Yeni yazı için vira... Serüvenini buradan takip edebilirsiniz!
Mustafa Kaylı, Edım-Final (Na Yay., İzmir, 2022)'den sonra ikinci romanı olan Feylesof (Sakin Kitap, İzmir, 2024)'u da yayımladı. "Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın Trajedisi" alt başlığı eserin biyografik bir roman olduğuna yönelik ilk delil. Fakat eser salt Rıza Tevfik'in kişisel biyografisine yönelmiyor, onunla birlikte bir dönemin sosyolojik süreçlerini de kapsam alanına alıyor.
376 sayfalık bir toplamdan oluşuyor Feylesof. İlk dört sayfası yazarın biyografisi ve kitaba ait künye bilgilerine, son sayfası ise romanın yazılışı sürecinde "İstifade Edilen Kaynaklar"a ayrılmış. Bu son sayfada Bölükbaşı ve dönemini yansıtma özelliği gösteren on iki esere ait bibliyografya bilgileri yer almaktadır.
13x19 mm'lik ebatları olan romanın ön kapağında üç rengin baskınlığı söz konusu. Kitabın orta alanındaki dairesel sarı renk bölge üzerine Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın bir görseli yerleştirilmiş. Bu kompozisyon Feylesof'un biyogrik bir roman oluşunu gayet başarılı bir şekilde yansıtıyor. Bu arada romanın sırtı ve arka kapağı da ön kapak alt bölümdeki kırmızı rengin devamı niteliğinde tasarlanmıştır.
Rıza Tevfik'in birisi bireysel diğeri sosyolojik birbirine koşut iki biyografiyi yüklendiğini belirtmiştik. Gelin bu tespitimizi romanın olay halkaları üzerinden sabitleyelim:
1. Eser, genç tıbbiyeli Rıza Tevfik'in bir cuma akşamı Sirkeci'de, "İstavri'nin Kahvesi"nde verdiği konferansla başlar. "Müstebit padişah" İkinci Abdulhamid'in Osmanlı-Rus savaşı sonrası meclisi süresiz olarak tatil ettiği bir dönemde gerçekleşen bu konferansta Feylesof "En mükemmel hükümet şekli hangisidir?" sorusu üzerinde durmaktadır. "İstavri'nin Kahvesi"ndeki dinleyiciler arasında Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, Hüseyinzâde Bahaddin Şakir, Dr. Nazım gibi dönemin önde gelen isimlerinin yanı sıra, Ziya Faik adlı bir hafiye de vardır.
2. Bir sonraki halkada "kraldan daha fazla kralcı" olan bu Ziya Faik'in, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından, yanına jandarma ve polis ekibi de verilerek Rıza Tevfik'i gözaltına almaya memur edildiğini görürüz. Davet edilse kendiliğinden gidebilecek olan Feylesof'un ikametine ekip gönderilmesi manidardır. Geceyi nezarethanede bir şiltenin üzerinde halisünasyonlu bir uykuyla geçiren Rıza Tevfik, ikinci gün de hangi gerekçeyle gözaltına alındığını bilmeden ve fakat sorgulanarak nezarethane misafiri olur. Nihayet üçüncü gün Zaptiye Nazırı'nca "sosyalist, yani iştirâk-i emvâl tarafarı ve materyalist yani felâsife-i maddiyûndan" olduğundan "hatta Darwin taraftar"lığından sorgulanır. Görülür ki, "Suç ve suçlu ihdas etmekte mahir olan" dönemin güvenlik birimleri ve muhbirler, Rıza Tevfik'i birbiriyle çelişen hususlarla zanlı haline getirmişlerdir.
Nezarethanede geçen günlerin birinde, Rıza Tevfik'in kitaplarından bir kısmı da "muzır" bulunarak tevkif edilip alıkonur. Bu olayın anlatıldığı bölümden bir alıntı yapalım:
"... Dikkat buyurunuz. Son sayfadaki resmi gördünüz mü? Mithat Paşa'nın bir karikatürü deyince adamlar birden telaşlandılar.
- Aman aman bırak o bizde kalsın.
Aslında Rıza Tevfik Bey bu hareketiyle sadakatini göstermek istemişti. Bir zamanların kudretli sadrazamı, şimdi bir vebalı gibiydi. Bir andna nasıl da suç unsuru oluvermişti. Siyaset böyledir işte. İstediğini istediği şekilde niteler." (s. 23)
Bu olay halkası, Nâzım Paşa'nın Rıza Tevfik'e devlet görevi (!) teklif etmesi ve onun bu teklifi reddetmesiyle sona erer. Fakat Nâzım Paşa'nın gayretleriyle, adının "dinsiz" anlamında "Feylesof"a çıkmasına mani olamaz.
3. Kendisine yapılanı içine sindiremeyen Rıza Tevfik, hakkında jurnal veren şahsı bulup öfkeyle intikamını aldıktan sonra suçlu olarak hapse düşer. Ve fakat orada da rahat durmaz, mahkumları örgütler, isyan çıkarır. Bu arada okuldan kaydı silinir. Araya giren baba dostları sayesinde Tıbbiye'den mezun olur. Ancak "tehlikeli" koduyla doktorluk yapabilecektir. Fakat o içinde bulunduğu durumdan memnun değildir. Bundan kurtulmanın yolu Jön Türklere katılmak amacıyla yurtdışına kaçmaktan geçmektedir. Teşebbüse geçer fakat hakkında verilen bir jurnalden ötürü yakayı ele verir.
4. Karantina Dairesi'nde çalışırken Cemiyet-i Tıbbiye-i Mülkiye Azalığı üyeliğine seçilen Rıza Tevfik, buradaki bir toplantı sırasında kendisine, çoktandır haber alamadığı kardeşi Mülazım Ahmet Nazif'in gönderdiği bir pusula ulaştırılır. Kardeşi, başına gelen bir beladan bahsetmekte, suç işlemediği halde kelepçelenerek "kırk üç günden beri dar bir hücrede" hapsedilmekte olduğunu yazmış, bazı taleplerde bulunmuştur. Kardeşinin tutuklu bulunduğu Bekirağa bölüğüne giden Rıza Tevfik kardeşiyle görüştürülmez. Dahası, bir gün sonra ölüm haberi gelmiştir. Kendisine yapılanlara dayanamayan intihar etmiştir. Bu arada Saray, o günkü gazetelere bir af haberi vermiş, affedilenler listesine dünyasını değiştiren Mülazım Ahmet Nazif'in adını da eklemiştir. "Zalim idarenin" işlediği zulümler bununla da kalmamış, cenazeyi "bir hayvan laşesi gibi" gelişigüzel bir çukura gömmüş, mezkur ölümü "saltanatın selameti için gizli tut"muştur. Olaydan haberdar olanlar ise başlarına bir iş gelmemesi için susmayı tercih etmiştir. Konuyla ilgili bir başka ayrıntı ise, Mülazım Ahmet Nazif'in, devlete çöreklenmiş sivil ve askeri mafyatik yapılanmaların kurbanı olduğudur. Anlatıcı bu hususla ilgili şu tespitleri dile getirir: "Bir müstebit sultan vardı. Atadğı, kolladığı adamlar ehliyetli, keyfiyetli düzgün insanlar değillerdi. Çıkarları için her şeyi göze alan bu asalak, yalaka, mendnebur tipler her tarafı kaplamıştı. (...) Mahalle bekçisinden tutunuz da tekke şeyhlerinden hocalardan her sınıftan, her tabakadan seçilmiş insanlardı bunlar. İslam miletine mensup insanlar. Bu, aslında yaşanılan ciddi bir çürümeye işaret ediyordu." (s. 43-44)
5. 1907 sonlarında Rıza Tevfik, Cağaloğlu'ndaki yemekli bir toplantıda, o zaman henüz gizli olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılma daveti alır. Uzun düşünceler sonucu üyeliği kabul eder, çünkü Osmanlı'yı bu cemiyetin "nitelikli, idealist" insanları kurtaracaktır. Üstelik cemiyet her tarafta örgütlenmiştir ve padişah "artık istediği gibi at koşturamayacak"tır. Toplantı ve sonrası müzakerelerde Sultan Abdulhamid'in sağlığı, çevresi ve kimi fiilleri konuşulur. Sözgelimi şu hüküm Rıza Tevfik'indir: "Benim kanaatim Sultan Abdulhamidn amansız ve müthiş bir hastalığın pençesinde esirdir. Bunun Fransızca ismi 'Folie de persecution'dur. 'Persecution' diye vaktiyle 'İnquisition Cemiyeti'nin din nâmına bazı masum adamlara yaptıkları işkencelere derler." (s. 46)
6. "Sokak suikastleri" ve "nümayişler"in yoğun yaşandığı, gazete, yazar ve gazetecilerin siyaset şovelyesi kesildiği bir süreçte Kumkapı'daki "Yakumi'nin Kahvesi"nin müdavimleri (Kalenderi, Topal Çavuş, Ali, Oltucu, Fikri, İhsan Baba, Murgi) Rıza Tevfik'in fiil ve düşüncelerini, memleketin halini ve dini telakkileri konuşurlar. Bu halkadan iki alıntı; mistifikasyonlarıyla malum İhsan Baba'nın ağzından: "- Evlat... İman işi akıl işi değildir. Akıl ile yola çıkarsan akıl seni delalete düşürür. Doğru yolu, hakikati bulamazsın. İblis de akıl yürüttü, bak helakine sebep oldu." (s. 60) "Feylesof o gâvurların kitaplarını okuyup zehirleniyor bence. Her soruyuu, her müşkili dinimiz cevaplıyor." (s. 63)
7. Yakumi'nin Kahvesi'nde geçen bir başka halkada müdavimler (Hatip Bey, Fenni Hoca, Ali, Fikri, Murgi, Topal Çavuş, Kalenderi) memlekette yaşanan kölelik, işsizlik, sanayi, eğitim, siyaset, hukuk... ve nihayet kavmiyet konuları üzerinde konuşurlar. Söz kavmiyete gelince "Turan" efsanesi üzerinde yoğunlaşılır. Hatip Bey bu konuda şunları söyler: "- Fenni Hoca'm, geçen de konuşmuştuk... Şu Turan meselesi. Turan, realitede değil efsanede mevcut bir ülkedir. Turan; Fidevsi'nin İran mitolojisini dile getiren Şehname'sinde mevcuttur. Orta Asya'ya sefeer eden İran halkı manasına kullanılmıştır. Gökalp, bu efsanevi tabiri alıp Türk halkı için uyarlamış." (s. 70)
8. Yaptığı okumalar ile "Muallim-i Evvel" unvanıyla anılan Rabi Bey'in, Divan edebiyatı meftunu Saim Bey ile Qalhûri'nin kahvehanesinde buluşup halkın Sultan Hamid karşısındaki çelişkili durumu, İttihatçı zabitlerden Binbaşı Şahin isminde birinin Padişah'a yönelik galeyan oluşturma girişimi, Kör Ali adlı bir müezzinin nümayiş oluşturması gibi güncel gelişmeleri ve özellikle bazı ediplerle birlikte Rıza Tevfik'in, Osmanlıcılıktan vazgeçip Türklük fikrini ön planda tutmaya başlayan İttihat ve Terakki'ye üye olması, dahası masonluğu muhavere edilir. Bu arada İttihatçıların kendilerini "en vatanperver görüyor" olmaları, "diğerlerini hain, bölücü, beyinsiz, mürteci falan-filan" şeklinde adlandırmaları, "kendilerine muhalif olanlara acımasız davran"dıkları da dile getirilir.
9. Darülfünun salonunda geniş bir öğrenci, hoca, edip ve halk topluluğuna konferans veren Rıza Tevfik, kendisinden beklenen "Türk milliyetçiliğine katkı" yolunda bir konuşmadan ziyade, dinleyicileri ve özellikle de salondaki İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarını şaşırtmış, onların itirazına rağmen daha kapsayıcı bir sunum yapmıştır.
10. Yaptığı konuşmayla kavmiyetçileri hüsrana uğratan Rıza Tevfik'i sonraki günlerde Yakumi'nin Kahvesi'nde mekanın müdavimleri ve hayranlarıyla bir sohbete katılır. Burada kendisinden ilginç bir vaka anlatmasını isteyen hayranlarına, bir ramazan ayında alenen yemek yediği için zabıtaların hışmından Yahudi taklidi yaparak nasıl kurtulduğunu anlatır.
11. Sultanahmet Meydanı'nda Meşrutiyet'in kutlandığı bir nümayişle karşılaşan Saim Bey, Rıza Tevfik'in orada at sırtında İttihat ve Terakki Cemiyeti adına güvenliği sağlayan bir "fahri zaptiye nazırı" gibi görev yaptığına tanık olur. Qalhuri'nin kahvesinde Muallim-i Evvel ile buluşan Saim Bey, meydandaki nümayişten bahseder. Muallim-i Evvel Rabi Bey, "Konuşan bir toplumdan zarar gelmez." şeklinde bir hükme bağlayan meydanı. Bu arada İttihatçıların "Türklük temelinde bir ulus" ve "Hristiyanvari ritüelleri olan bir Müslümanlık" tasarladıklarını dile getirir. Ayrıca, baba tarafından Arnavut, anne tarafından Çerkes olan Rıza Tevfik'in "Türklükle" alakasına şaşırır ve ekler: "Boşuna zıplayıp. duruyor. Türkçüler kullanıp bir müddet sonra bir kenara fırlataaklar. Türk lejyonerlerin tarih boyunca devşirmelere tavrı budur. Kullanıp kullanıp atarlar." (s. 100) Bu arada bir diğer kahraman Hatip Bey, 31 Mart Vakasını İttihat ve Terakki'nin tertip ettiğini öne sürer. Sürecin baskı ve şiddetin artacağı bir şekil alacağını belirten Hatip Bey, Ermenilere yönelik uygulanan negatif politikaları da eleştirir.
12. Süleymaniye'de, bir dergâhta Nâfi Baba'nın kurduğu muhabbet meclisinde Rıza Tevfik'in şiirleri okunur. "Ulu Serdar" okunan şiirlerde Rıza Tevfik'in söylenmesi gerekenleri söylediğini, onun ilminden istifade edilmesini, zira kendisinden el aldığını belirtir. Bu arada "Devlet ricali bu aralar çok hareketli onlardan da uzak durun. İşlerine, siyasetlerine karışmayın." (s. 113) şeklinde de dervişleri uyarır.
13. Rıza Tevfik, Bebek sahilinde Süleyman Nazif ile karşılaşır. Birlikte geçirdikleri zaman zarfında kimi acı hatıraların (Süleyman Nazif'in Bağdat Valisi iken Yezidi Kürtlerden bir Barzan Şeyhi ve avanesini telef ettirmesi) anlatımı yanısıra, Kâmil Paşa, Enver Paşa ve Mahmut Şevket Paşa'nın farklı yönleri üzerinde sohbet ederler. Bu arada Süleyman Nazif'in bir sorusu üzerine Rıza Tevfik "Benden uzak dursunlar." der. Bu ifadeyle Rıza Tevfik'in İttihatçılardan koptuğunu anlayabiliriz. Gelgelelim, İttihatçılar "Cemiyetlerinin hâkimiyeti için her şeyi yapmayı göze" alacak (s. 117) durumdadırlar ve hatta "Payitahtın askeri ve mülki inzibatı"nı (s. 118) ellerine geçirmişlerdir.
14. 31 Mart Vakasının pek çok siyasi olayın patlak vermesine neden olduğu, üniversite öğrencilerinin tepkisel meydan eylemlerine katıldığı, bununla birlikte idam cezalarının ibret-i âlem için aynı meydanda infaz edildiği, Bulgar ordusunun Edirne'ye yaklaştığı, Osmanlı ordusunun dağılma aşamasına geldiği gibi hususlar, Fenni Bey ile Hatip Bey'in Yakumi'nin Kahvesi'ne giderlerken gündeme gelen konulardır. Bu arada Murgi, Fikri ve Ali gibi kahramanlar da Yakumi'nin Kahvesi'ne gelirler. Onların diyalogları ise Rıza Tevfik'in Darülfünun'daki hocalığı, İttihatçıların tetikçisi Kara Kemal tarafından tehdit edildiği, Meşrutiyetin ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iyice soysuzlaştığı gibi hususlar vardır: "İttihatçılar devirdikleri müstebidi çok çabuk taklide başladılar." (s. 127)
15. Aynı günlerde Qalhuri'nin Kahvesi'nde buluşan Rabi Bey ile Saim Bey Çatalca'ya dayanan Bulgar ordusunun "Anatolia'dan, Kürdistan taraflarından" toplanan askerlerle püskürtüldüğünü, gazeteci ve yazar Hasan Fehmi Bey ile Ahmet Samim'in suikastle katledilişlerinden sonra Rıza Tevfik'in gösterdiği tepkiyi, İttihatçıların onu "bir fırsatını bulup harcayacak"larını, vb. konuşurlar. Saim Bey, Rıza Tevfik'in edebi birikimi üzerinde kanaatlerini bildirirken, "Tarihte iktidar diline iman etmiş şairler olduğu gibi muhalif şairler de var." (s. 136) hükmüyle onun muhalif vuruşuna vurgu yapar.
16. Murgi ve arkadaşı Nermi, Süleymaniye civarında Kürt hamallarla karşılaşırlar. Nermi, onlarla anadiliyle konuşur. Bu arada yaşlı bir hamal onlara bir klam okur. Klamda Bulgarista'a karşı Çatalca'da yapılan savaşta cepheye sürülen eğitimsiz Kürt taburlarının kırılışı ve Sultan Reşad'ın savaşı kötü yönettiği hüzünle dile getirilmektedir.
17. Bekirağa Bölüğü'nde, "Fırka-i İbat" (Demokrat Fırka) mensubu Arnavut Demokrat Mustafa'ya falakayla yapılan işkence anlatımıyla başlayan olay halkasında, yakın zamanda baş tacı edilen Rıza Tevfik'in şimdilerde hain edildiği hususu anlatıcı tarafından dile getirilir. Sultan Reşad'ın tahtta olduğu yıllardır. Her rezaleti meşru hale getirmekme mahir Şeyhulislam ile Enver Bey el ele vermişlerdir. Yaşanan entrika ve suikastler karşısında Rıza Tevfik, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na, muhalefete geçmiştir. Bu arada Edirne'de İttihaçı çeteler tarafından dövülmüş, şikayet edecek yer bulamamıştır. Sadrazamlığa getirilen müstebit Mahmut Şevket Paşa'nın, hapiste bulunan muhalif gazetecilere şunları dediği günlerdir: "-Hepinizi sopadan geçiririm! Benim arkamda iki milyon süngü var, biliyor musunuz? Mendebur herifler!" (s. 146) Ayrıca Rumeli, Osmanlı mülkü olmaktan çıkmıştır.
18. Mahmut Şevket Paşa'nın tehditvari söylemlerinin etkili olduğu günlerde, Murgi ve arkadaşları Beyazıt Meydanı civarında bir suikaste tanık olurlar. Suikastle öldürülen, yaklaşık beş ay sadrazamlık yapan ve hızla diktatörleşen Mahmut Şevket Paşa'dır.
19. Murgi ve Nermi'nin Beyazıt Meydanı'nda tanık oldukları yeni infazlar... Mahmut Şevket Paşa suikastinden sorumlu tutulanlar... "Öğlen namazı sonrası cami cemaati de oradaydı. İnfazı bekliyorlardı. İdamlıklar meydanın ucundan göründü. Zabitler, elleri arkadan kelepçeli idamlıkları getirip bir bir sıraladılar." (s. 150) Bunlar, devletin önemli kademelerinden bulunan, vaktiyle vatanseverliğini ispatlamış Çerkes devşirmesi kişilerdir. "Artık Osmanlı ülkesinde korku ve endişe doludizgin. Haklı haksız asılan binlerce insan. (...) Devir değişmiş, tekli diktadan üçlü diktaya geçilmişti. Bu şuikast bahane edilerek ne kadar muhalif varsa tevkif edilmiş, sürgün edilmiş, işinden atılmıştı." (s. 152)
20. Yaşanan süreç şair ve yazarları dini ve milli duyguları harekete geçiren metinler yazmaya zorlamış, buna yanaşmayanlar ise itibarsızlaştırılmıştır. Çoğu şair ve yazarlar ise tâzimde bulunmanın, yangına körükle gitmenin peşine düşmüştür. Böylesi bir dönemde, genç şair Halit Fahri, ilmi ve kerametleriyle meşhur (!) Terlikçi Salih Efendi adlı şeyhin de orada bulunduğu Cağaloğlu'ndaki bir gazete yazıhanesine gider. Genç şairi Fuzuli üzerinden imtihan etmeye kalkışan Salih Efendi, bütün küstahlığını kusmuşken genç şairin imdadına Rıza Tevfik yetişir. Şeyh Efendi genç şairden sonra Rıza Tevfik'i de gözüne kestirmiştir gerçi. Fakat Feylesof onu ilmiyle perişan etmiştir.
21. Rıza Tevfik, Türk Ocağı'nda Tevfik Fikret üzerine konferans verir. Konuşmasını coşkuyla sürdüren, bu arada programı uzatan Rıza Tevfik, dinleyiciler arasında bulunan Talat Bey tarafından Hamdullah Suphi aracılığıyla uyarılır. Feylesof bunu dikkate almaz. İttihatçılar ise sahnenin perdesini kapatarak konferansı sabote ederler.
22. 1914'te, Birinci Cihan Harbi başlamak üzeredir. Padişahı esir alan İttihatçılar, Teşkilat-ı Mahsusa içinde de etkilidirler. Kamu kurumlarında özellikle Talat Paşa'nın eliyle yoğun bir etnik temizlik başlatılmıştır. Özellikle Rum ve Ermeni nüfusun etkisizleştirilmesi söz konusudur. Bu çerçevede tehcir planları yapılmış, Ermenilere tebliğler yapılmıştır. Hapishanelerdeki katil, psikopat mahkumlar salınmış, Teşkilat-ı Mahsusa'da vazifelendirilmiştir. Rıza Tevfik bu günlerde kenara çekilmiş vaziyettedir. Bununla birlikte olan bitenlerden şikayetçidir. Ahmet Rasim kendisini teskin etmeye çalışır: "Ah be feylesofum! Bu devir öyle bir devir oldu ki kimse kimsenin umurunda değil." (s. 169)
23. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na katılmıştır. Enver Paşa İstanbul matbuatına, ordunun moralinin bozulmaması, milletin umutsuzluğa sevk edilmemesi için sansür koymuştur. Bu yüzden ahali pek çok şeyden habersizdir. Sözgelimi "Sarıkamış İhata Muharebesi"de olup geçmiş, orada yaşananlar söylenti bilgisi olmaktan öteye geçmemiştir. Bu arada cepheden gelen bir asker, İstavri'nin Kahvesi'nde Sarıkamış'ı anlatır. Nermi'ye göre askerin anlattıkları taraflıdır, hakikatleri söyleyememekte, resmi söylemin dışına çıkamamaktadır.
24.