16 Ekim 2023 Pazartesi

AYIN ŞİİRİ: LEVENT KARATAŞ'IN "MANİFESTO”SU

Stalin Anna Ahmatova’ya ne yaptıysa,
Dalkavuklar da şaire aynı şeyi yaptı.
“Tehlikeli bir şiir olmasın” diyoruz her seferinde,
Ama canımızı derinden yakan hükümet istasyonları var. 
İnce linçleri var, dur durak bilmiyor nefretleri;
Ellerinde bir kabak oyucu var sanki.
Kalbimizin elmaslarını, mücevherlerini çalıp, 
Çalıntı bir şeytan sırıtışıyla, 
Genetik artıklarla yağmalıyorlar yaşamı.

Evet, ikiyüzlüler,
Yalancılar, 
Binlerce yüzlüler ejderhalar; 
Hatta evet,
Allah’ın kulu bile değiller, yan sanayiler, robotlar...

Senin bir rüyan var mı şimdilerde güzel ülkem?
Irmaklarla anlattığın güzel rüyaların vardı eskiden.
Anadolu’nun saf rüyalarına inanç beslerdik gençken;
Irmak ve ağaç güzelliğinde rüyalara,
Deniz, zeytin, incir, dut ve iğde güzelliğinde düşlere.

Şairin de bir rüyası var güzel ülkem,
İdealist cumhuriyet kuşağının düşlerinden,
Saf bir hayalimiz var sevgili yurdum,
İzin ver gerçek olsun şiirimizin rüyası.

Bunu senin kılavuzluğunda yapamayacağımızı biliyorum; 
Bunu senin kötücül dikey yardımlarınla başaramayacağımızı...
Bunu, nasıl yapacağımızı bilmiyoruz ama,
Senin kötücül olduğunu biliyoruz, gizli bekçi.

Tehlikeli yazmak istemiyoruz; 
Fakat sen gizli bekçi, 
Sen bize,
Sert doğuracak ölümcül çarpıklıklar sergiliyorsun;
Linçten vazgeçmedin, küfürden, hakaretten.
Militan ölülerini alkışlayan halkını, 
Polisinle korumaktan başka ne yaptın?

Allah iyi ki gökyüzünde!
Biliyoruz ki o da güvende değil artık.
Göğü de, ilahî adaleti de yok etmek işin senin,
İyi ki, iyi ki maşasın sen, etnik gizli bekçi.
Ya hiç olmasaydın şeytanın çocuğu, 
İngilizlerin ahır uşağı olmuştuk hepimiz.

Tehlikesiz yazmak istiyoruz, evet;
Kuş yuvalarının mimarisini meselâ, 
Balıkları ve de okyanusları.
Mimlenip televizyonumuza, leopar belgeselleri izlemek,
Ahtapotları daha yakından tanımak. 
Sade bir hayat sürmek istiyoruz; 
Yeni hayatımıza cesaret edemeyen sensin. 
Biz şairiz, şiiri seviyoruz, gizli bekçi;
Her gün yeniden ve yeniden başlıyoruz,
Dünyayla temasımız yeni başlıyor, dalkavuk yığını.
Sana mutlak iyi bir şey söylemeliyim:
Başka bir sosyolojide yaşayamayız biz, gizli bekçi.

Temmuz - Ağustos 2023, Acıbadem.

“Manifesto” Levent Karataş (Kars, 1972)’ın 1 Ağustos 2023’te Bu Çağ dergisinin internet sayfasında yayımlanan şiiri.
 
İlk şiir kitabı Düşüyorum Galileo’yu 1992’de yayımlayan Karataş, sonraki yıllarda Masal (2006), Bir Doğu Uykusu (2006), Güzel Cumartesi (2010), Piyano Fabrikaları (2014), Bir Dünyalı-nın Mesafesi (2014), Son Görüş (2017), Ona Yaşadığımı Söyle (2019), Fantom Ağrı (2021) gibi şiir kitaplarına da imza attı. Şiirin yanı sıra deneme ve öykü türünde eserleri de olan Levent Karataş, edebi ürünlerini Varlık, Adam Sanat, Gösteri, Kitap-lık, Sombahar, Yasak Meyve, Şiir-lik, Şiir Atı, Şiir Oku, Şairin Atölyesi, Akatalpa, Ecinniler, Bu Çağ, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet, Cumhuriyet Kitap vb. gibi dergi ve gazetelerde yayımladı. 
Farklı sayıda dizelerden oluşan “Manifesto” Rus (SSCB) tarihine yapılan bir telmihi yüklenerek başlıyor:
“Stalin Anna Ahmatova’ya ne yaptıysa
Dalkavuklar da şaire aynı şeyi yaptı.”

Peki Stalin ne yaptı romantik Rus şiirinin önemli kadın şair temsilcisi Ahmatova (1889-1966)’ya? 

Ahmatova, 1935-40’larda, Rus diktatörü Stalin’in devlet terörü estirdiği yıllarda yaşanan trajedileri anlatan şiirleriyle dikkatleri üzerine çekti. Özellikle o dönemde zulme uğrayan kadınların kederlerini şiiriyle kayıt altına aldı. 

Ahmatova’nın eşi Nikolay Gumilyov, Sovyet rejimine muhalefet ettiği gerekçesiyle 1921’de kurşuna dizildi. Kendisi ise 1922’de tehlikeli bulunarak rejimin lanetlemelerine maruz kaldı. 1925-1940 arasında şiirlerinin yayımlanması yasaklanmış olan Ahmatova, bir süre sonra Sovyet Yazarlar Birliği’nden ihraç edilerek adeta “ağaç kabuğu” yemeye veya ölüme terkedilmiştir. 

Demek ki Levent Karataş, Ahmatova’nın Sovyet diktatör Stalin ve onun yardakçısı olan her tür tüzel veya özel kişiyi iki dizeyle bugüne aktarıyor. Sırf aktarma mı bu? Değil tabii ki. Güncelleştiriyor. Bugünün benzeri süreçlerine bağlıyor. Transfer edip “yerli ve milli” egemen bir Türkiye sosyolojisine bağlayıveriyor. Şair, üçüncü dizeden itibaren bu sosyolojinin alametlerinden pasajlar sunmaktadır:

“… canımızı derinden yakan hükümet istasyonları var
İnce linçleri var, dur durak bilmiyor nefretleri;
(…)
Genetik artıklarıyla yağmalıyorlar yaşamı.”

İkinci bentte “hükümet istasyonları”nın özellikleri sayılmaya devam edilmektedir. Malum, bunlar kamu kurumu, STK yahut kişisel troller şeklinde arz-ı endam ederler. Neymiş özellikleri, bakalım: Karataş, ikiyüzlülük, yalancılık gibi didaktik dil unsurlarıyla cepheden fotoğraflar onları. Aynı zamanda, ağzından ateşler kusan, uğursuz, şeytansı, can alıcı mitoloji hayvanı “erderha” ile devam eder betimlemesine, hem de “ejderhalar” şeklinde, çoğul bir ifade ile. Bendin son dizesi ise daha bir manidardır: “Allah’ın kulu bile değiller, yan sanayiler, robotlar…” Öyle ya işaret edilenler dinlerini, özellikle de İslam’ı her fırsatta söz sermayesi olarak kullanmıyor mudur? Bunlarda sahicilik aramak mümkün mü? Ancak çakma (“yan sanayi”) mamulatı robotik kimlikler olabilir…

Sovyet diktatörün Ahmatova özelinden verilen ve fakat bütün muhaliflerine yaptığı kıyımın Türkiye yereline transferi üçüncü ve dördüncü bentlerinde kesinleşir, netleşir. Bununla birlikte “güzel ülkem” hitabının yer aldığı bu iki bent, gerek şiirsel gerekse düşünsel söylemler itibariyle “Manifesto”nun en zayıf halkaları arasında yer alır. “Ülkem”in yanı sıra “Anadolu”, “idealist cumhuriyet kuşağı”, “yurdum” gibi TC’nin ilk dönem Memleketçi şairlerinin veya sonraki yıllardaki köy edebiyatçısı yazarların dili gelmiş oturmuştur adeta metne. Bunları bir teşbih olsun diye söylüyorum, kuşku yok; zira şair Türkiye’nin mevcut sosyolojisine karşı geliştirdiği ana fikri pekiştirirken, durduğu yeri de netleştiriyor. Fakat tam da bu noktada şu soruyu sormak istiyor insan: Şairin bu iki bent ile takdim ettiği “hayal” ve “rüya” soslu tarihî sürece eklemlenmiş bir zihniyet değil mi bugünün elebaşları olanlar? Diğer bir ifade ile şanlı (!) rejim hangi döneminde bir özgürlük yurdu oldu halkına? 

Metnin beşinci bendinden itibaren seslenilende yine bir değişiklik olur. Bu kez “gizli bekçi” diye hitap edilen kişi farklı negatif özellikleriyle sorgulanır.  Şiirin sonraki dört bendinde de görürüz bu sorgulamayı: Sözgelimi beşinci bent “Senin kötücül olduğunu biliyoruz, gizli bekçi” dizesiyle biter. Altıncı bent ise “Sen bize,/Sert doğuracak ölümcül çarpıklıklar sergiliyorsun;/Linçten vazgeçmedin, küfürden, hakaretten (…)/Militan ölülerini alkışlayan halkını/Polisinle korumaktan başka ne yaptın?” şeklinde dizelere sahiptir. “Gizli bekçi” yedinci bentte “maşa”, “etnik”, “şeytanın çocuğu” gibi sıfatlarla anılırken, son bentte “dalkavuk yığını” şeklinde bir hitaba maruz bırakılır. “Gizli bekçi”yi ihtiva eden bu dört bent bize onun kimliği hakkında somut tespitler yapma imkânı sunmuyor. Fakat Stalinist bir tutumu sürdüren yahut destekleyen negatif bir kahraman olduğunu düşünebiliriz…

Bu arada yedinci bentte dikkatimizi çeken birkaç hususa temas etmeden geçmek istemiyoruz. “Allah iyi ki gökyüzünde!” dizesiyle başlayan bu parçanın devamında “artık” onun da “güvende” olmadığı, zira “etnik gizli bekçi”nin “göğü de, ilahî adaleti de yok etmek” işine giriştiği dile getirilmektedir. Burada Allah’ın mekânı ile ilgili “tespit” dikkat edilirse ünlem işaretiyle vurgulanmış. Allah’ın mekânı bu şekilde “sabit”lemenin Türklerin “gök tanrı” çağından bugüne getirdikleri ve mistik, folklorik bir niteliğe büründürdükleri söylemi tekrarlamak düşüncesinden kaynaklandığını sanmıyoruz. Gerçi buna dair “ima”ların olması metni zenginleştirir. Kaldı ki bu parçada “göğü” ve “ilahî adaleti” yok etmeye teşebbüs eden “gizli bekçi”nin “etnik” kelimesiyle nitelendirildiğini belirtmiştik. Peki, şairin burada özellikle dile getirdiği nedir? Adaletsizliklerin, nefret edilesi her türlü zulmün arşı tuttuğunu mu söylüyor şair? Üstelik bunların geleneksel (mitolojik ve mistik) bir “Tanrı” inancı içinde olanların eliyle gerçekleştiğine mi işaret ediyor? Ve kendi göksel “Rab”lerine yönelik kastedişlerden bile çekinmediklerini mi belirtiyor? En iyisi muğlak kalsın…

Şiirin en uzun parçası olan son bende “Tehlikesiz yazmak istiyoruz, evet” dizesiyle girilmiş. Böylece şiirin başlangıç dizeleriyle bir bağ kurulmuş oluyor. Stalinist diktatörlüklerin tehdidine binaen bir istek değildir bu. Sorunsuz, zulümsüz bir ortamda yaşama talebidir. Zira “kuş yuvalarının mimarisi”ni, “balıklar”ı ve “okyanuslar”ı yazmak, “leopar belgeselleri” izlemek, “ahtapotlar”ı yakından tanımak, “sade bir hayat sürmek” ancak sorunsuz, zulümsüz ortamlarla mümkündür. Oysa “gizli bekçi” böyle bir hayata cesaret edememektedir. 

Genel olarak kötümser ve karamsar bir havayı yansıtsa da şair umut verici, meydan okuyucu dizelerle tamamlamış metnini: 

“Her gün yeniden ve yeniden başlıyoruz,
Dünyayla temasımız yeni başlıyor, dalkavuk yığını.
Sana mutlak iyi bir şey söylemeliyim:
Başka bir sosyolojide yaşayamayız biz, gizli bekçi.”

İşbu yazının sonunu şöyle bağlayayım: “Manifesto”yu fark ettikten ve hakkında üç beş satır kelam etmeye karar verdikten sonra Levent Karataş’ın şiirlerini toplu bir şekilde okuma eylemine giriştim. Ankara ve Bursa sahaflarını hızlıca tarayıp şairin bulabildiğim bütün şiir kitaplarını alıp okudum. Edinemediğim ve dolayısıyla okuyamadığım “Düşüyorum Galileo” ve “Ona Yaşadığımı Söyle”deki şiirleri ve mensur eserlerinde yazıp söylediklerini ayrı tutarak şu tespiti yapabiliriz: “Manifesto”daki dil, üslup ve içerik yaklaşımı genel olarak Levent Karataş’ın şiirsel birikimiyle tümüyle örtüşmüyor. Gerçi “Bir Dünyalının Mesafesi”nin başına konulan “Ben” başlıklı metinde “Dünyayı iyi izlemek gerekir. Baharı, yağmurları ve kiraz çiçeklerini. Bu edinim bana, şimdiki zamanın şiirini yazmak için özüme ısrar etti. Ellerime emretti ve ben de yalın dünyalıkla modern bir şiir kurmaya çalıştım; bu nedenle bütün entelektüel edinimleri bırakarak, bütün hayat edinimlerini şiire taşımaya çalıştım.” (s. x) dese de, “Manifesto”da yapılan bundan daha ötede bir şey… 

Peki, “Manifesto”yu bir şekilde ilişkilendirebileceğimiz başka bir şiiri hiç mi yok Levent Karataş’ın. Kuşkusuz var. Sözgelimi Masal kitabındaki “Saraylar ve Altınlarım İçin” şiiri. Şöyle başlıyor: “korkularını ve sessizliğini duyuyorum onların/zarif kötülüklerini/‘bizimle uğraşma’ diye/kanlı yüzler gösteriyorlar/kim olduklarını bilmiyorum/ ve ‘saklı seçilmiş’ olduklarını…//tanrı seviniyor onlar ölünce (…)” (s. 46) 

Belki tematik bir uyum olarak Son Görüş’te yer alan “Vitrin”deki şu satırlarla da ilişkili bulabiliriz “Manifesto”yu: “Hep darmadağın ettikleri evlerimizde bizleri yakacaklarını düşünüyoruz/Hep darmadağın ettikleri evlerimizde bizleri yakmayı planlıyorlar çünkü/Ben ütopyamda yamyamlar çağında kara şileplerden beni attıkları zift rengi okyanusa dalıp/kıyıda beni bekleyen yüzme bilmeyen denizkızını öpmek istiyorum.” (s. 28) Aynı kitaptaki “Düet”te yer alan “…Yeis içindeyiz A’bi/Aslı’yı tutukladılar! Karnında sözü olanları fişlediler!” (s. 32) gibi dizeleri de bu çerçevede düşünebiliriz. 

Fantom Ağrı’daki “Birinci Perde” şiirinin şu dizeleri benzeri nitelikler sunar mesela: “Sünni devlet iğneyle kazdı bu kuyuyu/Sünni devlet kefenle çıktı yola/Sünni devletin sakınımlı bir kalbi vardı:/açelyaları, zambakları, karanfilleri –devrimci imgedir diye-/uzak dur diye, çocuklar öğrenmesin diye, başkalaşımlara/uğratan-oryantalist üst aklın Arap kalbi/orada aşk ve çocuk birbirine katıştı/ölmedin, bir egzistansiyalist gençlik ölümü saklı kaldı sende.” (s. 24)

Her ne kadar okuyamasak da okuyan şiir yorumcusu arkadaşların aktarmalarına göre “Ona Yaşadığımı Söyle” kitabında da şairin kalemini tanıklık ve karşı koyma bilinciyle kullandığını öğreniyoruz. Dahası vaktiyle Hilmi Yavuz’vari bir geleneğe bağlı olan Levent Karataş’ın zamanla Pablo Neruda çizgisiyle kesişimler gösterir hâle geldiğinin de dikkatlerden kaçmadığı belirtiliyor ki, bütün bunlar, “Manifesto”yu daha bir anlamlı kılıyor.

Bağlayalım: Bir şiir tahlili için işbu yazının birtakım eksiklikler taşıdığını biliyorum. “Manifesto” için yaptığım mesaiye yenilerini ekleyeceğimi düşünüyorum.

KAYNAKLAR:
https://leventkaratas.com.tr/hakkimda/
https://soninsan.com/yazi/211/bir-metafor-olarak-fantom-agri-ve-poetik-ozne-uzerine--volkan-hacioglu (Volkan Hacıoğlu)
https://www.bucagdergi.com/post/manifesto
https://www.ekdergi.com/levent-karatas-yasadigini-itiraf-ediyor/ (İsmail Cem Doğru)
https://www.gazeteduvar.com.tr/hayalet-kitap-fantom-agri-haber-1521626 (Enver Topaloğlu)
Levent Karataş, Bir Doğu Uykusu, Artshop Yay., İst., 2008.
Levent Karataş, Bir Dünyalının Mesafesi, Hel Yay., Ank., 2014.
Levent Karataş, Fantom Ağrı, 160. Kilometre Yay., İst., 2021.
Levent Karataş, Güzel Cumartesi, Yasakmeyve Yay., İst., 2010. 
Levent Karataş, Masal, Yasakmeyve Yay., İst., 2006.
Levent Karataş, Piyano Fabrikaları, Düşülke Yay., İst., 2014.
Levent Karataş, Son Görüş, Düşülke Yay., İst., 2017.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Anna_Ahmatova
https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/11/11/levent-karatas-son-goruste-ucan-kus (Enver Topaloğlu) 
https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2019/12/07/levent-karatasin-mesaji-buradayim-ve-yasiyorum  (Enver Topaloğlu)
https://parsomenfanzin.com/2022/02/06/levent-karatas-ile-fantom-agri-uzerine-soylesi/ (İhsan Baran) 

Bu yazı ilk kez İktibas dergisinde yayımlanmıştır: Tıklayınız.

Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız. 

25 Nisan 2023 Salı

ŞİİRANKARA-1: ANKARA FLANÖRÜ CEMAL SÜREYA


ŞiirAnkara yazılarına başlıyorum. Şöyle de diyebilirim: Şairlerle ve şiirlerle Ankara'yı geziyor ve işbu yazıları yazıyorum. Yahya Kemal'in İstanbul'u için büyüttüğüm hevesi Ankara şiirleri ile Ankara'ya transfer ediyorum. 

Bu yazılara standart bir form biçebilir miyim? Hayır, fakat günlük, gezi yazısı, eleştiri, tahlil gibi okuyabileceğiniz satırlar barındıracaklardır diyebilirim. İlave materyal de bulacaksınız ŞiirAnkara'da. Özellikle, ele alınan mekâna mahsus görseller... 

Başlayalım bakalım, maceramız bizi nereye götürecek... 

Ankara'nın Şairi ve Flanörü Cemal Süreya

Türkiye edebiyat atlasında Ankara merkezli en güçlü şiir hareketi İkinci Yeni olduğu gibi, adını bu kent ile özdeş kılan şairlerden başında da Cemal Süreya gelir. Ona bu vasfı yakışır bulmamız için "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir" başlıklı metnini yeter kabul ederiz. 

Bu kanaatim abartılı bulunabilir. Hayır, eğer abartılı bir söz söyleyecek olsaydım şairin "Göçebe" şiirinde geçen ve önündeki yanındaki, arkasındaki bütün bağlamlarından kopararak şuraya aldığım "Ankara’da dokunak (...) olduğunu" dizesini öne sürerdim. Hele ki "dokunak" sözcüğünün çağrışım değerlerini "âteşin, yürek delen, hırpalayıcı, duygusal, etkileyici; hatta falsolu, kinayeli..." gibi geniş açılı bir pergelle çerçeveleyecek olursak, Cemal Süreya şairaneliği bunların tamamına dokunur, tamamıyla dokunur.  Haydar Ergülen'in "Şiir ile Ankara" yazısının sonlarına doğru bu şiire yaptığı dokunaklı göndermeyi ise bu şiirin duygu değeri ile ilişkilendirebiliriz. 

Bu arada "Göçebe"de şehirler arası yolculuklara süzülen şair "Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir"de adeta Ankara flanörüdür. Sanırım Ahmet Telli'nin "Ankara'da/II" şiirinde "...Cemal Süreya'nın Kızılay'da/Huzursuz bir zürafa gibi dolaşması" şeklindeki betimlemesi de bu flanörlüğün somutluk kazanması ile ilgilidir. Şimdi somutlaştırma sırası bizde...

25 Nisan 2023, Ataç ve Adakale Sokaklar Üzerinden...

Sabah 07.20'de Sıhhiye'de metrodan indim. Sıhhiye'de metrodan inmek Kızılay'a göre daha sıhhat verici geliyor bana. Bütün işgallere rağmen hâlâ sulak ve yeşil bir alan var orada. Bir bölümü Valilik tarafından gaspedilen Abdi İpekçi Parkı. Sabahın tazeliğini alıkoyan parkın içinden Yenişehir Pazarı'na doğru yürüyorum. Uyuyan köpeklerin rahatsızlık vermeyeceği kesin. Bir kaç görsel alıyorum oradan. Birisini paylaşıyorum:


Yenişehir Pazarı'na varıyorum. Pazar açılmamış. Açılmayacak çünkü Çarşamba ve Cumartesi günleri kuruluyor. Ayrıca perşembe günleri de sosyete pazarına ev sahipliği yapıyor. Bir elimde vaktiyle Altındağ Belediyesi için hazırladığı Ankara Şiirleri Antolojisi, diğerinde fotoğrafları çektiğim cep telefonu. Yakınlardaki güvenlik mensuplarını ve tek tük geçen insanların meraklı bakışlarını bir tarafa bırakarak pazar yerinden fotoğraflar alıyorum. İşte Yenişehir Pazarı'ndan bir görüntü:


Cemal Süreya'nın şiirinde beni buralara sürükleyen bir çok unsur var. Fakat başı çeken bölümleri önceleyeceğim. Birinci sıraya metnin dördüncü bölümünde yer alan şu dizeleri koyacağım:

"Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına 
 
Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
Rengârenk kır çiçekleri gibi." 

An itibariyle şairin baktığı noktada değilim. Süleyman Sırrı Caddesi'ne doğru yönelip o noktaya, yani Ataç-1 Sokak'a doğru yürüyorum. Sırasıyla caddeyi iki taraflı kesen Halk ve Sağlık Sokaklardan geçerek bu caddede başlayan veya sonlanan Ataç-1 Sokak'a ulaşıyorum. Cemal Süreya'nın baktığı noktadan pazaryerine bakıyor ve üstleri başları üst üste atılmış giysilerle dolu olan terzi çıraklarını arıyorum. Ortalık rengarenk kır çiçeklerine dönüşsün istiyorum. Ataç-1 Sokak'ın köşesinden çektiğim fotoğraf ile geçmiş zaman düşü kurmaya çalışmak bir hayli zor. Bakın bakalım: 

 


"Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum 
Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri"  
 
Ataç'tan Adakale'ye yöneliyorum. 60-70 metrelik bir mesafe. Cemal Süreya'nın Adakale Sokak ile ilgili üstteki dizeleri şiirin yine dördüncü bölümünde fakat Ataç Sokak ile ilgili olarak okuduğumuz dizelerden öncedir. Demek ki benim yürüme istikametimin tam tersi bir istikamet üzere hareket etmiş şair.

 


Şiirin bu bölümünde Cemal Süreya "Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri" dizesine sadık kalarak pek çok isme yer vermiş. Salah Birsel, Cahit Sıtkı, Cahit Külebi, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli, Hasan Şimşek, Şahap Sıtkı, Metin Altıok bunlar arasında... Şiirin hemen başındaki Edip Cansever, Turgut Uyar, Can Yücel isimleri de dikkate alınacak olursa, şairin şu teklifi yapmaktaki makul tutumu anlaşılabilir:

"- Şair arkadaş,
Bir derdin mi var
Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
Ankara'ya gelmelisin."

Şairler Cemal Süreya'nın davetine uyar mı bilemem. Ben kendime bakarım. Şu halde Ankara'ya gelmenin de ötesinde, Ankara'da bizden önce şehri adımlayan şairlerin ayak izlerine takıldım. 

Adakale Sokak'ta, 25 Nisan 2023, Saat: 07.30 civarı

Adakale Sokak'tan yukarıya, Ziya Gökalp Caddesine doğru yürürken Tuna Caddesi ile Sakarya Caddesi arasında sağda  Maliye Bakanlığı Vergi Denetim Kurulu binasını gördüm. Cemal Süreya'nın bir maliye müfettişi olduğunu hatırlayıp bina girişinde bulunan güvenlik görevlisine yöneldim. Sorum üzerine, adı geçen kurulun 20-25 yıldan beri bu binada olduğunu söyledi görevli. Cemal Süreya'nın Ocak 1990'da vefat ettiğini düşünürsek bu binada görev yapma ihtimalinin olmadığını belirtebiliriz. 



Şiirin tamamını okuyabilirsiniz: 

OTELLER HANLAR HAMAMLAR İÇİN SÜREKLİ ŞİİR

I      .

Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,

Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i

Bir de Fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i.

Ankara Ankara         .

Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,

Bir işhanı, bir umumi mümessillik belki,

Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler

Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.

Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?

Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.

Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir keman kutusu,

Osmanlı Bankası davul;

Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika ordusu:

Dol (An)kara bakır dol!

 

Biletim öldü;

Gömleğim kirli.

 

Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde

Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?

Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?

Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak

Çarpa çarpa bedenlerini kara vagonlara

Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.

Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de

Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

 

Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor

Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

 

Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta

O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

 

İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor

Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

 

İşte bak, dün humour sözcüğü için Fransevî'yi açtıydım,

"Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:

Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

 

Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,

Ama biliyorum, DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim

Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;

Vergi iadesi için de Stad Oteli var.

Paraşüt Kulesi'ni yukardan görmüş olursun ayrıca.

 

Adını titizce saklayan bir sokak buldum

Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,

Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,

Belki de oralarda bir yerdesin,

Sen tavşan aralığı,

Sen ağzımın tadı,

      

Bir buluş gibisin!

 

- Ağır ol Bay Düzyazı,

Sen ancak uçağa binebilirsin!

 

 

 

II

 

Ankara Ankara,

Ey iyi kalpli üvey ana!

 

 

III

 

Biliyor musun başkentim nedense

Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,

Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun

Ben acılanma yeterince.

 

Tek boynuzlu yapılar arasında

İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi

Dayandım ak bedenine öptüm öptüm

Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

 

Herşey öyle yeni ki burda

Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı

Ama ben budalalıklarla doldurdum

Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

 

Şurda işte tam şu noktada Dede'nin

İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,

Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım

Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

 

Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,

Yalnız buz gibi odada oturduğumuz aklımda,

Hani o arsız sonbahar küçücüğü

Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

 

Sen temiz hava saklı su

 

Sen Bayan Nihayet

 

Sen bir mevsimin sanat eki

 

Çeşmeler adın kokulu!

 

 

IV

 

Hoparlörlerinde halı ve mevlithan

Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,

Alnaçlarının ardında kirli kan,

Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

 

Bugünün sarkışıdır ama yarın için

Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,

Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar

Artık bir özel ad oldun ey Duman!

 

Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!

Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,

Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum

Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri.

 

Şöyle mi derdi İlhan Berk:

 

"Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz

Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

 

Salâh Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

 

"İsterseniz İlkyazın gazinosuna

Hep birlikte garson girebiliriz."

 

Aldı Cahit Sıtkı:

       “Özgürlüğümün bir parçası oldun artık

       Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda

 

Cahit Külebi:

      

"O ozanlar var ya büyük ozanlar

Biz yanarken çıkarıdğımız dumanlar."

 

Evet Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,

Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.

Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun

Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

 

Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,

Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki

Metin Altıok'a devredip masadaki yerini

İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

 

Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki

Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına

 

Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya

Rengârenk kır çiçekleri gibi.

 

- Şair arkadaş,

Bir derdin mi var

Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden

Ankara'ya gelmelisin.

 

 

 

V

 

Yakındoğu'nun düpedüz Italyancasi: Farsça.

Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

 

Yakındoğu'nun duru Ingilizcesi: Türkçe

Yakındoğu'nun dallı Ispanyolcasi: Kürtçe

 

Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca

Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

 

Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,

Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

 

 

VI

 

Ankara Ankara

Müfettişler arasından geçiyor tiren

Bankası elektrik Otel Mola

31 Aralık 2022 Cumartesi

PENCEREMDE YAŞAMAK













Olmak, düşünmek ve

mazi aşkıma sevdamla birlikte

benimdir, benimledir...


1. Olmak

Yaş düşen toprağa sor

nemli duvarlar da bilir

puslu camlar da


yanaklarımdan süzülen yaşa

ve onlarla ıslanan kitap sayfalarına

sor hıyanet içinde değilsen


sonbaharın getirdiği esrimeler

acıklı perdenin indiği gözler

anlatırlar beni

inandıracaklardır seni

elbette var olduğuma


2. Düşünmek

Düşüneceğim her zaman

bütün olagelen her şeyi

seveceğim

bütün güzellikleri


yok yaşama küsmek benden

yok yaşamı hor görmek

kendi içini yemek

yok götürse de ayaklarım beni

lahana bahçesinin kıyısındaki yoldan

dövdürse de her gece karanlığı

üzülmeyeceğim


ve her geceyarısı

kandırılsam

düşüneceğim:

tâ ki fikirlerimi sindirene dek

tâ ki kendimi bildirene dek

şu gençlik ihtiyarlığımı dindirene dek...


3. Maziye bakmak

Hani aslında bir şey değil

sadece bir yığın yıldız

kaydı aşağıya gökyüzümüzden

sadece bir yığın güneş

battı şu ömrümüzden


belki hoş, sevimli

belki buruk, hüzünlü

kim bilir belki de

güzlü geçip gitti

o tatlı mazi bir bakışta

gençliğe ait yaş da

gençliğimize ait yaz da


biliyorum tarihimizde

aşk neşeyle geçti gitti

bazen mutluluktu bazen acı

bir akasya ağacı, bir kaç çam

veya patika bir yol

ve hatta bir çoban pınarı

arkadaşlığı vardı


neyse ki bir şey değil

sadece bir yığın yıldız

kaydı gökyüzümüzden

sadece geçmişte bizim

bir aşk düştü göğsümüzden

bir aşk biraz aldı ömrümüzden


Balıkesir, 1982

(Karesi Kanatlısı)

31 Ekim 2022 Pazartesi

AYIN ŞİİRİ: ABDURRAHMAN KARAKAŞ’IN “RUHBAN” ŞİİRİ

Dini de aldılar Allah’ın elinden

Küçük küçük tanrılar uydurdular

Burunlarının Kafdağı kemerlerinden

Yerel kanallarda ulusal kibirlerle

Ufala ufala beyazımsı bir nokta oldular

Ökçesine bastığım unvanlarıyla

Anlamadılar anlamadılar anlamadılar

Ulu Nebi’nin büyüklüğünü

Koskoca hocaefendiler

Koca koca kuytularında

Karıncalanmış bitimsiz sanrıların

Nöbetlerinde

Tanrıları adına coştular

Coştular ve uyuştular

 

Kızları sultan

Oğulları veliaht

Bölüştükçe kibri

Fetvalar analarının babalarının

Çağlayan gönüllerinden

El oğlu ne bilir

Uluların dilinden

 

Bir Nokta dergisi, Eylül 2022, s.


Abdurrahman Karakaş (Urfa, 1973) ilahiyatçı ve eğitimci bir şair. Düşünsel özgürlüğe ve estetik serbestiye eğilim gösterme olasılığının az olduğu bir alanın uzmanı ve bir mesleğin mensubu olsa da o, şiirlerinde yansıttığı düşünsel ve estetik tutumları itibariyle kalıpları zorlayıp kırmış bir kimliğe sahip. Bunu şimdiye kadarki edebî verimleri üzerinden, sözgelimi tek şiir kitabı Zor Sessizlik’te görebileceğimiz gibi, bu yazımız bağlamında ele alacağımız “Ruhban” şiiri üzerinden de görebiliriz.

Önceliği kitabına veriyoruz: “Gücünü gerçeklikten alan imge” diye nitelendiriyor Mehmet Kurtoğlu şairin Zor Sessizlik kitabındaki düşünsel tutumunu ve imge anlayışını sentezlerken. Gerçi Kurtoğlu, şairin bu imge anlayışının kapalılığa yol açtığına, şiirinin okuyucuda fazla karşılık bulmadığına dair hükümler verse de, bu hükümlerin kendisine mahsus bir göreceliğe tekabül ettiğini söyleyeceğiz biz.  Şu halde bize düşen, Karakaş’ın özgün imgelerine yönelmek ve bunların tekabül ettiği gerçekliğe temas etmektir. Görülecektir ki “Ruhban” için vereceğimiz hükümleri destekleyecek veriler Zor Sessizlik’te de yer almaktadır. Sözgelimi kitabın ilk şiiri olan ve poetik kaygılar da taşıyan “Şairin Dili”nde Karakaş “saralı” kalp ile “kekeme” dili aynîleştirerek “kalem”de somut bir bütünlük oluşturmuştur. Bu kalem, şairin “söyleyemediklerini/ ve söyleyemeyeceklerini” durmadan yazmaktadır: “Saralı bir şairin titrek kalbi/yani titrek kalemi/aşırı sıcakların etkisiyle olsa gerek/kağıdı yakarak yazıyor/Kekeme diline benzese de/aksi gibi/durmadan yazıyor/söyleyemediklerini/ve söyleyemeyeceklerini/yazdığından/kalem şairin dili/o yüzden kalbiyle titriyor” (s. 9)

Bu metindeki “aşırı sıcakların etkisiyle olsa gerek” dizesi görünüşte sıradan bir günlük ifade gibi görünse de esasta bir metaforu yüklendiği, sözgelimi her tür harici olumsuz etkiye tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Şair bu olumsuz etkileri başka şiirlerinde somut olarak verecektir. Sözgelimi “Eski Şehir” şiirinde “ilkin kitaplarımı yaktılar/müzelerimi yıktılar/ama hatırlıyorum/dedemin masallarını/nenemin bağdat sükutunu/armut kubbeli sarayları/mescitleri/dicle'yi fırat'ı/çölü” (s. 11); “Bağdat Sancısı” şiirinde ise “ey şimdiki erzel/ateş yutar bu coğrafya/su kusar//kandan çiçekler/dağıtır soysuz şımarıklığı/ahir zaman şiirini yazar/bir dağ başında tomurcuk lale” (s. 20) dizeleriyle yansıtmaktadır. (İkincisindeki “ey şimdiki erzel” yani “reziller” seslenişine dikkat ediniz!)

“Kayıkçı” şiirinde “Ağır zamanlar biçilmiş kaderime” (s. 24), “Acı Soluk”ta “Altını çizmeli hayatın" (s. 32), “Sıtmalı Gece”de “Karmakarışık homurtular” (s. 35) gibi dizelerle olumsuz toplumsal etkenlere dair göndermeler yapan Abdurrahman Karakaş, “Çocuklar Ve...” adlı şiirinde ise “Ruhban” şiirinin habercisidir sanki. Fakat bu kez farklı bir seçkinler (bürokrat) kesimini hedefe yerleştirmiştir:

şehrin yöneticisi de aya bakıyor

yere de bakması gerektiğini düşünmeden

üstelik düş de kuramıyor

etrafında siyah elbiseli kurum müdürleri

katarakt

bir tören için dikilip

sonra unutuldukları belli

hastane kapısındaki çam ağaçları gibiler

bunların çamlardan farkı

önleri ilikli ve muntazam oluşları” (s. 45)

Abdurrahman Karakaş “Vakit ki Kar Boran” şiirinde de poetik tercihlerine dair ipuçları verir: “Benim kelimelerim mermi gibidir/değdi mi kalbinize/siz bilmezsiniz/Benim şiirlerim gemiler gibidir/yararak geçerler denizi/ bozarlar ölümüne nice façaları” (s. 66)…

Şimdi “Ruhban” şiiri bağlamındaki tespitlerimize geçebiliriz. Buraya kadar yazdıklarımızdan, bu şiiri niçin gündemimize aldığımız anlaşılmış olmalıdır. Peki, daha net söyleyelim:  Şiirde yargılanan zihniyet unsurları tabii ki bizi bu metne yöneltiyor. Ayrıca şairin düşünce ve duygularını kısa bir metin içinde net ve öz bir şekilde bildirmesi, günlük dilin didaktik yüzü ile şiir dilinin imgeye yaslanan yönünü bir arada kullanması önemli…

 Tam da bu noktada şunu söyleyelim: Bu şiirin dil ve imge anlayışı Kurtoğlu’nun Zor Sessizlik kitabındaki şiirler için yaptığı tespitlerle örtüşmemektedir. Şair bu metninde genel olarak şiir dilinin uzağına daha doğrusu gündelik dilin kucağına düşen bir dili tercih etmiş. Fakat birkaç yerde başvurduğu imgesel söyleyiş, metni şiirleştirmeye yetiyor. Diğer söz birimlerini bir tarafa bırakalım; işte metni estetik bir bireşim haline getiren dizeler: 

“Burunlarının Kafdağı kemerlerinden”

“Ökçesine bastığım unvanlarıyla”

“Karıncalanmış bitimsiz sanrıların/Nöbetlerinde”

Bu cidden özgün imgesel dizeler dışında kalan söz dizilerini anlam itibariyle müzakere etmenin bir gereği olduğunu düşünmüyorum. Çünkü tamamı gayet sarih bir şekilde yaşayadurduğumuz din kültürü ahlak bilgisi (din sosyolojisi) vasatına parmak basıyor. Bu seviyesiz vasatın müsebbibi olan siyasi aktörler, din seçkinleri, cemaat liderleri, tek tornadan çıkma imam hatipler, muhafazakâr ve mistik kitleler bir şekilde hedefe yerleştiriliyor. Bir kısmı sahtelikleri, bir kısmı ihanetleri, bir kısmı bilmezlikleri (echellikleri) ile sefih bir tablo şeklinde görselleştiriliyor.

(...)

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Kerberos'u Taşlamak adlı kitaptan okuyabilirsiniz!











KAYNAKÇA:

Abdurrahman Karakaş, “Çöz Ellerimden Kelimeleri”, Bir Nokta Dergisi, S. 221 (Haziran 2020), s. 7.

Abdurrahman Karakaş, “Emir Ulu Yerden”, Bir Nokta Dergisi, S. 237 (Ekim 2021), s. 33.

Abdurrahman Karakaş, “Ruhban” Bir Nokta Dergisi, S. 248 (Eylül, 2022), s. 19.

Abdurrahman Karakaş, “Tanrılarınızı Yiyin”, Bir Nokta Dergisi, S.222 (Temmuz 2020), s.24.

Abdurrahman Karakaş, Zor Sessizlik, Bir Nokta Kitaplığı, İst., 2011.

Mehmet Kurtoğlu,  “Zor Sessizlik”, Bir Nokta Dergisi, S. 134 (Mart 2013), s. 21.

Bu serinin diğer yazılarını okumak için tıklayınız. 

14 Ekim 2022 Cuma

BEDRAN YOLDAŞ YAZDI: POST AH'IN ŞİİRDEN OKLARI...

       Post Ah, son dönemde peş peşe yayımladığı şiir kitapları ile şaşırtıcı bir performans sergileyen Cevat Akkanat’ın 2017-2021 yıllarında yazdığı şiirlerden seçerek oluşturduğu bir kitap…

Başka kitapları da var aynı dönemi kapsayan: Hâsılı MemleketteŞanlı ŞarkıGülümse Kulübü ve Kabuk… Post AhKabuk’tan önce, Kasım 2021’de Şanlı Şarkı ve Gülümse Kulübü ile aynı ayda yayımlanmış. Post Ah’ı diğerlerinden ayıran temel fark; bütün şiirlerin hece ölçüsü ile yazılmış olması.

Şair adını andığımız bu beş kitabında mevcut sosyal durumlardan şikâyetlerini, onlara yönelik eleştirilerini, sitemlerini ve ihtarlarını dile getiriyor. Bu minvalde, zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, değersizleştirilen değerlere velhasıl tüm olumsuzluklara karşı yüksek sesle; serzenişini, ihtarını ve kabullenemeyişini dile getirmekten geri durmuyor.

Geriye dönüp baktığımızda kralların, padişahların soytarıları, dalkavukları olurdu. Ve bunlar için kadro tahsis edilmişti. Kralları, yöneticileri eğlendirmek, yağ çekmek, dalkavukluk yapmak onların asli görevleriydi. Sanki şöyle bir mesaj taşıyordu bu kadro ihdası: “Kimsenin dalkavukluk, soytarılık yaparak yönetime yanaşmasına gerek yok. Bu işi yapan ve meslekleri bu iş olan kimseler var. Bırakın onlar işini yapsınlar.”

Zaman içinde iktidar ve güç insanların dikkatini celp etmiş ve nefsani hamasetler mevcut yönetim, güç ve makama karşı bağlılıklarını dile getiren bir zümre oluşmuş ve olağanlaşmış. Bu durum aynı zamanda iktidar ve güç sahiplerinin nefsini okşamış. “Senden daha büyük daha azametlisi yok.” sözleri her şeyin önüne geçmiş. Ve yozlaşma da oradan başlamıştır.

Adalet ile hükmetmek, liyakat ve değerler böylece yozlaşmış, tarih sürecinde mahalli deyimle “tırşıkçı” /dalkavuklar peyda olmuş, mevcut iktidar etrafında seğirmeye başlamışlar. Mevcut iktidar etrafında fır dönüp her türlü taklayı atmayı meşru görmüşlerdir. Bugün “trol” olarak ifade edilen bu “tırşıkçı” takımı kendi çıkarlarını her şeyin ve değerin üzerinde görmekte. Liyakat, adalet hak getire bunların kitabında.  Ne yazık ki iktidardaki güçler de bu dalkavuklardan, atılan taklalardan, dizilen methiyeler ve güzel sözlerden tüm toplumun o şekilde düşündüğünü bilerek veya bilmeyerek kendilerinin yaptığı her şeyin güzel, kendilerinin de dokunulmaz ve vazgeçilmez olduğunu düşünürler.

Bu durumdan rahatsız olur şair… Şiirden oklar atar… Şairin attığı oklar hedefteki sinelere saplanır mı bilinmez? Bildiğimiz, şairin yapacağını yapmış olarak karşımıza çıkıyor olması.

Akkanat, Post Ah’ı “İnsan Mikrofonu” ve “Post Ah” başlıklı iki bölüme ayırmış ve 48 şiire yer vermiş. Şimdi dilerseniz Post Ah’tan bazı bölümlere göz atalım:

 

Yusuf’un kuyusu kıssasına sen

Vaktiyle girip çıkmıştın hani

Kalmamış kalbinde hiçbir sızısı

Sanırım vicdanın iblisin eli” (s.10)

 

Hakikat şu Müslim hasta

Ankara’da yas ayazı” (s.11)

 

Çevrendeki adamların

Her bireri tüfek sanki

Dillerine verip mermi

Olmuşlar hep yaman yanki” (s.13)

 

Ordu senin kurgu senin

Tankı halka çevirmişsin

Zulüm ile can almışsın

Memleketin kara hini.” (s.14)

 

Filistin arakan mangalda küldür

Görmezler zulmü gözlerinin önünde” (s.15)

 

Yiyince zılgıtı sen

Dersin rabbin sopası” (s.19)

 

Havuz şairlerini alalım mı ciddiye” (s. 28)

 

Kalbimde Ankara yaralı yama

Ölüydü ankara kankara şimdi.”(s. 52)

 

Şimdi bütün nefrettim

Zulmünle etti nikah” (s. 53)

 

Yazımızı kitabın arka kapağında yer alan:  “Post Ah’ın hedefinde olmadan okuru olmak her bakımdan bahtiyarlıktır.” Cümlesi ile bitirelim.

 

Post Ah, Cevat Akkanat, KDY, İst. 2021, 64 s.