16 Ekim 2023 Pazartesi
AYIN ŞİİRİ: LEVENT KARATAŞ'IN "MANİFESTO”SU
25 Nisan 2023 Salı
ŞİİRANKARA-1: ANKARA FLANÖRÜ CEMAL SÜREYA
ŞiirAnkara yazılarına başlıyorum. Şöyle de diyebilirim: Şairlerle ve şiirlerle Ankara'yı geziyor ve işbu yazıları yazıyorum. Yahya Kemal'in İstanbul'u için büyüttüğüm hevesi Ankara şiirleri ile Ankara'ya transfer ediyorum.
Bu yazılara standart bir form biçebilir miyim? Hayır, fakat günlük, gezi yazısı, eleştiri, tahlil gibi okuyabileceğiniz satırlar barındıracaklardır diyebilirim. İlave materyal de bulacaksınız ŞiirAnkara'da. Özellikle, ele alınan mekâna mahsus görseller...
Başlayalım bakalım, maceramız bizi nereye götürecek...
Ankara'nın Şairi ve Flanörü Cemal Süreya
Türkiye edebiyat atlasında Ankara merkezli en güçlü şiir hareketi İkinci Yeni olduğu gibi, adını bu kent ile özdeş kılan şairlerden başında da Cemal Süreya gelir. Ona bu vasfı yakışır bulmamız için "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir" başlıklı metnini yeter kabul ederiz.
Bu kanaatim abartılı bulunabilir. Hayır, eğer abartılı bir söz söyleyecek olsaydım şairin "Göçebe" şiirinde geçen ve önündeki yanındaki, arkasındaki bütün bağlamlarından kopararak şuraya aldığım "Ankara’da dokunak (...) olduğunu" dizesini öne sürerdim. Hele ki "dokunak" sözcüğünün çağrışım değerlerini "âteşin, yürek delen, hırpalayıcı, duygusal, etkileyici; hatta falsolu, kinayeli..." gibi geniş açılı bir pergelle çerçeveleyecek olursak, Cemal Süreya şairaneliği bunların tamamına dokunur, tamamıyla dokunur. Haydar Ergülen'in "Şiir ile Ankara" yazısının sonlarına doğru bu şiire yaptığı dokunaklı göndermeyi ise bu şiirin duygu değeri ile ilişkilendirebiliriz.
Bu arada "Göçebe"de şehirler arası yolculuklara süzülen şair "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir"de adeta Ankara flanörüdür. Sanırım Ahmet Telli'nin "Ankara'da/II" şiirinde "...Cemal Süreya'nın Kızılay'da/Huzursuz bir zürafa gibi dolaşması" şeklindeki betimlemesi de bu flanörlüğün somutluk kazanması ile ilgilidir. Şimdi somutlaştırma sırası bizde...
25 Nisan 2023, Ataç ve Adakale Sokaklar Üzerinden...
Sabah 07.20'de Sıhhiye'de metrodan indim. Sıhhiye'de metrodan inmek Kızılay'a göre daha sıhhat verici geliyor bana. Bütün işgallere rağmen hâlâ sulak ve yeşil bir alan var orada. Bir bölümü Valilik tarafından gaspedilen Abdi İpekçi Parkı. Sabahın tazeliğini alıkoyan parkın içinden Yenişehir Pazarı'na doğru yürüyorum. Uyuyan köpeklerin rahatsızlık vermeyeceği kesin. Bir kaç görsel alıyorum oradan. Birisini paylaşıyorum:
Yenişehir Pazarı'na varıyorum. Pazar açılmamış. Açılmayacak çünkü Çarşamba ve Cumartesi günleri kuruluyor. Ayrıca perşembe günleri de sosyete pazarına ev sahipliği yapıyor. Bir elimde vaktiyle Altındağ Belediyesi için hazırladığı Ankara Şiirleri Antolojisi, diğerinde fotoğrafları çektiğim cep telefonu. Yakınlardaki güvenlik mensuplarını ve tek tük geçen insanların meraklı bakışlarını bir tarafa bırakarak pazar yerinden fotoğraflar alıyorum. İşte Yenişehir Pazarı'ndan bir görüntü:
Cemal Süreya'nın şiirinde beni buralara sürükleyen bir çok unsur var. Fakat başı çeken bölümleri önceleyeceğim. Birinci sıraya metnin dördüncü bölümünde yer alan şu dizeleri koyacağım:
"Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum kiBir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortayaRengârenk kır çiçekleri gibi."
An itibariyle şairin baktığı noktada değilim. Süleyman Sırrı Caddesi'ne doğru yönelip o noktaya, yani Ataç-1 Sokak'a doğru yürüyorum. Sırasıyla caddeyi iki taraflı kesen Halk ve Sağlık Sokaklardan geçerek bu caddede başlayan veya sonlanan Ataç-1 Sokak'a ulaşıyorum. Cemal Süreya'nın baktığı noktadan pazaryerine bakıyor ve üstleri başları üst üste atılmış giysilerle dolu olan terzi çıraklarını arıyorum. Ortalık rengarenk kır çiçeklerine dönüşsün istiyorum. Ataç-1 Sokak'ın köşesinden çektiğim fotoğraf ile geçmiş zaman düşü kurmaya çalışmak bir hayli zor. Bakın bakalım:
"Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorumBir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri"
Ataç'tan Adakale'ye yöneliyorum. 60-70 metrelik bir mesafe. Cemal Süreya'nın Adakale Sokak ile ilgili üstteki dizeleri şiirin yine dördüncü bölümünde fakat Ataç Sokak ile ilgili olarak okuduğumuz dizelerden öncedir. Demek ki benim yürüme istikametimin tam tersi bir istikamet üzere hareket etmiş şair.
Şiirin bu bölümünde Cemal Süreya "Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri" dizesine sadık kalarak pek çok isme yer vermiş. Salah Birsel, Cahit Sıtkı, Cahit Külebi, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli, Hasan Şimşek, Şahap Sıtkı, Metin Altıok bunlar arasında... Şiirin hemen başındaki Edip Cansever, Turgut Uyar, Can Yücel isimleri de dikkate alınacak olursa, şairin şu teklifi yapmaktaki makul tutumu anlaşılabilir:"- Şair arkadaş,Bir derdin mi varBir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdindenAnkara'ya gelmelisin."
Şairler Cemal Süreya'nın davetine uyar mı bilemem. Ben kendime bakarım. Şu halde Ankara'ya gelmenin de ötesinde, Ankara'da bizden önce şehri adımlayan şairlerin ayak izlerine takıldım.
Adakale Sokak'tan yukarıya, Ziya Gökalp Caddesine doğru yürürken Tuna Caddesi ile Sakarya Caddesi arasında sağda Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu binasını gördüm. Cemal Süreya'nın bir maliye müfettişi olduğunu hatırlayıp bina girişinde bulunan güvenlik görevlisine yöneldim. Sorum üzerine, adı geçen kurulun 20-25 yıldan beri bu binada olduğunu söyledi görevli. Cemal Süreya'nın Ocak 1990'da vefat ettiğini düşünürsek bu binada görev yapma ihtimalinin olmadığını belirtebiliriz.
OTELLER HANLAR HAMAMLAR İÇİN SÜREKLİ ŞİİR
I .
Şu günlerde içkiye
düştüm, ondan mıdır bilmem,
Daha çok
seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
Bir de Fethi
Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i.
Ankara Ankara .
Bir kent değil
burası, bir acenta dizisi,
Bir işhanı, bir
umumi mümessillik belki,
Büyük mağazalar,
bahçeliğe özenen süpermarketler
Tutulmamak üzere
verilmiş bir söz gibi.
Sahi kaçıncı
sanat oluyordu şu mimari?
Birer önyargı
gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
Opera: içine
dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir keman kutusu,
Osmanlı Bankası
davul;
Ve Emlak
Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika ordusu:
Dol (An)kara
bakır dol!
Biletim öldü;
Gömleğim kirli.
Ek yapıların ana
yapıları böyle ezip geçmesinde
Yoksa ölümcül bir
beğeni de mi gizli?
Ne derdi buna
Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
Tiren kuşları
daha Eskişehir'den başlayarak
Çarpa çarpa
bedenlerini kara vagonlara
Can boyasıyla
çizer portresinin ilk çizgilerini.
Evliya Çelebi'ye
kenti gezdiren rehberin de
Sesi yeraltından
geliyordu ve kemiktendi elleri.
Bir kadın torbaya
doldurulmuş gibi yürüyor
Yine de, belli,
içi içine sığmıyor.
Büyük Millet
Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
O nereye giderse
peşini bırakmayan Ankara Oteli:
İş Bankası da
kendine özgü bir humour'la süzüyor
Şimdi biraz daha
aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.
İşte bak, dün
humour sözcüğü için Fransevî'yi açtıydım,
"Şetaret"
diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
Ey şetaret
bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!
Ben öyle her şeye
dikkat eden bir adam değilim,
Ama biliyorum, DÇM
için Marmara Oteli'ne gideceğim
Yakamda gizlilik
rozeti, eh çobanıllık da caba;
Vergi iadesi için
de Stad Oteli var.
Paraşüt Kulesi'ni
yukardan görmüş olursun ayrıca.
Adını titizce
saklayan bir sokak buldum
Şimdi söyleyemem
hangi alanın arkasında,
Oradan geçerken
hep seni düşünüyorum,
Belki de oralarda
bir yerdesin,
Sen tavşan
aralığı,
Sen ağzımın tadı,
Bir buluş
gibisin!
- Ağır ol Bay
Düzyazı,
Sen ancak uçağa
binebilirsin!
II
Ankara Ankara,
Ey iyi kalpli
üvey ana!
III
Biliyor musun
başkentim nedense
Birbirimizden
çekiniyoruz ikimiz de,
Sen yaslarına hiç
yaslanmaz oldun
Ben acılanma
yeterince.
Tek boynuzlu
yapılar arasında
İki katlı ve
gözlüklü bir hayırevi
Dayandım ak
bedenine öptüm öptüm
Aşkım değilsen
haber ver benzerimi!
Herşey öyle yeni
ki burda
Kolunu kaldırsan
yarının folkloruna katkı
Ama ben
budalalıklarla doldurdum
Yıllarca bütün
boş sayfalarımı.
Şurda işte tam şu
noktada Dede'nin
İç çekişi Bach'ın
soluk alışına karışıyordu,
Bir kapıyı açtım
ürktüm ve kapattım
Bir milyon adam
ayakta bira içiyordu.
Kim kimdik o gün,
unuttum şimdi,
Yalnız buz gibi
odada oturduğumuz aklımda,
Hani o arsız
sonbahar küçücüğü
Gözündeki
arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.
Sen temiz hava
saklı su
Sen Bayan Nihayet
Sen bir mevsimin
sanat eki
Çeşmeler adın
kokulu!
IV
Hoparlörlerinde
halı ve mevlithan
Gri gözlerinde
zararsız kırlangıçlar,
Alnaçlarının
ardında kirli kan,
Önündeyse temiz
ve vurulandan akan.
Bugünün
sarkışıdır ama yarın için
Çıkan her kurşun
patlayan silahlardan,
Katılaş dur
yukarda katılaştığın kadar
Artık bir özel ad
oldun ey Duman!
Kooperatif
evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
Alüminyum
mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
Adakale Sokak'ta
İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
Bir kentin
tarihinde şairlerin ayak izleri.
Şöyle mi derdi
İlhan Berk:
"Sevdiğim
kadınlar yaşlandınız hepiniz
Ama, inanın, yine
de özlediğim sizlersiniz."
Salâh Birsel bu
dizeleri şöyle geliştirirdi:
"İsterseniz
İlkyazın gazinosuna
Hep birlikte
garson girebiliriz."
Aldı Cahit Sıtkı:
“Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın
orda
Cahit Külebi:
"O ozanlar
var ya büyük ozanlar
Biz yanarken
çıkarıdğımız dumanlar."
Evet Mehmed
Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
Şimdi hepsi
dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
Sevgilim bilemem
sesimi duyuyor musun
Bir gökkuşağıyla
doldurmak istiyorum içini.
Ve Hasan Şimşek,
Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
Ve içtiği rakı
kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
Metin Altıok'a
devredip masadaki yerini
İnanılmaz biçimde
bu kentten gittiydi.
Tam Ataç
Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
Bir sürü giysiyi
üst üste atmış omuzlarına
Terzi çırakları
pat pat düşüyorlar ortaya
Rengârenk kır
çiçekleri gibi.
- Şair arkadaş,
Bir derdin mi var
Bir şeyler
çıkarmak mı istiyorsun derdinden
Ankara'ya
gelmelisin.
V
Yakındoğu'nun
düpedüz Italyancasi: Farsça.
Yakındoğu'nun
zengin Fransızcası: Arapça
Yakındoğu'nun
duru Ingilizcesi: Türkçe
Yakındoğu'nun
dallı Ispanyolcasi: Kürtçe
Yakındoğu'nun
kırık Portekizcesi: Lazca
Yakındoğu'nun
yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme
Yakındoğu'nun
sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
Hani geçen sayıda
ondan söz etmiştim de.
VI
Ankara Ankara
Müfettişler
arasından geçiyor tiren
Bankası elektrik
Otel Mola
31 Aralık 2022 Cumartesi
PENCEREMDE YAŞAMAK
mazi aşkıma sevdamla birlikte
benimdir, benimledir...
1. Olmak
Yaş düşen toprağa sor
nemli duvarlar da bilir
puslu camlar da
yanaklarımdan süzülen yaşa
ve onlarla ıslanan kitap sayfalarına
sor hıyanet içinde değilsen
sonbaharın getirdiği esrimeler
acıklı perdenin indiği gözler
anlatırlar beni
inandıracaklardır seni
elbette var olduğuma
2. Düşünmek
Düşüneceğim her zaman
bütün olagelen her şeyi
seveceğim
bütün güzellikleri
yok yaşama küsmek benden
yok yaşamı hor görmek
kendi içini yemek
yok götürse de ayaklarım beni
lahana bahçesinin kıyısındaki yoldan
dövdürse de her gece karanlığı
üzülmeyeceğim
ve her geceyarısı
kandırılsam
düşüneceğim:
tâ ki fikirlerimi sindirene dek
tâ ki kendimi bildirene dek
şu gençlik ihtiyarlığımı dindirene dek...
3. Maziye bakmak
Hani aslında bir şey değil
sadece bir yığın yıldız
kaydı aşağıya gökyüzümüzden
sadece bir yığın güneş
battı şu ömrümüzden
belki hoş, sevimli
belki buruk, hüzünlü
kim bilir belki de
güzlü geçip gitti
o tatlı mazi bir bakışta
gençliğe ait yaş da
gençliğimize ait yaz da
biliyorum tarihimizde
aşk neşeyle geçti gitti
bazen mutluluktu bazen acı
bir akasya ağacı, bir kaç çam
veya patika bir yol
ve hatta bir çoban pınarı
arkadaşlığı vardı
neyse ki bir şey değil
sadece bir yığın yıldız
kaydı gökyüzümüzden
sadece geçmişte bizim
bir aşk düştü göğsümüzden
bir aşk biraz aldı ömrümüzden
Balıkesir, 1982
31 Ekim 2022 Pazartesi
AYIN ŞİİRİ: ABDURRAHMAN KARAKAŞ’IN “RUHBAN” ŞİİRİ
Dini de aldılar Allah’ın elinden
Küçük küçük tanrılar uydurdular
Burunlarının Kafdağı kemerlerinden
Yerel kanallarda ulusal kibirlerle
Ufala ufala beyazımsı bir nokta oldular
Ökçesine bastığım unvanlarıyla
Anlamadılar anlamadılar anlamadılar
Ulu Nebi’nin büyüklüğünü
Koskoca hocaefendiler
Koca koca kuytularında
Karıncalanmış bitimsiz sanrıların
Nöbetlerinde
Tanrıları adına coştular
Coştular ve uyuştular
Kızları sultan
Oğulları veliaht
Bölüştükçe kibri
Fetvalar analarının babalarının
Çağlayan gönüllerinden
El oğlu ne bilir
Uluların dilinden
Bir Nokta dergisi, Eylül 2022, s.
Abdurrahman Karakaş (Urfa, 1973) ilahiyatçı ve eğitimci bir şair. Düşünsel özgürlüğe
ve estetik serbestiye eğilim gösterme olasılığının az olduğu bir alanın uzmanı
ve bir mesleğin mensubu olsa da o, şiirlerinde yansıttığı düşünsel ve estetik
tutumları itibariyle kalıpları zorlayıp kırmış bir kimliğe sahip. Bunu şimdiye
kadarki edebî verimleri üzerinden, sözgelimi tek şiir kitabı Zor Sessizlik’te görebileceğimiz
gibi, bu yazımız bağlamında ele alacağımız “Ruhban” şiiri üzerinden de
görebiliriz.
Önceliği kitabına veriyoruz: “Gücünü gerçeklikten alan imge” diye
nitelendiriyor Mehmet Kurtoğlu şairin Zor
Sessizlik kitabındaki düşünsel tutumunu ve imge anlayışını sentezlerken.
Gerçi Kurtoğlu, şairin bu imge anlayışının kapalılığa yol açtığına, şiirinin
okuyucuda fazla karşılık bulmadığına dair hükümler verse de, bu hükümlerin
kendisine mahsus bir göreceliğe tekabül ettiğini söyleyeceğiz biz. Şu halde bize düşen, Karakaş’ın özgün
imgelerine yönelmek ve bunların tekabül ettiği gerçekliğe temas etmektir.
Görülecektir ki “Ruhban” için vereceğimiz hükümleri destekleyecek veriler Zor
Sessizlik’te de yer almaktadır. Sözgelimi kitabın ilk şiiri olan ve poetik kaygılar
da taşıyan “Şairin Dili”nde Karakaş “saralı”
kalp ile “kekeme” dili aynîleştirerek
“kalem”de somut bir bütünlük oluşturmuştur.
Bu kalem, şairin “söyleyemediklerini/ ve
söyleyemeyeceklerini” durmadan yazmaktadır: “Saralı bir şairin titrek kalbi/yani titrek kalemi/aşırı sıcakların
etkisiyle olsa gerek/kağıdı yakarak yazıyor/Kekeme diline benzese de/aksi
gibi/durmadan yazıyor/söyleyemediklerini/ve
söyleyemeyeceklerini/yazdığından/kalem şairin dili/o yüzden kalbiyle titriyor”
(s. 9)
Bu metindeki “aşırı sıcakların etkisiyle olsa gerek”
dizesi görünüşte sıradan bir günlük ifade gibi görünse de esasta bir metaforu
yüklendiği, sözgelimi her tür harici olumsuz etkiye tekabül ettiğini
söyleyebiliriz. Şair bu olumsuz etkileri başka şiirlerinde somut olarak
verecektir. Sözgelimi “Eski Şehir” şiirinde “ilkin kitaplarımı yaktılar/müzelerimi yıktılar/ama hatırlıyorum/dedemin
masallarını/nenemin bağdat sükutunu/armut kubbeli sarayları/mescitleri/dicle'yi
fırat'ı/çölü” (s. 11); “Bağdat Sancısı” şiirinde ise “ey şimdiki erzel/ateş yutar bu coğrafya/su kusar//kandan
çiçekler/dağıtır soysuz şımarıklığı/ahir zaman şiirini yazar/bir dağ başında
tomurcuk lale” (s. 20) dizeleriyle yansıtmaktadır. (İkincisindeki “ey şimdiki erzel” yani “reziller” seslenişine dikkat ediniz!)
“Kayıkçı” şiirinde “Ağır zamanlar biçilmiş kaderime” (s.
24), “Acı Soluk”ta “Altını çizmeli
hayatın" (s. 32), “Sıtmalı Gece”de “Karmakarışık homurtular” (s. 35) gibi dizelerle olumsuz toplumsal etkenlere
dair göndermeler yapan Abdurrahman Karakaş, “Çocuklar Ve...” adlı şiirinde ise “Ruhban”
şiirinin habercisidir sanki. Fakat bu kez farklı bir seçkinler (bürokrat)
kesimini hedefe yerleştirmiştir:
“şehrin yöneticisi de aya bakıyor
yere de bakması gerektiğini düşünmeden
üstelik düş de kuramıyor
etrafında siyah elbiseli kurum müdürleri
katarakt
bir tören için dikilip
sonra unutuldukları belli
hastane kapısındaki çam ağaçları gibiler
bunların çamlardan farkı
önleri ilikli ve muntazam oluşları” (s.
45)
Abdurrahman Karakaş “Vakit ki
Kar Boran” şiirinde de poetik tercihlerine dair ipuçları verir: “Benim kelimelerim mermi gibidir/değdi mi
kalbinize/siz bilmezsiniz/Benim şiirlerim gemiler gibidir/yararak geçerler
denizi/ bozarlar ölümüne nice façaları” (s. 66)…
Şimdi “Ruhban” şiiri
bağlamındaki tespitlerimize geçebiliriz. Buraya kadar yazdıklarımızdan, bu
şiiri niçin gündemimize aldığımız anlaşılmış olmalıdır. Peki, daha net
söyleyelim: Şiirde yargılanan zihniyet
unsurları tabii ki bizi bu metne yöneltiyor. Ayrıca şairin düşünce ve
duygularını kısa bir metin içinde net ve öz bir şekilde bildirmesi, günlük
dilin didaktik yüzü ile şiir dilinin imgeye yaslanan yönünü bir arada
kullanması önemli…
Tam da bu noktada şunu söyleyelim: Bu şiirin
dil ve imge anlayışı Kurtoğlu’nun Zor Sessizlik kitabındaki şiirler için
yaptığı tespitlerle örtüşmemektedir. Şair bu metninde genel olarak şiir dilinin
uzağına daha doğrusu gündelik dilin kucağına düşen bir dili tercih etmiş. Fakat
birkaç yerde başvurduğu imgesel söyleyiş, metni şiirleştirmeye yetiyor. Diğer
söz birimlerini bir tarafa bırakalım; işte metni estetik bir bireşim haline
getiren dizeler:
“Burunlarının Kafdağı kemerlerinden”
“Ökçesine bastığım unvanlarıyla”
“Karıncalanmış bitimsiz sanrıların/Nöbetlerinde”
Bu cidden özgün imgesel dizeler dışında
kalan söz dizilerini anlam itibariyle müzakere etmenin bir gereği olduğunu
düşünmüyorum. Çünkü tamamı gayet sarih bir şekilde yaşayadurduğumuz din kültürü
ahlak bilgisi (din sosyolojisi) vasatına parmak basıyor. Bu seviyesiz vasatın
müsebbibi olan siyasi aktörler, din seçkinleri, cemaat liderleri, tek tornadan
çıkma imam hatipler, muhafazakâr ve mistik kitleler bir şekilde hedefe
yerleştiriliyor. Bir kısmı sahtelikleri, bir kısmı ihanetleri, bir kısmı bilmezlikleri
(echellikleri) ile sefih bir tablo şeklinde görselleştiriliyor.
(...)
KAYNAKÇA:
Abdurrahman Karakaş, “Çöz Ellerimden
Kelimeleri”, Bir Nokta Dergisi, S. 221 (Haziran 2020), s. 7.
Abdurrahman Karakaş, “Emir Ulu Yerden”, Bir
Nokta Dergisi, S. 237 (Ekim 2021), s. 33.
Abdurrahman Karakaş, “Ruhban” Bir Nokta
Dergisi, S. 248 (Eylül, 2022), s. 19.
Abdurrahman Karakaş, “Tanrılarınızı
Yiyin”, Bir Nokta Dergisi, S.222 (Temmuz 2020), s.24.
Abdurrahman Karakaş, Zor Sessizlik, Bir
Nokta Kitaplığı, İst., 2011.
Mehmet Kurtoğlu, “Zor Sessizlik”, Bir Nokta Dergisi, S. 134 (Mart 2013), s. 21.
Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız.
14 Ekim 2022 Cuma
BEDRAN YOLDAŞ YAZDI: POST AH'IN ŞİİRDEN OKLARI...
Post Ah, son dönemde peş peşe yayımladığı şiir kitapları ile şaşırtıcı bir performans sergileyen Cevat Akkanat’ın 2017-2021 yıllarında yazdığı şiirlerden seçerek oluşturduğu bir kitap…
Başka kitapları da var aynı dönemi kapsayan: Hâsılı Memlekette, Şanlı Şarkı, Gülümse Kulübü ve Kabuk… Post Ah, Kabuk’tan önce, Kasım 2021’de Şanlı Şarkı ve Gülümse Kulübü ile aynı ayda yayımlanmış. Post Ah’ı diğerlerinden ayıran temel fark; bütün şiirlerin hece ölçüsü ile yazılmış olması.
Şair adını andığımız bu beş kitabında mevcut sosyal durumlardan şikâyetlerini, onlara yönelik eleştirilerini, sitemlerini ve ihtarlarını dile getiriyor. Bu minvalde, zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, değersizleştirilen değerlere velhasıl tüm olumsuzluklara karşı yüksek sesle; serzenişini, ihtarını ve kabullenemeyişini dile getirmekten geri durmuyor.
Geriye dönüp baktığımızda kralların, padişahların soytarıları, dalkavukları olurdu. Ve bunlar için kadro tahsis edilmişti. Kralları, yöneticileri eğlendirmek, yağ çekmek, dalkavukluk yapmak onların asli görevleriydi. Sanki şöyle bir mesaj taşıyordu bu kadro ihdası: “Kimsenin dalkavukluk, soytarılık yaparak yönetime yanaşmasına gerek yok. Bu işi yapan ve meslekleri bu iş olan kimseler var. Bırakın onlar işini yapsınlar.”
Zaman içinde iktidar ve güç insanların dikkatini celp etmiş ve nefsani hamasetler mevcut yönetim, güç ve makama karşı bağlılıklarını dile getiren bir zümre oluşmuş ve olağanlaşmış. Bu durum aynı zamanda iktidar ve güç sahiplerinin nefsini okşamış. “Senden daha büyük daha azametlisi yok.” sözleri her şeyin önüne geçmiş. Ve yozlaşma da oradan başlamıştır.
Adalet ile hükmetmek, liyakat ve değerler böylece yozlaşmış, tarih sürecinde mahalli deyimle “tırşıkçı” /dalkavuklar peyda olmuş, mevcut iktidar etrafında seğirmeye başlamışlar. Mevcut iktidar etrafında fır dönüp her türlü taklayı atmayı meşru görmüşlerdir. Bugün “trol” olarak ifade edilen bu “tırşıkçı” takımı kendi çıkarlarını her şeyin ve değerin üzerinde görmekte. Liyakat, adalet hak getire bunların kitabında. Ne yazık ki iktidardaki güçler de bu dalkavuklardan, atılan taklalardan, dizilen methiyeler ve güzel sözlerden tüm toplumun o şekilde düşündüğünü bilerek veya bilmeyerek kendilerinin yaptığı her şeyin güzel, kendilerinin de dokunulmaz ve vazgeçilmez olduğunu düşünürler.
Bu durumdan rahatsız olur şair… Şiirden oklar atar… Şairin attığı oklar hedefteki sinelere saplanır mı bilinmez? Bildiğimiz, şairin yapacağını yapmış olarak karşımıza çıkıyor olması.
Akkanat, Post Ah’ı “İnsan Mikrofonu” ve “Post Ah” başlıklı iki bölüme ayırmış ve 48 şiire yer vermiş. Şimdi dilerseniz Post Ah’tan bazı bölümlere göz atalım:
“Yusuf’un kuyusu kıssasına sen
Vaktiyle girip çıkmıştın hani
Kalmamış kalbinde hiçbir sızısı
Sanırım vicdanın iblisin eli” (s.10)
“Hakikat şu Müslim hasta
Ankara’da yas ayazı” (s.11)
“Çevrendeki adamların
Her bireri tüfek sanki
Dillerine verip mermi
Olmuşlar hep yaman yanki” (s.13)
“Ordu senin kurgu senin
Tankı halka çevirmişsin
Zulüm ile can almışsın
Memleketin kara hini.” (s.14)
“Filistin arakan mangalda küldür
Görmezler zulmü gözlerinin önünde” (s.15)
“Yiyince zılgıtı sen
Dersin rabbin sopası” (s.19)
“Havuz şairlerini alalım mı ciddiye” (s. 28)
“Kalbimde Ankara yaralı yama
…
Ölüydü ankara kankara şimdi.”(s. 52)
“Şimdi bütün nefrettim
Zulmünle etti nikah” (s. 53)
Yazımızı kitabın arka kapağında yer alan: “Post Ah’ın hedefinde olmadan okuru olmak her bakımdan bahtiyarlıktır.” Cümlesi ile bitirelim.
Post Ah, Cevat Akkanat, KDY, İst. 2021, 64 s.








