7 Mart 2025 Cuma

HUGH MacDİARMİD’İN “ELEKTRİKLİ SANDALYEYE GİDERKEN” ŞİİRİ

Hugh MacDiarmid (1892-1978)'in "Elektrikli Sandalyeye Giderken" başlığıyla tercüme edilmiş bir şiiri var. Cevat Çapan'ın hazırladığı Çağdaş İngiliz Şiiri Antolojisi’ndeki (2. Bas., Adam Yay., İst., 2000, s. 100) şiir, tema ve konusu itibariyle yazıldığı dönemi ve coğrafyayı aşıp evrensel bir nitelik kazanmıştır.

Yirminci yüzyıl İskoç rönesansının öncü şairlerinden birisi olarak tanıtılmış kitaptaki kısa biyografisinde MacDiarmid. Ayrıca Robert Burns'den sonra İskoçya'nın yetiştirdiği en büyük şair olduğu kanaati vurgulanmış. 

Asıl adı Christopher Murray Grieve olan MacDiarmid, yaşadığı dönem İskoçya'sında sanat dünyasına hâkim olan bağnazlıklardan ötürü pek çok sanatçı gibi müstear kullanmaya mecbur kalmış.

Antolojide üç şiiri var şairin. Bu metinlerde gördüğüm, yaşadığı çağın toplumsal künyesini lirizm ile sentezleyen şiirler yazıyor şair. Bu yoldaki tespitler, bahsettiğim biyografik metinde de yapılmış: “Lirizmin yanı sıra acımasız yergiciliği, ince alaycılığı ve düşünür yanıyla da özgün bir sanatçı olan MacDiarmid halkının sorunlarını büyük bir coşkuyla dile getirmekle kalmamış, dünyanın bütün ezilen toplumlarıyla özdeşlik kurarak gerçek bir demokrat olmayı başarmıştır.”

"Elektrikli Sandalyeye Giderken" şiiri üstteki tespitleri doğruluyor. 15 dizelik bir bent halinde okura sunulan bu metin kendi içinde üç anlam halkasına ayrılıyor. Bunlardan birisi ilk dört dizeden oluşan ve zamanla mekânın doğal, sosyolojik ve psikolojik görünümleriyle ilgili tespitlerin yapıldığı bölümdür. Anlatıcı, her bakımdan rahat, huzur ve keyfiyete doymuşluk yaşayanlara dair izlenimler sunuyor:

"Burada, her şeyin insanın aklında ve kalbinde

Sevginin, hayatın ve bunların dışındakilerin

Eşsiz bir güzellikle dipdiri boy attığı

Bu parlak güneş ışınları altında."

Şiirin ikinci anlam halkası beşinci dizeden başlayıp son üç dizeye kadar süren kısımdır:

"Kendim kadar günahsız insanları düşünüyorum gene

Parmaklıklar arasında soğuk ve haksız bir dehlize tıkılmış,

Pantolonları elektrotlar için yırtılmış

Ve saçları başlarına geçirilecek o külah için kesik,

Bunu hiç umursamayan kadınlar ve erkekler yüzünden,

Saygılı, saygıdeğer ve kendilerine göre Hristiyan insanlar,

Burada, güneşin oynaşan ışınları altında

Bahçelerindeki çiçeklerle aylakça oyalanan".

Okuduğunuz üzere bu halkanın son iki dizesi hariç duygusal atmosfer değişiyor. Değişmeyen şey, anlatıcı öznesinin bakışlarını kendisi dışındakilere yöneltmeye devam etmesi. Peki yeni atmosferde görünürlük kazananlar neler? Bir tarafta kendisi gibi günahsız olan insanlar, demir parmaklıklarla çevrili soğuk dehlizlere tıkılmış olanlar, onlardan elektrikli sandalyede infaz edileceklerin yırtık yaka paçaları, elektrik vermeye müsait hale getirmek için saçları kazınmış başlar… Öte yandan bütün bu mağdurlar manzarasının varlığına aldırış etmeyen kadınlı erkekli kitleler, bununla birlikte kendilerini saygın dindar sayan insanlar, bahçelerinde çiçeklerle vakit geçirenler… Bütün bu somut görünüm unsurları, “Burada, güneşin oynaşan ışınları altında” dizesiyle ilk olay halkasındaki atmosfere bağlanır.

İçeriğini kısaca çerçevelediğimiz bu ikinci kısmı üzerine biraz daha ayrıntıya girmek istiyorum. Dikkat edilirse buradaki şahıs kadrosunu iki kategoride değerlendirebiliriz. İlki, cezai müeyyideye, elektrikli sandalyeyle infaza tabi tutulacak olanlar; ikincisi bunların harap olmuş hallerine aldırış etmeyen ve dahası dindar olan kitleler.

Anlatıcı öznenin anlatım tutumuna bakarsak, ilk kategoridekiler adaletle yüzleşmişler fakat adalet onlar için hakkaniyetle sonuçlanmamış. Bir mağduriyet hissiyle karşı karşıya bırakıyor anlatıcı bizi. Tecelli edenin adalet olmadığı zannına odaklıyor. Böylece, can alıcı mağdurluk öyküleri ile baş başa kalıyoruz.

İkinci kategoridekilere ise gamsızlar güruhu demek sanki daha doğru olacak. Başkalarının acılarına göz ve kulak kesilmeyen, bırakın göz kulak kesilmeyi, tam tersine onların acı ve sızılarına körük çekip nefes üfleyen tipler. Güya dindarlıklarına da halel getirmeyen kara bir kamu…

Hugh MacDiarmid’in kendi zamanı ve coğrafyası bağlamında yaptığı bu sosyolojik ve psikolojik aktarımları oradan alıp bizim bugünkü kendi yerelimize transfer etmemiz sanırım mümkün. Hem de birebir diyebileceğimiz bir örtüşme halinde…

Hayır, tabii ki bugün, bu ülkede doğrudan doğruya ölüme gönderen adli infazlar yok. Olsaydı da bunların elektrikli sandalye, giyotin, taşlama gibi alet ve usullerle gerçekleşmesi ihtimali bir hayli zayıf olurdu. Fakat cezai müeyyide olarak idamın olmaması başka trajik öldürme seanslarının olmadığı anlamına gelmiyor. Bunların neler olduğunu bu şiirin ikinci anlam halkasında anlatılan gamsız kitleler dışında kalanlar tahminim bilir. O gamsızlar arasında yer alan dindar kitleler de belki bilirler ama bilmezlikten gelip üç maymunluk yaparlar. 

Nedir o bir kısmımızın bilip bir kısmımızın bilmezlikten geldiği alternatif yaşatmayıp öldüren müeyyideler?

Yazılmayan iddianameler, uzun (aylarca, yıllarca) süren göz altıları, yaşlı veya hasta tutsakların cezaevlerindeki ölümleri, bir şekilde tamamlanan yargılama süreci sonunda takipsizlik, beraat veya HAGB alanların işlerinden atılmaları, vs…

Adaletin sorunlu halleriyle ilgili birkaç veriyi zikrettikten sonra “Elektrikli Sandalyeye Giderken”in üçüncü ve son anlamsal halkası üzerinde durabiliriz. Bu halka finaldeki üç dizeden oluşmaktadır:

Ve birden aklımın hiç ermediğini anlıyorum

Yaratılmış her şeyin o büyük arkadaşlığına

Ve hayatın yalnızca sevgiyle yaratılan bütünlüğüne.”

Bu dizelerde şair bütün kabullerinin yıkıldığını, ezberlerinin tamamen bozulduğunu, oladurmakta olanları anlamlandırmakta zorluklar çektiğini belirtir gibidir. Bu muğlaklık içinde yaratılmışların büyük birliğine, sevginin hayattaki olmazsa olmazlığına atıf yapar…

1 Mart 2025 Cumartesi

NAZİZME GÖZ KIRPANLARA LANET!

Manhattan’daki ünlü 3 W barı (The 3 Ws, Letters, Arts and Sciences Bar) ilginç bir veda partisine ev sahipliği yapacaktır. Olağanüstü bir hayat yaşayan Leonard Wilde’ın ilginç bir tasarısı söz konusudur. Ölmeden önce son bir kez daha dostlarıyla buluşup onlarla mutlu bir şekilde, şenlik ve esenlik ile ayrılmayı düşünmüştür.

Adı Türkçe olarak her ne kadar “3 W, Edebiyat, Sanatlar ve Bilimler Barı” diye ifade edilse de, İngilizce “Kimiz? Burada ne arıyoruz? Nereye gidiyoruz?” soru cümlelerinden yani “Who, what, where”den mülhemdir. Anlatının ana mekânı olan ve roman boyunca da genellikle sanatçı, edebiyatçı, felsefeci ve bilim adamlarının cismen veya ismen içinde cirit atacağı 3 W barının sahibi Hugo Usher’dir.

Usher, ilkeli bir kişidir ve bazı kişilerin kendi mekânına girmesini istememektedir. Bu tercihini yaparken kimi estetik ve politik nedenleri dikkate almıştır. Bu bağlamda özellikle bara girmelerini yasakladığı dört kişi vardır. Bunların isimlerini barın en üst galerisindeki bir panoya kaydetmiştir. Söz konusu kişiler hemen hepsi pek meşhur olan Salvador Dali, Jean Paul Sartre, André Breton ve Maurice Merleau-Ponty’dir.

Peki, Usher’in bu meşhur kahramanların bara girmelerini yasaklamasında hangi gerekçeler vardır? Michel Rio’nun1995’te yazdığı Manhattan Son Durak (Özgür Yay., İst., 1996, özgün adıyla: Manhattan Nerminus) adlı romanından özetleyelim: İlki, yani Salvador Dali “Tüccar ressam ve faşizm sempatizanı”dır. Sartre, yani ikincisi üslupsuz ve dikkatsiz bir yazar olmanın yanı sıra, negatif bağlanma konusunda zaaf göstermiştir. Breton’a gelince, o, nazizmin bir edebiyat hareketi olduğu zannı oluşturmuştu kendisinde. Dördüncü yazar ise, nazizme karşı bir direniş örgütüne girmesi teklif edildiğinde, “Ne yazık ki hiç vaktim yok, çünkü tezimi bitiriyorum.” yanıtını vermiş, böylece açığa düşmüştü.

Usher, bara kabul etmediği bu dörtlüyle ilgili şu nihai hükmü vermiştir: “Alçaklara karşı duyduğum derin sempati, bu kişilerin kendilerine büyük düşünür havası verdilerinde bende uyandırdıkları tiksinti kadar büyük: tabii ürettikleri düşünce özellikle alçaklığa övgüyü içeriyorsa, ona bir şey diyeceğim yok.”

Nazistlere Kesin Yasak…

Usher’in tercihine döneceğiz, fakat bundan önce kitabını okuduğumuz yazar hakkında kısa bir bilgi sunalım: Roman, tiyatro, masal, öykü ve eleştirel denemeler yazan Michel Rio, Mélancolie Nord (1982), Le Perchoir du Perroquet (1983) Archipel (1987), Merlin (1989), Yanlış Adım (1991), Belirsizlik (1993) gibi romanlarıyla, “sınıflandırılamaz” bir türün temsilcisi kabul edilmiştir. Bu nevi şahsına münhasırlık yazarın Aykut Derman tarafından Türkçeye tercüme edilen Manhattan Son Durak romanında da gerek yapı gerekse içerik bakımından kendisini göstermektedir. Fakat biz eserin bu yönleriyle ele almayacağız. Dahası, eseri herhangi bir şekilde, bir bütün olarak masaya yatırıp farklı çıkarımlarda bulunmayacağız. İşimiz daha çok 3 W barı ve maliki olan Usher üzerinden birkaç kelam edebilmeye endeksli…

Anlatıcı bir yerde “seçkinler morgu” diye eğretilemiş 3 W’yi. “Gerçekten de burası New York’un kültür yaşamının en seçkin lokallerinden biriydi.” Madem öyle, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere, romanda bu bara yolu düşen veya bu mekanla birlikte bir şekilde adı anılan seçkinlere dair bir liste sunalım: Paul Manship, Lee Lawrie, Pablo Picasso, Lothar Baumgarten, Alain  Marcon, Mallarmé, Chn Cage, Archie Shepp, Ornette Coleman, Luis de Pablo, Karlheinz Stockhausen, Martha Graham, Goethe, Minelli, John Ford, Fritz Lang, Kurosawa, Roman Jakobson, Noam Chomsky, Paul Anthony Samuelson, Richard Feynman, Scipio Africanus, Duke Ellington, Victor Hugo, Gautier, Alexandra Hamilton, Alan Stewart, Mary-Olivia Milton Ambrose, Roger Rabbit, Edgar Allan Poe, Stephen Jay Gould, Balzac, Plaubert, Gloria O’War, Terry Jones, Monty Python, Mankiewicz, Monteverdi, Purceell, Bach, Rameau, Mozart, Bartok, Schönberg, Bolden, Bessie Smith, Ellington, Lewis, Hopkins, Charlie Parker, Mary-Lou Williams, Davis, Caltrane, Shepp, Coleman, Diogenes, Büyük İskender, Bernhard Rieman, Stoa, Socrates, Ruskin, Einstein, Heisenberg, Dirac, Chandrasekhar, Muhammed Ali, Aristo, Herakleitos, Kant, Hegel, Newton, Einstein, Schrödinger, Hawking, Prigogine, Descartes, Spinoza, Malebranche, Dreyfus, Eccles, Winograd, Husserl, Changeux, Anaksagoras, Alkmeon, Hippokrates, Demokritos, Platon, La mettrie, Diderot, D’Alembert, Baron D’Holbach, Monod, Weinberg, Brandon Carter, Voltaire, Panloss, John Wheeler, Everett, Newton, Laplace, Dyson, Heidegger…

Heykeltraştan müzisyene, biyologdan fizikçiye, edebiyatçıdan felsefeciye pek çok alana ait bu kadro eşliğinde 80 sayfalık romanda pek çok “ağır” konu, kuşkusuz Leonard Wilde’ın ve Hugo Usher’in ilgi, tercih ve yönlendirmeleri doğrultusunda, gündeme gelir, konuşulur, müzakere edilir.

Bu arada, bunca geniş bir kadro, bir şekilde 3 W’ye girebilirken, Dali, Sartre, Breton ve Ponty’nin yasaklı olması garip ve şaşırtıcı değil. Faşizme, nazizme bir şekilde göz kırpmaları söz konusuydu zira…

Konu romanın başka sayfalarında da farklı bağlamlar eşliğinde gündeme gelir. Şurada olduğu gibi: “Kararlı biçimde modern kafalı olduğu anlaşılan biri, Heidegger’in Varlık ve Zaman’ından söz edecek oldu, ne var ki Usher ona, kendi yurtluğunda Nazilerin ve onlarla ilişkisi olanların et ve kemik olarak ve de ruh olarak bulunmasının yasakladığını kesin biçimde bildirdi.” (s. 66)

Ben bu Usher’i tuttum. Doğrusunu yapmış. İnsanlara kan kusturan bir ideolojiyle zerre kadar teması olan yapılar, yerel veya genel, ulusal veya evrensel, mahkûm edilmeli…

27 Şubat 2025 Perşembe

ENDRE ADY’NİN “BİR GÜNÜMÜZ YALVACININ İLENCİ” ŞİİRİ

Macar şiirinin Âkif'i diyebileceğimiz Endre Ady (1877-1919)'in Kan ve Altın ( Adam Yay., İst., 1992, 51 s.) kitabını Tahsin Saraç çevirisinden okudum.

Endre Ady 20. Yüzyıl Macar şiirinin en büyük şairleri arasında kabul ediliyor. Hayatıyla ilgili bazı kesitler aktaralım: Bir köylü çocuğu olarak dünyaya gelmiş, hukuk öğrenimi görmüş, gazetecilik yapmış. Canlı bir kültür hayatının yaşandığı Magyvàrad şehri onun kişiliği ve şairliğinde oldukça etkili olmuş. Bununla birlikte hayatında büyük çalkantılar oluşturan, şiirlerinde Leda adıyla anılan aşkının peşi sıra gittiği “güzel çılgınlıkların kutsal şehri” Paris’te Beaudelaire ve Verlaine’in şiirleriyle tanışması sanatına olumlu katkılar sunar.

Bir süre Leda için yazdığı lirik şiirlerden sonra sanat algısında köklü bir değişiklik yapar, kalemini “ulusal bilincin uyandırılması” amacıyla kullanır. 1906’da Macaristan’a dönen şair aynı yıl Uj Versek (Yeni Şiirler) kitabını yayımlar. “Gözüpek yenilikleriyle fırtınalar koparan bu kitap gerici-tutucu eleştirmenlerin saldırısına” uğrar. Devamında yayımlanan Ver as Arany (Kan ve Ateş) Holnap (Yarın) gibi kitaplarıyla da atılımlarını sürdürür. 1908’de Nyugat (Batı) dergisi bünyesine giren Ady, bu dergide merkezî bir konuma gelir. 10 yıl süren bu dönem boyunca toplumsal çalkantıları tema edinen şair,  yeni kitaplarını da yayımlamaya devam eder: İlyas’ın Arabasında, Sevilmek İsterdim, Tüm Gizlerin Şiirlerinden, Kaçan Yaşam, Kendi Sevimiz, Beni Kim Gördü bu kitaplar arasındadır.

1910’dan sonra Macaristan iç işlerinde yaşanan bunalımlar şairi yeni ufuklara taşır. Bir süredir bayraktarlığını yaptığı burjuvaziden umudunu keser. Köylülerin gericiliği de ortadadır. “Bakışlarını işçilerin savaşımına yönel”tir şair. Bu tutumu onun yeni düşmanlar kazanmasına neden olur. Gelen tepkilere “Size Bir Çeyiz Sandığı Gönderiyorum” şiiriyle yanıt verir.

Demokratik devrimi savunan ve işçi haklarına ilgi duyan” şair Birinci Dünya Savaşı’nın başlayacağı dönemden itibaren köşesine çekilir. 1918’de A Hallottak Èlén (Ölülerin Başında) kitabını yayımlayan şair Dünya Savaşının yıkımları karşısında yalnız ve çaresiz kalmıştır. 1918’deki Macar Ekim devrimi sırasında hastalıktan yatağından kalkamayan şair 1919’un başlarında vefat eder.

Endre Ady’nin şiiri “alışılmamış benzetmeler, yeni anlatımlar, diri duygu ve imgelerle” örülü bir şiirdir. İnsanlığın yıkım ve mutsuzluk nedenlerine karşı savaş açmış, haksızlıklara karşı olmuştur. Özgürlük ve barış yanlısıdır. “İnsana utanç değil onur veren kavramlardan yanadır.”

Okuduğum Kan ve Altın kitabında da bu saydıklarımıza dair ipuçlarına rastlanır:

Acılı ve kargışlanmış bir halktır Macar halkı

Devrimler içinde yaşadı

Gömütlerine tükürdüğüm alçaklar bize hep

Çare diye sundular ürküyü ve savaşı.” (s. 12)

 

Evet siz yüce beyler, söyleyin ne olacak

Nerelere kaçacak alçak ordunuz, nereye

O soygun kalenizden; kapıyı kapadığınızda

Büyük bir gürültüyle? (s. 16)

 

Hayaletler her zaman dolaşıp durur burda

Gömüt kokusu ve sis doldurur içerleri

Loşlukta gölge ruhlar fısıldaşıp dururlar

Ve bir de kargışlanmış ordu iniltileri.” (s. 19)

 

Düşteymiş gibi gördüm, iğrençlikler arasından

Hangi yıkımın Macarlar üstüne çöktüğünü

Ah, kimi kez nasıl da güçsüz kalıyor Tanrı.” (s. 31)

Ve yeniden yaşarken şunu haykırıyorum:

Bunca insansızlıkkta insanım ben yine de!” (s. 32)

 

Gelelim "Bir Günümüz Yalvacının İlenci" (s. 29) şiirine...

"Ülke kıyımlarla dolup taşıyor ve kent zorbalıklarla. Kurtuluş aranıyor ama bulunamıyor. Yıkım üstüne yıkım.” (Ezechiel, 7) Eski Ahit’teki bu betimleme, şiirin başına atıf olarak yerleştirilmiş. Böylece, asırlar, mekânlar ve kültürler arası bir aktarım yapılarak yaşanan “kıyımlar”, “zorbalıklar” ve “yıkımlar”a temas edilmiş olur. Yalvaç (Peygamber) bütün bunların derdiyle feryat etmektedir şiirde. İçinde bulunduğu ve temsil ettiği toplumun başına gelen bunca felaket, feryadını ilenç (beddua) cümleleriyle sentezlemektedir.

Metin, her bireri beşer dizeden oluşan dört bentten oluşuyor. “Bütün aşağılananlardan daha aşağılanmış ben” dizesiyle başlayan ilk beşlikte “Yalvacın, öfkeden yedi kat göğe çıkan” sonu gelmez beddualarına temas edilir.

Şiirin ikinci bendi üzerinde kelam etmeye daha fazla imkân sunuyor:

Cehennem ortasında bulduk birden kendimizi

Korkutmacalara ve kırbaçlamalara

Karşılık verecek öfkemiz kalmamış gibi,

Tanrım, ölüm melekleri hiçbir

Geçmişi böylesine silip süpürmemiştir.”

Burada başa gelen belaların, yaşanan kıyım, zorbalık ve yıkımların “cehennemî” bir nitelik taşıdığı, ölüm melekleri maziye ait değerleri tümüyle yok etmiş, üstüne üstlük böylesi silinip süpürülmelere maruz kalan toplumun olan biteni kanıksadığı, karşı bir tepki gösterecek öfkesinin bile kalmadığı belirtilir.

Bir sonraki bentte ise yitirilenlerin ve yitirileceklerin haddi ve hesabının olmadığı belirtir şair. Üstte belirttiği tepkisizlik haline farklı bir boyut getirir bu arada: “Tüm eylemlerimiz donmuş birer düş, bumbuz/Ve de tüm düşlerimiz artık donmuş bir eylem”.

Gelelim son beşliğe. Şair insana olan güvenini yitirdiğini söylüyor önce. Gözünde insanın “hayvandan daha iğrenç” bir konuma geldiğini belirtiyor. Bu hâl karşısında “yalvaçlar bile kem küm et”mektedir. Öyleyse beddua hak edilmiştir. Net ve sert bir şekilde:

Cehennemin cehennemini, boşluğun boşluğunu

Ver bize yüce Tanrı, ver bizlere sen bunu.”

Şimdi isterseniz mutsuzluğa, acıya, kargışa, iğrençliklere, aşağılamalara, insansızlıklara, zorbalıklara, kıyıma, yıkıma… dair atıflar taşıyan yukarıdaki dizelerin bugünkü yerelimizde hangi cehennemî hallere denk geldiğine dair birkaç veri sunalım: 

Resmi açıklamalara göre bugüne kadar Türkiye’de salgından ölenlerin sayısı 95.954. (9 Mart 2022)

2021 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde (Rule of Law Index) Türkiye 139 ülke arasında 117'inci sırada…

Avrupa Konseyi 2020 Ceza İstatistikleri'ne göre Avrupa cezaevlerinde nüfusa oranla en fazla tutuklu ve mahkûm Türkiye’de... Türkiye’yi Rusya ve Gürcistan takip ediyor.

KHK’larla görevinden ihraç edilen kişi sayısı 125 bin 678… (4 Mart 2022)

Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) Şubat 2022’de yıllık yüzde 54,44 oranında arttı. (3 Mart 2022)

24 Şubat 2025 Pazartesi

GANİ BARAN YAZDI: "NASILSINIZ?"

Cevat Akkanat’ın “meydan okuyanlara” ithaf ettiği “Nasılsınız?” şiir kitabını incelemeye çalışacağım. 46 şiirden oluşan kitabın içerisinden bazı bölümler alarak yorumlamaya çalışacağım.

“bir deprem mi yakıp yıktı mamur evlerimizi / ya kentlerimizin yerle bir oluşuna ne sebep?”  (Nasılsınız 1)

Bu dizeler, doğal afetlerin, özellikle depremlerin, insanların hayatını ve yaşam alanlarını nasıl etkileyebileceğini ve bu felaketlerin nedenleri hakkında düşünmeye teşvik ediyor. Akkanat, bu felaketlerin yalnızca doğal nedenlerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ve belki de insan faaliyetlerinin sonucu olabileceğini sorguluyor.

Şairin bu dizesi, insanların doğayla nasıl etkileşime girdiği ve doğanın da insanları nasıl etkileyebileceği konusunda derin bir düşüncenin ifadesidir. Akkanat’ın bu dizeleri, insanların doğal çevreleriyle olan ilişkilerinde daha dikkatli olmaları gerektiği ve doğal felaketlerin nedenlerini anlamak için daha fazla çalışma yapmaları gerektiği mesajını iletiyor.

“muhabbetinize saygı ha /  aşkınıza onay / Serin seslerinize alkışlar mı sunacaklardı / ve barış ağaçları mı munisliğinize, yazık! / vah, yenilen zeytin dalınıza, havada kalan elinize, çıtkırıldım halinize, vah!”  (Nasılsınız 4)

Bu dizeler, şairin toplumsal konulara dair eleştirel bir bakış açısını yansıtıyor. Şair, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve toplumda genel olarak ne kadar yüzeysel olduklarını sorguluyor.

Şairin "Muhabbetinize saygı ha / Aşkınıza onay" ifadeleri, insanların ilişkilerinde duygu söylemlerini sıkça kullanmalarına ve bunun altında yatan samimiyetsizliğe dikkat çekiyor. Şair, bunun yerine insanların duygusal bağlarına gerçek anlamda saygı göstermeleri ve onları ciddiye almaları gerektiğini savunuyor.

Dizeler, aynı zamanda doğanın da toplumun yüzeyselliği ve samimiyetsizliği tarafından nasıl zarar gördüğüne de işaret ediyor. "Serin seslerinize alkışlar mı sunacaklardı / ve barış ağaçları mı munisliğinize, yazık!" ifadeleri, doğanın insanların duyarsızlığından nasıl etkilendiğini ve bunun sonuçlarının ne kadar üzücü olduğunu anlatıyor. Ayrıca şairin acı dolu bir haykırışını da yansıtıyor diyebilirim. "vah, yenilen zeytin dalınıza, havada kalan elinize, çıtkırıldım halinize, vah!" ifadeleri, insanların doğayla olan ilişkilerinde ne kadar yıkıcı olduklarını ve bu yıkıcılığın kendilerine de nasıl zarar verdiğini ifade ediyor.

“sulak topraklar gibi, bol verimli hayatlar yaşayan eylem adamları / erdemli bir an olsun unutmayan eylem adamları.” (Nasılsınız 7)

Bu dizeler, aktif ve etkili insanların hayatlarının ne kadar verimli olabileceğini ve erdemi unutmamalarının ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.

 

Erdemli Olmanın Önemi

Şairin "sulak topraklar gibi, bol verimli hayatlar yaşayan eylem adamları" ifadesi, aktif ve etkili insanların hayatlarının ne kadar dolu ve bereketli olabileceğine dikkat çekiyor. Akkanat, bu insanların hayatlarında sürekli bir faaliyet ve ilerleme olduğunu vurguluyor ve bu sayede insanlığın ilerlemesine katkı sağladıklarını belirtiyor.

Dizeler, aynı zamanda erdemli olmanın da ne kadar önemli olduğuna işaret ediyor. "erdemli bir an olsun unutmayan eylem adamları" ifadesi, insanların hayatlarında sürekli olarak erdemli davranmaları gerektiğini vurguluyor. Akkanat, bu insanların her zaman doğru ve dürüst davranarak örnek olmaları gerektiğini savunuyor. Bu dizeler, aynı zamanda insanların hayatlarında aktif olmanın ve topluma fayda sağlamanın yanı sıra, dürüst ve erdemli bir yaşam sürmenin de önemini vurguluyor. Bu sayede insanların hem kendilerine hem de topluma katkı sağlayabileceklerini ifade ediyor.

“soylu sabrımıza ne edebilirsiniz? / ki karadır kanlı dişleriniz, ısırsanız: çakallığınıza diyeceğimiz; doğrudur, yok!? / biliyoruz kin ve nefret duygularımızı, boşuna değil elbet...” (Nasılsınız 11)

Dizeleri incelediğimizde, bir sözleşme ya da anlaşmaya dayanan bir güven ilişkisinde olan iki taraf arasındaki güvensizliği ve korkuyu ifade ediyor gibi görünse de Akkanat, "soylu sabrımıza ne edebilirsiniz?" diyerek, karşısındaki güçlü otoritelere karşı direniş gösteren insanların sabrını sorguluyor ve bu sabrın ne kadar dayanıklı olduğunu vurguluyor. Daha sonra, şair, karşısındaki otoritelerin tehlikeli ve şiddet dolu olduğunu ima ederek "ki karadır kanlı dişleriniz, ısırsanız: çakallığınıza diyeceğimiz; doğrudur, yok!?" diye sorguluyor. Bu ifade, güçlünün güçsüze zarar verme potansiyeline dikkat çekiyor ve bu durumda güçsüzün ne yapabileceği konusunda endişelerini dile getiriyor.

Dizeler, insanların güçlü otoritelere karşı duydukları kin ve nefret duygularını ifade ediyor. "biliyoruz kin ve nefret duygularımızı, boşuna değil elbet..." ifadesi, insanların karşılarındaki otoritelerin kötü niyetli olduklarını ve kendi çıkarları için insanların haklarını çiğnediklerini düşündüklerini gösteriyor. Bu dize, güçsüzlerin güçlü otoritelere karşı direnişlerinin ne kadar zorlu ve fedakârlık gerektiren bir mücadele olduğunu vurguluyor ve insanların bu mücadelede ne kadar kararlı olduklarını ifade ediyor.

“kanayan bir bilinçtir, yönelmiş büyümeye yol alır / bu yol üzre yaşanan ve yaşanacak olan sancılar, olumsuz yaşantılar kütlesi neden geri döndürsün sizi.” (Nasılsınız 19)

Bu dizeler, bir kişinin kendi içindeki sorunları ve acıları fark ettiği ve onlarla yüzleşmek için cesaret topladığı zaman büyüme yolunda ilerleyebileceğini söylüyor. Yani, kişi sorunlarını kabul edip üstesinden gelmek için çalıştıkça, olgunlaşacak ve kendini geliştirecektir. Akkanat, aynı zamanda, bu dizelerde kişinin sadece olumlu deneyimlerle büyüyemeyeceğini de vurguluyor. Kişi, zorlu deneyimler ve acılar yaşayarak da büyüyebilir. Bu deneyimlerin kişinin içindeki bir "bilinci" kanattığını ve onu yönelttiğini ifade ediyor. Bu dizeler ayrıca, bir kişinin zorlu yollarla karşılaşsa bile pes etmemesi gerektiğini vurguluyor. Kişi, büyümeye ve gelişmeye devam etmek için zorlukların üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Genel olarak, bu dizelerde Akkanat, bir kişinin büyüme sürecindeki zorlukları kabul etmesi ve onlarla mücadele etmesi gerektiğini vurgulayan bir mesaj veriyor olabilir.

“gök kapanmasın; hem yağmur, hem güneş; kabul, biliriz bunu; açılmasın / herkes ağlasın; yarışalım nisanla; yenecek bizi; yensin varsın.” (Nasılsınız 34)

 

Karanlık Dönemlerde Umutlu Olmak…

Bu dizeler, doğanın döngüsünü ve yaşamın iniş çıkışlarını vurguluyor gibi geliyor bana. Akkanat tarafından,  yağmur ve güneş, doğanın birbirini tamamlayan iki unsuru olarak sunuluyor. Her iki unsurdan oluşan bu doğal çevre koşullarına katlanmalıyız ve kabul etmeliyiz. "Gök kapanmasın" ifadesi, belki de bir çeşit istek ya da dua olarak görülebilir. Kişi, yaşamındaki karanlık dönemlerde bile umutlu kalmalı ve hayatın devam edeceğine inanmalıdır. "Herkes ağlasın" ifadesi, belki de zorlukların üstesinden gelmenin en iyi yolu olarak görülebilir. Kendimiz ve diğerleri için üzüntü, hayal kırıklığı veya kayıplar yaşamak normaldir ve bu duyguları paylaşarak birbirimizle bağlantı kurabiliriz.

"Yarışalım nisanla" ifadesi, baharın gelmesi ve yeni bir başlangıcın müjdesi olarak yorumlanabilir. Yarışmak, belki de hayatın zorluklarına karşı mücadele etmek için bir motivasyon kaynağı olarak kullanılabilir. "Yenecek bizi; yensin varsın" ifadesi, hayatta her zaman başarısızlıkların ve kayıpların olacağını kabul etmekle ilgilidir. Ancak bu yenilgiler bizi durdurmamalı veya yolumuzdan saptırmamalı. Her zaman daha iyiye doğru ilerlemeliyiz ve yaşamın mücadelesini vermeye devam etmeliyiz. Bu dizeler doğanın döngüsünü ve hayatın iniş çıkışlarını kabul etmeye, zorluklarla başa çıkmaya ve hayatta ilerlemeye dair bir mesaj veriyor.

Şairler şiirlerinde kendilerine özgü bir duygudan beslenirler. Bu kitapta Cevat Akkanat, kendine has üslubuyla 46 adet "Nasılsınız" şiiri yazmış. Ben bir okuyucu olarak, bazı dizeleri seçip yorumlamaya çalıştım. Ancak şairin aynı dizelerde farklı anlamlar ve duygular barındırabileceğini unutmamalıyız, özellikle de bu şair Cevat Akkanat ise. Dizelerin çağrıştırdığı çok farklı anlamlar olabilir.

İyi bir şiir okuyucusu olarak, şairin yazdığı dizeleri yalnızca kendi anlam dünyamızla sınırlamamalıyız. Şiirin tamamını, şairin hayat hikâyesi ve toplumsal bağlamı ile birlikte ele alarak anlamlandırmaya çalışmalıyız. Bu bize şairin niyetini daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.

Son olarak, her okuyucunun şiirle ilgili farklı yorumları olabilir ve bu da şiirin güzelliği ve zenginliğiyle ilgilidir. Önemli olan, şiirin bizde uyandırdığı hissiyatı anlamaya çalışmak ve bu hissiyatı dilimize aktarmaktır.

23 Şubat 2025 Pazar

FARZ İLE SÜNNET POLEMİĞİNDE “YAŞASIN CUMHURİYET”

Yayımlandıktan iki yıl sonra, 4 Nisan 1984’te almış, 25 Nisan’da da okuyup bitirmişim Rengâhenk’ini Can Yücel’in. 1982’de Yazko’nun tezgâhından çıkmış, hangi ayda olduğu kaydı yok. Ara yıllarda çeşitli sebeplerle kim bilir kaç kez elimden geçti, zira kapağından ayrılmış sayfaları dağılır bir vaziyette şimdi kitap. Kırk yıl sonra tekrar bütünlüklü bir okuma için elimde, çantamda, masamda, gözlerimin önünde. Kırk yıl önce iki gün içinde okuyup üflediğim Rengâhenk’i şimdi daha ciddi bir okumaya mı tabi tutuyorum? Olabilir, fakat o ilk okumamda da dize aralarını hayli çiziktirmiş, kalem işi süslemeler yapmış, derkenâr kayıtları düşmüşüm. Şimdiki okumam biraz da o ilkinin üzerine bina oluyor.

Malumun ilamı, Can Yücel’in şiirleri ş’den şeddeye ironilerle bezelidir. İroni dediğiniz onun şiirinde sadece ironi değildir, bunu da bilirsiniz. Hicve büründürür onu şair, sözü en titiz şekilde yoğurarak haddi aşar, haddeden geçirir, gulüv mertebesinde konuşlandırır. O malzemeye maruz kalanın vay haline.

Doğrusu şu son okumam daha çok bunların tespiti, çetelesi ve yorumu üzerine. Başarabilir miyim bilmem, fakat beni üzerinde iki çift laf söylemeye hemen mecbur eden parçalarla sık sık karşılaşmıyor muyum, çaresiz kalmamak mümkün değil. Şu satırlar bu na-çarlıktan besleniyor. Beni buna zorlayan ise bir şiir, “Yaşasın Cumhuriyet” başlıklı metin.

Rengâhenk’in 36. Sayfasında yer alan bu metin, bakın, altında yazılış tarihi olan tek şiir. 2 Kasım 1980’de kaleme almış Can Yücel “Yaşasın Cumhuriyet”i. 12 Eylül’den 50 gün sonra. Darbeden sonra rejimin idrak ettiği ilk “Cumhuriyet Bayramı”ndan üç gün sonra.

Önyargılı veya kaba bakış sahibi okurlar –böylelerine okur denir mi o da ayrı bir bahis- bu metnin başlığı ile karşılaştıklarında kolaylıkla aldanabilirler ve bir “önemli gün ve haftalar” manzumesiyle göz göze geldiklerini zannedebilirler. Buna ve bağlandıkları dünya ahret ideolojilerine bağlı olarak ya ciddi bir okuma seansına tabi olurlar ya da şiirin bulunduğu sayfayı atlayıp geçerler. Oysa sadece bu şiir için değil, hemen her bir edebî metin, ciddi okurun elinde teşrih masasına yatırılıp didik didik edilecek denli nev-i şahsına münhasır hassasiyetler içerir. Şimdi isterseniz “Yaşasın Cumhuriyet”i okuyalım ve bize bir takım söz söyleme imkânları sunup sunmadığına göz atalım:

 

Gölköy adında bir yer varmış Gelibolu’da

Televizyonda gösterdiler geçen gün,

Gelenek edinmiş köy halkı,

Ben kendimi bildim bileli bu böyledir

Diyor muhtar:

29 Ekim’de toptan sünnet ederlermiş çocuklarını…

Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi

Kirvesi tutmuş kolundan

Yatırdılar bir kamp yatağına,

Ardından sünnet olacak zat boy gösterdi

Elinde bıçağıyla,

Çocuk kaldırdı başını, bağırdı

Yaşasın Cumhuriyet diye

Bunun üzerine de ekran karardı

 

Korkarım, bu, sade Gölköylülerin değil, ûmûmuzun

Sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de

Düştüğü bir tarihsel yanılgı

Çünki sünnet değil, farzdır cumhuriyet

 

Manzum öykü mahiyetindeki metin bu kadar. Sonraki baskılarda düzeltildi mi, inceleme imkânım olmadı, “Ardından sünnet olacak zat boy gösterdi” dizesinde bir tashih var: “olacak” yerine “edecek”…

Metnin ayrıntılarına bakalım şimdi de: Şair, Gelibolu’nun Gölköy adlı yerleşim birimindeki bir gelenekten bahsediyor. Muhtarın ifadesinden öğrendiğimize göre, uzun yıllara yayılmış bir gelenek: Her yıl 29 Ekim’i toplu sünnet bayramına dönüştürmek. Bu sünnet bayramını kamuoyuyla paylaşmak TRT için de bulunmaz bir mevzu olduğundan, tutup Gölköy’e kadar gitmişler ve olan biteni haberlerde halka takdim etmişler. Can Yücel, ülkenin tek televizyon kanalının kamerasından izlediklerini aktarıyor. Aktarırken kimi söz birliklerine anlamsal müdahaleler yapmayı ihmal etmiyor ama. Yoksa kupkuru bir görüntü ve o görüntüyü açıklayan bir söz yığını kimin işine yarayacak?

Kuşkusuz, bir okur olarak eldeki metni biz de kendi birikimlerimiz niteliğinde bir okumayla okuyoruz. Özellikle şairin öznel tutumuyla kendi öznel yaklaşımımızı bir yerde çakıştırmaya çalışıyoruz. Gayret edelim:

Birkaç cümle önce de belirttiğim gibi, ben şairin bazı söz birimlerine farklı kasıtlar yüklediği inancındayım. Metnin 12 Eylül darbesinden hemen sonra yazılması, bunun kitaptaki diğer şiirlere nazaran bir tarihle vurgulanması, “Cumhuriyet”i konu edinmesi, toplu bir sünnet merasiminin yapılması, sünnet yapacak zatın elinde bıçakla gelivermesi, sünnet çocuğunun kolundan tutularak kamp yatağına yatırılması, “Yaşasın Cumhuriyet” sloganından sonra ekranın kararması, fail olarak sadece Gölköylüleri değil “ûmûmuzu” işaret etmesi, yapılan veya bundan çıkan anlamın “bir tarihsel yanılgı” olarak gösterilmesi…  Bütün bunları, resmiyeti temsil eden TRT ne kadar bir şenlik havasında kitlelere takdim ederse etsin, bir 12 Eylül muhalif ve mazlumu olan şair Can Yücel’in darbe karşıtı duruşuna bağlı olarak böyle okuyabiliriz.

Bu saydıklarımızdan bazılarına dair kimi açıklamalar da yapabiliriz üstelik. Sözgelimi toplu sünnet etkinliğini toplumun tamamına yapılan darbe şeklinde niye algılamayalım? Akabinde elinde bıçakla ortama geliveren sünnetçiyi darbe generali ve paydaşları olarak niçin görmeyelim? Sünnet çocuğunun kolunu tutan kirveyi de –geleneklere uymasa da- darbecilerle işbirliği yapanlar olarak görmemiz mümkün değil mi? Bütün bu zorbalıklar karşısında çocuğun çığlığı bir direniş iken ekranın kararması bir yandan bu direnişi örtmek diğer yandan da darbe sonunda bütün bir toplum hayatının karartılması anlamına gelmez mi?

Bütün bunlar şiiri benim kendinden menkul bir güdümle okuduğuma delil olsun. İyi de, şairin “Korkarım” diye başladığı dört dizelik son bölümde olan bitenin sadece “Gölköylüleri” değil bütün bir toplumu ilgilendirdiğini söylemesi, mevcut tarih algısının bir yanılgıya tekabül ettiğini belirtmesi ve en niyahet sözü “Çünki sünnet değil, farzdır cumhuriyet” diye bağlaması ne olacak?

Biliyorum, özellikle bu son dize pek çoklarını sığ bir bakışa zorlayabilir ve onların Can Yücel’i basit bir “Cumhuriyetçi” olarak görüp muhayyel “ötekiler” karşısında konuşlandırmalarına yol açabilir. Oysa Can Yücel, “sünnet”i şiirde de “Gelenek edinmiş köy halkı” dizesinde işaret ettiği “gelenek” ile eş değerde tutmakta ve Türkiye’de bizzat Cumhuriyet rejimi tarafından gelenekselleştirilen darbeci mantık ve fiiller yerine kullanmaktadır. Bu doğrultuda, rejimin sahiden Cumhuriyet olmasını talep etmektedir. “… farzdır Cumhuriyet” hükmü buna delalettir.

Hasılı şair dönem itibariyle itirazî düşüncelerini ancak böyle dile getirebilirdi. Haddizatında ülkeyi tümüyle kendi içine kapatıp her bir farklılığa değişik zulüm süreçleri uygulanan bir vasatsızlığa karşı tavrını sergiliyordu şair ve her bir özgürlük haline silahlarıyla, yasalarıyla ve keyfiyetleriyle itiraz eden darbecilere karşı “İtiraza itirazım var” diyordu.

Sonuç olarak, Can Yücel güncel olan ile tarihsel olanı ele almış, evrensel bir platform içinde yoğurmuştur. Üstelik kara mizahı da ihmal etmemiştir.

Oysa şiirde bunu başarmak pek de kolay değildir. Ancak usta şairlerin elinden çıkar bu tarz işler.

Can Yücel’in ve benzeri hassasiyete sahip şairlerin işini şiir ve Türkiye bağlamlarında kolaylaştıran bir durumdan da bahsedebiliriz tabii ki: Siyasî, askerî ve iktisadî egemen aktörlerin “Cumhuriyet”i sık sık “sünnet”e tabii tutmaya yeltenmeleri…

Bakalım kim kazanacak; sünnet mi farz mı?!.


21 Şubat 2025 Cuma

VİETNAM ŞİİRİNDE TÜRKİYE HARİTASI

A. Kadir ile Afşar Timuçin’in birlikte hazırladıkları şiir antolojilerine denk gelmişsinizdir. Vietnam Şiiri (1973) Filistin Şiiri (1974), Portekiz Sömürgeleri Şiiri (1975) gibi…

Bunlardan Vietnam Şiiri  (Hilal Matbaacılık, İst., 1973, 123 s.)’ni, yayımlanışından yaklaşık elli yıl sonra, yenilerde elime aldım.

Kitap A. Kadir’in “Kanlı Şiir” başlıklı çarpıcı şiiriyle başlıyor. Zalimleri, işgalcileri, halkların haklarını gasp eden zorbaları tel’in ediyor şair. Onları hesaba çekiyor: “Nasıl sileceksiniz siz bu kanı,/ey üsttekiler, üsttekiler,/insan öyle sarılmış ki toprağına,/öldür gitmez.” (s. 9)

Afşar Timuçin’in kaleme aldığı “Vietnam ve Şiiri” başlıklı metinse bir yandan Vietnam hakkında ayrıntılı bilgi verirken diğer yandan bu ülkenin şiirine dair bir fikir oluşturmaya çalışıyor.

1859’da Çinhindi’nde başlayan Fransız işgalinden sonra meydana gelen gelişmeleri merkeze alarak anlatıyor Vietnam’ı Afşar Timuçin. 1927’de Hanoi’de kurulan Milliyetçi Parti Fransızların Vietnam’dan kovulmasına yönelik ayaklanmaları hızlandırır. Ardından 1930’da Hong Kong’ta kurulan Çinhindi Sosyalist Partisi direniş hareketlerini sürdürür. Antolojide şiirlerini okuyacağımız Ho Şi Minh’in 1941’de kurduğu bağımsızlık cephesi, daha esaslı bir direnişe yönelir. 1946’da devleti kuran Minh, Fransızlarla savaşır ve süreci 1954 Cenevre Konferansı’na taşır. Ülke bu konferansta Kuzey ve Güney olmak üzere ikiye bölünür. Doğal kaynaklar Kuzey’e kalırken Güney Vietnam Amerikan yardımlarıyla ayakta kalabilecek oranda kaynaksız bir ülke oldu. Bu dengesizlik 1963’te ABD’nin Güney lehine Kuzey Vietnam’ı bombalamaya başlamasına kadar sürer. Kitabın hazırlandığı 1973’e gelinceye kadar (10 yıl) ABD Kuzey Vietnam’ı bombalamıştır.

Vietnam edebiyatına dair bilgiler de sunan Timuçin, bu edebiyatı “Çin diliyle”, “Çin-Vietnam diliyle” ve “Vietnam diliyle” oluşturulanlar olmak üzere üç kategoride ele alır. Bu edebiyat asıl gelişimini 1932’den sonra göstermiştir. Çünkü bu tarihte Nguyen Tuong Tam ve Nhat-Linh öncülüğünde Tu-Luc Van-Doan edebiyat grubu kurulmuştur. Amaçı ulusal bir edebiyat oluşturmak olan bu grup başarılı olur. Bu çerçevede Vietnam şiiri de “kanıyla, canıyla direnmiş insanların şiiri” olmuştur: “Vietnam şairleri direnişi uzaktan seyretmiş kişiler değiller. Onlar direnişin şöylece kıyısından tutmuş gösterişçiler hiç değiller. Hemen bütün çağdaş Vietnam şairleri, halkın içinde doğrudan doğruya direnişe katılmış, onlarla duygulanmış onlarla umutlanmış kişilerdir. (…) Vietnam şiirinde, (…) süslemeciliğin izleri yoktur. Bu şiir yalın şiirdir, duru, bildik, anlaşılır, anlam dolu şiirdir.” (s. 15)

Antolojideki teorik bilgi “Vietnam ve Şiiri” başlığıyla sınırlı değil. Usta iki derleyici, sonlardaki birkaçı hariç, kitaba şiirini aldıkları şairlerle ilgili ayrıntılı biyografiler hazırlamışlar. Böylece, giriş metnindeki malumat daha bir pekişmiş oluyor. Ayrıca şiirlerinden örnekler okuduğumuz şairleri daha iyi tanımış oluyoruz.

Şimdi antolojinin ilk şairi de olan kurucu devlet başkanı Ho Şi Minh’ten başlayarak ayrıntılara girelim: Minh, daha lisedeyken “Vietnam’ı kurtarmak isteyen aydınlar hareketine” katılır. “Denizaşırı Ülkelerin Emekçileri” adlı örgüte üye olur. “Vietnam Devrimci Gençlik Örgütü”nü kurar. Fransız polisi peşine takılır. Çin’de faşizme karşı bir isyanı yönetirken tutuklanıp hapse atılır. İkinci Dünya Savaşında Japonlara ve sömürgeciliğe karşı koymak için “Vietnam Ulusal Cephesi”ni kurar. Ulusal ayaklanmayı yönetir ve Vietnam Demokratik Cumhuriyeti hükümetini kurarak devlet başkanı seçilir. Fransa ve Amerika’yla onurlu masa başı mücadeleler yapar. Hapishanede kaldığı dönemde şiirler yazan Ho Şi Minh, bunları Mahpushane Şiirleri adıyla kitaplaştırır. İşte bunlardan birisi, “Birinci Sayfa”: “Hiç tutkun değildim şiire,/ama içerde daha iyi bir iş yoktu yapacak./Nasıl geçirecektim o uzun günleri./kafamı nasıl dinleyecektim.//Oturdum şiirler söyledim,/özgürlüğü düşüne bekleye.” (s. 22) Şu da “Tukvin Caddesinde Tutuklandım” şiiri: “Bir gün Tukvin caddesinde benim/bir belâ geldi başıma, ama ne belâ/Sanki yolumdan alıkonacak ne vardı?//Alnı açı, namuslu bir adamdım,/casus dediler, boyladık zindanı.” (s. 24) “Siyang Mahpushanesinde Bir Bebek” adlı şiirinde ise şöyle diyor: “Duysun duymayan:/Benim babam asker kaçağı,/dedi, insanlara kurşun atmam!//Ben de altı aylık bir bebeğim, hapiste;/aldılar zindana kodular anamı,//Duysun duymayan!” (s. 37)

Mizahi şiirleriyle tanınan, asıl adı Ho Trong Hieu olan Tu Mo, şiirle birlikte tiyatro metinleri de yazar. Direniş Şiirleri ve Savaşçı Kalem gibi kitapların şairi. Bu adlandırmalardan da belli olacağı üzere, Vietnam direniş ve devrimine hayli katkıları olmuştur. Realist çizgileri şiiri üzerinden görelim. “Aylıkları Yükseltmek Gerek”ten: “Sanırlar ki işçilerin/parası var bi dolu,/gelir melir, kazanç mazanç,/işler yürür tıkır mıkır./Bu adamlar aç ve çıplak,/dilenciden gel de ayır!// (…) Çoluk çocuk bir göz oda./Göbeğinde yoksulluğun./hükümet görür bunu,/arttıracak, sağ olsun,/aylıkları maylıkları./Yaşadılar bizimkiler!//( …) Arttırdılar yoksulluğu,/giderleri, vergileri,/fiyatları arttırdılar,/Alacağını alsın halk:/Ne güne temiz hava,/ne güne kuru ekmek!// …” (s. 44-45)

Şair ve savaşçı kadın.” şeklinde tanıtılan Van Dai’nin şiirleri de direnişle birlikte anılır. “Rastlayış” adlı şiirinde bunu görmek mümkün: “Yorgunluklar anımsanır, direnişin ilk günlerinden./Yurt çağrısına uyup yola düşmeler anımsanır,/bir araya gelir miyiz diye düşünmeden bir gün evcek,/İlk günleri anımsanır direnişin,/hiç kimsenin ne gün döneceğini bilmediği” (s. 48) “Kırda İlkyaz” şiirinde ise emekçi bir tarım işçisinin gündelik dünyası yansır: “Köye dönerim, pirinç torbası sırtımda./Yeşeren mısır tarlalarından geçiyor/mis gibi yol. Kayısı ağaçları bembeyaz./İskelenin yanında patlıcanlar mosmor./Işıldayan samanlar ince siste sapsarı./…” (s. 50)

Şöhretini devrimden önce elde eden Hang Phuong’un Ürün adlı kitabı dikkatleri üzerine çekmiştir. “Kırmızı Paraşüt Parçası” şiirinde Vietnam’ın acılı tarihinden izler taşır: “Hong Ha’cığım, kızım benim/tuttun gittin köy yolunu/güneş altında eve doğru./Bir tütersin ki burnumda,/görürüm seni hep dans ederken,/hep fır dönerken görürüm seni,/nenene dikmiş duurken görürüm/o iri gözlerini./Çok uzağa gitti baban,/hizmet etmeye halkına,/üç aylık kadardın sen o zaman./(…) Ayrı kodu birbirimizden düşman bizi/Kurabiye yolluyorum burdan sana,/bir paket de şekerleme./Sevindin mi, güzel kızım?/Paraşüt parçaları bir de,/işte kırmızı kırmızı,/Amerikalılardan./Düşürdük uçağı,/evine giderken bir er/bıraktı bunları bize./ (…)” (s. 54-55)

Şiirlerini gizli basılan yayın organlarında yayımlayabilen, düşünce ve siyasi aktivitelerinden ötürü tutuklanan Le Duc Tho (Asıl adı Phan Khai); sömürgecilerin hapishanelerinde yatan, sürgün cezalarına maruz kalan Xuan Thuy; şiirlerinde özgürlük mücadelelerini ve halkın heyecanlarını dile getiren Xuan Dieu; sömürgecilere karşı gizli örgütsel çalışmalar yapan Huy Can; tutuklamalara maruz kalan, sürgünden sürgüne giden, ülkesinden kaçan, başını getirene para ödülleri verilecek olan, kuşağının en büyük şairi unvanını taşıyan To Huu; ve diğerleri: The Lu, Luu Trong Lu, Nguyen Van Troi, Che Lan Vien,  Te Hanh, Thanh Hai, Tuu Bon, Le Tan Loi, Le Van Thao, Ngoc Son

1973 öncesi Vietnam şiiri örneklerinin bulunduğu Vietnam Şiiri antolojisini okurken şunu gördüm: Şairlerin ve halkların hayatları nasıl da örtüşüyor Türkiye ile! Şairler, kadınlar, erkekler, çocuklar, bebekler… Her birerinin mazlumiyetleri, yoksullukları, tutuklanmaları, hapishanelere tıkılmaları, sürgünlere gönderilmeleri…

Fakat iki ülke arasında bir fark var: Vietnam’da bunlar sömürgeci işgalciler tarafından uygulanıyor…

14 Şubat 2025 Cuma

ERDİNÇ OZAN YAZDI: "CEVAT AKKANAT"

Hakkımda yazılan ilk yazı. Erdinç OZAN, 1980'lerde Trabzon Karadeniz Gazetesinde, Kültür Sanat Edebiyat sayfasını hazırlıyordu. Orada "Genç Sanatçılar" başlığı altında sanat hayatının başında olup da belli bir performans gösteren gençlerle ilgili incelemeler kaleme alıyordu. Serinin 7. sanatçısı olarak beni yazmıştı Erdinç Ozan. Kuşkusuz bu yazı 20 yaşında genç bir şair olarak bana büyük güç verdi. Yüreklendirdi. Gelecekle ilgili tasarılarımı daha bir nitelikli kurgulamamı sağladı. Bundandır ki on yıllarca korudum, sakladım.

Zaman içinde elimdeki işbu nüshaya kimi fiziki müdahaleler yapmış gibi görünsem de yazının orijinali matbu olarak kayıtlarda yer alıyor. Şimdi ise bu platformda:

CEVAT AKKANAT

Karesi Kanatlısı takma adıyla da şiirler yazan Cevat Akkanat 1964 yılında Balıkesir'e bağlı Dursunbey ilçesi Işıklar köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyünde, orta öğrenimini Bandırma ve Balıkesir'deki çeşitli okullarda okudu. Balıkesir Ticaret Lisesini bitirdikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumaya başladı. Halen aynı okulda öğrenimini sürdürmeye çalışmaktadır. Sanatsal çalışmalarında toplumcu gerçekçi estetiği kendisi için ir araç olarak seçtiğini bildiren Akkanat, şiir, eleştiri, anlatı türlerinde ürünler vermektedir. İzmir'de çıkan ve yayın yaşamı üç sayı süren "Bireşim" adlı derginin sorumluları arasında bulunan genç arkadaşımız şimdiye değin, Somut, Cumhuriyet gibi gazetelerde, Oluşum, Yamaç, Bireşim, Karadeniz, amatör Sanat, Yeni Çağrı gibi dergilerde çalışmalarını okuyucuya iletebilmiştir. Akkanat'ın son çalışmaları arasında bir roman denemesi ve İkinci Abdülhamit'in diktacı tutumunu yergileriyle ele alan şair Eşref'in şiirlerini yeni bir biçimle söyleme çalışmaları da bulunmaktadır.

Akkanat'ın çalışmalarında toplumcu gerçekçilik ağırlık taşıyor. Kendisi de toplumcu gerçekçilikten yola çıktığını açıkça belirtiyor ozanımız. Belli oranda simgesel anlatımı tercih ediyor. Şiirlerinde estetik bir doku göze çarpıyor. Sanatçının Yeni Çağrı'da "Bütün Canlar Affedilmiştir" adlı güzel bir şiirini okudum. Akkanat, bu şiirinde sermayenin egemenliğini, dargelirlinin (Deyim yerindeyse, ortadirekin) yıkılmışlığını sermaye karşısındaki acımsı halini çarpıcı biçimde, simgesel yaklaşımlarla anlatıyor.

    Saman duvarlar arasında     çelik bileklerle iç içe     yıkıntı bir yerde     -Can pazarı     -Canlar satılık...

Bütün bir ülkedir yıkıntı bir yer denilen. Bu yerin fabrikalarnı, bürolarıdır canpazarı. Sermaye satınalmıştır bükülmez çelik bileğiyle bu yerlerde çalışanı. Canlar satılıktır. Bir dilim ekmek için emeğini ortaya koymuştur canlar. Para, sermaye kavramlarını açıkca kullanmaz ozan. "Çelik bilekler" demeyi uygun görür.

    Yıkılsın saman duvarı     çelikbilek kırılsın     yıkıntı yakılsın     -Emir demiri keser-     Canlara can salınsın...

diyecektir ozan. Ve şiirin sonunda kendisi de şiire girecek, canları satın alacak holdingin alnını karışlayıp bütün canları bağışlayacaktır.

    Hakamlerim dağları deler benim     Bütün canlar affedilmiştir...     Satın alacak holdingin alnını karışlarım     Bütün canlar affedilmiştir...

Akkanat'a ozan olarak geniş ufuklar sağlayacak bir şiirdir bu. Ferek öz gerekse biçim ve estetik açısından kusursuz sayılabilecek bir şiir. 'Hükümlerim dağları deler benim' mısrasındaki 'benim' sözcüğünü gereksiz gördüm yalnızca. Ozan bu şiiri kullanmayabilirdi de.

Cevat Akkanat kendi özgünlüğüyle şiirinin dokusunu örebiliyor, simgesel anlatımı başarabiliyor.

    Şu gönlüm var ya şu gönlüm     çarşaf gökyüzlerini saymaz     örülmüş ölümlerimizi taşımaz     şu gönlüm var ya şu gönlüm     suluboya kargalar çaldı onu                     (Yol Türküleri adlı şiirden)

Akkanat, günümüz Türk şiirini yakından izliiyor ve inceliyor. Çalışmaları hakkında yaptığım araştırma bu kanıya varmama neden oldu. Sanırım Enver Gökçe'den hayli etkilenmiş. Senlerle adlı şiirinde bunun izlerine rastlıyoruz.

    SENLERLE

    Yaldızlanan     Yaşamımız     Dölümüze

    Dölümüz         Kıvamında dövülen     Demir     Utkulara

    Bağıl bağıl     Çoğul çoğul

    Direnç

    Direnç     Gitmek     Yarına     Senlerle

    Senlerle.

Akkanat'ın dili kullanma konusunda fazlaca eksiğine rastlamadım. Ancak, kendisine şunları söylemeden yazıyı bitirmek istemiyorum. Ozan kullandığı dili simgesel ölçüde iyi hem de çok iyi bilmek zorundadır. Ana diline sıfatlarıyla, zamirleriyle, eylemleriyle egemen olamayan kişinin iyi şiir yazamayacağı ortadadır. Öyleyse şiiri başarmanın bir yolu da dilbilimci olmaktan geçer. Diplomalı dililimci olmaktan sözetmiyorum elbet. Simgesel anlatımı başarabilmek için anadili araştırmak gerektiğini kastediyorum. Tüm özellikleriyle sile sahip olmak eğer dilbilimci olmayı gerektiriyorsa öyle olmak gerek. Dile egemen olmanın ardından anlatım gelir. anlatımsa kişisel özellik taşır. Yani her sanatçının anlatımı başkadır. Bir sanatçının anlatımı bir başkasını çağrıştırıyorsa başarısızlık söz konusu olur. Sanatçı anlatımını kişiselleştirdiğindeyse şiirinde belli bir biçim ortaya çıkar.

Akkanat'ın izlediğim çalışmalarında özgünlüğünü kurma yolunda olduğunu gördüm. Yeter ki yolun yarısında pes etmesin. Çalışmalarını sıklaştırır, yılmadan uğraş verirse özgün bir sanatçı olarak Türk şiirinde adı geçecektir.



7 Şubat 2025 Cuma

İTTİHAT VE TERAKKİ'DEN MUHAFAZAKAR DEMOKRASİNİN 'AYDINLIK' ÇAĞINA BİR İZDÜŞÜM ROMANI: MUSTAFA KAYLI'NIN FEYLESOF'U

Yeni yazı için vira... Serüvenini buradan takip edebilirsiniz!

Mustafa Kaylı, Edım-Final (Na Yay., İzmir, 2022)'den sonra ikinci romanı olan Feylesof (Sakin Kitap, İzmir, 2024)'u da yayımladı. "Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın Trajedisi" alt başlığı eserin biyografik bir roman olduğuna yönelik ilk delil. Fakat eser salt Rıza Tevfik'in kişisel biyografisine yönelmiyor, onunla birlikte bir dönemin sosyolojik süreçlerini de kapsam alanına alıyor. 

376 sayfalık bir toplamdan oluşuyor Feylesof. İlk dört sayfası yazarın biyografisi ve kitaba ait künye bilgilerine, son sayfası ise romanın yazılışı sürecinde "İstifade Edilen Kaynaklar"a ayrılmış. Bu son sayfada Bölükbaşı ve dönemini yansıtma özelliği gösteren on iki esere ait bibliyografya bilgileri yer almaktadır.

13x19 mm'lik ebatları olan romanın ön kapağında üç rengin baskınlığı söz konusu. Kitabın orta alanındaki dairesel sarı renk bölge üzerine Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın bir görseli yerleştirilmiş. Bu kompozisyon Feylesof'un biyogrik bir roman oluşunu gayet başarılı bir şekilde yansıtıyor. Bu arada romanın sırtı ve arka kapağı da ön kapak alt bölümdeki kırmızı rengin devamı niteliğinde tasarlanmıştır.

Rıza Tevfik'in birisi bireysel diğeri sosyolojik birbirine koşut iki biyografiyi yüklendiğini belirtmiştik. Gelin bu tespitimizi romanın olay halkaları üzerinden sabitleyelim:

1. Eser, genç tıbbiyeli Rıza Tevfik'in bir cuma akşamı Sirkeci'de, "İstavri'nin Kahvesi"nde verdiği konferansla başlar. "Müstebit padişah" İkinci Abdulhamid'in Osmanlı-Rus savaşı sonrası meclisi süresiz olarak tatil ettiği bir dönemde gerçekleşen bu konferansta Feylesof "En mükemmel hükümet şekli hangisidir?" sorusu üzerinde durmaktadır. "İstavri'nin Kahvesi"ndeki dinleyiciler arasında Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, Hüseyinzâde Bahaddin Şakir, Dr. Nazım gibi dönemin önde gelen isimlerinin yanı sıra, Ziya Faik adlı bir hafiye de vardır. 

2. Bir sonraki halkada "kraldan daha fazla kralcı" olan bu Ziya Faik'in, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından, yanına jandarma ve polis ekibi de verilerek Rıza Tevfik'i  gözaltına almaya memur edildiğini görürüz. Davet edilse kendiliğinden gidebilecek olan Feylesof'un ikametine ekip gönderilmesi manidardır. Geceyi nezarethanede bir şiltenin üzerinde halisünasyonlu bir uykuyla geçiren Rıza Tevfik, ikinci gün de hangi gerekçeyle gözaltına alındığını bilmeden ve fakat sorgulanarak nezarethane misafiri olur. Nihayet üçüncü gün Zaptiye Nazırı'nca "sosyalist, yani iştirâk-i emvâl tarafarı ve materyalist yani felâsife-i maddiyûndan" olduğundan "hatta Darwin taraftar"lığından sorgulanır. Görülür ki, "Suç ve suçlu ihdas etmekte mahir olan" dönemin güvenlik birimleri ve muhbirler, Rıza Tevfik'i birbiriyle çelişen hususlarla zanlı haline getirmişlerdir. 

Nezarethanede geçen günlerin birinde, Rıza Tevfik'in kitaplarından bir kısmı da "muzır" bulunarak tevkif edilip alıkonur. Bu olayın anlatıldığı bölümden bir alıntı yapalım: 

"... Dikkat buyurunuz. Son sayfadaki resmi gördünüz mü? Mithat Paşa'nın bir karikatürü deyince adamlar birden telaşlandılar.

- Aman aman bırak o bizde kalsın.

Aslında Rıza Tevfik Bey bu hareketiyle sadakatini göstermek istemişti. Bir zamanların kudretli sadrazamı, şimdi bir vebalı gibiydi. Bir andna nasıl da suç unsuru oluvermişti. Siyaset böyledir işte. İstediğini istediği şekilde niteler." (s. 23) 

Bu olay halkası, Nâzım Paşa'nın Rıza Tevfik'e devlet görevi (!) teklif etmesi ve onun bu teklifi reddetmesiyle sona erer. Fakat Nâzım Paşa'nın gayretleriyle, adının "dinsiz" anlamında "Feylesof"a çıkmasına mani olamaz. 

3. Kendisine yapılanı içine sindiremeyen Rıza Tevfik, hakkında jurnal veren şahsı bulup öfkeyle intikamını aldıktan sonra suçlu olarak hapse düşer. Ve fakat orada da rahat durmaz, mahkumları örgütler, isyan çıkarır. Bu arada okuldan kaydı silinir. Araya giren baba dostları sayesinde Tıbbiye'den mezun olur. Ancak "tehlikeli" koduyla doktorluk yapabilecektir. Fakat o içinde bulunduğu durumdan memnun değildir. Bundan kurtulmanın yolu Jön Türklere katılmak amacıyla yurtdışına kaçmaktan geçmektedir. Teşebbüse geçer fakat hakkında verilen bir jurnalden ötürü yakayı ele verir. 

4. Karantina Dairesi'nde çalışırken Cemiyet-i Tıbbiye-i Mülkiye Azalığı üyeliğine seçilen Rıza Tevfik, buradaki bir toplantı sırasında kendisine, çoktandır haber alamadığı kardeşi Mülazım Ahmet Nazif'in gönderdiği bir pusula ulaştırılır. Kardeşi, başına gelen bir beladan bahsetmekte, suç işlemediği halde kelepçelenerek "kırk üç günden beri dar bir hücrede" hapsedilmekte olduğunu yazmış, bazı taleplerde bulunmuştur. Kardeşinin tutuklu bulunduğu Bekirağa bölüğüne giden Rıza Tevfik kardeşiyle görüştürülmez. Dahası, bir gün sonra ölüm haberi gelmiştir. Kendisine yapılanlara dayanamayan intihar etmiştir. Bu arada Saray, o günkü gazetelere bir af haberi vermiş, affedilenler listesine dünyasını değiştiren Mülazım Ahmet Nazif'in adını da eklemiştir. "Zalim idarenin" işlediği zulümler bununla da kalmamış, cenazeyi "bir hayvan laşesi gibi" gelişigüzel bir çukura gömmüş, mezkur ölümü "saltanatın selameti için gizli tut"muştur. Olaydan haberdar olanlar ise başlarına bir iş gelmemesi için susmayı tercih etmiştir. Konuyla ilgili bir başka ayrıntı ise, Mülazım Ahmet Nazif'in, devlete çöreklenmiş sivil ve askeri mafyatik yapılanmaların kurbanı olduğudur. Anlatıcı bu hususla ilgili şu tespitleri dile getirir: "Bir müstebit sultan vardı. Atadğı, kolladığı adamlar ehliyetli, keyfiyetli düzgün insanlar değillerdi. Çıkarları için her şeyi göze alan bu asalak, yalaka, mendnebur tipler her tarafı kaplamıştı. (...) Mahalle bekçisinden tutunuz da tekke şeyhlerinden hocalardan her sınıftan, her tabakadan seçilmiş insanlardı bunlar. İslam miletine mensup insanlar. Bu, aslında yaşanılan ciddi bir çürümeye işaret ediyordu." (s. 43-44)

5. 1907 sonlarında Rıza Tevfik, Cağaloğlu'ndaki yemekli bir toplantıda, o zaman henüz gizli olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılma daveti alır. Uzun düşünceler sonucu üyeliği kabul eder, çünkü Osmanlı'yı bu cemiyetin "nitelikli, idealist" insanları kurtaracaktır. Üstelik cemiyet her tarafta örgütlenmiştir ve padişah "artık istediği gibi at koşturamayacak"tır. Toplantı ve sonrası müzakerelerde Sultan Abdulhamid'in sağlığı, çevresi ve kimi fiilleri konuşulur. Sözgelimi şu hüküm Rıza Tevfik'indir: "Benim kanaatim Sultan Abdulhamidn amansız ve müthiş bir hastalığın pençesinde esirdir. Bunun Fransızca ismi 'Folie de persecution'dur. 'Persecution' diye vaktiyle 'İnquisition Cemiyeti'nin din nâmına bazı masum adamlara yaptıkları işkencelere derler." (s. 46)

6. "Sokak suikastleri" ve "nümayişler"in yoğun yaşandığı, gazete, yazar ve gazetecilerin siyaset şovelyesi kesildiği bir süreçte Kumkapı'daki "Yakumi'nin Kahvesi"nin müdavimleri (Kalenderi, Topal Çavuş, Ali, Oltucu, Fikri, İhsan Baba, Murgi) Rıza Tevfik'in fiil ve düşüncelerini, memleketin halini ve dini telakkileri konuşurlar. Bu halkadan iki alıntı; mistifikasyonlarıyla malum İhsan Baba'nın ağzından: "- Evlat... İman işi akıl işi değildir. Akıl ile yola çıkarsan akıl seni delalete düşürür. Doğru yolu, hakikati bulamazsın. İblis de akıl yürüttü, bak helakine sebep oldu." (s. 60) "Feylesof o gâvurların kitaplarını okuyup zehirleniyor bence. Her soruyuu, her müşkili dinimiz cevaplıyor." (s. 63)

7. Yakumi'nin Kahvesi'nde geçen bir başka halkada müdavimler (Hatip Bey, Fenni Hoca, Ali, Fikri, Murgi, Topal Çavuş, Kalenderi) memlekette yaşanan kölelik, işsizlik, sanayi, eğitim, siyaset, hukuk... ve nihayet kavmiyet konuları üzerinde konuşurlar. Söz kavmiyete gelince "Turan" efsanesi üzerinde yoğunlaşılır. Hatip Bey bu konuda şunları söyler: "- Fenni Hoca'm, geçen de konuşmuştuk... Şu Turan meselesi. Turan, realitede değil efsanede mevcut bir ülkedir. Turan; Fidevsi'nin İran mitolojisini dile getiren Şehname'sinde mevcuttur. Orta Asya'ya sefeer eden İran halkı manasına kullanılmıştır. Gökalp, bu efsanevi tabiri alıp Türk halkı için uyarlamış." (s. 70) 

8. Yaptığı okumalar ile "Muallim-i Evvel" unvanıyla anılan Rabi Bey'in, Divan edebiyatı meftunu Saim Bey ile Qalhûri'nin kahvehanesinde buluşup halkın Sultan Hamid karşısındaki çelişkili durumu, İttihatçı zabitlerden Binbaşı Şahin isminde birinin Padişah'a yönelik galeyan oluşturma girişimi, Kör Ali adlı bir müezzinin nümayiş oluşturması gibi güncel gelişmeleri ve özellikle bazı ediplerle birlikte Rıza Tevfik'in, Osmanlıcılıktan vazgeçip Türklük fikrini ön planda tutmaya başlayan İttihat ve Terakki'ye üye olması, dahası masonluğu muhavere edilir. Bu arada İttihatçıların kendilerini "en vatanperver görüyor" olmaları, "diğerlerini hain, bölücü, beyinsiz, mürteci falan-filan" şeklinde adlandırmaları, "kendilerine muhalif olanlara acımasız davran"dıkları da dile getirilir. 

9. Darülfünun salonunda geniş bir öğrenci, hoca, edip ve halk topluluğuna konferans veren Rıza Tevfik, kendisinden beklenen "Türk milliyetçiliğine katkı" yolunda bir konuşmadan ziyade, dinleyicileri ve özellikle de salondaki İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarını şaşırtmış, onların itirazına rağmen daha kapsayıcı bir sunum yapmıştır. 

10. Yaptığı konuşmayla kavmiyetçileri hüsrana uğratan Rıza Tevfik'i sonraki günlerde Yakumi'nin Kahvesi'nde mekanın müdavimleri ve hayranlarıyla bir sohbete katılır. Burada kendisinden ilginç bir vaka anlatmasını isteyen hayranlarına, bir ramazan ayında alenen yemek yediği için zabıtaların hışmından Yahudi taklidi yaparak nasıl kurtulduğunu anlatır. 

11. Sultanahmet Meydanı'nda Meşrutiyet'in kutlandığı bir nümayişle karşılaşan Saim Bey, Rıza Tevfik'in orada at sırtında İttihat ve Terakki Cemiyeti adına güvenliği sağlayan bir "fahri zaptiye nazırı" gibi görev yaptığına tanık olur. Qalhuri'nin kahvesinde Muallim-i Evvel ile buluşan Saim Bey, meydandaki nümayişten bahseder. Muallim-i Evvel Rabi Bey, "Konuşan bir toplumdan zarar gelmez." şeklinde bir hükme bağlayan meydanı. Bu arada İttihatçıların "Türklük temelinde bir ulus" ve "Hristiyanvari ritüelleri olan bir Müslümanlık" tasarladıklarını dile getirir. Ayrıca, baba tarafından Arnavut, anne tarafından Çerkes olan Rıza Tevfik'in "Türklükle" alakasına şaşırır ve ekler: "Boşuna zıplayıp. duruyor. Türkçüler kullanıp bir müddet sonra bir kenara fırlataaklar. Türk lejyonerlerin tarih boyunca devşirmelere tavrı budur. Kullanıp kullanıp atarlar." (s. 100) Bu arada bir diğer kahraman Hatip Bey, 31 Mart Vakasını İttihat ve Terakki'nin tertip ettiğini öne sürer. Sürecin baskı ve şiddetin artacağı bir şekil alacağını belirten Hatip Bey, Ermenilere yönelik uygulanan negatif politikaları da eleştirir.

12. Süleymaniye'de, bir dergâhta Nâfi Baba'nın kurduğu muhabbet meclisinde Rıza Tevfik'in şiirleri okunur. "Ulu Serdar" okunan şiirlerde Rıza Tevfik'in söylenmesi gerekenleri söylediğini, onun ilminden istifade edilmesini, zira kendisinden el aldığını belirtir. Bu arada "Devlet ricali bu aralar çok hareketli onlardan da uzak durun. İşlerine, siyasetlerine karışmayın." (s. 113) şeklinde de dervişleri uyarır. 

13. Rıza Tevfik, Bebek sahilinde Süleyman Nazif ile karşılaşır. Birlikte geçirdikleri zaman zarfında kimi acı hatıraların (Süleyman Nazif'in Bağdat Valisi iken Yezidi Kürtlerden bir Barzan Şeyhi ve avanesini telef ettirmesi) anlatımı yanısıra, Kâmil Paşa, Enver Paşa ve Mahmut Şevket Paşa'nın farklı yönleri üzerinde sohbet ederler. Bu arada Süleyman Nazif'in bir sorusu üzerine Rıza Tevfik "Benden uzak dursunlar." der. Bu ifadeyle Rıza Tevfik'in İttihatçılardan koptuğunu anlayabiliriz. Gelgelelim, İttihatçılar "Cemiyetlerinin hâkimiyeti için her şeyi yapmayı göze" alacak (s. 117) durumdadırlar ve hatta "Payitahtın askeri ve mülki inzibatı"nı (s. 118) ellerine geçirmişlerdir. 

14. 31 Mart Vakasının pek çok siyasi olayın patlak vermesine neden olduğu, üniversite öğrencilerinin tepkisel meydan eylemlerine katıldığı, bununla birlikte idam cezalarının ibret-i âlem için aynı meydanda infaz edildiği, Bulgar ordusunun Edirne'ye yaklaştığı, Osmanlı ordusunun dağılma aşamasına geldiği gibi hususlar, Fenni Bey ile Hatip Bey'in Yakumi'nin Kahvesi'ne giderlerken gündeme gelen konulardır. Bu arada Murgi, Fikri ve Ali gibi kahramanlar da Yakumi'nin Kahvesi'ne gelirler. Onların diyalogları ise Rıza Tevfik'in Darülfünun'daki hocalığı, İttihatçıların tetikçisi Kara Kemal tarafından tehdit edildiği, Meşrutiyetin ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iyice soysuzlaştığı gibi hususlar vardır: "İttihatçılar devirdikleri müstebidi çok çabuk taklide başladılar." (s. 127)

15. Aynı günlerde Qalhuri'nin Kahvesi'nde buluşan Rabi Bey ile Saim Bey Çatalca'ya dayanan Bulgar ordusunun "Anatolia'dan, Kürdistan taraflarından" toplanan askerlerle püskürtüldüğünü, gazeteci ve yazar Hasan Fehmi Bey ile Ahmet Samim'in suikastle katledilişlerinden sonra Rıza Tevfik'in gösterdiği tepkiyi, İttihatçıların onu "bir fırsatını bulup harcayacak"larını, vb. konuşurlar. Saim Bey, Rıza Tevfik'in edebi birikimi üzerinde kanaatlerini bildirirken, "Tarihte iktidar diline iman etmiş şairler olduğu gibi muhalif şairler de var." (s. 136) hükmüyle onun muhalif vuruşuna vurgu yapar. 

16. Murgi ve arkadaşı Nermi, Süleymaniye civarında Kürt hamallarla karşılaşırlar. Nermi, onlarla anadiliyle konuşur. Bu arada yaşlı bir hamal onlara bir klam okur. Klamda Bulgarista'a karşı Çatalca'da yapılan savaşta cepheye sürülen eğitimsiz Kürt taburlarının kırılışı ve Sultan Reşad'ın savaşı kötü yönettiği hüzünle dile getirilmektedir.

17. Bekirağa Bölüğü'nde, "Fırka-i İbat" (Demokrat Fırka) mensubu Arnavut Demokrat Mustafa'ya falakayla yapılan işkence anlatımıyla başlayan olay halkasında, yakın zamanda baş tacı edilen Rıza Tevfik'in şimdilerde hain edildiği hususu anlatıcı tarafından dile getirilir. Sultan Reşad'ın tahtta olduğu yıllardır. Her rezaleti meşru hale getirmekme mahir Şeyhulislam ile Enver Bey el ele vermişlerdir. Yaşanan entrika ve suikastler karşısında Rıza Tevfik, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na, muhalefete geçmiştir. Bu arada Edirne'de İttihaçı çeteler tarafından dövülmüş, şikayet edecek yer bulamamıştır. Sadrazamlığa getirilen müstebit Mahmut Şevket Paşa'nın, hapiste bulunan muhalif gazetecilere şunları dediği günlerdir: "-Hepinizi sopadan geçiririm! Benim arkamda iki milyon süngü var, biliyor musunuz? Mendebur herifler!" (s. 146) Ayrıca Rumeli, Osmanlı mülkü olmaktan çıkmıştır. 

18. Mahmut Şevket Paşa'nın tehditvari söylemlerinin etkili olduğu günlerde, Murgi ve arkadaşları Beyazıt Meydanı civarında bir suikaste tanık olurlar. Suikastle öldürülen, yaklaşık beş ay sadrazamlık yapan ve hızla diktatörleşen Mahmut Şevket Paşa'dır. 

19. Murgi ve Nermi'nin Beyazıt Meydanı'nda tanık oldukları yeni infazlar... Mahmut Şevket Paşa suikastinden sorumlu tutulanlar... "Öğlen namazı sonrası cami cemaati de oradaydı. İnfazı bekliyorlardı. İdamlıklar meydanın ucundan göründü. Zabitler, elleri arkadan kelepçeli idamlıkları getirip bir bir sıraladılar." (s. 150) Bunlar, devletin önemli kademelerinden bulunan, vaktiyle vatanseverliğini ispatlamış Çerkes devşirmesi kişilerdir. "Artık Osmanlı ülkesinde korku ve endişe doludizgin. Haklı haksız asılan binlerce insan. (...) Devir değişmiş, tekli diktadan üçlü diktaya geçilmişti. Bu şuikast bahane edilerek ne kadar muhalif varsa tevkif edilmiş, sürgün edilmiş, işinden atılmıştı." (s. 152) 

20. Yaşanan süreç şair ve yazarları dini ve milli duyguları harekete geçiren metinler yazmaya zorlamış, buna yanaşmayanlar ise itibarsızlaştırılmıştır. Çoğu şair ve yazarlar ise tâzimde bulunmanın, yangına körükle gitmenin peşine düşmüştür. Böylesi bir dönemde, genç şair Halit Fahri, ilmi ve kerametleriyle meşhur (!) Terlikçi Salih Efendi adlı şeyhin de orada bulunduğu Cağaloğlu'ndaki bir gazete yazıhanesine gider. Genç şairi Fuzuli üzerinden imtihan etmeye kalkışan Salih Efendi, bütün küstahlığını kusmuşken genç şairin imdadına Rıza Tevfik yetişir. Şeyh Efendi genç şairden sonra Rıza Tevfik'i de gözüne kestirmiştir gerçi. Fakat Feylesof onu ilmiyle perişan etmiştir. 

21. Rıza Tevfik, Türk Ocağı'nda Tevfik Fikret üzerine konferans verir. Konuşmasını coşkuyla sürdüren, bu arada programı uzatan Rıza Tevfik, dinleyiciler arasında bulunan Talat Bey tarafından Hamdullah Suphi aracılığıyla uyarılır. Feylesof bunu dikkate almaz. İttihatçılar ise sahnenin perdesini kapatarak konferansı sabote ederler. 

22. 1914'te, Birinci Cihan Harbi başlamak üzeredir. Padişahı esir alan İttihatçılar, Teşkilat-ı Mahsusa içinde de etkilidirler. Kamu kurumlarında özellikle Talat Paşa'nın eliyle yoğun bir etnik temizlik başlatılmıştır. Özellikle Rum ve Ermeni nüfusun etkisizleştirilmesi söz konusudur. Bu çerçevede tehcir planları yapılmış, Ermenilere tebliğler yapılmıştır. Hapishanelerdeki katil, psikopat mahkumlar salınmış, Teşkilat-ı Mahsusa'da vazifelendirilmiştir. Rıza Tevfik bu günlerde kenara çekilmiş vaziyettedir. Bununla birlikte olan bitenlerden şikayetçidir. Ahmet Rasim kendisini teskin etmeye çalışır: "Ah be feylesofum! Bu devir öyle bir devir oldu ki kimse kimsenin umurunda değil." (s. 169)

23. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na katılmıştır. Enver Paşa İstanbul matbuatına, ordunun moralinin bozulmaması, milletin umutsuzluğa sevk edilmemesi için sansür koymuştur. Bu yüzden ahali pek çok şeyden habersizdir. Sözgelimi "Sarıkamış İhata Muharebesi"de olup geçmiş, orada yaşananlar söylenti bilgisi olmaktan öteye geçmemiştir. Bu arada cepheden gelen bir asker, İstavri'nin Kahvesi'nde Sarıkamış'ı anlatır. Nermi'ye göre askerin anlattıkları taraflıdır, hakikatleri söyleyememekte, resmi söylemin dışına çıkamamaktadır. 

24.