, kimi akrabası olan gençlere ithafen şiirler yazmıştır. Cevat Akkanat bu ithafların mahiyetlerini şu şekilde ifade ediyor: “Mehmet Akif’in ithaflarıyla ilgili yaptığımız bu tespitlerin sonunda şu yargıya vardığımızı söyleyebilirim: Akif ithafları yoluyla bizi iki hususa yönlendirmektedir. 1. Şiirin ithaf edildiği kişinin şahsiyetine, 2. İthaf edilen şiirin ana duygusuna mesajına… Bu bağlamda, söz konusu iki hususun Akif’in ithaf yaptığı kişilerde birleştiğini, bu kişilerin yüksek şahsiyetli, çalışkan, iyi ahlaklı; kısacası İslâm’ın sevdiği meziyetleri taşıyan insanlar olduğunu söyleyebiliriz.

Son olarak Akif’in kendisinden sonraki şairleri ne derece ve ne şekilde etkilediğine dair bir değerlendirme yapıyor Akkanat. Özellikle Azeri sahasında Mirza Elekber Sabir, Ahmet Cavat Akundzade ve Bahtiyar Vahabzade gibi isimlerin; dini ve milli hisleniş itibariyle Akif’ten etkilendiklerini ifade eden yazar, Türkiye’de toplumsal konuların işlenişi ve sosyal hayatın tasvir ediliş biçimleriyle Nazım Hikmet’in; dini hassasiyet ve toplumu dönüştürme gayesiyle de Necip Fazıl’ın Akif’ten etkilendiğini ifade ediyor.

Bu yazı ilk kez 9 Ekim 2020'de Dünyabizim.com'da yayımlanmıştır.

8 Ekim 2020 Perşembe

DÖRTLÜK

hıçkırır güneş vurunca cama
safran sularda yüzer gövde
kırılır kirpik ten aynada geri
parçalanmış bir hiç kalırsa

Nevşehir, 1995




 

NASILSINIZ?

 38


(Erzurum, 1964-Ankara, 12 Aralık 2002)

 

“karçiçeği” kendi rengini giydi,

“palandöken” ıssız kaldı şimdi…

toprak, ‘ebedî’ bir şairi kalbine alıp şenlendi.

***


-Nâzir’e-


sözden ahenk kesilsin anlam kalsın ‘pazar’a

bitsin aşklar acılar her bir şi’rin örtüsü

demiştir “tut elimden indir beni mezere”

o şair ki şiirdir o “erzurum türküsü”

***


“Allah adın zikredelim evvelâ” diyerek…

 

Likâ Edebiyat, S. 38 (1 Şubat 2003), s. 1.



6 Ekim 2020 Salı

ŞARKILAR KİTABI'NDAN: ŞARKI-3

ŞARKI

Bir hüzne bürünmek mi benim akşamım olsun Kalbim sana vurgun ruhumun gölgesi ey gül Sensiz geçilen yollara gözyaşları serdim Irmakları coştursa da aşkın benim olsun Alsın beni sarsın beni taştan taşa versin Gövdem yara olsun bere olsun da durulsun Duydukça sesimden ne bu isyan diyeceksin Çılgınlığımın aksi serâpâ müziğim olsun (Mef'ûlü/mefâîlü/mefâîlü/feûlün) Bursa, 19 Ocak 2015

4 Ekim 2020 Pazar

BASMANE'DEN İKİÇEŞMELİK'E

Vururdum boyumu yokuşa Basmane'den yukarı bir akışa Çünkü iki gözüm İkiçeşmelik'ti İzmir'de o kederli mahvoluşta Sarmaşıklara dolanırdı gölgem Karaşın üzüm gözlü baygınlıklara Asılır kalırdım ara sıra Eğimliydim asma yapraklarına Şebboyların tılsımıyla yürüyüp Geçtim çalgılarla çevrili geceyi Banaydı zifiri saçların kemendi Ahu bakışlara canım vermiştim Ara bir sokak bir çıkmaz sonra İmbatlar eser durmaz ruhumda Kibariye'den bir hançer dilimde Kezzaptır gençlik çağıma İzmir... Ankara, 4 Ekim 2020




BAYGIN SULARDA

baygın sularda yıkarsın saçlarını
tersiz sularda uykusuz susuz

seninle mutluyum ben seninle
yaşarım saf uçkunluğu

ay ışığı salkımlanan gecelerimin
tek sahibesi

yediyüzkırküç yokuşunda koşuyorsun
köşede bakkalda taze ayran içiyorsun

kötüdür uzaklığı istanbul’un ve sense
korkarsın annenden

yeniden yeniden yıkarsın saçlarını
hep beyazsın şensin şehvetsin

baygın sularda yıkarsın saçlarını

İzmir, 1986?

(Bu şiir şu kitabımda yer almaktadır: Tan Tan Traska!, Okur Kitaplığı, İst., 2015, s. 55-56)