3 Ekim 2019 Perşembe

MEZARLIK İMAMI

Kepçe operatörü de olabilirdin
Seri üretim mezarlar kazan

Kepçenin kendisi hatta
Emri yerine getiren hayvan

Elin kitapsızlık hüneri
Dinin küfür dilin sopa

Batıp gitmişsin Alllahsızlığa
Muhafız hafızan bu yeni moda

Şirketinde şirk şiirinde pas
Kapısında paslı mıh kirli boya

Türkiye diye bir ağıt var haritada
Korkuluksun işte bu mezarlığa

Ankara, 3 Ekim 2019

2 Ekim 2019 Çarşamba

CAHİT SITKI'NIN 'SIDKI'

Okuyanlar bilir, Cahit Sıtkı’nın Ziya Osman Saba’ya yazıp gönderdiği satırlar, Türk mektup edebiyatının nadide örnekleri arasındadır. Ziya’ya Mektuplar (Varlık Yay., 2. Bas., İst. 2001) adıyla ilk kez 1957’de yayımlanan bu mektuplar, sadece iki şairin şiir serüvenine dair ipuçları sunmaz, bununla birlikte, kişilikleri, hayata bakışları, şiir anlayışları…  perde perde gözler önüne serilir. Şiirlerinin gelişim çizgilerini, özendikleri şairleri, okudukları kitapları, takip ettikleri dergileri olduğu kadar, aşkları, acıları, hasretleri, nefretleri… bu mektuplarda seyir halindedir. Kuşkusuz daha çok Tarancı’nın filmidir bu. Çünkü kalem onun elindedir. Fakat her halükarda, hem kendisi, hem Ziya Osman Saba gözümüzün önündedir. Hayır hayır, Ziya’ya Mektuplar’a Cumhuriyet dönemi şairlerinin konumları, durumları ve tutumları da ister istemez yansımıştır.
Ziya’ya Mektuplar’da öğrendiğimiz en önemli hususların birisi de, kendisi ve kuşağı şairler üzerine olan Fransız şiiri etkisidir. Sözkonusu etki, mektupların bünyesine üç şekilde sinmiştir: Fransız şairlerinin poetikalarından yapılan aktarmalar ve onların şiirlerinden iktibaslar ilk ikisi olarak kaydedilse gerektir.
Üçüncüsünü ayrıntılı vereceğiz: Tarancı, hemen her mektuba taze bir manzume eklemeyi ihmal etmez. Hatta, mürekkebi kurumamış bu şiirlerin yazılış serüvenlerini de samimi bir üslup ile dile getirir. Samimiyetin kimi satırlarda masumane bir itiraf haline dönüştüğüne de şahit olursunuz: Şairimiz, hangi Fransız şairinden faydalandığını söyler mesela… İşte bunlardan birisi: Tarancı, “Nedim’e Dair” adlı şiirini “Burhaniye: 6.7.1942” tarihli mektubuyla gönderir arkadaşına. Mektupta şiirin vezni, kafiyesi, üslubu hakkında kısa bir bilgi de sunar: “‘Nedim’e Dair’ şirinin vezinli ve kafiyeli olması, Nedim’e dair olduğu içindir. Her parçanın terse halinde gelmesi, Nedim’in Üçüncü Ahmet devrinde yaşadığını karie tedai ettirmek içindir. Def-i gam, mest-i naz gibi tabirler, Nedim’den bahsedildiği için lazımdı. Nedim gibi konuşmak icap etmez mi?” Tarancı’nın cümlelerinde, sözkonusu şiirin yazılış serüveni hakkında bilgi yoktur. Şair, bu serüveni “Burhaniye: 19.7.1942” tarihli bir sonraki mektupta açıklar: “… bir şiirin göze görünmeyen güzelliklerinden biri de başka şiirlere gebe kalabilmek kabiliyetinde olmasıdır. Bu husustaki son şahsi tecrübem ‘Nedim’e Dair’ şiirimdir. Apollinaire’in évocation [Hatırlatma, çağrışım] hazinesi bir beyti var: Je passai au bord de la Seine,/ Un livre ancien sous le bras.” [Seine nehri kıyısından geçiyorum/koltuğumda eski bir kitap.] Şair, bu iki dizenin kendisini farklı bir maceraya sürüklediğini şöyle belirtir: “… işte bu beyit beni dolaştıra dolaştıra Sadabada getirdi. ‘Koltuğumda Nedim divanı.’ Elbette ki bu ne intihal, ne tesir, ne de taklittir. Sadece, şairden şaire, şiir yoluyla geçen bir patrimoine –mamelk- [miras, kalıt, ortak mal] sayılabilir.”
Cahit Sıtkı’nın bu sunumu, bizce bir tür itiraftır. Öyle ya, şairimiz, Apollinaire’in bu iki dizesini kendisine ait “Nedim’e Dair”de şöyle söylemiştir: “Geçtim bir akşam Sâdâbat’tan,/Koltuğumda Nedim divanı.” Görüldüğü üzere “Seine” yerine “Sâdâbâd”, “eski bir kitap” yerine “Nedim divanı”, “geçiyorum” yerine “geçtim”! Şu halde, Tarancı’nın “ne intihal, ne tesir, ne de taklit” diyerek reddettiği durum, tersten okunacak olursa, bir itiraftan öte anlam taşımıyor. Tesir değil belki, fakat hem intihal hem taklit. Çünkü, güçlü bir şiirin başka şiire “gebe kalabilmek kabiliyetinde” bulunması, Tarancı’nın verdiği bu örnek tarzında olmaz. Şiirin “gebelik kabiliyeti” esas itibariyle derinlerdedir ve yeni metinde ya hiç farkedilmez veya belli belirsiz bir şekilde hissedilir. Kuşkusuz, etkinin veya faydalanmanın görünür biçimleri de vardır: Başka metinlerden alınanları alenen (tırnak içinde) sunma yahut nazire yapma, bu kategoriye dahil edilebilir yöntemler arasındadır.
Sözü bu aşamaya getirince, sizi başka bir kaynağa yönlendirmek istiyorum. Fransız şiirinin Cumhuriyet şairleri üzerindeki etkisini daha ayrıntılı görebileceğiniz bir kitap: Erdoğan Alkan’ın Şiir Sanatı (Yön Yay. İst., 1995) adlı çalışması. Kitabının 401 ilâ 512. sayfaları arasını “Fransız Şiirinin Türk Şiirindeki Etkileri”ne ayıran yazar, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Attila İlhan gibi şairleri masaya yatırır. Erdoğan Alkan’ın Fransız şiiri karşısında masaya yatırdığı şairler arasında Cahit Sıtkı Tarancı da vardır. Alkan’ın sunduğu ayrıntılı örneklere göre Tarancı, Verlaine, Baudelaire, Rimbaud, Apollinaire, Nerval, Laforgue, Mallarmé, Valery gibi Fransız şairlerinden haylice nemalanmıştır.
Bu yazıyı okuyanlar, bizim Cahit Sıtkı’nın şairliğine kastetmek gibi bir niyetimiz olduğu zannına kapılmasın. Sonuçta, devrinin ortak ruhuna uyup o da Batı’ya odaklanmış, oradan olabildiğinde “faydalanmış”tır. Üstelik, kendisine has bir ses ve eda oluşturduğunu da unutmamak gerekir. Öyleyse, onun Türk şiirindeki yerini ve konumunu tartışma konusu yapmanın anlamı yoktur.
Fakat, Cahit Sıtkı’nın yukarıya çıkardığımız “intihal, tesir ve taklit” konulu cümlesine katılmamız ve takındığı tutumu takdir etmemiz kesinlikle mümkün değildir. Hele ki, onun yaklaşımını “metinler arasılık”, “bağlam” “metafor”, “metonom” gibi “yuvarlak” kavramların arkasına sığınarak “hoşgörmek” bütünüyle ayıptır. Bana şu soruyu sorabilirsiniz: Cahit Sıtkı’nın sözkonusu tutumunu benzeri bir ağızla ele alan yorum sahipleri var, bunlar için ne diyeceksiniz? Şunları diyeceğim: Acaba aynı yolu mu tercih ediyorlar? Manzumelerini teşrih edelim mi? Yanılmadığımız görülecektir!

(İlk kez 2 Kasım 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

DÖRTLÜK

Pazar ayininde işlenmiş kusur gibiyim
Yüzünde kara benim bedeninde ayaz
Hayalinde bir nokta kalbinde çeper
Beni amel defterine günah diye yaz

Bursa, 19 Ocak 2015, Pazar

DERE BERRAKTI BALIKLARSA BULANIK

Bundan önceki iki yazımı tek tuşla ‘meyil’lendirdikten sonra kısa süreli bir “tedirginlik” yaşadım. “Tatil” ve “izin” gibi adlarla anılan bir döneme giriyordum. Siz o yazıları okurken ben buralarda olmayacaktım.  Böylesi bir süreç, pek çokları için bulunmaz bir fırsat olacaktı kuşkusuz. Doğrusu ben de zengin hayaller, farklı plânlar kurmuyor değildim. Fakat birden bire, bir süreliğine de olsa, içinde bulunduğu yaşantının dışına çıkıvermesi, insanı rahatsız ediyordu ilk başta…
Neyse ki, kır ve tabiatı yorumlama çabası ile zoru kolay atlattım. Öyle ya, “Dursunbey’in hanları/Şıngırdaklı camları” türküsünü ıslıklayıp memlekete vardıktan sonradır ki, tedirginlik ve şaşkınlık işlerinin yerini başka hayatlar aldı.
Oh, dedim orada, oh be! Dünya varmış!
Eş dost, hısım akraba bizi bekliyor. Soyun sopun, konu komşunun çoluk çocuğu kaynaşacak. Hasretlikler giderilecek, muhabbetler kurulacak, başka yazlarda yaşanacak hatıralar zihinlere kazınacak… Öyle oluyor, hepsi oluyor…
İlk günün akşamı tarlaya gidiyoruz, fidanları sulamaya: Ceviz, erik, armut, elma, kayısı…
İkinci günün sabahı, saat beşte, tarlaya gidiyoruz, nohut tarlası... Daha bir tuzlu oluyor derimiz, terimiz…
Oh be diyorum, oh be! Dünya varmış!
Bütün evlerin çatı ve balkonları çanaktan yüzlerini uzaya tutup Dünya’ya öptürseler de, ben uzağım onlardan, habersizim!
Beni sayıp arayacak olan dostlarım da çaresiz, kapsama alanı dışındayım, belki bu da iyi, “aradığınız kişiye ulaşılamıyor”.
Hayır, tekno-keratadan kaçış değil benimkisi, onu hayvanım kılma girişimi…
Üçüncü günün sabahını da tarla işlerine ayırıyorum, herkes çalışırken biz yan gelip yatamayız ya!
Dördüncü, beşinci, altıncı…
Babası bir kaza kurşununa hedef olmuş liseli genç yeğenimle “baba ölümü” üstüne sohbet, eşeğine sözünü geçiremeyen yaşlı amcayla “geyik”, karısının toprağı henüz tazeyken yeni bir hatunla yine yuva kuran dayıyla hoş sohbet…
Yaban domuzları, porsuklar, tepemizde dönüp duran kartallar, meydanda, gözümüzün önünde, bilmem hangi hastalıktan, can çekişen baykuş…
Dut ağaçlarının dalları arasında, arılarla yan yana afiyetle yenilen meyve…
Böyle devam ediyor hayat, kır ve tabiat yorumlanıyor, kâinat genişletiliyor…
Devreden günler daha bir parlak: Balığa gidelim diyor bir akrabam. Ormanların arasından, bir otomobil, iniyoruz dereye…
Ağlar, serpmeler, germeler, kök altı el avcılıkları ve kısa sürede beş on kilo balık, yok mübalağa…
Ertesi gün yine: Bu kez bir minibüs. Bu kez balığa dair kilo vermeyelim. Fakat biraz süs ve sos lazımsa, ikram edelim size de; mantı, mercimek köfte, un helvası…
Çınarlar, söğütler… Berrak sulara sarkan kır parçaları…
Tabiat klâsiği. Pastoral Senfoni. Sonra…
Sonrası vahim ve hüzün. Tatil sonu. Yahut, dörtlüğün son iki dizesi:
“Bizim için yapılmış/Balıkesir damları”
***
Dönüyorum, eski nakarat sarılmaya başlıyor başıma…
Ben aksine hareket etsem de, hayat parça parça: İş hayatı, fikir hayatı, yazı hayatı…
Bakıyorum, her şey bıraktığım yerde, bıraktığım zamanki gibi.
Bakıyorum: “Balıklar” hâlâ bulanık…
Oysa, dere berraktı, su hep berraktı.
Suyun berraklığına rağmen “Balıklar”ın bulanıklığı, hangi zihnî yapılanmanın eseriydi ki?

1 Ekim 2019 Salı

KÖPEK TAŞI

Kurtla kurt köpeğinin hikayesini bilmeyen kalmamıştır. Kısa bir özet: Bir vesileyle karşı karşıya gelen bu iki “hayvan”, birbirlerini çeşitli yaftalamalara tâbî tutup tel’in ederler. Köpeğin bin bir itirazına karşılık, kurdun tek söylemi muhatabının soya sopa ihanet ettiği, soysuzlaşmış olduğu şeklindeki isnadıdır.
Bu alegorinin şaşılacak bir tarafı yok, kuşkusuz her ikisi de son merhalede tabiatlarının gereğini yapmaktadır: Kurt, kendisine verilen güç kuvvet nispetinde dağda kırda işini görürken, köpeğin tabiatında insana koşulsuz şartsız hizmet “güdü”sü bulunmaktadır.
Dolayısıyla kurdun, çıktığı av sonrası tadacağı lezzet, tabiatına yüklenen denge unsurlarıyla belirlenirken, köpeğin midesi, sahibinin inisiyatifine bağlı olarak bir tutam et parçası veya çeyrek teneke “yal” ile sınırlı olacaktır. Demem o ki, birisi tabiatının şartları hariç herhangi bir bağla bağlı değilken, ötekisi en başta sahibinin iradesiyle bağlanmıştır.
Bu iki hayvanı insanla teşbih edeceğimi bekleyenler varsa, yanılmalarına kalan pay, kıl payıdır!  “İnsan” olanın kurtla, köpekle ne alakası ola ki!? Bu uyarıdan sonra, söze devam edip, köpeğin birkaç hâli üzerinde duralım. Mesela çocukluk çağımızdan kalma bir hayat sahnesini gözünüzde canlandırayım:
Aramızda hırçınlıkla şöhret bulmuş olan çocuklar, köpeksiz çıkmazlardı sokağa. Kendileri gibi, berduş köpekleri vardı arkadaşların. Sanki onlarla kafadar ve ahbap çavuştular. Öyle ki, çoğu oyunlarının kurgusu köpeklerinin üzerinedir. Şimdi, adı neydi hatırlamıyorum, bu oyunlardan birisi şöyle kurgulanmıştı: Yerden aldığı taşı ileriye, uzağa fırlatan haydut bir arkadaş, köpeğine de emrederdi: Tut, kıs kıs!.. Hayvan, kendisine yapılan emri harfiyen uygular, taşın atıldığı yöne doğru koşar, düştüğü yere varır, taşı bulur, koklar, aynı çabuklukla geri gelir, sahibine yaltaklanırdı. Köpekli haylazlar çoksa, serüvenin seyri bir miktar çehre değiştirebilirdi: Ya köpekler sırayla taşa koşturulur, yahut “ahlak”sızların hepsi bir anda yarıştırılırdı.
Tanzimat dönemi manzumecilerinden Namık Kemal, onursuz köpeğin halini tahkirî bir benzetme üslubu içinde ele alır:
“Muîni, zâlimin dünyâda erbab-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten”
(Zalimlere yardımcı olan alçaklar, insafsız avcıya hizmet etmekten hoşlanan köpekler gibidir.)
Kurdu, köpeği insana teşbih etmeyeceğimi söylemiştim. Bunda ısrarlıyım. Zira, şu örnekte ısrarımdan vazgeçtiğim sanılmasın, zira, habere konu olan “kanun”suzlar “hayvan”dan daha aşağı noktada değil midirler? Hatta, zavallı hayvanı kendileri için bir maske kıldıklarını söylesek hata mı olur?
Haber şu: “Pitbull köpekle tehdit ve gasp! İstanbul’da iki gâsıp, pittbul cinsi köpekle bir genci tehdit edip cep telefonunu gasp ettiler…”
Bu adi olayın değerlendirmesini yapacak değilim. Fakat, benzerinin, farklı suretlerle bütün hayat alanlarında kendisini göstermesinden korkarım. Düşünseniz ya, haberdeki maskeyi, iş uğraş, meslek meşrep sahibi olduğunu iddia edenler yüzlerine geçiriyor! Mesela sanat ve edebiyat dünyası köpek maskelilerin salvo ve saldırılarından geçilmiyor… Sorarım size, “insan”lık fıtratından çıkıp “köpek”lik tabiatına gidişin arttığı böyle bir ortam, çekilir midir?

(İlk kez 15 Haziran 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

26 Eylül 2019 Perşembe

BEYİT

Gölcük'ten Silivri'ye
Depremdir hep Türkiye.

Ankara, 26 Eylül 2019

DÜŞEN TARİH

Zilzal ikaz olmalı herhal
Filhal tövbe diyoruz derhal

Ankara, 26 Eylül 2019

24 Eylül 2019 Salı

İLHAN BERK'İN ŞİFALI OTLAR KİTABINDA ŞİFA ARAMA!


İlk baskısı 1982’de yapılan Şifalı Otlar Kitabı (YKY, İst., 2004) İlhan Berk’in nesir kitapları arasında ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulur. Bitkileri çeşitli yönleriyle anlatan İlhan Berk, kitabının temeline “Alternatif Tıp” sahasına ait farklı kitapları yerleştirmiş, oralardan yaptığı ‘ç-alıntılarla’ ilginç bir deneye girişmiştir. Kitaba kaynaklık eden yayınlardaki üsluptan olsa gerek, İlhan Berk bu çalışmasında bol bol dini gönderme yapar. Bu göndermeler arasında İslâmî ‘görünümlü’ olanlar hayli fazladır. Fakat iyice bakıldığında, İslâm’a aykırı yaklaşımlara da rastlanır.
İlhan Berk, kitabının başına dini bir söylem havası taşıyan bir epigraf yerleştirir: “Şifalı otlar bulucuları gibi ben de kitabıma Yukarı’nın adıyla başlarım.” Şair burada ‘Tanrı’yı  “Yukarı” kelimesiyle ifade etmiştir. Kitabın “Başlama” adlı girişinde ise daha açık bir tutum takınılmıştır. İşte Allah’a yaptığı yakarıştan bir bölüm: “Bu yeryüzü ki senindir, başkaca hiç kimsenin değildir ve orasını denizler, karalar, ormanlar, göklerle çevirip bütün yaratıkların, bütün canlı cansızın yurdu yapıp hepsinin de zengin demeyip fakir demeyip güzel hallerini alınlarına yazıp türlü nimetlere de boğup o yüzü nice güneşler görmüş adı güzel Muhammed’i ve de onunla her sayfası güzel harflerle donanmış kitaplar kitabı Kuran’ı da yol göstersin diye bu dünya denen –çatısız, direksiz- yere indirip sonra da kullarının günleri çeşitli bitkiler, hayvanlarla bu dünyada –eski bir ev sahibi gibi- güzel sağlık içinde geçsin diye ‘Lokman’a hikmet verdik’ deyip, her şeyi de bizim kılıp o güzeller güzeli yukarıki yerine çekildin.”
“Otların, Hayvanların Padişahı Lokman Hekim Üstünedir” başlığına koyduğu dipnotta Lokman Hekim’i anlatan İlhan Berk, kitapların “ondan Halil İbrahim Peygamber kuşağından” diye bahsettiğini, “Tanrı’nın sevgili kulları arasına karışıp birçok peygamberle görüş”tüğünü, “Hz. Davut’un ateşli elinde meydana gelen kalkanı sabırla seyret”tiğini belirtir.
 “Adamotu”nda, bu otun Tevrat’taki karşılığını da veren İlhan Berk, padişahlardan bahsettiği bir cümlede, onları “Tanrı mezarlarını aydınlatsın” şeklinde selamlar. Aynı metinde “Hz. Süleyman”, “Havva Anamız”, “Âdem Babamız” şu cümleler içinde kullanılır: “Hz. Süleyman’ın da kurdun kuşun dilini bilmesinin, yüzük taşının altına koyduğu bir atamotu kökünden geldiği söylenir. Havva Anamız da, Âdem Babamıza adamotuyla yanaştığı için onun aklını başından almıştır.” Bu arada, kitabının girişinde Allah’a yakaran İlhan Berk, “Adamotu”nun sonunda farklı şeylere dua etmektedir: “- Ey gece! Ey sır küpü gece! Ve ey yerin altındaki üç başlı zebani! Hep duyun! Ey kara yer, sen sihirbazlara şifalı otlar sunarsın.”
“Ayva” adlı metinde Hz. Peygamber’e şöyle atıf yapar: “Dünya nimetlerine hiçbir zaman gözlerini kapamayan Hz. Muhammed –Tanrı’nın selamı üzerine olsun- otlara değin uzanan insanlığını ayvadan da esirgememiş: / -Ayva yiyiniz! buyurmuştur. / Böylece de ayva kutsallığa bürünmüştür. Müslüman bir meyve olup çıkmıştır. Öyle ya, yalnız insanlar, kentler, mahalleler, sular, kokular Müslüman olmaz ya? Ayva da olacaktır elbet.”
“Defne” metninde de Hz. Muhammed’e atıf yapan İlhan Berk, O’nun bu bitki hakkında konuşmadığını belirtir: “Ta eski çağlardan beri bilinmesine karşın, nedense sevgili Peygamberimizin sağlık öğütlerine girmemiştir. Bir çöl insanının sözlüğüne nasıl girsin, demeyin. İnciri, narı, zeytini nasıl soktuysa, isteseydi, onun için de bir ayet düşürürdü.”
“Ebegümeci”nde bu bitkiye “kutsal bitki” denildiğini kaydeden İlhan Berk, “Elma”yı ise “cennet meyvesi” olarak anlatır: “Değil mi ki bu cennet meyvesini Havva Anamız, Âdem Babamıza sunmuş; böylece de insanoğlunun tarihiyle yeryüzünün çizgisi değişmiştir.” “Gül” başlıklı yazıda sözü Peygamberimize getiren İlhan Berk, bir kaynağa atıf yaparak, “O. H. Mürşit Efendimiz de, Peygamberimiz onu yüceliğinden, güzelliğinden yaratmıştır, diyecektir. Peygamberimizin –Tanrı’nın selamı üzerine olsun- kokusunun da onda olduğunu ekleyecektir.”
“İncir” adlı metinde Hz. Muhammed ve Hz. Âdem’e atıflar yapılmıştır: “Bütün meyvelerde dişilik bulan D. H. Lawrence, incirde sesini daha bir yükselterek ‘İncir çağlar boyu dişilik yarığının adı olagelmiştir’ de. Biricik peygamberimiz de (A. S. V.) (?!) (bilinmez aynı nedenden mi) onu övmekten kendini alamamış, ‘İncirden az bile olsa yiyiniz. Çünkü ben cennetten indirilmiş bir meyveyi söylemiş olsaydım, o meyvenin incir olduğunu söylerdim’ diye buyurur. (…) … incir, dişilik belasıyla yıkana, yoğrula, gide gele, kendine, tarihte bir yer ayırtmayı bilmiştir.”
“Kabak” metninin girişinde “Eski şifalı otçular kabağı anlata anlata bitiremezler. Dinsel bir büyü bulurlar onda.” diyen İlhan Berk, sözü Hz. Muhammed’e getirir: “Bu belki de peygamberimizin onu çok sevmesindendir. Değil mi ki peygamberimiz, ‘Kabak dimağı geliştirir. Aklı artırır’ diye buyurmuştur.” “Nar” yazısında Hz. Muhammed’e atıf yapan İlhan Berk, şunları söylemektedir: “Meyveler içinde en zengin mitologyayı narın oluşturduğunu biliyor muydunuz? Sevgili Peygamberimiz nar için bir hadis düşürerek ‘Narı içindeki zarı ile yiyiniz, muhakkak ki o mideyi temizler’ diye buyurmuştur. Yalnız bu kadar mı? Onu, eskiler de Muhammed’in dişlerine benzeterek, yere düşürülmesinin, hele hele çiğnenmesinin günah olduğunu da söyleyerek ölümsüzleştirmişlerdir.”
“Pelin”de yazar, Allah’ı şöyle anar: “Ölü yeşili ya da gümüşsü, gri yeşil diyorum ben ona. Sevgili Tanrımız onu eline alıp bir kanaviçe işler gibi işlemiştir sanki.” “Üzüm” başlıklı yazıda ise Nuh Peygamber ve Hz. Muhammed’e atıflar yapılır: “… üzümün Nuh Peygamber zamanında da bilindiği”ni aktaran yazar, şunları kaydedecektir:“… üzüm Hz. Muhammed’in de gözünden kaçmamış:/ - Kuru üzüm ne güzel yiyecektir! / diye, ona da bir dipnot düşürtmüştür. Sevgili Peygamberimiz üzümün bu güzelliğini saptadıktan sonra da ‘Kuru üzüm ağız kokusunu –bu belayı-güzel eder. Balgamı giderir’ diyecektir. Onun, üzümün kurusunu bile böyle övdüğüne göre, yaşını varın siz düşünün!”
Şifalı Otlar Kitabı’na bir “Bitirme” yazan İlhan Berk, başta da kullandığı gibi Allah için “Yukarı” ifadesini kullanır. Metnin sonunda ise “En iyi bilen Tanrıdır” ifadesini kaydeder.
İlhan Berk’in dini literatürden aşırma yoluyla bir deneye girişmesi kimi Müslüman yazarları yanıltmıştır. Onlar, Şifalı Otlar Kitabı üzerinden İlhan Berk’te keramet aramışlardır. Oysa yaptığımız şu sondaj çalışması da gösteriyor ki İlhan Berk’in dini atıfları genellikle sağlıksızdır. İstinadı sağlam olmayan materyallerle ördüğü Şifalı Otlar Kitabı’nda şifa aramak, beyhude çabadır.
(Bu yazı, 1 Kasım 2012 tarihli Milli Gazete'de yayımlanması amacıyla hazırlanmıştır.)