13 Nisan 2021 Salı

POLİS ŞAİRLER ANTOLOJİSİ!

Şiir, şair ve polis sözcüklerini bir araya getirmek imkânsız gibi görülebilir. Fakat bırakın bunu, üç sözcüğü birlikte kucaklayan antolojiler bir hazırlanmış.

Bunlardan birisi, “Polis Akademisi Şiir Antolojisi” veya diğer adıyla “Ak Kalemler”. Cemil Doğutaş ile Behsat Ekici’nin hazırladıkları, Polis Akademisi Başkanlığı’nın 1999’da yayımladığı bu kitabı görmek ve okumak hususunda gecikmiş bulunuyoruz.

Bununla birlikte, telafi eder mi bilmem, Emniyet Genel Müdürlüğü Eğitim Daire Başkanlığı’nca 2001’de yayımlanan bir antoloji var elimde: Polis Şairler Antolojisi.

“Türk Polis Teşkilatının 156. Kuruluş Yıldönümü Anısına” ithafen yayımlanmış bu antoloji.

Kitap, yayımlayan kurumun yapısına uygun bir şekilde, sıkı bir denetim sürecine bağlı olarak hazırlanmış bir izlenim bırakıyor ilk bakışta, ilk sayfalarda. Emniyet müdürü, amiri, başkomiser, komiser yardımcısı, polis memuru gibi üyeleri bulunan Denetleme Kurulu, Seçici Kurul gibi kurulların süzgecinden geçen şiirler antolojiye girebilmiş. Kurul üyeleri arasında edebiyat dünyasından aşina olduğumuz isimler yok değil: Nedim Uçar, Sırrı Er gibi…

Emniyet mensubu 71 isme ait 207 metin yer alıyor 214 sayfalık antolojide. Aralarında bir manzum metni olanlar olduğu gibi, birkaç metni bulunanlar da var.

Antolojiye “Vali/Emniyet Genel Müdürü” Doç. Dr. Turan Genç bir “Önsöz” yazmış. “Ulu önder Mustafa Kemal”e atıfla, emniyet mensuplarının “sanata olan tutkuları”nın dikkate alındığı belirtiliyor burada. Müteakiben, “1. Sınıf Emniyet Müdürü/Daire Başkanı” Dr. Fevzi Erdoğan, “Takdim”le sesleniyor okurlara. Şiirin toplumun ortak duyarlılık ve vicdanına seslenen niteliğine gönderme yapan Erdoğan, geniş bir kapsam alanına hitap eden tanım cümleleri kuruyor: İnsan-doğa ilişkisini düzene koymak, olay ve olguları güzel bir şekilde gündeme getirmek, toplumun sözcüsü olmak, istenilen değerlerin öncülüğü, yeniliklerin savunuculuğu. Şöyle bitiyor tanım cümleleri: “Şiir çoğu zaman kalpten akan bir gözyaşı damlası, bazen de gözlerden gelen bir tebessümdür.” Takdimde, antolojideki polislerin, “önce insan sonra da polis olarak duygularını ve düşüncelerini” yansıttıklarına özellikle vurgu yapılıyor.

Antolojideki metinleri, emniyet mensupluğu ve şairliğinin yanı sıra senaristliği ile de nam yapan Mehmet Gökkaya’nın şiirleriyle okumaya başlıyoruz. Bunlar, vaktiyle sanat musikisi formunda bestelenmiş “Kalbe Dolan O İlk bakış” (Unutulmaz) ve “Yine Yakmış Yar Mektubun Ucunu” şiirleri.

Antolojide Türkiye, Anadolu, vatan, millet, devlet, bayrak, toprak, tarih, Atatürk, polislik, istihbarat, kahramanlık, disiplin, şehitlik, gazilik, inanç, itikat, ahlak, çevre, hayat, deprem,  anne sevgisi, öğretmenlik,  ağaç, huzur, nöbet, sokak çocukları, terör, deprem gibi epik yahut didaktik nitelikte konu ve temalar yer aldığı gibi, aşk, gurbet, vuslat, ayrılık, hasret, hastalık, ölüm, korku, hayal, yaşama sevinci, şahsi duyuş ve düşünüş,… gibi bireyin duygu dünyasına hitap eden şiirler de yer alıyor.  

Pek çoğu halk şiiri formunun ağır bastığı metinler var antolojide. Şiirin geldiği modern eşikten habersiz manzumeler birbirini takip ediyor. Özellikle teknik açıdan böyle…

Peki, bizi bir şekilde kendisine çeken, bize gel gel eden hiçbir unsur yok mu şiir adına, antolojide? Ne demek, elbette var.

Buyurun size duygu değerimizin katsayısını artıran birkaç dize. Kimisi klişe de olsa, samimiyetle sentez yapmış şairane titreşimler:

‘Kelepçeyi kalbime vurdum” (s. 20, Ali Ak)

“Bugün duygularıma kördüğüm atacağım” (s. 25, Ali Özkan)

“Kadehler dolusu ‘sen’ içmişim, neyleyim” (s. 50, Cem Arslanbaş)

“Dağlar Gülhani’yi dağlar mısınız

Dağlayıp yolunu bağlar mısınız?” (s. 69, Gürünlü Aşık Gülhani)

Şairanelik kimi zaman somut yaşantı parçalarıyla birleşir, hakiki hayat hikâyeleri oluşturur. O zaman, güvenliği sağlanan meydanlar veya nöbet tutulan mekanlar ikinci şahsın özelinde duygusal bir coşku coğrafyasına dönüşür:

“Ben seni hiç görmedim.

Görmeye çalıştım seni,

Sisli bir Ankara akşamında,

Kızılay meydanındaki mitingde.

Sonra Taksimde, Gül hanede…” (s. 55, Dursun Başgut)

“Seni kafamdan atmak isterdim de

Yine seni düşüneceğim kaç nöbette” (s. 151, Öner Doğan)

Gündelik dilin, geleneksel unsurlarla ve mizahî bir edayla iç içe geçip dilden döküldüğü de olur. Bu arada devamında her ne kadar ikaz, had bildirme ifadesi taşıyan bir dize eklense de, “karakol” gibi cidden soğuk bir kelimeye “şeffaf” sıfatı eklenmesi mütebessim kılar okuru:

“Şeffaf karakolun kırılmaz camı

Emniyet olmasa görürsün şamı” (s. 81, Hasan Karakaya)

Sanatın ustaca kol gezdiği dizeler de var elbette “Polis Şairler Antolojisi”nde. Sözgelimi şu dörtlüğün ilk dizesinde rüzgarı kirpikte konaklatan ustalık bunlardandır:

“Dağ rüzgarı kirpiğine konarken,

Güneş rengi saçlarına ör beni.

Hasret seli gözlerinde donarken,

Kışı gelmez iklimlere sür beni.” (s. 134, Nedim Uçar)

Peki, şuradaki ses oyununa ne diyeceksiniz, sizce de yeni bir şey değil mi?

“…

Bizi yoğurtçu uzaktan

Elini kulağına bir atar

Köşeyi ne zaman dönmüş

Bizim mahallede yoğuuuuuurt

Aşağı mahallede çuuuuuu satar” (s. 188, Vadi Çiçekli)

Nedim Uçar gibi, şiirin gelişim çizgilerinden haberdar olan, ulusal ve uluslararası pek çok şiirsel etkileşimde yer almış bir şair elbette bir değer katıyor antolojiye. Edebiyat çevrelerinin adına aşina olduğu, yazdıklarıyla kendisinden söz ettiren Vadi Çiçekli de aynı şekilde…

Madem şöhretlilerden bahsediyoruz, Uğur Gür gibi, “100 civarında şiiri” bestelenen, bunlardan “80’i TRT Repertuarında” bulunan bir ismi de anmadan geçmeyelim. İşte Hicaz makamında bestelenen bir şarkısının ilk dörtlüğü:

“Bana gel, sevgilim ol, kalbime gir diyemem

Yeniden sever miyim, bunu ben de bilmem

Mâziyi bir çırpıda istesem de silemem

Benim yorgun gönlümde, eski bir sevda yatar” (s. 184, Uğur Gür)

Bu isimlere günümüz Sivas halk ozanlarından olan Gürünlü Âşık Gülhani (Mehmet Kargı)’yi de ekleyebiliriz. Antolojideki “Zaman” adlı tek şiirinde Âşık Veysel sesi ve geleneğini temsil edermiş gibi bir havaya büründüğünü görürüz:

“Kara şair çöker tavan

Arı gider kalır kovan

Kimi yağlı kimi yavan

Kulu kıvrandıran zaman”  (s. 67)

Şairin “zaman”a yönelik duyuş ve düşünüşü bu şekilde noktalanırken, biz de yazımızı zamanımızda “şiir-şair-polis” ilişkisinin ne boyutta olduğu hususunu soralım: Evet, hangi boyutlardadır bugün bu ilişki? 20 yıl önce yapılmış bir antolojiden yola çıkarak bir varsayımda bulunamayacağımıza göre, hangi kıstaslara, hangi kaynaklara bakalım?

Bu bahiste makul kıstaslar, muteber kaynaklar var mıdır?

Yahut hassasiyetler?

11 Nisan 2021 Pazar

ABDURRAHMAN ADIYAN YAZDI: "TÜRKÜLER SEVDA AĞACINDA..."

O Ağaç Senin Yüzün!

Cevat Akkanat’ın bir şiir kitabı: “Sen Bir Sevda Ağacısın Türküler Büyütür Yüzün”. Abdurrahman Adıyan okudu ve değerlendirdi…

Şairin toplumsal yanı, bu eserinde de apaçık göze çarpıyor. “Mahzun Çoban Şiiri” için yaşamışlığın izdüşümleri desem yerindedir. “Yararız karnını soğanların da / kaşıklar yaparız yoğurtlara” bu mısralar bir çoban hayatını imgeler, çobanın araç ve gereçlerinin doğallığına vurgu yapar. 

Türkülerle irtibatlı... 

Şairin, türkülere olan merakı, bakın dizelerine nasıl yansımış. “Sünnet Şöleni Türküsü”nde, küçülmek, çocuklaşmak isteyen bir şair göreceksiniz. Çocukluğuna bir yolculuktur âdeta. “Haydi, çocuklar araba değil /at koşturalım biz” derken, birden büyür, büyür de beylik söz eder, “velhasıl delikanlıyız ve delikanlıdır çükümüz”der, sünnet çocuklarına üstü kapalı telmihte bulunur. Ama çok geçmeden mahalleden halkın içine karışır, büyümüştür şair çocuk, çocuk şair, der ki; “pencerelerden baksın /kapılara aksın halk denilen giz.” Şiire davet edilen “halk” çok kalmaz ara sokaklarda, bir yıl sonra şehrin meydanlarına yürür. “Halk Türküsü”yle gelirler, “çürük domates” ve “cılkı çıkmış yumurta”yla, “başkanları ayakların altına” alırlar. Fakat bu yeterli değil şaire, fazla değil iki yıl sonra “Vakit” şiirinde, “diriliş suyunda yıkanmış Allah atlarının /burca sancak olmalarının vakti”nin de gelip çattığını haber verecektir. “Yeniden Aşk” şiirinde, “sen bir sevda ağacısın /türküler büyütür yüzün” ki bu dizeler, kitabın ismi olmuştur. Sonra, “biri evine koşuyor dilinde türkü” diğeri “türkü söylüyor sevinç yüzlü.” Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Şairim /zifiri karanlıkta gelse şiirin hassı /ayak sesinden tanırım /Şairim /ne zaman bir köy türküsünü dinlesem /şairliğimden utanırım” demesi var ya! İşte öylesine türkülere hayranlığım. “Mendilimde gül oya gülmedim doya doya” sanırım bu türküyü hatırladınız, ama şair hiç de böyle söylemiyor. O “Mendilimde Kan Oyası” gülmedim doya doya diyor. “Gazel”de türkü olur mu, demeyin. Şair bu belli mi olur? Bakın oluyormuş işte, “bir ıssızlık türküsü bitmez bir dağ havası kalır” illâki “pazar çocukları”nın, “gönül tezgâhların”da…


Şairin “Kefen”i…

Cevat Akkanat, “Kefen”ini hazırlamış ama beyaz ve pamuktan yapılmış dikişsiz bir kefen değil bu! Ya nedir, diyeceksiniz. “Dağdan indirdim hüzün /Onunla kefenim düzün.” diyor, şiirin hepi topu bu kadar, siz de Necip Fazıl’ın nefesini hissettiniz mi ensenizde, benim gibi. İnsanın incelik ve zarafetine dikkatlerimizi çektiği,          Efendim” şiirinde, “kuvvetli pazıları /ve amansız bir aşkı” olan kişinin aynı zamanda “kırılgan bir kalbi vardır /tekerlekli sandalyesi olanın” dizeleriyle merhamete, nezakete ve hoşgörüye davetkâr bu dizelerine, hayran kalmamak elde değil. Sezai Karakoç’un, “kanadı kırık kuş merhamet ister” mısralarıyla yürek akrabalığını siz de fark ettiniz, değil mi?

Cevat Akkanat’ın bu üçüncü şiir kitabı, 24 şiirden oluşuyor, Taşraedebiyat Yayın’dan 2000’de çıkmıştı.

Not: Şairin “Korku Islığı” adlı yeni bir şiir kitabı çıktı. Kitap herhangi bir satış noktasında satışa sunulmadı, fakat yine de temin edebilirsiniz. Bunun için şaire müracaat etmeniz yeterlidir: cevatakkanat@gmail.com



10 Nisan 2021 Cumartesi

İKİLİK

Göğsünden havalandı diye göğercinler
Sensizlik vadilerinin Mecnun'u olduk

Bursa, 10 Nisan 2016


9 Nisan 2021 Cuma

SİYAH, FAKAT AYDINLIK...

Yayınlanmış eserleri, aldığı ödülleri ile rüştünü ispatlamış bir kalem erbabının son eserinden bahis açacağım: Batman’dan edebiyat âlemimize iştirak eden Behçet Yani (Behçet Gülenay)’nin Siyah Zamanlar’ından …

1979 doğumlu bir şair, yazar Behçet Yani. Siyah Zamanlar’dan önce Sana İstemediğin Güllerden Birini Gönderiyorum ve Aşk Düşük Yaptı isimli kitaplara imza atmış. Deneme, mektup ve masal sahalarında da eserler vermiş olması, onu çok yönlü bir kimlikle karşımıza çıkarıyor.

Farklı edebî türlerle edebiyat hayatını sürdürmekle birlikte, Behçet Yani şiiri merkeze almıştır. Bunun ispatı için başka örnekler sunmaya gerek yok; 1998’den bu yana çeşitli yarışmalarda aldığı ödüllerin şiirde yoğunlaşması tek başına yeter…

Fakat, Behçet Yani’nin marifetiyle ilgili olarak “illa ki daha somut verilerle beni ikna et” diyen okurumuz varsa, buyursun, Siyah Zamanlar’a geçiyorum.

Ağustos sonlarında bir Van seyahati eşliğinde başladığım Siyah Zamanlar’ı Eylül’ün ilk haftası sonunda Bursa’da okuyup tamamlamışım. Eseri Van’da okumaya başlayışım benim için önemliydi ve bu bilinçle kitabı seyahat çantama almıştım.  Çünkü, Behçet Yani’nin Siyah Zamanlar’da dile getirdiği pek çok dert, ülkenin bu coğrafyasına mahsustu. Bu coğrafyadan ilham alınarak oluşturulmuş metinleri algılama ve adlandırma faaliyetim, kim bilir, bu seyahat eşliğinde daha kolay olacaktı…

Doğrusu işbu yazı, söz konusu faaliyetimin bir dokümanı olacak.

Bakın, daha ilk şiirden aktaracağımız birkaç dize alevler arasından gelen bir çığlığı dillendiriyor: “Yakılan kitap külleriyle biledim yüreğimi”, “söküp atalım şu öfke renkli apoletleri kalbimizden”… (s. 8)

Yangın, her yeri sarmıştır. Fakat şair, kitabın adı da olan şiirde, itiraz eder buna: “Ucuz bir kavme sığınıyor kadınlarımız” der mesela. Ardından bir alternatif sunar: “İbrahim bilinciyle giydim esvaplarımı/acıkınca helvadan putunu yiyen kavimden değilim”… (s. 19)

Çocukluk çağlarına kastediliş aynı dertten ötürüdür: “… bir sokağımız mı kaldı bu şehirde/bir evimiz,/gökyüzünde uçurtmalarımız mı hani nerede/…” (s. 20) “gözlerimde erken büyümenin tankları çıkıyor yola/ey küstah dişleriyle çocukluğumun ölüsünden/beslenen cüzamlı ağızlar/…” (s. 23) “ortadoğu’nun bağrında babasız doğan çocuk benim”, (s. 24), “doğduğum mahallenin çocuklarıyla saklambaç oynadım/görünce zulmün paletlerini”… (s. 25), “güzel günlere inanan çocuklar yaralı bakıyor/gözlerin ıslak anne gözlerin ıslak” (s. 33)

Yasaklarla, tutsaklıklarla iç içe yaşanan hayatların hikâyesini anlatır şair: “en yasak dilde annem bana,/ninniler söylesin istiyorum” (s. 50), “sevgilimin gözlerinde yasaklı ülkenin acıları” (s. 52), “rehine bakışlı gelinlerin zılgıtı” (s. 65), “nöbete durmuş panzerlerden habersiz/kapının önüne çıkan kızıl çocuğun/havada dondu çığlığı” (s. 68)

Bu arada, şairin tanıklık yaptığı bütün kastedişler kutsala yabancı olanlardan gelmektedir. Kutsal, elbette vahyin dilini imlemektedir: “herkesin boynunda asılı bir balta/ibrahimi arıyorlar kırdığı putların hesabı için” (s. 21), “sığınacak bir medine’m yok benim/kavurucu küfürler içinde kimsesizim” (s. 75)

Bu olumsuzluklara rağmen, şair umut ışığı yüklenmiş, yüzünü güzellik, mutluluk dolu gelecek günlerin yâdına dönmüştür: “heey dostlar!/sevgiliye ulaşmış bir mektup gibi sevinin/karakolların yerinde çocuklar oynuyor/dünya güzellikler içinde/yaşamak bir başka güzel/gelin acıyalım savaşlardan söz edenlere/gelin acıyalım tahammülsüzlere/gelin kuşlara el sallayalım/…” (s. 61)

Şair kendinden emindir, en başta mensup olduğu köklü değerlere sonsuz bir güven beslemektedir: “ağlarsan ben üşürüm/gülersen vahyin indiği bir ev olurum, üşümem geçer” (s. 35), “söyleyin ebabiller taşlasın/titretsin yeryüzünü âmin deyişim” (s. 72), “ellerimin gücüyle taşlara uzanıyorum mümin çocuk/ebrehe’nin ordusuna karşı/ifsad edilmiş zeytin bahçelerimizde/çiçekler inadına açar/güneşi görmeden ölmeyeceğiz/sabahı görmeden” (s. 74)

Siyah Zamanlar’ın şairi kendine ait bir şiir dili kurmuş. Bununla birlikte yer yer başka şairlerin tecrübelerine ortak olduğunu görmüş olmamız, onun her daim ders başında olmasıyla açıklanabilir. Bu bağlamda, Behçet Yani’nin akrabalık ilişkisi kurduğu bazı şairleri zikredelim: Fuzulî, Şeyh Galib, Karacaoğlan, Sezai Karakoç, Orhan Veli, Nurullah Genç, İsmet Özel, Ahmed Arif, Nazım Hikmet…

Şöyle bitireceğim, Behçet Yani’yi ve Siyah Zamanlar’ı dikkate almak zorundasınız…

(Siyah Zamanlar, Ares Kitap, İst., 2010, 112 s.)

(Not: Bu yazı ilk kez 30 Eylül 2010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

BİR DİRİLİŞ ROMANI: ÇİLE KIRGINI

Ölü Serçe Dönemeci (2013) ile romancılıkta dikkatleri üzerine çeken Ayşegül Genç, Çile Kırgını’yla (Okur Kitaplığı, 2014) rüştünü ispatladı. Sadece romancılık değildi ispatladığı, bizce, seçkin bir edebî duruş sergiledi; milli medeniyet çizgisinin bir metne nasıl nakşedileceğini gösterdi.

Peki, Çile Kırgını bağlamında Ayşegül Genç’in romancılığını üstün kılan özellikler nelerdir? Diğer bir ifadeyle hangi unsurlar Çile Kırgını’na belirgin bir değer katıyor?

Malumdur, bir edebî eseri nitelikli kılan temel unsurlar onun teknik bileşenleridir. İtibarî bir dünyayı okuruna arz eden romancı, sözkonusu teknik çatı unsurlarını öyle sıkı bir şekilde bir araya getirmeli ki, ortaya çıkan eser türünün zirvesinde olsun. Bu anlamda Ayşegül Genç sınavı aşıyor. İşte onun Çile Kırgını’nda gösterdiği performansın bazı ipuçları:

On bölümden oluşuyor Çile Kırgını. Her bir bölüm ‘seri’/’sıra’ no’su ile numaralandırılan belgelerle adlandırılmış. ‘Klima Garanti Belgesi’, ‘Banka Makbuzu’, ‘Reçete’, ‘Tatbikat-ı Sınaîye İçin Makbuz’… bunlardan bazıları. Bölüm başlığına belgelerin düzenleniş tarihi, ilişkin olduğu kişiler, hususlar ve sair kimi malumat da dâhil edilmiş. Sözgelimi, eserin dokuzuncu bölümüne şöyle başlamış anlatıcı: “Satış sıra no: 9 / Özlem Market Satış Fişi / Tarih: 13.12.2013 / Rize çayı (5 adet) / İndirim Miktarı: % 0.3 / Toplam tutar: 40.00 / Açıklama”. En sonda bulunan ‘Açıklama’nın (bazı bölümlerde ‘İzahat’ başlığı kullanılıyor) altında anlatıcı o bölümü oluşturan metni sunuyor…

Çile Kırgını’nın kurgusunu güçlü kılan bir diğer husus, her bir bölümün ayrı bir anlatıcı, farklı bir bakış açısı tarafından sunulmasıdır. Bazılarını sıralayalım: Otel sahibi “Tat Beşir, Lal Beşir”, mutsuz bir evliliğe hüküm giymiş Ayla, maktul Leyla Akça, cinayete tanık olmuş duvar, Somalili Hasan ve diğerleri…

Böylece, genellikle “Cinayeti gördüm.” cümlesiyle başlayan bu bölümlerin her birisinde aynı olayın farklı dünyalardaki trajik yansıması karşımıza çıkar. Evet, ana olay bir ‘cinayet’tir. Görece basit bir üçüncü sayfa haberi. Onunla birlikte başka dramlar. Bir aile faciası, uluslararası göçlere dayalı garibanlıklar, yalnızlığa endekslenmiş gençlik örselenmeleri, vs… Dolayısıyla işin içine farklı perspektifler giriyor ve işler çatallaşıyor. Her bir kişinin dünyası, kanlı hadiseyi değişik ilişki ağlarına ilmekliyor.

Bu anlamda, sözgelimi birinci bölümde Beşir ve çevresinde yaşananlarla ilgili ayrıntılar dikkat çekicidir. Lal kalışı, Somalili Hasan’la olan diyalogları çerçevesinde emperyalizmin dünya ölçeğindeki yansımaları ve yaşanan başka olaylar: İsrail’in terörize faaliyetleri, Suriye’de birkaç yıldan bu yana yaşanmakta olanlar, Uludere katliamı…

Demek ki Çile Kırgını’nı ahenkli kılan bir başka yön içeriği oluşturan zihniyet unsurları. Bu unsurların kurguya hakkıyla ve layıkıyla yedirilmesi. Bununla ilgili başka örnekler de sunalım: İkinci bölümde Ayla ile ona mutsuz bir evlilik yaşatan Suat’ın cidden tehlikeli geçimsizlikleri anlatıladursun, arka planda Türkiye’deki işsizlik sorunları yahut bunu körükleyen tembellik psikolojisi sorgulanmadan geçilmez. Beri tarafta Ayla’yı kocasının kurşunlarından kurtarmak için öne atılan Leyla’nın iç dünyasının en iyi anlatıldığı bölüm sanki burasıdır…

“Cinayeti gördüm.” yerine “Cinayeti gördü.” cümlesiyle başlanılan üçüncü bölümde Suat ile Ayla’nın kızları Nilüfer Sevindik’in anlatımı yapılır. Bu bölümün diğer bölümlerdekinden ayrı olarak ‘kahraman anlatıcı’ tarafından sunulmaması manidardır. Üçüncü tekil şahsın özellikle tercih edilmesi bir cinayet tanıklığı sonrası dünyası yıkılan ve ‘hasta’ olan minik Nilüfer’in anlatıcı olamayacağındandır… Bu bölümde sözün üçüncü şahsa emanet edilmesi ne kadar doğalsa, dördüncü bölümde sözün maktul Leyla Akça’ya teslim edilmesi de o kadar doğal. “Cinayeti gördüm. Ölen benim.” diye söze başlayan Leyla, hemen ardından gelen “Belki kalkarım birazdan.” cümlesiyle sanki hâlâ aramızda dolaşan bir diridir. Leyla’nın öldüğü halde diriymiş gibi durması eserin canlılığını artırır. Bu arada ölüm-dirim bahsinde ciddi sözler söylenecekse, bu romanda bunu en iyi Leyla söyleyebilirdi. Söylemiş…

Romanın en cazip bölümü bence “Seri Sıra no: 5” başlığıyla sunulan bölümüdür. Burada söze “O meşum cinaeti gördüm ama maktülün ismi Leyla değil idi!” şeklinde başlanır. Demek ki, Beşir’in babası tarafından anlatılan bu bölümde romanın ana olayının dışında, başka bir cinayetten bahsedilecek! Bir medeniyet cinayetinden mi? 1930’lu yıllara gidildiğine göre öyle görünüyor. Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak 27 Mayıs muhtırasına gelinceye kadar memlekette vukubulan çeşitli sosyal cinayetlere atıfların yapıldığı bu bölümde romanın ana kahramanlarından Beşir’in ‘lâl’ oluşuna kadarki hayatına dair bilgelere de ulaşırız.

Duvar’ın anlatıcı olduğu altıncı, Leylâ’yı sevdiği düşünülen Somalili Hasan’ın dile geldiği yedinci başta olmak üzere, romanın sonraki hemen her bir bölümü kendinden menkul bir özelliğe ve kıymete sahip. Bunları şimdilik okurlara bırakıyorum. Fakat Çile Kırgını yazarının gösterdiği başka yüksek performanlar var ki değinmeden geçmeyelim: Bunlardan birisi kişiler, olaylar, durumlar ve nesneler arası yaptığı sembolik göndermelerdir. Bir diğeri ise herhangi bir yapaylığa düşmeden Mehmet Akif’e, Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a yaptığı atıflar.

Çile Kırgını’nı bu gönderme ve atıfları merkeze alarak okumak mümkündür…

(Not: Bu yazı ilk kez 30 Ekim 2014 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

6 Nisan 2021 Salı

HAV!

bizim okulun
tüm prof.larının
deniz ya da
başka bir kıyıda
yalıları vardır

ve her yalının kapısında
“dikkat! köpek var
girilmez içeri”
levhası asılıdır.

Balıkesir, 1983

BÜTÜN CANLAR AFFEDİLMİŞTİR

saman duvarlar arasında
çelik bileklerle iç içe
yıkıntı bir yerde

-can  pazarı
-canlar satılık!..

canlar satılık
teşhir edilik vitrinde
tül bir perde değilse de
berrakımsı bir cam değilse de
can pazarı vitrini

-canlar satılık

can pazarı yakınsız güneşe
can pazarı uzaksız nem gölüne
can pazarı cansızların elinde

-canlar satılık!..
          -canlar bataklığa atılık!.. 

yıkılsın saman duvarı
çelik bilek kırılsın
yıkıntı yakılsın
-haklı, eni-sonu yıkar haksızı-
canlara can salınsın...

hükümlerim, dağları deler, benim
bütün canlar affedilmiştir!..
satın alacak holdingin alnını karışlarım
bütün canlar affedilmiştir!..

Balıkesir, 1982

(Korku Islığı kitabımdan.)

1 Nisan 2021 Perşembe

ŞİİRDEN GÜNLER -5

BALIKESİR, 22 EYLÜL 1984, HÜSEYİN FERHAD, "VE YÜRÜDÜK GECENİN ATEŞLERİ İÇİNDEN"... 

“1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü” ifadesi ve “Varlık” (Yayınları) etiketiyle Nisan 1984’te yayımlanan bir kitap var elimde. Arka kapağa şairin kısa biyografisi çıkarılmış. Buna göre, 1954’te Hassa’da doğmuş şair Hüseyin Ferhad. Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümünü bitirmiş. 78’den bu yana şiir yayımlıyormuş. Beni en çok ilgilendiren ifadeleri tırnak içinde vereyim: “… Ferhad biçim ve söyleyiş bakımından geçmiş deneyleri, gelenekten yararlanmayı iyi özümlemiş bir ozanın habercisi. Anadolu’daki eski uygarlıklardan Türkmen ve Doğu Anadolu yaşantısına uzanan geniş bir ilgi alanı, çok başarılı bir arkaik dil kullanımıyla şiirsel bir bireşime ulaşmış.” Bu metindeki “özümlemiş” ifadesi beni etkilemiş olmalı, kitabın iç başlığına “-i özümlerken…” diye bir ekleme yaptım!

Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden’in gelenekle ilgisi kitabın kurgu biçiminden başlıyor. Şair, ilk sayfalara koyduğu dört şiir ile âdeta klasik şairlerin dibâcelerini/poetikalarını hatırlatır bir görünüm sunmaktadır. Bu metinlerde bir yandan kendisine seslenerek yol ve yordam belirlerken, diğer yandan olumlu yahut olumsuz, bir şekilde beslendiği isimlere atıflar yapar.

Hüseyin Ferhad’ın beslendiği kaynaklara ve bunların çeşitliliğine dair deliller sunacak olursak, yapacağımız ilk iş, isim sayım dökümü olacaktır. Bu çerçevede kitapta yer alan gerçek veya muhayyel (itibari) kişi ve kahramanlardan bir liste sunmaya çalışayım: Bâkî, Vâsıf, Mavi Gözlü Dev (Nazım Hikmet), Vak’anüvis Pertev, Yerlik Han, Aphrodite, Oziris, Anu, Zeus, Pir Sultan Abdal, Nesimî, Şirin, Ferhad, Ruşan Ali, Hızır, Şirin, Ferhad, İbni Haldun, Spartaküs, Ali bin Mehmed, Şeyh Cüneyd, İlyas, Baba İshak, Gothama, İbni Tufeyl, İbnülrüşd, İbni Sina, Pîri Reis, Dede Korkut, Şeyh Bedreddin, Odysseus, Samed Behrengi, Mykene, Ülgen, Ay-Ana, Gün Ata, Yerlik Han, Yunus (Emre), (Tapduk) Emre, Kirke, Homeros, Pallas Athene, Sokrates, Hacı Bayram-ı Velî, Ayvaz, Hasan, Hüseyin, Arap Üzengi, Köroğlu, Hz. İsa, Hz. Muhammed…

Bu listeye göre şair, Türk tarihinin farklı dönem ve kültürel boyutları yanı sıra, Sümerler, Şamanizm, Budizm, İslâmiyet, Hristiyanlık, antik Yunan mitolojisi, antik Mısır mitolojisi, İran mitolojisi, tasavvuf vb. gibi kaynaklardan beslenmiş. Dahası, oralardan şiirsel damıtmalar yapmış. Damıtma, bazı şiirlerin adına kadar işlemiş: “Pîri Reis’in İstanbul’a Dönüşü”, “Sokrates’e Öykünme”, “Hacı Bayram-ı Velî’nin İzinden”,  İbni Haldun’a Tuyuğ”, “Pir Sultan’a Tuyuğ”…

Hüseyin Ferhad, şiir dilini bu kaynaklarla beslemekle yetinmiyor. Öyle olsa ihtimaldir ki manzum bir yığıntı ile bizi yarı yolda bırakacak. Peki, ne yapıyor yeni? Sadece birisini söyleyeyim; şiir adına bâkir sözcükler kullanıyor, hem de bol bol. İşte bir liste size: Tokaçlamak, gözer, alaf, kenger, istep, sırtarmak, kelep, küşümlemek, kekmelemek, berçenek, köşker, iğ, ulun ulun, suvarmak, kantere, tafta, savran, teşt, ispermeçet, urban, örklemek, terşi, uruk… Bunlardan bir kısmının anlamını kitabın sonuna konulan “Açıklamalar” bölümünden öğrenmek mümkün…

Şiirde eskimemiş sözcükler kullanınca, kurulan imgeler de bir o kadar özgün oluyor. Bununla ilgili örnek dizeleri sıralayalım: “tan rengiyle yu rüzgârı”, “Gök bir ses sağanağıdır”, “Duruşunun kırmızı gölgeleri düşüyor yüzümüze”, “Pir Sultan’ın boğazını parmaklarına dolayan çengel”, “Pazubendimizdeki demir kanaviçenin mil izinde/durur min-el’aşk koparılmış bir çiçek gibi”, “Seslerin yankısı kalır batık bir gemide/bir kıvılcım, bir ezik kurşun, yeşil bir dal/bir âyînin kan ve tuzla durulanan kederi.”, “Gözkapaklarımıza ceylanlar iniyor gökyüzünü soluyarak”, “dağlar sâda veriyor ulun ulun, su şırıltıları/ayak uyduruyor rüzgârın uyumsuz dansına.”, “Atlar suvarıyor bir yalakta,/tuzla durulanıyor kirpiklerindeki buğu.”, “Gözerimin çevreninde unutulmuş bir iklim”…

Hüseyin Ferhad geleneksel olanı katışıksız bir veri olarak kullanmıyor. Gerek maddi kültür birikimini gerekse şiirsel söyleyiş biçimlerini ele alırken, onları bilinçli bir işçiliğe tabi tutuyor, yoğuruyor, yeniden üretiyor. Kendi tarih bilincinin, dünya algısının ve şair marifetinin imbiğinden geçiriyor. Olması gereken de bu değil mi? Dediklerimizi örneklendirelim. Önce kültürel ele alış ile ilgili bir iktibas. “Pir Sultan’a Tuyuğ” şiiri:

Asıldık ak köynekli seher yelinde bir sabah

Abdal gönlüm görklü Sultan’ım dilimin Pîr’i

Ölüyü diri gördük külüng seslerinde ham demiri

Evvel ebed insan adına lâ ilâha illallah!” (s. 62)

Biçimsel veya söyleyişe dayalı kullanım ile ilgili dönüştürmeye ise örnek olarak “Kınalı Serçe” şiirini verebiliriz. Özellikle halk şiirinde gördüğümüz “Deyişme”(Karşı-Beri, Müşaare) tarzı şiir söyleme geleneği, “Asker” ve “Köylü” adlı iki kahramanın karşılıklı diyaloglarıyla tekrar ele alınmış. Dönüştürme, sadece nazım birimi ve şeklinde yapılan serbestlik değil, ayrıca teatrallik ve temada görülen toplumsallık ile üst nitelikte…

Şair, yakın geçmişin şiirsel birikiminden de etkilenmiş görünüyor. Sözgelimi İkinci Yeni şiirinin yahut Nazım Hikmet’in izlerini sürebiliriz onun şiirlerinde.

Örneğin şu dizeleri İkinci Yeni ile elde edilen kazanımlarla açıklayabiliriz: “Duruşunun kırmızı gölgeleri düşüyor yüzümüze”, “Yurdumuzun göç ebe seccadesi üzerinde/çapraz fişekli çete çocuklarıyız”, “Gecenin karanlıklar sağıcısı ay/süt güğümünü boşaltıyor yamaçlardan aşağı”.

Şu dizelerde de Nazım’a göndermeler vardır: “Ne Bâki, ne Vâsıf, ne Vak’anüvis Pertev/ne sultan-ı şuarâ anlatabildi bize bizi./Kırk ambara kilitledi onları o Mavi Gözlü Dev”, “Bizler ki çocuklarıyız at sürenlerin Akdeniz’e”, “bir çocuk okşuyor onları gözleriyle/mırıldanıyor: ‘Suda balık..’ Sonra kalkıp gidiyor ekin tarlasına.”

12 Eylül sonrası yayımlanan bir kitap Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden. Kitaptaki şiirleri dönemin ruhu bağlamında okursak pek çok malzeme çıkarabiliriz. Üstelik bir yerde “tarih düşürmek”ten de bahsediyor şair. Fakat imge yüklü bir şiir kaleme aldığı için, söz konusu dönemselliği kolaylıkla tespit etmekte zorlanabiliriz. Deneyelim: “Batan bu teknenin sol yolcusu ben değilim”, “Seslerin yankısı kalır batık bir gemide”, “bir âyinin kan ve tuzla durulanan kederi”, “Umutsuzuz. Umutlarımız gibi yitiyor ellerimizle/tuttuğumuz karayazgılı çocukluğumuz”, “Gece uyuyor daha. Sabah Yıldızı doğmuyor bir türlü. (…) Umarsızız, umarsızız, umarsız.”, “önlerinde diz çöküyoruz/silahlarının pasını/isini/kirini tükürüğümüzle silmek için,/üstelik boyun eğiyoruz”, “İşkenceciler salâ veriyor bir sunakta.”, “Yurdumuz, sanki aklımızla yüreğimizin sarmaşık duvarı/bir huğ”… Bu dizelerdeki edilgen söylemler, ister istemez söz konusu dönemle ilişkili okunuyor. Yanılgı payını yedekte tutabilirim.

Kitaptaki şiirleri okurken, şu notları da kaydettim: “İmgesel bir militanik şiir…” (“Ertelenen Bir Yenilgiden Sonra” için); “Toplumcu, pastoral, epik…” (“Işık Arayıcıların Türküsü” için); “Öyküleyici anlatım” (“Çayırkuşları”nın ilk dizeleri bağlamında); “Nesir” (“Fabrikalarla dolu kıyı kentlerimiz: İzmir, Antalya, Mersin” dizesi için.); “kanatlarında!” (“acılar taşırım serçelerin bir kanadında.” dizesindeki “bir kanadında” yerine.); “Güzel” (“Dönüşüm” şiirinin ilk bendi için)…

“Güzel” ile bitirelim:

“Ayışığıyla doldurmuşsun testini Güllü bacı,

bak, sen yürürken dökülüyor eteklerine.

Taçyapraklarını doluyor saçlarına fistanındaki iğne

oyayla işlediğin iğde ağacı.” (s. 53)


(Bu yazı ilk kez İnsaniyet.net'te yayımlanmıştır.)