- Çiçekçi kız için şiir yaz şair...
- Nasıl olsun boyu posu rengini söyle biraz!
- İmbat diyelim haydi bir serinlik versin gönle...
- Bir faytona binsin iki at denizi inletsin...
- Şiir demiştim şair çiçekçi kızın adı naz!
İzmir, 7 Eylül 2014
3 Ocak 2019 Perşembe
HADİ OĞLUM KUMDA OYNA!
Çocukluk bahçesinden bahsedeceğiz,
öyle mi?
Dağlardan, kırlardan, ırmak
boylarından… Arpa, buğday, nohut tarlalarından… Çam, ardıç, palamut ağaçlarıyla
örülü orman denizlerinden…
Kurttan kuştan… Börtüden böcekten…
Çalı, çırpı, dal, budak…
Çobanlık, ırgatlık…
Ve bütün bunların içinde oyun,
oyuncak…
1964 doğumlu birisi, kendisiyle
ilgili ilk hatıraları hangi tarihlerden itibaren biriktirir? 1970, hadi biraz
da hayal meyal, inelim aşağıya: 69, bir ihtimal 68…
Kireç Işıklar. Dursunbey’in bir dağ
köyü. Ülkenin hangi batısında olursa olsun, ücra, yalnız, unutulmuş… Yolsuz,
susuz… Elektrik ne arasın, rüyasını kurmak imkansız? Telefondan haberdar olmak
bir yana mektupların gelip gidişi bile efsane?
Oyun faslına buradan başlamak
gerekiyor.
Evet, babam taşıyor mektupları.
Trenle ve dolayısıyla şehirle bağlantısı olan tek adam. Demiryolu işçisi. Her
sabah dört kilometre yolu giden, sekiz dokuz saat kazma kürek, yurdu “demir
ağlarla” ören, sonra yine dört kilometre geri, köyüne, evine, çocuklarına dönen
babam, kafasında tasa, sevinç, kaygı, hüzün, sırtında terden sırılsıklam olmuş
atlet, elinde sepet ve sepetinde sefer tası, sofra bezi, yumurta, soğan, ekmek
ve oğullarının eli değince mutlaka sürpriz sevinç çığlıkları attıran nice
şeyler taşırdı. Bizi çığlıktan çocuklar haline döndüren bu sepet, bilmem her
akşam gelmesi beklenen babanın, biz çocuklarına takdim ettiği esrarengiz bir
oyuncak kabul olunur mu?
Babamın dört kilometre kuzeydeki
Mezitler İstasyonu’ndan köye gelişi, mevsimine göre, meradan köye çobanlar
eşliğinde dönmekte olan inek, keçi, koyun sürülerinden hemen önceye veya
sonraya denk düşerdi. Akşamın bu ânını yaşamak için, hangi oyunlarımı feda
ederdim, onlara değineceğim. Fakat heyecanlı bekleyişin de bir tür oyun
olduğunu benden başka kim hesaba katar ki?..
Babamın bekleyeni sadece ben
değilim. Maşıngada pişirilmiş tavşan kanı, çam odununda ısıtılmış ve babamın
sırtına konulacak havlu ve…
Ve mektup bekleyenler… Babamın
posta treninden alıp getirdiği mektupları ben dağıtıyorum. Haftada iki üç kez
tekrarlanan bir görev. Sadece dağıtmak da değil, mektupları muhataplarına
okuyor, hatta “kestane kebap acele cevap” tekerlemesinin esrarengiz havasına
girenlerin arzusuna binaen, oracıkta mukabil mektubun kâtipliğine başlıyorum.
Karşılığında badem, ceviz, yumurta, iğde, incir veriliyor. Diyebilirim ki benim
oyun-oyuncak listemde bu mektupçuluk vazifem ve vazifemi ifa sırasında elde
ettiğim “sermaye” önemli bir yere sahiptir.
Müvezziliğim mektupla sınırlı
sanılmasın, yanı sıra ekmek de dağıtırdım! Şöyle: Babam, genellikle
şehirli olan ve kara ekmek yiyemeyen öğretmenlere her gün birkaç tane akça
ekmek getirirdi. Tabii bu ekmeklerin tadını biz de iyi bilirdik. Neyse,
sayıları ikiyi geçmeyen öğretmenlere ekmeklerini ben götürürdüm. Sahi,
ekmeklerin yanında gazete de bulunurdu. Bu dağıtıcılığın tören havasına
bürünmüş bir oyun olduğunu söylesem kim ne karışır?
Öğretmenler Günaydın veya Hürriyet
okurken, bizim gazetemiz Tercüman olurdu. Okumayı söktüğüm günlerden itibaren,
tercümanım Tercüman gazetesi idi. Spor sayfasından başlar, Galatasaray
haberlerini hatmettikten sonra, sayfaları başa doğru çevirirdim. Ahmet Kabaklı,
Ergun Göze, Yavuz Donat ve diğerleri. Gazetenin İnci ilavesi. Hele İnci’de
yayımlanan Asteriks. Bu arada, spor sayfasından kestiğim GS’li futbolcuların
fotoğraflarını badem ağacının gövdesinden topladığımız zamkla defterlere
yapıştırır, hasılı ölümsüz albümler oluştururdum…
Köyümüz süt tozlarına ve Massey
Fergusonlara pazar oldu, olacak… Amerikan kültürü işgali hayatımıza etki etmeye
başladı, başlayacak… Yahut, zaten var olan manzarayı biz yeni fark ediyoruz.
İşbu gelişmeler sonucu, sabahları okulda süttozundan mamul sıvıyı içsek de,
evlerimizdeki inekleri ihmal etmiyoruz. Çünkü süttozundan yoğurt ve ayran üretmemiz
imkânsız. Bu kimyasal olarak mümkün müdür bilmem, fakat süttozu sadece okulda
bulunuyor. Şu halde okullu olmanın gündeme getirdiği milli günlerde yoğurt yeme
yarışmasında kullanılacak yoğurtları kendi ahırımızdaki Sarı Kız veya
Mercan’dan temin etmemiz gerekecek… Yoğurt yeme yarışı resmî bir alan içinde
oynandığından memleketin hemen her tarafında bilinmektedir kanaatindeyim.
Gözleri bağlanan çocuklar, tahta kaşıklarla içine para atılmış bir tabak
yoğurdun hakkında gelmeye koyulurlar. Parayı bulan gözündeki perdeyi çözüp
birincilik şarkısı söyleyebilir. Bu tarz okul oyunları arasında çuvalda yürüme,
yumurta taşıma gibi yarışmalar da vardır. Çuvalda yürüme, şeker çuvalının içine
giren çocukların belli bir mesafeyi düşe kalka gidip gelmeleriyle sınırlı bir
oyundur. Tabii en az düşen, en hızlı giden, menzile daha önce varacak ve
birincilik ipini göğüsleyecektir. Yumurta yarışı da belli bir mesafeyle
sınırlıdır. Yarışmacı, sapını dişleri arasına yerleştirdiği kaşığın üstüne
okkalı bir yumurta koyar. Hizaya dizilir. Başlama düdüğüyle birlikte hizayı
bozma etkinliğine girişir. Yumurtayı düşüren elenecek, sağ salim getirip
götürenler derece yapacaklardır. Bu resmî bahçe oyunları genellikle haşarı
sayılan çocukların ilgi alanına girerdi.
Peki yukarıdan beri anlattığım,
bazısı oyun kılığına sokulmuş yaşantı dilimleri, bazısı da okulda oynanan
oyunlar bir tarafa, bugün benim oyunlarım ve oyuncaklarım diye başka nelerden
söz edebilirim?
Üç tekerli tahta yürütecimi ilk
sıraya yerleştirmem gerekiyor, zira oyuncak olarak da kullandığım bu küçük
vasıtayla hâlâ hayali oyunlar oynarım. Minik tekerleri ve çıta diyebileceğimiz
nitelikte hafif üç beş tahtadan imâl edilmiş yürütecim, şimdiki plastik
adaşlarına hiçbir yönüyle benzemezdi. Yürüme talimine başlayan bebek, şimdikiler
gibi belinden yürütece mahkum olmaz, onu arkasından tutar, itelemeye çalışırdı.
Tek zorluk, henüz kollar güçlenmediğinden, kıl kilimlerin üzerinde yapılan
patinajdı.
Biraz ayaklanıp da ev dışına
çıktığımda, ki mevsim bahardır, beni tahta tekerli çırçır arabam, değnekten
atım veya karpuz kabuğundan kamyonum beklemektedir. Tahta tekerli arabamın
çırçırı elbette küflenmeye yüz tutmuş bir tenekeden kesilmiş, tekere temas
edecek şekilde, arabanın sapına çivilenmiştir. Değnekten atım daha sadedir. Bir
orman köyünde onu elde etmek için herhangi bir işlem yapmaya gerek yoktur. Avlu
içinde veya sokak ortasında ele gelen ilk ağaç dalı müthiş bir attır.
Bacaklarınız arasına alır, başlarsınız koşmaya: Dıgı dıg dıgı dıg dıgı dıg…
Başka çocuklar da at sahibi olmuş ve sizinle birlikte seyirtmeye başlamıştır.
Aslında başlayan yarıştır. Hangimizin atı daha hızlı gidiyor. Yani kimin
bacakları daha çevik!
Mevsim yaz ise bacakların değnek
atlar yardımıyla sınanmasından sonra ele alınacak oyuncak bellidir: Karpuz
kabuğu! Tercihen ikiye bölünmüş ve içi damak zevkine hibe edilmiş karpuz,
şimdiki çocuklara acaba ne çağrıştırır, bilemeyiz. Bizim kamyonumuz kendilerini
tebessüm ettirse bile, onlar adına sevineceğiz. Fakat günümüzün yaramazlarına
şunu da hatırlatalım, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” filmine ilhamı
biz verdik. Bir rivayete göre, o günlerde bilmem hangi vesileyle Tavşanlı’dan
köyümüze gelen Ahmet Uluçay amcamız, yıllar sonra çekeceği filmin ilk
hikayesini, bizim içine taş toprak doldurup iple çektiğimiz karpuz kabuğu
kamyonlarımızı görünce oracıkta yazmaya başlamış!
Beni bu konuda ciddiye
almayabilirsiniz: Ahmet Uluçay’ın bizden esinlenmesi film hikayesiyle sınırlı
değildir! Rivayetin devamı şöyledir: Kendileri sinema sanatına dair ilgiyi
1970’lerin ortasında bizim 80 hanelik köyümüzde edindi! Efendim şuraya gelmek
istiyorum, biz çocukların en büyük keyfi sinema idi. Şaşırdınız değil mi? Beni
farklı itham ve ifhamlarla karşılamanıza diyeceğim bir şey yok. Koskoca şehirde
bile zor bulunur sinema, başka meydan bulamadı da sizin köye mi kurdu tezgahını
deme hakkına sahipsiniz tabii ki. Neyse, sadede gelmek icaptandır: Poker (Recep
Amca) Batı Almanya’da çalışan bir köylümüzdür. Kendisi her daim yeni, farklı ve
ilginç işler yapmak ile şöhret yapmıştır. Yazları tatil için köye geldiğinde bu
marifetlerini sergilemekten büyük keyif almaktadır. Keyfiyetlerinin en önemlisi
bu sinemacılıktır. Orak ve harman mevsimine denk düşen tatilini sanki dört başı
mamur bir hizmeti gerçekleştirmek için kullanmaktadır. Poker’in üç beş yıl süren
sinemacılığı, nerede ve nasıl icra ettiği ise ayrı bir hikayedir: İlk yıl,
Gölcük’teki evinin bahçesine çarşaftan bir perde çekmiştir. Seyirciler için en
özel oturak topraktır. Otur, uzat ayaklarını, seyret perdede akıp süren
gölgeyi. Sonraki yıllarda tahtadan oturaklara oturtmayı planlamış, nispeten
başarılı olmuştur. Fakat biz çocuklar, aynı bahçedeki kuyu suyunda soğutulmuş
Cincibir gazozlarımızı, haşlanmış mısırlarımızı, ay çekirdeklerimizi toprağa
oturarak yiyip içmeyi tercih ederdik. Poker’in Gölcük’teki bahçe sinemasına
girmek için de bir dizi işlem gerekirdi. Balıkesir’de bir matbaaya mı bastırdı
bilmiyorum, fakat koçanlı biletlerimiz olurdu. Girişler için bir ikinci yol,
çalı çırpıyla (geven) çevrilmiş bahçeye gizlice atlamaktır, fakat ben bunu hiç
denemedim. Recep Amca’nın, bu konuda vukuatı olanları birkaç kez yaka
paça dışarı attığına ise haliyle şahitliğim olmuştur. Burada, çocukluk
günlerinde yaşadığım sinema şenliği ile ilgili olarak söyleyeceğim bir başka
husus, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Hulusi Kentmen, Gökhan Güney, Tarık Akan,
Yıldıray Çınar, Filiz Akın, Fatma Girik… saymak doğru mu sanki, Yeşilçam’ın
bütün kadrosu köye ilk adımını, bizim Poker amcamızın bu bedelsiz hizmetiyle
atmıştır. 2005 yılında dünya sinemasından ahiret sahnesine göç eden Poker’in
çocukluğumuza kattığı renkli atmosferin bedeli nasıl ödenir? Rahmetle
anıyorum.
Çocukluk imkansızlığı kabul etmez.
Hele oyuncak konusunda. Ortamına göre hemen bir şeyler icat edilir, hayata yeni
bir zevk getirilir. Çitlek çiçeğinden fırfırım, çam kozalağından topacım,
kızılcık dalından yayım, okum… İmkansızlığın mağlubiyete sürüklendiği
zamanların oyuncakları değil de nelerdir bunlar? İşte, yaz ile güz arasında,
harman sonunda, latif rüzgârların ömre ömür kattığı ikindi üstü vakitlerinde
adına çitlek dediğimiz ağacın kurutulmuş tohum kozası (yaprak değil, fakat
meyvesi denilebilir), tam ortasından delinir, öne gelecek tarafı kalın olan bir
ağaç dalına takılır ve koşulur. Fırfır döner, ayaklar koşar. Gözler hem
fırfırda, hem yoldadır. Serüven diğer çocuklarla kapışılan yarışa dönüşebilir.
Ardıç tohumu patlatan patlangaç
yapmak için de özel bir ağaca ihtiyacımız vardır. Fakat her ne yapılır, edilir,
köyün beş kilometre kadar güney doğusuna düşen Bükler’den, içi kolay oyulabilen
ağaç bulunur… Ucu taşa vurularak püsküllü hale getirilen bir kızılcık çomağı
ise düzeneğin pompasıdır. Kurşun mu? Silahımızın adından belli: Ardıç tohumu
patlatırız biz!
Plastik düdükler ve musiki
aletlerinin vakti bize yetişmiştir, fakat hayır, bunlar soğan cücüğünden veya
ilkbahar tazesi ağaçların dalından yapıp öttürdüğümüz düdüklerin kıymetini
hiçbir zaman tutmamıştır. Soğan cücüğünün ince zarından çıkan iniltiyi veya
suyu yeni yürüyen bir ağaç dalından birkaç çakı darbesiyle üretilen düdüğün
sesini anlatmam mümkün değil.
Anlatılması imkansız olan sadece bu
sesler mi? Hasbelkader dünyanın merkezine düşen çocuk için tanıma, tarife,
velhasıl anlatıma sığmayacak oyun ve oyuncaklar sınırsızdır. Bu sınırsızlık
hemen pek çok insanın bile, evet bunu ben de biliyorum diyebileceği oyunlar
için de geçerlidir. Mesela çelik çomak oyunları, kiremit oyunları, taş oyunları
(beş taş ve yanı sıra çizgi üstünde oynanan üç taş, dokuz taş, on iki taş,
dama), top oyunları (her tür top’lu oyun: istop, yakar top, futbol), çivi
saplama, bilez (yöresine göre adı değişir: bilye, misket, cicoz)… Bu oyunlar
hakkında da yaşanmış onlarca hayat sahnesini zihin dünyamızda canlandırıp
durmaktayız kuşkusuz. Fakat biz, sıkça oynanan, çokça bilinen bu
oyunlarla ilgili “izleri” bir tarafa bırakıp, haklarında fazla malumat
bulunamayacak diğer “topluluk” oyunlarından bahsedelim. Bunlardan ikisi kazık
(gazık) ve sıramandır… Dik bir yamaçta oynanan kazığın alet edevatı sağlam ve
bir tarafı sivriltilmiş bir ağaç dalı (çelik) ile çocuk sayısınca kalın süvenlerden
(kalın sopa) oluşur. Toprağa dikilmiş çeliğin başında bir çocuk ebe olarak
durur. Diğer oyuncular ellerindeki sopaları sırayla bu çeliğe atarlar. İsabet
ettirildiğinde her oyuncu sopasını almak için koşar, ebe çocuk da çeliğin
peşine düşer. Ebe değişimi, sopasını en son ve ebeden sonra getiren oyuncuyla
gerçekleşir. Nişan alış, güç, çeviklik, hız, avcılık gibi pek çok özelliği
barındıran bu oyun çoğu kez sert tartışmalar, hatta kavgalarla biterdi.
Genellikle oyunu seyreden bir büyük çocuk, aralarında mücadele yaşayan küçük
oyuncuları bir yolla kavgaya tutuşturur, seyrine seyir katardı. Sonu genellikle
dövüşle biten bir diğer oyun sıraman ise karşılıklı iki takım arasında
oynanırdı. Birbirinden ortalama yüz metre aralıkla konuşlanan her iki takım,
kendilerine ait yassı üçer taşı bulundukları mevkie dikerler, ardından ellerine
okkalı taşlar alıp, sırasıyla karşı ekibin hedefteki taşlarına atarlar.
Nöbetleşe atılan taşlar, rakibin hedef taşlarını tamamen ne zaman yıkarsa, oyun
biter. Bütün taşları ilk önce yıkan grup galiptir. Tabii galibiyet sevinci,
karşıdan gelecek itirazlarla yeterince tadılamayacak, iş hırgür aşamasına kadar
tırmanacaktır.
Takım oyunları arasında benim
favorim hangisidir? Bunu hepiniz biliyorsunuz. Zira, bir şiir kitabıma da ad
olmuştur: “Tan tan traska!” Oyunum hakkındaki malumatı söz konusu kitabımın ilk
sayfalarında verdiğimi söylemem gerekiyor mu?
Naylon topun yerini alan meşin
yuvarlak, mantar patlatmak için bükülmüş telden görevini alan mantar tabancası,
teker veya serum lastiklerinden devşirilen sapan… Bunları oyuncak olarak kabul
ettiniz, fakat şunlar neyin nesi: Kuş kapanı, el feneri, el arabası, el
radyosu? Doğrudur, bunlar başka işlerde de kullanılıyor, fakat hepsi aynı
zamanda birer oyuncak…
Peki güzide oyunlarımızın yavaş yavaş
bozulmaya başlaması, belki de yok olmaya yüz tutması ne zaman başladı dersiniz?
Köyde veya çobanlık yaptığımız dağ başlarında, gazoz kapaklarıyla oynadığımız
yutmaca (ütmece) veya çiklet artistlerinin sunduğu türlü oyun imkanları böylesi
bir tükenişin miladı olarak anılabilir mi? Bir ihtimal, fakat milat için kesin
ve keskin bir tarih vermek doğru olmaz. Öyle ya, o günlerde çivi çakılmış tahta
üzerinde, metal paralarla parmaklarıma oynattığım GS-FB maçlarını hangi oyun
grubuna dahil edebilirim? Şöyle ki, Gökmen, Cemil, Yasin, Didi... Hepsi çivili
tahtada metal para şeklinde gelip giderdi…
Şu halde, gazoz kapaklarının,
çiklet artistlerinin hayatımıza kattığı oyunlar diğerlerinden pek de ayrı
tutulamaz. Üstelik, büyüklerimiz tarafından “kumda oyna”mamızın yoğun olarak
tavsiye edildiği demlerde… Olay genellikle şöyle tezahür etmektedir:
Kendilerinden vakitli vakitsiz “yağlı ekmek” talep ettiğimiz büyüklerimiz, bizi
şu bildik adrese yönlendirirdi: “Hadi oğlum, kumda oyna!” Başının çaresine bak
demenin farklı bir tonu muydu bu? Evet, aç veya tok, fakat her halükarda kumda
oynardık. Oyunlarını kumda oynayarak büyüyen çocuklardık. Hâlâ
öyleyizdir.
(İlk kez Suhan dergisinin 14. [Oyuncak Özel] sayısında yayımlanmıştır.)
BURSA'YA GELİN GELEN
ömrün boyunca bir yeşili büyüttün
alıp gitmedin kendini hasretini büyüttün
susuz dağlar göverdi ömür verdin toprağa
viran yolları aşıp şoseleri düz ettin
şehir sana el edip duvağını bekledi
adını ve ahını göklere perde gerdi
ölüm ülkesi değil dirilişler diledi
şimdi söyle nereye nasıl ölür bir nehir
bursa'ya gelin geldin geceydi vakit amma
muammayla örülü bir düğün böyle bitti
kurban mıydı ismail sen mi kurbandın yoksa
ne iyi anneydin ah ne yapacak ibrahim
- teşekkürler şairim hayırlarla yâd ettin!
Bursa, 19 Eylül 2012
TAVŞANIM NUMARA YAPTI
"bir öğrenci ağıdı olarak"
öldü diyemiyorum
öldü diyemiyorum
sadece bana küstü...
önce ölmeyi denedi bir mühlet
sınava tuttu beni ölmeyi öyle denedi
benim makinele-şi-şi-şip
şıp diye eriyişimi terk etti evet ölmedi
bana dedi ki bak kanka otur banka
akşamı seyredelim yıldızları dedi
hayır sonra ölmedi ıssız acundu ölen
artistlik yaptı sadece şansını denedi ölmedi
bana bırakmış olmalı yesem mi
şu havuçlu pilavı yadigâr
üzgünüm şimdi yahut öyle olmalıyım
hüzünleniyorum belki numara yapıyorum
onun öldüğü günün gecesi film seyrettim
uyumadım belki unuturum diye CD'den
arkadaşlarıma meyiller attım kuşlar uçurdum
sanal alemi birbirine kattım duyan olmadı
şimdi iyiden iyiye üşüyorum bi dakka durun
ısınayım içime bir kalorifer peteği kurun
ölmeden önce deseydim ah tavşanım
beni teskin et istersen öyle öl
(yeni bir hayvan almalı belki
ölen tavşanımı hatırlarım).
Bursa, 27 Şubat 2014
2 Ocak 2019 Çarşamba
POST AH!
Tutunduğum dal siyah
Denize sarılır vah
Sararıp solmasaydım
Edecektim sana ah
Bahr-i sefid ummuştum
Şairane düş imiş
Karardım deniz gibi
Tuttun ya bana silah
Keşke gemim batsaydı
Keyfim yaşadım derdim
Şimdi bütün nefretim
Zulmünle etti nikah.
GELENEK KARŞISINDA ECE AYHAN VE ŞİİRİ
Ece Ayhan, İkinci Yeni şairleri
arasında gelenekle bağ kurmayı neredeyse hiç denememiş bir şair olarak bilinir.
Bu durum, onun şiirlerini dikkate
alanlarca önemli bir ayrıcalık olarak söylenegelmiştir. Sözgelimi
Enis Batur, Ece Ayhan’ın, form olarak gelenekten faydalanmak bir yana,
ona ‘köklü bir üslûpla diklenmiş’ olduğunu söyler. Batur’a göre bu
övünülecek bir üstünlüktür.[1] Aynı
şekilde, Üstün Akmen de, şairi ‘eski şiirin ipliklerini söken bir ozan’[2] şeklinde
tavsif eder.
Enis Batur, başka
bir yazısında ise, Ece Ayhan’ın kelime seçimi bakımından ‘Yunus
Emre ile oldukça dizgeli bir ilişki kurduğu’nu[3] söyler.
Bu, Ece Ayhan’ın, şiirlerinde Yunus Emre’den kelimeler alıntıladığı anlamına
gelmektedir.
Orhan Kahyaoğlu, Ece Ayhan ile Sezai
Karakoç’u birlikte değerlendirdiği bir yazısında, Ece Ayhan için, ‘geleneği
kökten dışlayan’[4] bir
şair ifadesini kullanır.
Şiir geleneğine karşı pek duyarlı olmayan
Ece Ayhan’ın, ‘tarih’e yönelmeyi başarıyla gerçekleştirdiği ve ‘ölü
geçmiş’e[5] önemli
atıflar yaptığı da ayrıca kaydedilir.
Ece Ayhan’ın Gelenekle İlgili Düşünceleri
“Kurşun ayaklı bir parmak çocuk, kırılır ağlamaz
Denizin altındaki bandolar da çalıyor muydu?
Ece Ayhan, gelenek etrafında fazla görüş
bildiren bir şair değildir. Hatta onun günlük, deneme ve mülakatlarından oluşan
metinlerinde, geleneği yeterince problem edinen, doğrudan doğruya gelenek
üzerine söylenmiş bir yargıya rastlayamayız. Denilebilir ki, İkinci
Yeni hareketi içinde yer alan şairler arasında, konuya en kayıtsız kalan ve
elle tutulacak bir malzeme sunmayanların başında o gelir.
Bununla birlikte şair, birkaç yazısında
Divan ve folklor ile Halk şiirini kendisine konu edinmiş, geleneğin bu
kaynakları hakkındaki izlenimlerini aktarmıştır.
Ece Ayhan’ın Divan şiiriyle ilgili en
kapsamlı yazısı bir günlükte yer alır. Bu yazıda şair sanki Divan şiiri üstüne
yaptığı okumalardan arda kalan bilgileri notlar halinde sıralamıştır. Zira, bu
metin içinde İlhan Berk, Hilmi Ziya Ülken, Murat Belge, Ahmet Hamdi Tanpınar,
İlhan Başgöz, Fahir İz, Hikmet İlaydın, İsmet Zeki Eyüboğlu, Rüştü Şardağ, Âşık
Paşa, Konur Ertop, Namık Kemal, Nurullah Ataç, Sabri Ülgener, İlber Ortaylı,
Murathan Mungan, Turgut Uyar, Selahattin Hilav, Edip Cansever gibi birbirinden
çok farklı disiplinler içinde sayılabilecek isimlerden iktibaslar halinde
derlenmiş görüş ve düşünceler yer alır. Şair, bunca kalabalık bir isim
listesinin görüş ve düşüncelerinden oluşan metninde, kimi zaman çelişkiye
düşerken, kimi zaman da sözkonusu görüş ve düşünceleri aynen kabul eder. Fakat
metinde yer alan tek doğru, şairin “Gelgitler hep...” ifadesiyle
özetlediği, Divan şiiri hakkında kendisinin, kendi başına kesin bir hüküm
verecek bilgi, tecrübe ve cesarette olamayışıdır.[6]
Ece Ayhan’ın Divan şiirinden faydalanma
konusundaki görüşleri de net değildir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada, Konur
Ertop ‘klasik şiirimizden’ faydalanmanın mümkün olup olmadığı konusunda
bir soru yöneltir. Şair, faydalanılabileceğini ‘Elbette.” cevabıyla
söylerken, örnek olarak da Turgut Uyar ve Attila İlhan isimleri üzerinde durur.
Faydalanmanın kelime düzeyinde kalmaması, bu şiirin dünya görüşü ve hayat
anlayışının da olduğunu, en azından ‘şiirsel düzende’ de yaklaşmanın
gerektiği yolundaki yargıları, adını andığı iki şaire yüklediği özelliklerden
çıkarabiliriz.[7]
Şairin folklora ait görüşleri de birkaç
cümlelik iktibastan oluşur. Yine bir günlükte Pertev Naili Boratav’ın “Folklor
anlamını yitirdi.” şeklindeki cümlesine iştirak ettiğini bildiren şair,
folklorik niteliklere haiz şiiri de küçümser görünmektedir.[8]
Ece Ayhan, geleneği ve geleneğe
bağlananları, Yort Savul’un üçüncü bölümünü oluşturan “Dipyazıları”ndaki
“Ölümün Arkasından Konuşmak” başlıklı metinde (s. 50) iyice hırpalar:
“...Geleneksel sanatlar. Mollaların
lakırdısıdır. Hal ve gidişine, her anlamdaki evde kalmışlıklarını yüzlerine
vurduğu için, sıfır verdikleri çağdaş sanatlara, özellikle şiire karşı
çıkışlarının, insanı bir ömür boyu güldürecek önerileridir, ki, ilk elde
eytişimsel değişme aykırıdır, bu söz her dile çevrilebilir de onların diline
çevrilemez, sonra da, zayıf akıl erdirmenin, orta irfanlarının tescilidir ve
kalplerinin küt faşizm küt infiratçılık attığının. Dangalaklar kafalarının
kayıtlarını yanık saraylara yaptırmaya alışmışlardır. Bildiğimiz kuraldır,
sanatları imgelemsiz, açılımsız, köksüz kimesneler, kırkından sonra böyle bir
kök aramaya kalkışırlar, meyan kökü, hazırlayın! Ben de geliyorum!”[9]
Bunun yanında, Ece Ayhan, kitabına isim
olarak seçtiği ‘Yort Savul’un kaynağıyla ilgili bir notunda, bunu Yunus
Emre’nin bir şiirinden aldığını açıklar:
“YORT SAVUL’a geliyoruz:
Bir gece, gecenin bir vaktinde o pırıl pırıl
güneşli Türkmen kocası ‘bizim Yunus’un Divan’ını okurken suyu iyi verilmiş ve
dökülmüş bir şiire rastladım. Ya da rastlatıldım. Hayatın özü olan diyalektik
bundan güzel ve kusursuz anlatılamazdı. Sıkı delikanlı gibi. Yani öylesine
sıkı.
Kul padişahsız olmaz
Padişah kulsuz değil
Ama kim bileydi
Halka aytmasa yort savul!”[10]
Sözünü ettiğimiz bu bilgilerden başka, bir
de şairin günlükleri arasına serpiştirilmiş ve geleneksel edebiyat eserlerinden
devşirilmiş iktibaslar vardır. Onun gelenekle kurduğu bağın niteliklerine dair
ipuçları vereceği kanaatiyle, bunları da sıralıyoruz:
Divan şiirinden:
“Tuğra çekmiş dest-i kudret başına
Cefa takmış siyah perçem başına
Taze girmiş on üç on dört yaşına
Gül fidanım henüz bulmuş çağını
Şirin esmer şimdi bulmuş çağını”[11] (Şeyh
Galib)
“Aldı fincan-ı Kütahya yerin fağfurun”
(Nâbî)
“Ol gül endam bir al şâlâ bürünsün
yürüsün”[12] (Enderunlu
Vâsıf)
“Padişah verek olursa veyl halkın
haline”[13] (Nef’î)
Halk şiirinden:
“Bilir misin nedir beyler ağalar
Sürerler daima zevk ü sefalar”[14] (Fakirî)
“Ol dürr-i yetimem ki görmedi beni
ummân
Bir katreyim illâ ummâna benim ummân”[15] (Yunus
Emre)
“Kara kara kazanlar...”[16] (Bir
türkünün yarım dizesi)
Metin incelemelerimizde Zambaklı
Padişah[17], Yort Savul[18], Çok
Eski Adıyladır[19], Çanakkaleli
Melahat’a İki El Mektup Ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi: Düzşiirler[20], Son
Şiirler[21] isimli
kitaplarını kullandığımız Ece Ayhan, Divan şiiri şekil
özelliklerine pek itibar etmez. Onun bu eserlerinde şekil itibariyle dikkati
çeken tek şiiri Yort Savul kitabına adını veren “Yort Savul”
(s. 7) şiiridir. Bu şiir ikilikler halinde
yazılmıştır. Şair her beyti numaralandırmış olup 8 beyit vardır. Bunlarda ölçü,
kafiye, hatta derin bir şiirsellik de yoktur:
“1. Atlasları getirin! Tarih
atlaslarını!
En geniş
zamanlı bir şiir yazacağız
2. Harbi karşılık verecek ama herkes
Göğünde kuş
uçurtmayan şu üç soruya:
3. Bir, yeryüzüne nasıl dağılmıştır
Tarihi düzünden
okumaya ayaklanan çocuklar?
4. İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
Gerçeği ararken
parçalanmayı göze almış yüzlerden?
....”
Ece Ayhan, Divan şiirinde olduğu
gibi, Halk şiirinin şekilleriyle de pek ilgi kurmaz.
Onun bu mecrada dikkate değer çalışmalarını çok küçük birkaç ayrıntı
halinde Yort Savul’da bulabiliriz.
Bunlardan birisi, “Açık Atlas” (s. 28)
şiirinin ilk dört bölümünün dörtlüklerden oluşuyor olmasıdır. Bu dörtlüklerde
ölçü ve kafiye gibi gelenekle bağlayıcı unsurların olmaması da ayrı
bir durumdur:
“En arka sırada çift dikişliler,
sınavda en öne
İntihara ve denizde nasıl boğulmaya
çalışırlar
Yalnız Orta Doğu’da el altında satılan bir
atlas
Kim demiş on sekiz yaşından küçükler
okuyamaz”
Ece Ayhan’ın “Bir Elişi Tanrısı İçin Ağıt”
(s. 121) isimli, üç beyit ve bir tek dizeden oluşan şiirinin Halk şiiriyle
ilişkisi ise başlıktaki ‘ağıt’lıktan olduğu kadar, bir ‘ölüm’ü
konu edinmesinden ötürüdür de:
“Peki nasıl oldu da hatırladı denizde
boğulduğunu
nasıl oldu da peki anlatamıyorum
biliyorsun
(...)
Ama yok ne olur ağlama böyle ama yok
Şunun şurasında tramvaysız, çocuk olmak
turunç olmak
Kantocu peruz sahiden yaşadı mı patron?”
Yort Savul isimli kitabının
adını Yunus Emre’nin bir mısraından aldığını bildiğimiz Ece Ayhan’ın geleneksel
muhtevayla olan bağını araştırırken karşımıza çıkan hususlar şöyle
sıralanabilir:
Halk ağzıyla söylenmiş ifadeler: Yort
Savul’daki, “Mor Külhani” (s. 15) şiirinde “Dirim kısa ölüm uzundur
cehennette herhal abiler”; “Kendi Kendinin Terzisi Bir Kambur” (s. 22)da
“Geçme oğlum geçme süründürürler/Namık Kemal köprüsünden insanı”;
“Cambazlar Çadırı” (s. 116) şiirinde “ilgisizdim artık denizle
menizle”.
Şair, “Arapların At Koşturmaları” (Yort
Savul, s. 30) şiirinde eski kültürden bir deyiş aktarır: “Bismillah tû
hafız Post”.
Ece Ayhan, eserlerinde
geleneksel kültür coğrafyasından şu isimlere yer verir: Yort
Savul’da ‘İbrahim’, ‘İsmail’, ‘İshak’; Çok
Eski Adıyladır’da, ‘Sinan’, ‘Cem’, ‘Beyazıt’,
‘Şair Yahya’, ‘Talât Paşa’, ‘IV. Murat’, ‘Yunus
Emre’; Son Şiirler’de ‘Şeyh Galib’.
Onun bu tür kullanımına şairin Son
Şiirler kitabındaki “Bir Sivil Şair Öldü” (s. 10) başlıklık metinden
bir örnek verelim:
“Aksi şeytan! Sivil Şiir’in
öncüllerinden sayılan ve pirimiz Şeyh Galip de civan ve nar yanaklı
yeniyetmeliğinde, şıkırdım ve benli arkadaşlarıyla Konya’ya kaçmıştır.”
Şairin Çok Eski Adıyladır’da kullandığı bazı şiir
isimleri de geleneksel kültür dünyasından izler taşımaktadır: “Enel
Hak!” (s. 31), “Ah Minel Aşk!” (s. 33), “Anka” (s.
41), “Ortaoyunu” (s. 50) “Deniz Kıyısında Bir Otağ” (s. 53).
Ece Ayhan’ın şiirlerinde masal unsurlarına
da rastlarız. Bunlardan bazılarını buraya aktarmakta fayda görüyoruz:
Yort Savul’da bulunan “Orta İkiden
Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler” (s. 18) deki masal unsuru şöyledir:
“Erkek ölümden konuşuyoruz yeni
ormanlardan
Dahi ‘dikeni seven gülüne katlanır bir
kadın’dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları”
Bu metindeki atasözünü geleneksel
muhtevayla ilgili olarak ayrıca anmak gerekir.
Masal unsuru, “Gökyüzünde Bir Cenaze
Töreni” (Yort Savul, s. 34) şiirinde, bu kez bir oyun türküsüyle
birlikte kullanılır:
Ölümü ustaca oyalayan babam öldürülmüş ben
satarım”
Masal unsuruna “Deniz Altındaki
Bandolar” (Yort Savul, s. 35)
şiirinde de rastlıyoruz:
“- Sayın padişahım muhbir
Parmak çocuk sorusu karşılığını da içinde
taşı”
Şairin “Ala Ala Hey” (Yort Savul,
s. 32) şiirinde ise Binbir Gece Masalları’ndan bir kahraman anılır: “Şehrazat!”
Görüldüğü gibi, Ece Ayhan geleneksel
kültür ve edebiyatımızla derinlere inen bir bağ kurmamış, kuramamıştır. Bu bağ
(veya bağsızlık, ‘kopukluk’), onun ‘sivil’ şiirinin belki de
kaçınılmaz bir gerekliliğidir.
[1] Enis Batur, “Dört Şair, Dört
Fatih”, Kitap-lık dergisi, S. 38 (Güz 1999), s. 188.
[20] Ece Ayhan, Çanakkaleli
Melahat’a İki El Mektup Ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi: Düzşiirler, Piya
Kitaplığı Yay., 3. Bas., İst., 1997.
1 Ocak 2019 Salı
GEÇİP GİDEN'E...
Bursalı Mehmet Tahir'i
Okumuştun Milliyet'ten
Lise çağı kara duman
Başında kavak yelleri
Kömür değil çakır gözdü
Buharlıydı trenlerin
Sabah akşam postaları
Ticaret Liseli fettan
Banklar gitmiş gar boş kalmış
Balıkesir öte göçmüş
Demirspor küme düşmüş
Hayat hazan olmuş zaman
Ankara, 4 Mart 2018
Okumuştun Milliyet'ten
Lise çağı kara duman
Başında kavak yelleri
Kömür değil çakır gözdü
Buharlıydı trenlerin
Sabah akşam postaları
Ticaret Liseli fettan
Banklar gitmiş gar boş kalmış
Balıkesir öte göçmüş
Demirspor küme düşmüş
Hayat hazan olmuş zaman
Ankara, 4 Mart 2018
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



