13 Ekim 2022 Perşembe

BİR THOMAS BERNHARD KONTRPİYESİ

Kıssadan hisse tarzında olmasa da tematik bağlamda Thomas Bernhard metinlerinin hemen her biri devasa bir hayat dersini yüklenmiştir. Fakat bunlardan ders alıp da münasip bir tutumu takınmak da sanki imkânsız gibidir. Çünkü her hâlükârda bir çıkmazı da barındıran anlatılar bunlar. 

Okurlarının Thomas Bernhard’ın metinlerine takılıp kalmaması mümkün mü? Onlardan birisiyim son zamanlarda. Wittgenstein’in Yeğeni, Beton, Ucuza Yiyenler derken şimdilerde Ses Taklitçisi’ni (Çev: Sezer Duru, YKY, İst., 2020) okuyorum. Türkçeye de çevrilen ve okuma listemize girebilecek nitelikte bir düzineden fazla kitabını da yüksek ihtimaldir ki zamanla elimize alacağız: Neden, Mahzen, Nefes, Soğuk, Çocuk, Odun Kesmek, Bitik Adam, Eski Ustalar, Yok Etme, Yürümek, Düzelti, Goethe Öleyazıyor, Ungenach, Kireç Ocağı, Sarsıntı… 

Avusturyalı bir ailenin çocuğu olarak 1931’de Hollanda’nın Heerlen şehrinde dünyaya gelen Bernhard, yatılı okullar, bakkal çıraklığı, akciğer hastalığı gibi farklı badirelerle yaşanan bir eğitim öğretim çağı yaşar. Bir süre müzik ve oyunculuk öğrenimi görür. Sonrasında serbest yazarlık ile söz keser. 1989’da Gmunden’de (Yukarı Avusturya) dünyasını değiştirir.

Ses Taklitçisi’nde Thomas Bernhard yaşantılardan, gözlemlerden, duyumlardan velhasıl daima yaşanmış olay ve durumlardan el alarak yazdığı küçük anlatıları bir araya getirmiş. Gelişigüzel, birkaç metnin giriş cümlelerinden iktibas edelim: 

“Oslo yakınlarında aşağı yukarı altmış yaşında bir adamla tanıştık.”

“Hiçbir zaman aynı işyerinde çalışmamış olan Salzburg’lu bir evli çift…”

“İnnsbruck’da bir tütün fabrikası ve Stams’ta eğlence evi diye anılan bir eve sahip olan amcamız, …”

“Bize komşu yaşlı bir kadın hayırseverlikte çok ileriye gitmişti.”

“Doğu Tirol’lü bir dağ rehberinin oyununa gelen birkaç İngiliz onunla birlikte Drei Zinnen’e çıkmış, …”

Böyle böyle başlayan ve kimisi iki üç satır, bir kısmı bir paragraf, pek azı bir sayfaya yaklaşan 100’den fazla metin var kitapta. Bunları “öykü” diye sunmuş yayınevi. Acaba bu metinleri moda bir deyimle küçürek öykü kategorisine dâhil edebilir miyiz? 

Kıssadan hisse tarzında olmasa da tematik bağlamda bu metinlerin hemen her biri devasa bir hayat dersini yüklenmiştir. Fakat bunlardan ders alıp da münasip bir tutumu takınmak da sanki imkânsız gibidir. Çünkü her hâlükârda bir çıkmazı da barındıran anlatılar bunlar. 

“Mutluluk” (s. 99) başlıklı metin üzerinden görelim okurun kontrpiyede kalma ihtimalini:

“Ülkelerde iktidar olanlar iyice güçlü olduklarında ve iktidarlarının uzunca sürmesiyle yalnız tüm halkın zenginliğini değil, aynı zamanda ülkelerindeki düşünce zenginliğini de yok ettiklerinde, birçok ülkede hâlâ birçok insan birdenbire ve doğal olarak da sık sık iktidar sahiplerinin en hain biçimde öldürülmelerine ve anarşinin hüküm sürmesine şaşırıyormuş. Geçen hafta başbakanın öldürüldüğü, kendisinin kaçabildiği o devletten gelen bir profesör bana, mutluluktan söz edebiliriz, dedi. Ama profesör yeniden ülkesine döndüğünde, daha sınırda tutuklandı ve hapse atıldı, oysa bu arada öldürülenin ta karşıtı olan yeni bir başbakan başa geçmişti.”

Ses Taklitçisi’nden “Mutluluk” küçüreğini elbette bilinçli olarak seçtim. Niye’si yok bunun, çünkü dünüyle, bugünüyle Türkiye tarihinin neredeyse hemen her dönemiyle örtüşen vakıalardan bahsediliyor burada. Hatta kimi okur bir an galeyana gelip “Tam da bugünün Türkiye’sini, mevcut siyasî süreci anlatıyor.” diyebilir “Mutluluk” için.  Tabii galeyan dediğimin içinde “şimdi”ye yönelik bir miktar ön yargı ile “şimdi”nin uzun yıllardan sonra oluşturduğu çokça hüsran ve “mutsuzluk” da yer almaktadır. 

Sadede gelip şöyle diyelim: “Mutluluk” metni hangi ülkeyi anlatıyor, muğlak. Fakat iktidar taraftarı yahut karşıtı, fark etmez, orada anlatılan profesörün benzerleri ile Türkiye sosyolojisi içinde sıkça karşılaştığımız oluyor. Kuşkusuz sorun onların tercihinde değil, sorun, sosyolojik sürece her daim bir despot abrakadabranın çöküvermesinde… 

Sözü daha bir somut söylemenin sırası geldi çattı. Bilenler bilir, yaptığım işler arasında editörlük de vardır. Bu ilgim gereği, yazılacak çizilecek konuların ve bunların üstesinden gelebilecek yazarların peşinde koşuşturup dururum. Gerek konu tespiti gerekse yazar takibi, hayli hassasiyetler gerektirir. Malum, zorlu bir uğraştır bu. Gelgelelim, işin zorluk derecesi günden güne daha da artmaktadır. İsterseniz son bir ay içinde yazılması için belirlediğim konuları ve bunları yazmaları için teklif götürdüğüm yazarlardan aldığım yanıtları şuraya sıralayayım:  

“Muhafazakâr Otorite Ulusalcı Söylem” temalı bir yazı çıkar mı kaleminden?

“Siyasette Travma Dilde Sapma” konulu bir metin yazabilir misin?

"Mehmet Âkif’in Şiirlerinde Siyasal İktidar Sorunu” temalı bir yazı yazabilir misiniz? 

“Sinemada Otoriteye İtiraz” çerçeveli bir yazı yazabilir misin?

“Nazım Hikmet’in Taranta Babu’ya Mektuplar’ında Otorite Eleştirisi” konulu bir yazı yazman mümkün mü? 

“Sezai Karakoç şiirinde otoriteye itiraz var mı? Hangi otoriteye? Bir makale çıkar mı? Onun metinlerinden hareketle bugüne dair bir şey söylenebilir mi?”

Şimdi de yazarlarımızdan aldığım yanıtların bir kısmını sunayım: 

“-Mevzu sıkıntılı. Yanlış anlamalara müsait.” 

“Yok dostum, havamda değilim. Konu da bana uygun değil zaten.”

“Beni mazur görün, konu çok cazip ve yazılması elzem ama benim asabımın kaldırmayacağı kadar zor bir dönem yaşıyoruz. Böyle bir yazıyı başlasam bile bitiremem. “ 

 “- Vaktim yok maalesef.”

Vermek istediğim yazı konuları yoluyla pek muhterem yazarlarımızı hayli zorladığımın farkındayım. Onların geri bildirimlerini de ciddi ve önemli buluyorum. Bernhard’ın “Mutluluk” kontrpiyesi ile birlikte düşününce, yazarlarımızın hem “şimdi”nin hem de geleceğin muktedirlerinin muhtemel tercihlerini kara kara düşünmelerini normal buluyorum. Sonuçta her halükârda “ipin ucu bir zalimin elinde”.

MEZAPOTOMYA'DA HÜZÜN

Mezopotamya’da Hüzün Abdülmelik Fırat ile yapılan uzun bir söyleşinin kitabı. Yıllar önce yapılan ve fakat çeşitli hassasiyetler ve imkânsızlıklar sonucu yayımlanamayan bir söyleşiden bahsediyoruz. 21 yıl önce oldukça zor şartlarda yapılmış söyleşi.

Yazar, şair ve aksiyon adamı Aydın Işık, 2002’nin başlarında, günler ve geceler boyu, büyük bir özveri ve sabır göstererek konuşturur Abdülmelik Fırat’ı Yalova’daki ikametgâhında. 

Kasetlere yapılan ses kayıtları, nice badirelerden sonra nihayet geçtiğimiz aylarda kitap olarak gün yüzüne çıkabilir. Beyan Yayınları’ndan Haziran 2022’de yayımlanan kitabın ilk okurları arasında yer almanın heyecanıyla eser hakkındaki görüşlerimizi paylaşmak istiyoruz.

Mezopotamya’da Hüzün ile ilgili ilk bilgileri kitabın başına konulan ve eserin macerasını anlatan “21 Yıldır Yayınlanmayı Bekleyen Bir Röportaj” başlıklı metinden yararlanarak vereceğiz. 

28 Şubat postmodern darbe dönemi kapsamında değerlendirebileceğimiz 2000’li yılların hemen başları, aynen 1990’lı yıllarda olduğu gibi beyaz renkli Kartal otomobillerle insanların kaçırıldığı ve faili meçhullere kurban edildiği karanlık dönemlerdi. Aydın Işık ve arkadaşı Avukat Mehmet Ballı, bu dönemde haksız yere yargılanan ve hüküm giyen Müslümanlara farklı düzeylerde yardımlar yapmaktadır. Bu dönemde vuku bulan ve “Yarım Kalmış Bir Faili Meçhul” olarak kamuoyuna yansıyan “Ercüment Öztürk olayı”ndaki takipçilikleri, Işık ve Ballı ikilisinin Abdülmelik Fırat ile yollarının kesişmesini sağlar. Bu kesişme Türkiye’de insan hakları, özgürlükler ve zulüm üzerine yapılan bir sohbetten sonra, Mezopotamya’da Hüzün kitabının doğumuna yol açacak başka bir buluşmaya zemin hazırlar. 

Abdülmelik Fırat, bilindiği gibi Şeyh Said’in torunu olarak 1934’te dünyaya gelmiş, daha iki yaşındayken sürgünle tanışmıştır. 1957’de Demokrat Parti’den parlamentoya giren Fırat, 1960 darbesinden sonra Yassıada’da yargılanmış, 5 yıllık hapis cezasını Yassıada ve Kayseri cezaevlerinde tamamlamış bir siyasi kimliktir. 1991-1994 yılları arasında DYP’den tekrar meclise giren Fırat, daha sonra istifa ederek Hak ve Özgürlük Partisi’ni kurmuştur. 2009’da vefat eden Abdülmelik Fırat, Mezopotamya’da Hüzün’de Aydın Işık’ın sorularını büyük bir dikkat ve hassasiyet ile en ince ayrıntılara varıncaya kadar yanıtlar.

Fakat söyleşi süreci burada tamamlanmaz. Sırada 12 kasetlik ses kaydının çözümü vardır. Aylarca süren bu faaliyet son iki kasete gelinceye kadar sürer. 12 kasetten 10’u çözülmüş, kâğıda aktarılmıştır ama o günlerde Aydın Işık’a yönelik olarak gelişen bir baskın sonucunda kasetlere polis tarafından el konur. Velhasıl elimizdeki kitap, kurtarılan 10 kasetin çözümünden geriye kalan materyalden ibarettir. 

Peki, Mezopotamya’daki Hüzün’de Abdülmelik Fırat ne tür soruları yanıtlıyor? Diğer bir ifade ile kitabın içeriğini oluşturan hususlar neler? Bunları birkaç gruba ayırabiliriz. Başta Abdülmelik Fırat’ın dedesi Şeyh Said bağlamında ve o dönem İslamcılık ve Kürtçülük hareketleri; tasarımcıları ve paydaşlarıyla birlikte Türkiye rejiminin farklı yapı ve zihniyet gruplarına yönelik tutum ve yaptırımları; Abdülmelik Fırat’ın siyasî ve İslamî tutumları çerçevesinde Kürt hareketinin yönelimleri, durumu ve geleceği… Sorulardan seçmeler yaparak da ipuçları verip merakları giderebiliriz: Şeyh Said’in kimliği, yapmak istedikleri, başta Mustafa Kemal olmak üzere devrin muktedirlerinin ona ve temsil ettiği kitlelere karşı tutunduğu tavır ve uygulamalar, bunların mahiyeti, Kürtlerin kaderlerini tayin hakkı ve İslamcı kimlikleri, Kürt beyleri ve kanaat önderleri arasındaki ilişkiler, bölgedeki uluslararası politikalar, Kürt isyanları, Şeyh Said hareketi içinde yer alan etnik gruplar, sonraki dönemlerde bu harekete yönelik bakışlar, Abdülmelik Fırat’ın hayatına, dini ve siyasi duruşuna dair ayrıntılar… 

Bu ve bunlara benzer pek çok ayrıntıyı okuyabileceksiniz Mezopotamya’da Hüzün’de. Uzun yıllar önce yapılan ve aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ güncelliğini koruyan bir söyleşinin dökümünden oluşan bu eserin, sosyal tarihimizde kapalı kalmış nice bilinmeyene ışık tuttuğunu siz de fark edeceksiniz. Hatta ihtiva ettiği konular bağlamında yeni tartışmalar oluşturacağını, bazı konuları yeniden değerlendirmek için kamuoyunun gündemine getireceğini göreceksiniz. Bu kitabı okumayı ihmal etmeyin derim!

9 Ağustos 2022 Salı

YENİ “SON ADAM YAZINI” ÇAĞI

Jean-Baptiste-François-Xavier Cousin de Grainville (1746-1805) ölümünü müteakiben (1805)  yayımlanan Le Dernier Homme (Son Adam) adlı romanıyla fantastik edebiyata ölümsüz bir eser bıraktı. 20 yaşında (1766) rahip olarak meslek hayatına başlayan Grainville, felsefe, tiyatro, tercüme gibi farklı alanlarda yetkinliği ispat etmiş başarılı bir yazardı. Böyleyken, ömrünün bir kısmında iç içe yaşadığı Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları gibi siyasal ve toplumsal olaylar onu derinden sarsmıştır. Bu sarsılma onu farklı yönelimlere sevk eder: Rahiplikten ayrılır, Son Adam’ı yazar, intihar eder!

Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları gibi çağının yerli ve milli (otoriter/totaliter) ütopyalarına ve bu ütopyaların toplumda ve kendisinde oluşturduğu “kötü”, “karanlık” ve “hastalıklı” ortam, süreç ve ruh hallerine karşı verdiği en önemli tepki, anti-ütopik (distopik) bir eser yazması oldu. “Dünyanın sonunu tasvir eden ilk modern roman” olarak şöhret bulan Son Adam, bir yandan üreme yetisini kaybetmiş insanların soylarını devam ettirebilmeleri için çareler arayan, diğer yandan son anlarını yaşamakta olan dünyanın ömrünü uzatmak için mücadele eden Omegare’ın öyküsüdür. Adının Yunan alfabesinin son harfi olan Omega’dan mülhem olduğunu varsayarsak, Omegare’ın “son adam”lığı perçinleşmiş olur.

Le Dernier Homme’un ilginç bir yayımlanış macerası var. Bu macerayı 2002’de kitabın İngilizce baskısına önsöz yazan Ignatius Frederick Clarke ile eser hakkında ciddi bir makale yazar Amy J. Ransom haber vermektedirler: Yazarın ölümünden sonra yayımlanan eser, kendi dilinde pek karşılık bulmaz, sükût suikastine uğrar. Yaklaşık on ay sonra ise the last Man or Omegarus and Syderia: A Romance in Furutity (Son Adam veya Omegarus ve Syderia, Gelecekte Bir Romantizm) adıyla fakat telif bir eser izlenimi verilerek İngilizce yayımlanır. Bu işi yapan çevirmen, hem kendi hem de Grainville’in adını künyeye koymaz. Böylece kitap İngilizler tarafından anonim bir eser olarak bilinir. Bu arada anonim metin İngiltere’de büyük sükse yapar, pek çok yazar ona benzer yeni edebî eserler yazar. Amy j. Ransom eserin taklit veya uyarlamalarını yazmaya kalkışan güçlü bir azınlığın Fransa’da da ortaya çıktığını belirtir. Son Adam hakkında Son Adam: Kıyamet Şiirleri (Çev. Emre Erol, Fihrist Yay., İst, 2021) adlı antolojik eserin girişinde bilgiler sunan Utku Haspulat, özellikle bir şeye şaşırdığını belirtir: “Beni oldukça şaşırtan bir diğer durum ise, orijinal eserin Fransa’da, korsan anonim tercümenin ise İngiltere’de belli çevrelerce değer görmesine rağmen 2000’li yıllara kadar bu iki eserden birinin diğerinin tercümesi olduğunun anlaşılamamasıdır.

Grainville’i bugün “rahmetle” anıyor olmamız boşuna değil. Dahası böyle bir karşılığa ilk kez mazhar olmadığını, yaptığı öncülükle 19. Yüzyılın başlarında, İngiliz romantik şairlerine ilham kaynaklığı ettiğini belirtelim. Bu şairlerin “kıyamete, ölüme, dünyanın ve insanlığın sonuna dokunan şiirleri”ni çevirerek üstte bahsettiğimiz Son Adam: Kıyamet Şiirleri antolojisini hazırlayan Emre Erol, Lord Byron’un “Karanlık”, William Blake’in “Kudüs”, John Keats’ın “Bir Bülbüle Gazel”, Edgar Allan Poe’nun “Mahkum Şehir”, William Wordsworth’un “Dünya Bizimle Çok Fazla”, Thomas Campbell’ın “Son Adam”, Thomas Hood’un “Son Adam”, Lelitia Elizabeth Landon’ın “Ölüler Şehri” ve Thomas Lowell’ın “Son Adam” adlı şiirlerini tercüme edip orijinalleriyle birlikte takdim etmiş. Bu şiirlerin Grainville’in Son Adam’ından el aldığını yahut onun oluşturduğu geleneğe eklemlendiğini antolojik çalışmanın arka kapağındaki satırlarında Ömer Alkan da belirtir: “Bu şiirler, ruhları itibariyle aynı kaotik gerilimden beslenmektedir: şehirlerin ve dünyanın yıkımının tutkulu anlatısı. Bu eerlerin ilham kaynağı, Jean-Baptiste de Granville’in ‘Son Adam’ adlı apokaliptik distopya anlatısıdır denebilir. Aynı meclislerde bulunan (…) bu romantik şairler, bir yazın meydana getirmişlerdir: Son Adam yazını.”

Bugün maalesef “Son Adam yazını” oluşumuna zemin ve ortam hazırlayan birtakım aparatlarla boğuşup duruyoruz. Hayatta kalabilmek azmi ile ölümü arzulamak eğilimi arasında gelgitler yaşayan benliğimiz, kuşkusuz hem tensel hem de tinsel bir var olma mücadelesi içinde debelenip duruyor. Her bakımdan ulusal mütenafir ütopyalara bağlı olarak gelişti, gelişiyor bu süreç: Özgün duruş ve özgür bakış sahibi olanlarımızın duygusal ve düşünsel dünyalarına yönelik mütecaviz muktedir yaklaşımları; gerçek hayattan sanal âleme her ortamda öne çıkarılan kriminalize etme süreçleri; mülkiye ve adliye saraylarına çöken hakikatsizlik geleneğinin oluşturduğu vicdansızlık; tarımdan turizme, sanayiden endüstriye her alana sirayet ettirilen tertipsizlik ve üretimsizlik sistemi; enflasyonist ekonomik baskılarla örülü fiyatlandırma terörü ve ortaya çıkan karaborsa düzeni; sağlıkta, eğitimde, ailede, sokakta, hayatın hemen her ortamını şiddetle kuşatan sefihlik…

 Bütün bu kıyamet alametleri, yeni bir “Son Adam yazını”nın oluşumu için az şey midir? Ne bahtsızlık ki bu "yazın"ın oluşum süreci bizim çağımıza denk düştü. Böyle bir çağı yaratanlara hangi lenî cümleleri kursak boşuna…

Ankara, 11 Temmuz 2022

7 Temmuz 2022 Perşembe

AYIN ŞİİRİ: ALİ TACAR’IN “KÖR LEŞ – MEDİK LERİ MİZDEN MİSİNİZ” ŞİİRİ

Sen konuşursan aşka vuslat tebarüz etmeyebilir

Diyalektik olarak bu

Sayın yargıç şapkası, ve birbirlerine kitaplar okuyan kızlar

Bir vapur onun için salt gerçektir

Suskunluğu kırmızı düşürür

Pencereden topluma bakılır

 

Yargıçlar bıyıklı ve yasalara gitmek isterler

Kocaman kocaman açarlar gözlerini

Oturdukları yerde yasaklar

 

Soyut bir mayıstı, 0 45 aldım kendime

Tükenmiyordu İstanbul, tükenmiyordu Laleli

Beyoğlu tükenmiyordu

10’a dair konuştum, her şeyi anlattım

0 45 İspanyol mavzeridir

Aldım kendime

 

Bundan 5 dakka mukaddemdir şiir yazıyorum

Usul usul, modern modern

Kendimi yanılmazdan işliyorum, hangi beyin oğlu kuş uçuyor

Göğü kim gürlüyor?

Soruyorum kendi hizamda buradayım

Marifet ilk önce okuldan dönerken

Yağmura hep abla derdi

7. Nisan günü 10’a “merhaba kızım” dendi

Yanımda 0 45 vardı, aldım ya

Çok İspanyol şarabın önünde, Lorca taklitten muaftı, beynelmilel vardım

Durup konuşup susup söyledim

2022 kere muntazaman mayıstı

Sabah olunca herkes birbirini anlamış gibi yapıyordu

Üstte kaldım, intihar etmedim

Yasaklardavardı.

Ali Tacar (İstanbul-?) şiirleri henüz bir kitabın iki kapağı arasında toplanmamış bir şair. Bununla birlikte onun şiir ve diğer çalışmalarını Varlık, Dergâh, Hece, Mahalle Mektebi, AKalemler, Ayarsız, Kirpi, Mahal, Ze, Aydos, Edebistan, Erik Ağacı, Sinada, Efruz, Sis, Bûtimar, Mavi Yeşil, Alarga, Şiar gibi dergilerden okuyarak sanat anlayışı hakkında bir fikir edinmek mümkün. 

Alman Dili ve Edebiyatı öğrenimi gören Tacar, Almanca ve İngilizce’den yaptığı edebî ve felsefî çevirilerle de dikkat çeken bir isim. Bu yönünü bir kitapla taçlandırdığını, Masahiro Morioka’nın 2003’te Japonya’da yayımlanan Mutsu Bunmei Ron adlı eserinin ilk bölümünü, yazarının İngilizce için yaptığı tercihe bağlı kalarak, Acısız Medeniyet adıyla Türkçe’ye çevirdiğini belirtelim. Ali Tacar şiirine dair çıkarımlarda bulunabilmek umuduyla bu eseri de okuyup inceledik.

İsterseniz bahsi geçmişken Morioka’nın “acısız medeniyet” teorisine kısaca temas edelim: İnsanlığın ideali “acı ve zorluk çekmeden” yaşanacak bir medeniyettir. Bunun için insanlık “kendi kendini evcilleştirmek”, adeta “bir yoğun bakım ünitesindeki” hasta yahut “evcil hayvan fabrikasındaki evcil bir hayvan” gibi olmak zorundadır. Aslında “modern medeniyetin yaratmaya çalıştığı insan varoluş biçimi” tam da bu olup insanlık sekiz yolla sistemli bir şekilde evcilleştirilmektedir: Yapay bir ortama yerleştirilerek, yiyecekleri otomatik olarak sağlanarak, doğal tehditlerden uzaklaştırılarak, üremeleri kontrol altına alınarak, itaatleştirilerek (köpekleştirilerek), fizikî dönüşüme tabi tutularak (bu süreç içinde kendiliğinden oluşur), ölümleri kontrol altında tutularak, köleleşerek veya yazarın ifadesiyle gönüllü bağlılık yoluyla… Bunlardan ilk altısı Hideo Obara tarafından ortaya konulmuştur. Son ikisi Masahiro Morioka’nın ilavesi. Biz bunlara bir soru cümlesi ekleyeceğiz: “Gassal elindeki meyyit”ten ne farkı var bu evcil hayvanın?

Bu özetten sonra şiire dönebiliriz: “Kör leş – medik leri mizden misiniz” şiiri, biçimsel kurgu bakımından dört birimlik bir şiir. Birimler sırasıyla 6, 3, 6 ve 15 dizeden oluşuyor. Bu dizilişin özel bir tercihe bağlı kalınarak oluşturulduğunu sanmıyoruz. Fakat bu biçime anlam veren içerik çerçevesinde her bir söylem unsurunun hassas bir bilinç ile kullanıldığı muhakkak. Kanaatimizce bu bilinç şiirin başlığından başlıyor. Başlığın, gördüğümüz gibi hecelere ve daha büyük parçalara bölünmüş olarak yazılması bunun yansımasıdır. Metin içinde ise dizeler (cümleler) seviyesinde tezahür eden benzeri bir bağlaşıklık tercihi, başta söyleyici özne (şair) olmak üzere, genel olarak insan dünyasında meydana gelen yabancılaşma ve parçalanmaya dikkat çekmektedir. Böylesi hallere maruz kalan bireyin iç direnişine yönelik bir gönderme de diyebiliriz buna. Morioka’nın “acısız medeniyete” intikal için ileri sürdüğü “evcilleşme” (kendi kendini evcilleştirme) teorisine bağlayarak okuyacak olursak şöyle de diyebiliriz: İnsaniliğe yabancılaşmak istemeyen, evcilleşmeye itiraz eden bireyin karşı koyuşu. Bu anlamda “körleşmek” evcilleşmek, olumsuzu ise buna razı olmamak, tepki göstermektir. Şu halde diyebiliriz ki şiir, başlığından başlayarak “meyyit”liğe rıza göstermeyen, böylece muteriz duruşlar sergileyen “birey”in duyuş ve düşünüşünün tepkisel yansımasıdır.   

 Metnin içindeki bağlaşığın yapısı başlıktaki ile tıpatıp aynı veya benzer değildir. Başlıkta, başlığı oluşturan ses öbekleri gelişigüzel bir parçalamaya tabi tutulurken, metinde daha büyük birimler olan dil ve anlam birlikleri birbirleriyle ilişiksizmiş gibidir. Böylece metin boyunca, konu birliği içeren birimler yerine, farklı ruh tellerine sahip farklı benliklerden terennüm edilmiş havası taşıyan söz yığıntıları birbirini takip ediverir. Bununla birlikte birimlerde anlam birliği görünüş itibariyle sağlanmaz, bağdaşıklık alışılmamış düzeyde seyreder. Bu manzarayı ilk bent üzerinde şöyle izah edebiliriz: Şiire ikinci tekil şahsa yönelik “aşk” ve “vuslat” terennümüyle girilir fakat hemen ardından “yargıç şapkası”na ve “kitaplar okuyan kızlar”a atıflar yapılır. Bunlarla da iktifa edilmez, “vapur”un (kim için?) “salt gerçek”lik olduğu vurgusu yapılır. Son iki dizenin bağlandığı özne veya mefhum da tümden belirsizdir: “Suskunluğu kırmızı düşürür/Pencereden topluma bakılır”! Benzer durumlar sonraki bentlerde de devam ettirilir.

Parçalanmanın dilsel oyunlarla, alışılmışın dışındaki bağlaşıklık ve bağdaşıklıklarla deklare edilişi şiirde bir bütünlüğün olmadığı anlamına gelmemeli. Tersine, bu tercihle nitelikli bir yapı oluşturulmakta, iddialı bir duruşa imza atılmaktadır. Bu arada her ne kadar birimler içinde unsurlar arası bir birlik sağlanmazken birimler arasında linkler atılmakta, halkalar oluşturulmaktadır. Sözgelimi altı birimlik ilk bentteki “yargıç şapkası” üç dizelik ikinci bendin tamamıyla anlamsal bağ kurmaktadır:

Yargıçlar bıyıklı ve yasalara gitmek isterler

Kocaman kocaman açarlar gözlerini

Oturdukları yerde yasaklar

Dikkat edilirse bu üçlüğün son dizesi ile şiirin son dizesi arasında da söylem ve içerik bakımından bir uyum vardır. Fakat şiirin üç sözcükten oluşan bahsettiğimiz son dizesi yine dilin yaygın kullanımın dışında tek parça halinde yazılmış. Gerek şiirin son dizesi olması gerekse anlamsal olarak hüküm ifade etmesi şiirin öne sürdüğümüz öğretisini zedelemez, tersine pekiştirir:

Yasaklardavardı.”

Birimler arası link atımı başka söz birimleri ile de yapılır. Sözgelimi altı dizelik üçüncü bentteki “Soyut bir mayıstı” cümlesinin “mayıs”ı son bendin 12. Dizesindeki “2022 kere muntazaman mayıstı” dizesinde de yer alır. Yine “0 45 aldım kendime” ifadesi metnin farklı yerlerinde “0 45 İspanyol mavzeridir/Aldım kendime” ve “Yanımda 0 45 vardı, aldım ya” şeklinde tekrarlanır. Tekrarlar arasında “İspanyol”un “Çok İspanyol şarabın önünde,” derkenki tekrarlanışı; yanı sıra “Tükenmiyordu İstanbul, tükenmiyordu Laleli/Beyoğlu tükenmiyordu”, “Usul usul, modern modern” gibi tekrarlar da sayılmalı. Fakat bütün bunlar şiiri müzikal bir form haline getirmek için değil. Esasen şairin böyle bir kaygısı yok. Dahası oluşabilecek şiirselliği bozmak ve şairaneliğe prim vermemek için bilinçli bir teşebbüse girişir. Üstelik bunu poetik bir ilke olarak başka bir şiirinde, “Ben nasılsam öyle, bu şairanelik canı cehenneme” diye başlayan “Ali’nin Durumları” adlı metninde özel olarak belirtir. Bu noktada,  sadece ele aldığımız şiirinde değil, başka şiirlerinde de karşımıza çıkan uzun ve birbiriyle uzlaşmaz söz dizilerini kullanması, tahkiyeli anlatıma sarılması makul kabul edilmelidir:

Bundan 5 dakka mukaddemdir şiir yazıyorum

Kendimi yanılmazdan işliyorum, hangi beyin oğlu kuş uçuruyor

Çok İspanyol şarabın önünde, Lorca taklitten muaftı, beynelmilel vardım

Sabah olunca herkes birbirini anlamış gibi yapıyordu”.


Bu makul tutumu başka şiirlerinde de görelim:

Ne ki o dediğin her şeyde, göğe uzanan bir dilemma, sürükleyen kuytuyu” (Boşluk)

Sorgularken hayatı, kibar bir çelişki, alnımda tutunan tahterevalli” (İsimsiz)

Eski Rus melankolisi, Raskolnikov şapkası, kabına sığmamak var” (Ali’nin Durumları)

 

Görünüşte gelişigüzel fakat kanaatimizce oldukça ustalıklı bir şekilde yapılmış muhteva atlamaları (konudan konuya, unsurdan unsura geçiş) kimi sürprizler sunmuyor değil. Hiç beklenmediği, umulmadığı bir anda söylenen şu dizeler duygusal yoğunluğu da yükselterek oldukça çarpıcı oluveriyor mesela:

Marifet ilk önce okuldan dönerken

Yağmura hep abla derdi

Yine, şiirde herhangi bir şekilde anılan bir mefhum, şair öznede başka çağrışımlar da doğurarak metni daha ilginç ve çekici bir hale getiriyor. Mesela “İspanyol mavzeri” ve “İspanyol şarabı”ndan sonra bir yerde “Lorca”nın anılması oldukça manidar. Lorca’ya yapılan bu atıf, şair öznenin nevi şahsına münhasır duyuş, düşünüş ve duruşu açısından da ipuçları veriyor. Bu arada Ali Tacar başka şiirlerinde başka şairleri de benzeri şekilde metinlerine misafir etmiyor değil. Örneğin “Haziran” şiirinde olduğu gibi: “Boşluk dolu Rimbaud sesi bir varlık-/Var diyor, bölünemez nasıl bir bütündür?

Söz şairin bu ve başka şiirlerinde yaptığı benzerlikler üzerine yoğunlaşmışken, onun sayılarla kurduğu ünsiyete de değinelim. Mesela bu şiirde:  Soyut bir mayıstı, 0 45 aldım kendime”, “10’a dair konuştum, her şeyi anlattım”, “Bundan 5 dakka mukaddemdir şiir yazıyorum”, “7. Nisan günü 10’a ‘merhaba kızım’ dendi”, “2022 kere muntazaman mayıstı” gibi dizelerde farklı kategoriler şeklinde kullanılır sayılar, sayı sıfatları, sayı grupları. Gelelim bir diğer şiiri, “02:52” başlıklı metne. Şöyle diyor mesela: “Eylül 2021/Vakti tökezletmiyor hiçbir düşünce/Trenlerin kalkış saatleri, güneş gececi/Sırtımda yüküyle bir medeniyetin/02:52 şiiri, burası bir şiir”.

...

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Kerberos'u Taşlamak adlı kitaptan okuyabilirsiniz!











 

KAYNAKÇA:

A.Sanatlar dergisi, S. 39 (Mayıs – Haziran, 2022), s. 10.

https://edebistan.com/siirler/izninle-ben-muhletime-ad-koyacagim

https://edebistan.com/yazarlar/ali-tacar

https://erikagacioyku.com/2021/09/04/kurulu-askerler/

https://mahaledebiyat.com/haziran/

https://www.kirpiedebiyatdergisi.com/alinin-durumlari-ali-tacar/

https://www.kirpiedebiyatdergisi.com/bosluk-ali-tacar/

https://www.kirpiedebiyatdergisi.com/butun-zamanlarin-ali-tacar/

https://www.kirpiedebiyatdergisi.com/isimsiz-ali-tacar/

https://www.sisdergi.com/2021/09/0252-siiri/

Masahiro Morioka, Acısız Medeniyet (Çev. Ali Tacar), Loras Yay., Konya, 2022.

Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

10 Mayıs 2022 Salı

AYIN ŞİİRİ: GÜLSÜM IŞILDAR'IN "PASLANDIRMA" ŞİİRİ

“PASLANDIRMA”

Sus, yavaş konuş sakın uyandırma
Nebatî yağ tenekesi davullarla
Uzağı avuçlayan gözlerini sakla,
Sakla kırışmış ruhundan sarkanları,
Harami kuytulara yürürken
Çocukların süt kokan kahkahaları,
Sönmüş yıldızlarla taçlandır
Onursuzca onurlandırdıklarını…

Engin dünyanın utanç verici karantinası
Sürüm sürüm süründürürken
Başını çevir kayıtsız mırıldanmalarla
Ve iyiliğin kayıp haritasını
Umutların daralan penceresinde ara…

Kalp mesafesine uzaklaştıkça
Birbirini kanatır aşkla yara,
Kılavuz yolun çokbilmişliği
Eteği yırtmaçlı gecelerde terletir
Esirgediğim imgeleri ve çocukluğum
Zar kanatlı yapraklarına gizler
Kilitlerin terbiyesini…

Varlığında ısrar etse de biri
Uzun çiğnemeler hazmın zaferi,
Bir yaprak daha kopar incirden
Sütten kesilmeden, çıplak ayakla koş aşka
Hayatı astığın çiviyi paslandırma…

Gülsüm Işıldar

Eliz Edebiyat dergisinin 159. (Mart 2022) sayısındaki “Paslandırma” başlıklı şiirini yazımıza konu edindiğimiz Gülsüm Işıldar (Tokat, 1950) Sevgimi Soldurmadı Yıllar, Gökkuşağım, Ota/yan, Söz/mayala/yan, Gecenin Yırtmacında, Dişi/Geçmiş Zaman adlarını taşıyan şiir kitaplarının şairidir. 

Şairliği gibi, başarılı bir iş hayatı da olan Işıldar, liseyi bitirdikten sonra 1972’de Bursa defterdarlığında memurluk yapmaya başlar. Gördüğü meslekî eğitimi takiben Vergi Dairesi müdür yardımcılığı unvanı alır. 1982’de Gazi Üniversitesi Maliye Yüksek Okulunu bitiren Işıldar, 1983’te Bursa Defterdarlığında Takdir Komisyonu başkanı olur. 1988’de ise İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi bölümünü bitirir. 1989’da Balıkesir Defterdarlığı Takdir Komisyonu başkanlığına, 1993’te ise Eskişehir ili defterdar yardımcılığına atanır. Meslekî hayatının zirvesine Türkiye’nin ikinci kadın defterdarı olarak çıkar. 

Şiirleri şimdiye kadar Akatalpa, Artemis, Berfin Bahar, Cazkedisi, Çinili Kitap, Dost, Edebiyat Nöbeti, Eliz, Ihlamur, İmgelem, Karakedi, Kasaba/Sanat, Kurgu, Kurşun Kalem, Lacivert, Mavi, Maviada, Mazruf, Mor Taka, Olimpos, Panzehir, Papirüs, Üvercinka, Varlık gibi dergilerde yayımlanmış Gülsüm Işıldar’ın. Genel olarak bireysel olanla toplumsalı harmanlayan metinlere imza atan şair, tema olarak “hak, eşitlik, adalet, dostluk, barış ve sevgi” gibi değerlere ayrı bir önem verir. 

“Bireyin hesap soran iç dünyasını”n dile getirildiği “Paslandırma” şiiri, Eliz Edebiyat’ın kapağından şairin el yazısıyla sunulan haliyle 25 dizelik bir bentten oluşuyor. Fakat bu biçimsel yapı ikinci sayfada dize sayıları sırasıyla 8, 5, 7, 5 olan dört ayrı bentten müteşekkil kılınmış. Biz metni buraya ikinci sayfadaki dizilişiyle aldık. 

Şiirde şair öznenin iç dünyası ve bunun dış oluşum ve unsurlara yönelik tepkiselliği, bir şiirde olması gerektiği gibi, girift anlam ve söz dizileriyle verilmiş. Bu itibarla, burada yapacağımız yorum ve okuma, kuşkusuz sadece şahsımızın çıkarımlarını içerir. 

Şiirin başlığı olan “Paslandırma” ikinci tekil şahsa hitaben söylenmiş bir emir ifadesi taşıyor. Bunun benzeri, üç fiili bünyesinde barındıran ilk dizede de karşımıza çıkıyor: “Sus, yavaş konuş sakın uyandırma”. Uyandırmanın önüne sadece susarak, yavaş konuşarak geçilmeyecektir. İkinci dizede belirtilen “nebati yağ tenekesi davullar” da vardır. Teneke çalmak genel olarak bir hafife alma eylemidir. Sevilmeyen, dahası nefret edilen kişilerin arkasından teneke çalınır. Fakat metinde tenekenin çalınması mı yoksa susturulması mı gerektiği net olmayıp sonrasındaki dizeye bağlanışıyla muğlak bırakılmış, dolayısıyla bu davul âdeta tehlikeli nesneden sakla(n)ma aracı olarak kullanılmıştır: “Uzağı avuçlayan gözlerini sakla/Sakla kırışmış ruhundan sarkanları/Harami kuytulara yürürken”. Peki, uyandırılması istenmeyen ne? Bu açık ve net bir şekilde verilmemiş olmakla birlikte “harami kuytular” ve “onursuzca onurlandırdıkların” ifadeleri eşliğinde tasavvur edilebilir. Bu iki dil birliğinden hareketle, tehlike arz edenin bu vaziyeti almasında kendi tutumlarımızın payı da söz konusudur. Bununla birlikte, uyandırılmaması gerekene karşı bir uyanış da başlamıştır denilebilir: Gözlerin uzağı avuçlaması, harami kuytulara yürümek, çocukların süt kokan kahkahaları gibi hareketlilik yansıtan ifadeler böyle okunabilir. 

Bu arada ilk bentteki “Nebatî yağ tenekesi davullarla” dizesini şiir-zihniyet ilişkisi bağlamında ele alabileceğimizi, zira şiirin yazıldığı günlerde (Kapaktaki el yazısı metnin altında verildiği üzere, “02.02.2022”) Türkiye yerelinde nebatî yağ sıkıntısı sorununun yaşandığını belirtelim. (Hayatta kimi ironik durumlar kendiliğinden tezahür eder, “Nebati” soyadlı birisinin ekonomi politik bir aktör haline gelmesi de üç aşağı beş yukarı yağ buhranının yaşandığı tarihlere tekabül eder.) Fakat zihniyet meselesini “yağ tenekesi”nden daha çok ikinci bendin ilk iki dizesi belirgin kılar: “Engin dünyanın utanç verici karantinası/Sürüm sürüm süründürürken”. Malum pandemi sürecine gönderme yapan şair, “engin dünya” ile yere göğe sığdırılamayan, uzay ve teknoloji çağının yenilmez kabul edilen dünyasının sefaletine işaret ederken, bu dünyanın bir virüs karşısında maskara oluşunu da “karantina”ya sıfat yaptığı “utanç verici” ifadesiyle belirtir. Şair bu ikinci bentte konuyu her ne kadar farklı bir konuya çeker gibi yapsa da, nihayetinde daha genel bir tehlikedir bahsettiği. İlk bentteki tehlike bireyin ruhunu “kırışmış” hale getirirken, bu bentteki tehlike “sürüm sürüm süründür”mektedir. Yine ilk bentte belirtilen tehlikeye karşı bir uyanıştan söz etmiştik. Burada da bir karşı koyuş söz konusudur: Kayıtsız kalıp başını çevirmek, umudun penceresi daralmış olsa da iyiliğin kaybolmuş haritasını aramak… 

“Kalp mesafesine uzaklaştıkça/Birbirini kanatır aşkla yara” gibi spotluk bir hükümle başlayan üçüncü bentte içsel derinliğin boyutları oldukça genişler. Öncelikle bu ikilikte kalp, aşk, kanamak, yara gibi tenasüp sanatına uygun düşen ve birbirini tamamlayan sözcüklerle oluşturulan çağrışım; öte yandan çocukluk dönemine dair göndermeler dikkat çekicidir… Bu arada “Kılavuz yolun çokbilmişliği”, “Kilitlerin terbiyesi” gibi sıkıdüzen alameti ifadeler de bu bentteki varlıklarıyla üst bentlerde öne çıkardığımız ve şairin tepki verdiği negatif (tehlikeli) unsurlara bağlanabilir. Sözgelimi “kilitlerin terbiyesi” ifadesi baskıya, şiddete dönük yaptırımları çağrıştırdı bana. Bu bentteki “Eteği yırtmaçlı geceler” tamlamasıyla ilgili olarak da bir tespitte bulunalım: Pek çok şair gibi Gülsüm Işıldar’ın da çevresinde dönüp durduğu bazı imgeleri var. Sözgelimi “Eteği yırtmaçlı geceler” imgesini şairin Gecenin Yırtmacında kitabının adında da görebiliriz.

“Paslandırma”nın beş dizelik son bendi umut taşıyan, diriliş muştulayan fakat bunlara ancak nitelikli emekler verilerek ulaşılacağını aşılayan bir içerik sunuyor. Bu bağlamda bendin ilk dizesi olan “Varlığında ısrar etse de biri”, önceki bentlerde işaret ettiğimiz tehlike unsurlarıyla eşleştirilebilir. Şair bu negatif “ısrar” unsurunu yine karşı bir ısrarla alt edilebileceğini ileri sürer: “Uzun çiğnemeler hazmın zaferi”. Devamında bu ısrarın hangi fiillerle gerçekleşebileceğine dair telkinlerde bulunur: “… koş aşka/hayatı astığın çiviyi paslandırma…” Bu, diri kalmanın ana kaynağına bağlı kalarak, daimi bir bilenme ve sürekli bir devinme hareketliliğidir. Bu sayededir ki birey ve toplum için tehlike arz eden negatif güç ve unsurlar karşısında zafer elde edilebilecektir. 

...

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Kerberos'u Taşlamak adlı kitaptan okuyabilirsiniz!










KAYNAKLAR: 
https://www.biyografya.com/biyografi/13269
http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/isildar-gulsum 
http://sukrukirkagac.blogspot.com/2016/10/2016-yili-bursadan-edebiyata-katki-odulu.html 
Gülsüm Işıldar, Eliz Edebiyat dergisi, S. 159 [Mart 2022], s. 2. 

Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız.

15 Mart 2022 Salı

AYIN ŞİİRİ: BİLSEN BAŞARAN'IN "TOPRAĞIMIN ANALARI" ŞİİRİ

çok darlığına, az genişliğini ekleyip

ömürce vah kilimi dokudun kıyanın tezgâhında

kirkitledikçe desenlerini döküldü renklerin

aynı karından bir solukta doğmuşçasına

aynılaştı çocuklarınız

 

sordum kenti örten sorgusuzlara

kim bahçesinde et kemik büyütür bir anadan başka.

kim anlatır kim kendiyle ölçer kesen yelin hıncını

 

sus kendini ey kın, ey sadak kır kendini / uzaklaş

lâle kokusu kan kokusuna yenik / gözet doğurduğu aşkı

anaların böğrüne boran

tomur dallara kuş cırnağı takarak

bağ bozarak sınayanlardan.

 

sedef yüzlerinde ölüm yolculuğu

rehbersiz analar ki sarp koyaklar ağına düştüler

o kanı katranla ölçenlerin terazisine

ağırkanlı elleri, yel kesmiş sesleriyle yürüdüler

halay tutarcasına yorgun sıcak bir sis içinde

ta kervan kırandan bilurvanların pembeleşen seslerine indiler

 

örtsen üstüne taşar kokusu, yel yıkan olur

pirüpak çehreleri sırmalanmış göğe ağar

ufak çürük kepir taşlarından sıra mezarlar olsa da evleri

el ele verip ayağa kalkar önlerinde

aşkın yakut sesiyle yontulmuş kayalar.

 

bilirim / bir insanın zifti yeter otoyollar yapmaya

devran dönecek cancağızım bu tufanın nuh’u sensin

depremlerde boğulan çelik kapıları

toprağa gömülen beton kütleleri düşün

sonsuza dek sürmedi ne tanrılar ne tiranlar düğünü

beden bahçende domurlanan filiz hepimizin / elbet

bin bir elle çözülecek bu katranın düğümü

bir gün elbet inat da görecek körlerin gördüğünü.


Toprağımın AnalarıBilsen Başaran (1954, Erzurum)’ın Yeni E dergisinde (S. 63 [Ocak 2022], s. 2) yayımlanan şiiri. Kendisine has şiir dilinin özgün bir örneği olması yanı sıra hayatın can damarına dair ince ayrıntılara gönderme yapması bu şiiri Ocak 2022 dergilerinde yayımlanan şiirlerin arasından seçip almamızı ve üzerinde söz söylememizi zorunlu kıldı.

Erzurum Öğretmen Okulunu bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi ön lisans programını tamamlayan Başaran, resmî ve özel eğitim öğretim kurumlarında öğretmen ve idareci olarak çalışmıştır. Şiir, öykü, deneme, biyografi türlerinde eserler veren Başaran, bu metinlerini 1985’ten bu yana çeşitli dergilerde yayımlamaktadır. Şiirleri Farsça, İngilizce, Fransızca, Rumca gibi dillere çevrilen şairin U Dönüş Yok, Bir Gece Şarkısı, Fotokopuk Düşler, Sim, Yittiğim Ülkem, Gül Kırığı, Tökezleme Taşları gibi şiir kitaplarının yanı sıra öykü, deneme ve biyografi türleri ile çocuk edebiyatı alanında eserleri vardır.  

Bir söyleşide de üstünde durulduğu üzere Bilsen Başaran’ın şiiri “Günümüz şiir poetikasını hiçe sayarak kendi yatağında gürül gürül akan bir nehir gibi”dir. Poetikası hakkında şair “Kendi şiir yatağımı kendi coşkumla, kendi dilimle, anlatmak istediklerimle açtım. Evet, benim şiirimde çok dar alanda paslaşmalar yok. Geniş geniş kasırga gibi esmeler, nehir gibi taşmalar var.” ifadelerini kullanmaktadır. Onun “Yaşadığı coğrafyaya ve evrensel dünyaya, tüm halklara başını çevirebilen” bir şair olduğunu yazdığı pek çok şiirden yola çıkarak teyit edebiliriz. “Toprağımın Anaları” şiiri de bu anlamda elimizde önemli bir veridir.

Farklı sayıda dizelerden oluşan altı bentten oluşuyor “Toprağımın Anaları”.  Temel direği “ana” olan şiirinde Başaran, başta analar olmak üzere topluma yaşatılan sancı ve sorunlara göndermeler yapmaktadır. Diğer bir ifade ile şiirde kadın üzerinden yol alırken toplumsal genelde olan bitenleri dizelerinde yansıtabiliyor.

Şiirin başında “çok darlık” ve “az genişlik” gibi mekânsal kuşatılmışlıklar içindeki şiir öznelerinin (kadınların) bitimsiz acısına temas etmektedir şair. Onların “kıyanın tezgâhında” ömür boyunca dokumak zorunda kaldıkları “vah kilimi” herhalde rengârenk dokumalar üretmeyecektir. Tersine, renkleri ve desenleri tahrif olacaktır. Bundan daha kötüsü, doğurup dünyaya getirdikleri çocuklar, her bakımdan aynı negatif norm içinde tektipleşmişlerdir. Bu aynılaşma, ikinci bende atıf yapacak olursak, analardan başka kimsenin, bahçesinde büyütmeyeceği “et kemik” olma durumudur. Bu, çocukların ölüm hali midir?

Çocuk” ve “anne” motifi şairin başka şiirlerinde de yer alır. Sözgelimi Bir Gece Şarkısı kitabındaki “Aşkla Büyüyen Kadın Çınarlar” şiirinin ilk dizelerinde, üstte çözümlemeye çalıştığımız kurguya benzer diyebileceğimiz bir içerik söz konusudur:

Bir çocuk çırpınır umutlarında

Sonra

Binlerce çocuğa dönüşürler

Karıncalara benzerler

Yaşamın imecesinde

Bir saman çöpünü bölüşürler” (s. 39)

 

Aynı kitaptaki “Benim Türküm” şiirinde ise şu dizeler benzeri bir duygu dairesi içindedir:

Tuhaf düşler ortasına düşüyorum geceleri

Çocuklarım yaşıyorlar

Ben ölmüşüm…

Karabasanlar iz sürüyor peşimde

Tüylerim diken diken oluyor kederden.

 

Ya çocuklarım…

Onlar ne olacaklar diye ağlıyorum

Kefenleniyor gecenin boşluğunda gülüşüm.” (s. 53)

İlk bendin anahtar ifadeleri olan “vah kilimi” ve “kıyanın tezgâhı”dır. Peki, ikinci bentte bunlarla uyumlu dil birlikleri tayin edebilir miyiz? Ben “kenti örten sorgusuzlar”, “et kemik büyütmek” ve “kesen yelin hıncı” tamlamalarını birbirlerine kolaylıkla bağlayabileceğimizi düşünüyorum. Fakat bunlardan “vah kilimi” ile “et kemik büyütmek” şairin seslendiği kahramanlara mahsus iken diğer üçü kıyım, zulüm, kin, vb. anlamsal dairelere denk düşen rakip/red makamının unsurlarıdırlar. Şair, bu tarz kurduğu özgün metaforlarla bir taraftan şiir dilini zenginleştirirken diğer taraftan sosyolojik bir çatışmanın yansımalarına dair ipuçları sunmaktadır.

Bir sonraki bentte “ey kın” (bıçak ve kılıç gibi kesici aletlerin kabı) ve “ey sadak” (ok kabı, torbası)  nidaları ile kişileştirilen nesneler, ortaya çıkan olumsuzluklardan ötürü tepkiler vermeye davet ediliyor. Şairin “kın”a “kendini sus” “sadak”a “kendini kır” ve “uzaklaş” diye seslenmesi bir yenilgiye maruz kalınmışlıktan ötürüdür. Lâle kokusunun kan kokusuna yenilmesi. Kın ve sadak kendilerine yuvalanan nesnelerin eylemsizliğinden ötürü mü edilgen uyarılara maruz kalmaktadırlar? O nesneler, anaların böğrüne boranla hücum eden, tomur dallara cırnak (tırnak) ile saldıran, bağları bozan velhasıl anaları sınayan kaba kuvvete karşı tepki vermedikleri için kınanıyorlar mı?

Baskın eylemleriyle anaları taciz eden kaba kuvvetin, ilk iki beyitte işaret ettiğimiz rakip/nefret unsurlarıyla aynı grupta yer aldığı muhakkak. Bir sonraki bentte bu negatif kategorinin unsurları çoğalmaya devam eder: “Sarp koyaklar ağı”, “kanı katranla ölçenler”… Fakat bu bentte anaların da olumsuz bir yanı üzerinde durulmaktadır: “Rehbersiz oluşları. Bundan ötürü ölüm yolculuğuna maruz kalmışlar, sarp koyakların ağına düşmüşler, kanı katranla ölçenlerin değerleriyle sınanmışlardır. Belirli bir sistem/ilkeler bütünlüğü çerçevesinde hareket etmeyen bu kadınlar, halay tutarcasına aldanışa gitmişler, dolayısıyla sisler içinde kalmışlardır. Kutup yıldızı (rehber) yerine kervankıran yıldızına (venüs, çobanyıldızı) aldanıp yönlerini şaşırmışlar, dolayısıyla “bilurvanların” (kavalcıların) ağıt yüklü ezgilerine dönüşmüşlerdir.

Ağıttan bahsediyorsak ortada bir ölüm vardır. Beşinci bent bu hususta önemli veriler sunar. Bu anlamda “Pirüpak çehreleri sırmalanmış göğe ağar/ufak çürük kepir taşlarından sıra mezarlar olsa da evleri” dizeleri gerekli tespiti yapmamız için yeterlidir. Fakat çürük ve niteliksiz taşlarla örülü bu mezarlar büyük tâzimlerle saygınlık kazanmışlardır: “aşkın yakut sesiyle yontulmuş kayalar” el ele vererek onların önlerinde ayağa kalkmaktadır. Şairin burada bir ukde uğruna yola revan olanlara verilen yüksek değere işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Bu yüksek değere bağlı olarak şiirin son bendine, tarihte bireyin rolüne gönderme yapılarak giriliyor. Bu gönderme, umutları yeşertiyor: “devran dönecek cancağızım bu tufanın nuh’u sensin”.  Sonrasında somut örneklerle pekiştiriyor şair umuda olan inancını. Nasıl çelik kapılar depremde, beton kütleler toprak altında yok olup gidiyorsa, aynen onlar gibi, kendilerinde mitolojik güç olduğu iddiasındaki otoriter kişi ve yapıların varlık ve egemenlikleri de sona erecektir. Bu sonu toplu bir el ele veriş, hakikatli bir direniş getirecektir: “bin bir elle çözülecek bu katranın düğümü/bir gün elbet inat da görecek körlerin gördüğünü

Bentte “otoyollar yapma”, “devran dönecek”, “beden bahçesinde domurlanan filiz” gibi dil birlikleri umuda dair verilen hükümleri pekiştiren unsurlar. Bunlarla birlikte, takdim ve takdis edilen ve bu bağlamda kendisine seslenilen “Bu tufanın nuh’u” iken, rakip/düşman kategorisinin unsurları arasında “çelik kapılar”, “beton kütleler”, “tanrılar ve tiranların düğünü”, “katranın düğümü”, “inat” gibi unsurlar bulunmaktadır.

Sembollerle örülü realist bir çizgi üzere yürüyor Bilsen Başaran’ın şiiri. Okuruna –kuşkusuz okurun hazır bulunurluğu oranında-  diri teklifler sunuyor.  Şairin bu tercihi poetikasında önemli yer tutuyor. Şöyle diyor mesela:

...

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Kerberos'u Taşlamak adlı kitaptan okuyabilirsiniz!












KAYNAKLAR: 

Bilsen Başaran, Bir Gece Şarkısı, Ozan Yay., İst., 1993

Bilsen Başaran, Yeni E Dergisi, S. 63 [Ocak 2022], s. 2

http://bilsenbasaran.com.tr/

http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/bilsen-basaran

https://www.biyografya.com/biyografi/899

https://www.youtube.com/watch?v=wPNChpal7wA 

Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız.