22 Aralık 2018 Cumartesi

DİYALOG CEDEL

“Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş…”
Bu söz tencere için geçerli olabilir. Ya insan?
İnsan yuvarlanmaya teslim edip kendisini, bırakırsa boşluğa, evet, kapaklanma diye bir akıbete ulaşabilir.
Oysa ‘insan’ yuvarlanarak var olan bir yaratık değildir. Ayakta durur. Aklını kullanır. Tercihleri vardır. Yerini belirler. Saf tutar. Hakkı tutar.
Hele ki, insanın hakikîsi, Hakka rağmen iş tutmanın ne denli tehlikeli olduğunu çok iyi bilir…
Şu halde, müeddep insan olmanın şartları arasında, rastgelelik, gelişigüzellik, rastlantıylalık gibi salimliği şüpheli lafların yeri yok.
***
Edebiyata gelelim.
- Edebiyat bir yer (kapak) bulma sanatı mıdır?
- Değildir, bir mevzî savaşı sanatıdır. Edebiyatta yeriniz yurdunuz bellidir. Oradan edebiyat yaparsınız.
- Hep mi böyledir bu, yani henüz yetişme çağındakiler için de…
- Geçerli değildir elbet, çocukluk (masal) çağından bahsetmiyoruz, belli bir yolu katetmiş şairler, yazarlar için diyoruz.
- Fakat yenilik, sürekli yenilik edebiyatın özünden değil midir?
- Köklere bağlı yenilik, evet; geleneksizleşme ise hayır tabii ki…
- Bir örnek verir misiniz?
- Sizin için tehlikeli olmaz mı?
- Niçin?
- Hücuma geçiriyorsunuz beni. Oysa “dostlarımız” (!) susturulmamı diliyor…
- Bir kere konu açıldı, dönmeyelim geri…
- Piyasaya sürdükleri her mevkutede bir yenilikten bahseden ekipler görüyoruz. Üç beş sayı görünüp kaybolan ekipler… Bir süre sonra tekrar görünüp tekrar kaybolan… Sanki kaybolmayı tekrarlayıp duruyorlar…
- Siz sanırım edebiyatta çeteleşmeden bahsediyorsunuz…
- Çeteleşmek mi diyorsunuz siz ona, yanlış kelime kullanıyorsunuz…
- Tashih edin öyleyse, bugün beni hep ters köşeye yatıracaksınız.
- Muteber bir adlandırma sayacaksan, neden tashih etmeyeyim?
- Size cevap verecek gücü bulamıyorum!
- İfratın itibarı olmaz, istikbarı olur!
- Yani kibirle mi ilgili her çıkışları bu kaybolmayı tekrarlayanların?
- Müstekbir kibirden gelir, ateşe gider!
- Sizi anlayamıyorum, mevzî sanatı dediniz, sözü nerelere getirdiniz…
- Ölüm ile dirim gibi iki zıtlığın farkını gösteriyorum; modanın demodeliğini işaret edip, seni salt şiircilikten men etmeye…
- Çalışıyorsunuz!.. Peki, nasıl yapacağım bunu, allak bullak oldu kafam…
- Önce git, biraz dinlen. Kendine gelince dediklerimi muhakeme et.
- Sonra?
- Kabul ediyorsan şunu yaparsın zaten: Müfretliğe terfi et! Hele hele, içinde kırk birinci kişinin barınamayacağı gayr-i edebî kümelenmelerle meşguliyetin varsa, tek taraflı olarak teşkilatı lağv et!
- Benim için zor olacak ama…
- Ya kırk katır ya kırk satır, dostum tercih senin…
***
“Çürümenin Kitabı”ndaki bir yazısında kimi şairler için, “şair bir tahrip etkenidir, bir virüstür, kılık değiştirmiş bir hastalıktır.” diyor kafası karışıkgillerden Emil Michel Cioran. “Şairlerin Asalağı” bağlamında doğrudur bu. Fakat, tufeyli olmayı reddeden, parazitliğe set çeken, kısacası asâleti tercih edenler için, boşuna söylenmiş…
Zira asâlet, asıldan gelir, asilliğe gider. Arı duru bir soyluluk... Yabancı unsurlarla karışmamış…
Klâsik şairlerimiz, söze ve yazıya bayağı kelime ve deyimler katmamayı “asâlet” olarak tanımlamışlar.
Edebiyatı “yuvarlaklaştırıp” “yer bulma sanatı”na indirgemek nedir peki?
Mehmet Âkif böyle teşebbüs sahibi “şuarâ” için “İyi gün dostu herifler, o ne yardakçı gürûh/ O ne müstekreh adamlar! Hani bakmak mekrûh./Dalkavukluktaki idmanları sermâyeleri…/ Onlar azdırdı, evet, başlıca pespâyeleri.” diyor ve onlar için şu nidâyı ediyor: “Vâ-esefâ”…

(13 Ekim 2011, Milli Gazete)

21 Aralık 2018 Cuma

PEGASUS*

size bir ses demiştik bir ses değil efendim
dağlarda şafak atan yankılara gireriz
taylar kalsın ovada daha hızlı esmeye
niye binelim ata kendimiziz pegasus

kanadımız kolumuz eriyecek bir şey yok
kendimiz tükenirsek onarırız yine biz
çaksın şimşekler hele yıldırımlarsa yağsın
aşka çıkar sonumuz bilinsin ki bu husus

1999







* Pegasus: Mitolojide “uçan, kanatlı at”;
bir anlayışa göre şairlerin atı.

19 Aralık 2018 Çarşamba

ORGANİZE PUSU: BİR KRAVAT MAHKEMESİ


Kendisine haylaz davranışlarından ötürü bir cümle içinde “hinlik” tahsis ettiğim Mehmet, birdenbire durmuş;  bir süre susup, kederlenip şu cümleyi söylemişti: Hocam, sözleriniz bana fena dokundu!
Demek ki bu genç, dedim, adına, en azından adına, hâlâ hürmet edebiliyor. Belki pek çok konuda şirazesini kaybetmiş ama, taşıdığı adın ağırlığı Mehmet’e büyük bir miras. Umarım mecrasına bir gün kavuşacaktır.
Aynı genç arkadaş, bir başka gün, söz nereden açılıp oraya geldiyse, bir yazarın kravatıyla ilgili efsanevî bir hikâyeye dair cins bir soruyla muhabbete katılıverdi. Hatırladığım, içimizden birisi, adı piyasaya düşmüş kimi şair ve yazarların bu hallerinden hareketle, meşhur olmanın, her daim gündemde kalmanın, bu çerçeve içinde çok satmanın yolları üzerinde bir söylev veriyordu.
İtirazla karşılık bulan bu söylev, itirazcının giriştiği karşı bir söyleve dönüşmüş, ortam sanki çekilmez bir hal almaya yüz tutmuştu. Bu yeni konuşmacı diline neleri dolamamıştı ki?
Kimi şair ve yazarların atadan ‘varsıl’ olduklarını, dolayısıyla bunun bir imkân şeklinde o şair veya yazarlara rahat bir zemin hazırladığını, sözgelimi falanca yazarın her sabah ehl-i keyf bir kahvaltıyı müteakip kravatını takarak dört başı mamur bir salon kütüphanesinde masasına geçerek yazısına büyük bir sükûnet ile başladığını, bununla birlikte zaten profesyonel olarak kendisini destekleyen çok uluslu şirketlerle sürekli bir işbirliği içinde bulunduğunu, vs…
Kelimeler ağzında öyle dönüp duruyordu ki söylenenlerin arada kaynayıp gitmemesi, sözü dilinde tutan gevezeye verilecek cevapların yitmemesi mümkün değildi.
Bizim Mehmet’in sorusunu işittim bu sırada, ‘hinlik’ devam mı ediyordu:
- Anlamadım beyefendi, o yazar niçin sabah sabah, üstelik tek başına kravat takıyormuş!?
-  ….
Kendime çekidüzen verdiğimde söz döngüsüne üçüncü bir kişinin daha karışmış olduğunu fark ettim. Bu yenisi genç bir kadındı. Feminen konuşmacı, şöhretin hazır bulunurluğundan ziyade, bugün önemsenen, diğer bir ifadeyle kitlelerce kendilerine ilgi gösterilen kimi yazarların bu ilgiyi kazanışlarındaki bazı toplumsal aksaklıkları, kimi sosyal hazımsızlıkları gündemine almıştı. Statik kurumlardan kaynaklanan baskılardan dem vuruyordu. Tabii ki, baskıya maruz kalarak büyüyen şair ve yazar takımının da doğuştan getirdikleri yahut sonradan kazandıkları bir takım hususi halleri vardı. Neydi bunlar? Sözgelimi bunların bir kısmı kadındı ve bu cinsel hazır bulunuşlarını negatif bir algıyla yorumlayıp ‘karşıt’ cinsle çatışma noktasına indirgiyorlardı. Feminist tutumlu bu bakışın yanı başında başka bir cinsel tercih yahut hazır bulunuş daha vardı. Üçüncü cins bir hâl içinde bulunmak, evet, yaşanılmakta olan toplum içinde, zulme maruz kalmaktı. Bunlara, egemen kavme mensup olmamak da eklenmeliydi, yani daha sarih bir söyleyişle, azınlık formasyonundan olmak…
Bu tiradı yapan genç hanımefendinin susacağı yoktu. Dinleme mevkiinde bulunanların canıysa, çıktı çıkacak bir manzara sergiliyordu. Tam da bu noktada konuşmacı genç bayanla göz göze geliverdik. Bu bir anlık göz kesişimi, onun dilinde beklenmedik bir kekeliğin doğmasına sebep oldu.
İşte bu aşamada başka bir şey daha oldu. Bizim ‘hinoğlu hinlik’ vasfını yakıştırdığımız Mehmet, ‘kesişme’nin oluşturduğu durumu fark etti ve belki de bunalmışlık halinin baskısıyla, fırsat budur deyip, hemen dilini öne fırlattı:
- İyi güzel de hanfendi, bütün bu sıraladıklarınız memleket sathında entelektüel camia için pozitif bir hal olarak değerlendirilebilir. Şöyle de söyleyebilirim, bu dediklerinizi elinde bulunduran şair ve yazar takımı diğerlerine göre bir değil, belki bin adım önde yarışa başlamaktadır. Bugün bir artı değer pozisyonu kazandırmaktadır bunlar o kişiye. Öyleyse, bunun nesi zulme maruz kalmışlıktır, ezilmişliktir? Ha bir de, bunlara kimi yan sektörleri de ekleyebiliriz: Hastalıklı ortamdan gıda alabilen –edebî edimleri de bulunan- birtakım cemaatlerle hareket etmek, edebiyatı da organize edebilen bir kısım çetelere dâhil bulunmak, piyasa ortamını yönlendirici kimi jüri üyelerinin hamur suyuyla mayalanmak… Yani hanfendi, senin edebî mağluplar safında saydıklarınla, benim bu eklediklerim, hemen hepsi, bugünün egemen edebiyat atmosferinin tercihen komiseridir; basın ve medya, yayınevleri, yıllık ve andaçlar, külliyen bunlara kilitlenmiştir. Şu halde…
Baktım iş iyice sarpa saracak, birbiriyle zoraki muhatap olan konuşma arkadaşlarım burunlarından soludu soluyacak… Söz de bizim Mehmet’te. Tamam dedim, burada müdahale edebilir, bu tehlikeli konuşmaya müdahil olunabilir:
- Mehmet, gel sana Orhan Pamuk’un kravatının hikâyesini anlatacağım, deyiverdim.  Şimdi, Mehmet bu hikâyeyi bekliyor benden…

(7 Şubat 2011 tarihli Milli Gazete için kaleme alınmıştı.)

18 Aralık 2018 Salı

CEMAL SÜREYA'DA MİTOLOJİK İKİLEM

İkinci Yeni şairleri arasında mitoloji meselesine net bir tavırla yaklaşan ve bu tavrı Papirüs dergisinin Ağustos 1966 tarihli sayısındaki başyazısıyla yansıtan Cemal Süreya, sonradan tavrının dışına çıksa da, önemli şeyler söylemiştir.
O yıllarda özellikle Melih Cevdet Anday ve Edip Cansever’de aşırı bir ilgi (“iştahla dadanma”) şeklinde tezahür eden mitolojik girişimlere tepki veren Cemal Süreya, konunun abartıldığını belirtir. Cemal Süreya, “Yunan Mitolojisine” “kendi mitolojimiz gözüyle bak”anların yanlış düşünce içinde olduklarını söyledikten sonra, bu hareketin tarihî seyrine dair bilgeler verir. Ardından, “Bir mitoloji gerekiyorsa bu kendi efsanelerimizden çıkan bir mitoloji olmalıdır. Şiirin evreni dildir. Her dilin kendi toplumuna özgü efsanelerle içiçe bir mantığı, bir işleyişi vardır. Birlikte gelişmişlerdir. Aynı gelişim sürecinin potasında kaynamışlardır. Bir dili kendi efsanelerinin dışına doğru hareket ettirebiliriz belki. Daha doğrusu onlardan bağımsız bir şekilde kullanabildiğimiz olur. Ama başka bir mitolojinin lejandlarıyla doldurmamız dildeki şiirsel kökü yavanlaştıracaktır. Bunun evrensellikle hiçbir ilgisi bulunmadığını da sanmaktayız.” der.
Yunan Mitolojisinin bilinip öğrenilmesini “zenginleştirici bir güç” olarak gördüğünü belirten Cemal Süreya, bunu “kendi mitolojimizmiş gibi işleme”yi “gereksiz olduğu kadar sakıncalı bir iş” olarak görür. Bu arada zaten bu mitolojinin efsaneleri, “bizim sanatımızda yabancı öğeler halinde kalmaktan ileri gitmemektedir.” Bu düşüncelerini on yıl sonra yazdığı “Kıta Sahanlığından” başlıklı yazısında da tekrarlamaktadır Cemal Süreya. Melih Cevdet Anday’ın 1976 Yeditepe Ödülü’nü de alan Teknenin Ölümü adlı kitabı üzerine yazdığı bu yazıda, mitolojiyle bağlantılı olarak özetle şunları söyler: Melih Cevdet’in Grek mitolojisine aşırı bağlılığı şiirlerinde bir yabancılık duygusu uyandırmaktadır. Onun bu kitabındaki şiirlerde bir güzellik olmakla birlikte, bu, çeviri şiir güzelliğine benzemektedir. Cemal Süreya, “bana ters geliyor içinde döndüğü mitoloji” diye itiraz ediyor Melih Cevdet’e.
Cemal Süreya’nın bu düşüncelerini bir yanda tutalım; onu şiirlerinde farklı bir tutumla başbaşa yakalarız. Bir “eleştiri-deneme” kitabına mitolojik suretleriyle bilinen bir antik coğrafyayı (“Kıta Sahanlığı”nın da içinde bulunduğu Uzat Saçlarını Firigya adlı kitap) ad yapan şair, bütün şiirlerini ihtiva eden Sevda Sözleri’nde de bu unsurlara yer verir. Bunların neler olduğunu ve hangi şiirlerde bulunduğunu belirtelim: “Bir Kentin Dışardan Görünüşü” (s. 75) şiirinde “Eski Frikya”, “Fenikelileşememek” ve “Serhas’ın askerleri”; “Sımcıcak, Çok Yakın, Kirli” (s. 85) başlıklı metninde “Belkıs’ın delik incisi”; “Ortadoğu”da (s. 105) “Sayda’yı Hatusas’ı Troya’yı/ Alfabe ihraç eden Fenike’yi”; “Karacaoğlan” (s. 207) manzumesinde “simürg”; “Kısa Türkiye Tarihi III”de (s. 221) “O yunani o güzel yolculuklar”, “Mutsuzluk Gülümseyerek” (s. 256) şiirinde “ey Troya yolcusu”; “16 Dize”   (s. 271) adlı metinde “Mitos yitme n’olur”; “Göller Denizler”  (s. 296) manzumesinde  “Tanrılar karıştırır durur denizleri” ve “Bugün Ne?”de (s. 305) “Ağaçların Afroditi”…
Cemal Süreya’nın şiirlerinden iki örnek sunarak yaptığımız sayım dökümü pekiştirelim:
“Mutsuzluk Gülümseyerek” (s. 256) adlı metinde “Troya” şöyle anılıyor:
“Ey otobüssever ey Troya yolcusu
Anımsarsın, günlerce konuşup durmuştuk
O İB (ipekböceği) sesli kadını;
Birinin Grönland’ı olmaya hazırlanıyordu.”

“Bugün Ne?” adlı metninde (s. 305) ise “Afrodit”e yer verilir:
“…. seni ve hayatımı
Ne olduğu iyice kestirilemeyen bir parıltı gibi
Geride bırakarak gidiyorum. Nereye?
Yarın bütün bu ağaçları sulayacaklar
Ağaçların Afroditini anımsadım şimdi
O ağacın yanından geçerken gökyüzü ne derindi”

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Cemal Süreya başlangıçta şiirde mitolojik yararlanmaya karşı itirazî bir tutum sergilemiş olsa da zamanla bu görüşünü değiştirmiştir. Buna benzer tutarsızlıklar farklı hususlarda olmak üzere İkinci Yeni şairlerinde genellikle görülür. Çelişkiler ve tutarsızlıklar kuşağının bir şairi olan Cemal Süreya’nın mitoloji karşısındaki ikili tutumunu yadırgamamak lazımdır. 

(7 Ağustos 2014 tarihli Milli Gazete için yazılmıştı.)

17 Aralık 2018 Pazartesi

BURAK'IN DOĞUMUNA ŞİİR

"İkra"nın atı "İsra"nın kol kanadı
Allah'ın aydınlığa armağanı
Zulmün ortasına doğan umut
"Hosgeldin bebek... Yaşama sırası sende"

Ankara, 17 Aralık 2018


BURAK'IN DOĞUMUNA BIR BAŞKA ŞİİR

İbrahim ERYİĞİT

HER DOĞUM KUTLUDUR

Bedene ruh verilir beşer insana döner
Umudu müjdeler aşk zulmün ışığı söner
Rayihalar yayılır doğuş sonsuz sevgidir
Annesi Hatice’dir babası Muhammet’dir
Kaplan soyadıyla doğan şanslı bebektir

Kötülükler yer almaz saf kalbinde bebeğin
Açar aşk kapısını ilahi nura değin
Pasını siler vaktin mübarek gelişiyle
Lika’dan kalan sözü tamamlar dedesiyle
Acı kaybolur hemen kutlu doğum ertesi
Nimete bürünür ev gelir bereket sesi

17 Aralık 2018/ Anıttepe

KIZ MÜZESİ GOGLE MOTORU

kış koleksiyonu
ayakkabı modası
şapka kukuletası
eldiven takımları
sokak giysisi
sosyetik cadde
kadın dünyası
dekorasyon odası
tarz meselesi
kaban modelleri
şarap kırmızısı
eşya dolabı
moda diyarı
tüketim şehri
ne yapalım ki
güzel sanatları
hele edebiyatı…

kütüphane bilgisayarı
kız müzesi
şiir için
pek çok veri
fabrikası.

Bursa, 23 Eylül 2013

15 Aralık 2018 Cumartesi

İLHAN BERK'İN "ŞEYLER KİTABI"NDA TAHRİBAT PORNOĞRAFİSİ

İlhan Berk’in Şeyler Kitabı’nı (YKY, 2. Bas., İst., 2008 –İlk Basımı 2002) dini, özellikle de İslâmî unsurlarla irtibatı açısından inceleyeceğiz.

Bu kitap, şairin daha önce Çok Yaşasın Sayılar (Adam Yay.,1998) ve Şeyler Kitabı: Ev (Sel Yay.,1997) adlarıyla yayımladığı münferit kitaplarına yaptığı eklemelerle oluşturulmuştur.

Şeyler Kitabı, asıl adı Paulos Silentiarios olan Mabeyinci Pavlos’un “Hermes’e” başlıklı metni ile açılır. M.S. VI. Yüzyılda yaşamış olan Mabeyinci Pavlos, Ayasofya’nın açılışında sunduğu “Ayasofya’nın Betimlemesi” adlı uzun kaside ile tanınır.

Kitabın “Bir Şey Olanlarla Bir Şey Olmayanlar” başlıklı ilk metnine “Cümle eşya uykusundan uyandı” (s. 15) şeklinde kutsal metinlere mahsus bir cümle ile başlayan İlhan Berk, bununla sanki emrindeki nesnelere hayat bahşetme iddiasında bulunmaktadır.

İlhan Berk, “Lir” adlı manzumesinde iyi bir şiirin anlamını kolay kolay ele vermediğini söylerken, bunu “Resullerin sözleri gibi sıradağlar kurmuştur.” (s. 19) dizesiyle örneklendirmekte, yorum yerindeyse, kendi metinlerini de peygamberlerin sözlerine teşbih etmektedir. Nitekim aynı metnin başka bir bölümünde vahiyden de bahsetmekte ve şöyle demektedir: “(Arıların vahiyle çiçeklerden bal topladığını okudum.)” (s. 22)

Şeyler Kitabı’nda Allah / Tanrı lafzının farklı bağlamlar eşliğinde oldukça çok kullanıldığını görürüz. Sözgelimi “Suyu Gördüm, 2” başlıklı metinde şu ifadeleri görürüz: “Suyu/gördüm.// Su/her yerde/su.// Su/Allahın/yüzünü/görmüştür.”(s.30) Burada, anlatıcı suyu “gör’üyor, su da “Allah’ın yüzünü”… Söz konusu olan karşılıklı bakışım mıdır? Yani anlatıcı kendini Tanrısallaştırıyor mu?

İlhan Berk, eserinin Çok Yaşasın Sayılar bölümünde ‘1’i anlatırken şunları söyler: “1 çoktur, özellikle ‘çok’ birdir./Bir kitap bile yazılabilir 1’in başından geçenler için./Bu da yetmeyebilir./Yetmez, yarası iyileşmez çünkü 1’in./Her şeydir./Her şeyden önce de Tanrıcıdır./(Tanrı’dan kim kurtulmuştur?)/Bunu bilmek bile yeter değil mi?/Ama hayır, Plotinus işi daha da ileri götürür./1 Allah’ın oğludur ona göre./Dünyanın da sağ koludur./Allah gibi de usla kavranmaz, anlaşılmaz./1’in ne olduğu değil de, ne olmadığı ancak söylenebilir./Hem yalnız bu da değil:/Başlangıcı ve direğidir dünyanın./Ben 1’in şairlerin önünü kapadığını da söyleyebilirim.” (s. 178)

İlhan Berk, “Çok Yaşasın Sayılar”da “Dört”ü anlatırken “Tanrı’yla arası da 4 adımlıktır.” (s. 191) ifadesini kullanır.

“Çok Yaşasın Sayılar”ın sembolik anlatımı içinde, bu bölümün “II” başlıklı kısmında İlhan Berk, Karl Weierstrass’dan bir alıntı yapar: “Karl Weierstrass/istediği kadar ‘Tamsayıları Tanrı, gerisini biz yarattık’ desin. Bu böyle de/olsa, bunu hak ettiğimiz söylenemez.” (s. 214) der.

 “Çok Yaşasın Sayılar”ın “III” başlıklı bölümünde “Tanrı gibi de –handiyse- insanın ölümünü ister./ (TANRI, ÖLÜMÜN ADIDIR.)/ 3, Teslis’le büyümüştür.” şeklinde bir kullanım yer almaktadır. (s. 233) İlhan Berk aynı bölümün bir başka yerinde Platon ve Shakespeare’e yaptığı atıflar bağlamında “tek sayılar”a tanrısallık bahşeder: “Platon’a göre kötülük çiçekleridir çift sayılar. Shakespeare de çift sayıları dışlayacak, tek sayıların tanrısal olduğunu söyleyecektir.” (s. 237) Bu yargının hemen ardından “12” sayısı üzerinde duran şair, şöyle der: “12 sayısı yerini almakta hiç gecikmez. Zodyak bir sayı olduğu için gökyüzlerini seçer; ama oklarını yeryüzüne yağdırmayı da bırakmaz. 12 imi, 12 Tanrıyı imler. 12 Dürer’in de ilgisini çekmiş, 1515’te yaptığı bir dünya haritasında yerküreyi etkileyen 12 rüzgârı anmayı unutmamıştır.” (s. 238)

Aynı bölümde “çok basamaklı sayılar”la ilgili yargılar da bildirir. Bu bölümde şair 99 sayısını şöyle anlatır: “Allah’ın (varolup da varolmayan) 99 Güzel adı.” Burada dini imaj yüklediği diğer sayılar ve bunlarla ilgili söyledikleri şöyle sıralanabilir: “144 Yuhanna’nın sevgili sayısı (ki Sion Dağı’nın eteklerini süsler).” “440 Cehennem Hazırlayıcı.” (s. 240)

Şeyler Kitabı’nın “Ev” bölümünde, dahası bu bölümün 1 nolu metninde ev ile Tanrı arasında ilişki kurulur: “Ev ki ayrıntıdır (Tanrı da ayrıntılardadır)./ Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, yalnızlıklar…” (s. 278)

İlhan Berk, Şeyler Kitabı’nda “Tanrı” ile ilgili bahsettiğimiz bu kullanımların yanı başında, farklı dini motiflere de yer vermiştir. Sözgelimi “Taşlar” başlıklı metnine “Yuhanna’nın Vahyi”nden bir epigrafla başlamıştır: “… Ve ona beyaz taş vereceğim ve taş üzerine alandan başka kimsenin bilmediği yeni bir isim yazılmıştır.” (s. 39)

 “Sarıasmakuşu” başlıklı metninde “Resuller gibi de inlerde sihir diline çalışmış, geleceği salık vermek için de Sufiler, simyacılar, Kabalacılarla arkadaşlık etmiş, İncil’i İblis’e göre yorumlamış; şiirin ölümden kazdıklarını kâr hanesine yazmış” diyerek Enis Batur’u anlatır. Bu anlatıma birkaç satır sonra anılan şahsın (Enis Batur’un) “Bir keşiş./Bir yalvaç da.” şeklinde takdimi de eklenecektir.(s. 53)

İlhan Berk, kitabının “Çok Yaşasın Sayılar” kısmında “Sayılar Simge Ormanlarıdır.” dedikten sonra “3” ü “Bakire Meryem.” olarak adlandırır. Bu bölümün “Bitirme” başlıklı metninde ise “3”ü anlatırken, “Muhammet bile 3 sayısına sıcak bakmamıştır. Ama bu onun bileceği bir şey.” (s. 264) der.

Şeyler Kitabı’nda dinî içerikle özdeşleştirilecek son husus, başka yerlerde de dile getirdiği yazmanın cehennem olduğu şeklindeki kanaatidir. (s. 272)

İlhan Berk’in, çeşitli dinlere mahsus kimi değerleri edebî metinlerinde kullanmakta –özellikle tahrif ederek- pek mahir olduğunu Şeyler Kitabı özelinde görmüş olduk…

( Bu yazı, 7 Şubat 2013 Perşembe günkü Milli Gazete için kaleme alınmıştı.)

14 Aralık 2018 Cuma

İT/HAM

Hamd bir köpek ve diken olarak
Gül dikeni olarak değil
Bir çarkın dişlileri gibi
Sende tezahür etti.

Zehretti seni toplumbilime
Adale adlı kelime
Bilek kuvveti ve hile
Fuhuş dili zuhur etti.

Muteber oldun zannet
Ateş körükledin ya
İbrahim'in dinine
Şuur sanatını küfrettin.

Ama açık Abdullah'ın alnı ve ensesi
Ahmet'in beşinci kattan uçtu nefesi
Tarihi yüz karası pulu ettin
Sana kalacak Muhammed'in kelepçesi.

23 Mart 2018

İlk kez Sebîlürreşad dergisinin 1035. [Aralık 2018] sayısı, s. 26'da yayımlanmıştır.