9 Mayıs 2019 Perşembe

İKİNCİ YENİ ŞİİRİNDE ‘ALLAH’: İLHAN BERK ÖRNEĞİ -2

Baş tarafını okumak için tıklayınız.
Farklı dini hususları metinlerinde bol bol kullanan İlhan Berk, İnferno’nun “Gövde, O Cehennem, I” başlıklı metninde İslamiyet ve Hıristiyanlık gibi dinlere yönelik menfî hükümler verir. Şair burada gövde ve cinsellik konusuyla ilgili bir takım hükümler verirken dinî göndermelerde bulunmaktadır: “Bir korku nesnesidir gövde. Kilise de onu bütün kötülüklerin başı olarak görür. Cinseldir çünkü gövde. Etin çığlıkları bunun için yadsınmalı, horlanmalı, kargılanmalıdır.”[i] Şair Hıristiyanlıktaki bu manzaranın Müslümanlıkta da geçerli olduğunu belirtir: “Hıristiyanlığın gövdeye (cinselliğe) bu bakışı aşağı yukarı İslamiyette de sürecektir. Her şey gibi, cinsellik de öbür dünyadadır. Huriler, gılmanlar orda bekliyorlardır. Tanrı gerçek güzelliğin ıssıdır. Kendi güzelliğini görmek için evreni yaratmıştır.’ Aşk Tanrı’ya karşı beslenir ancak.”[ii] Dikkat edilirse, İlhan Berk’in İslamiyet dediği daha çok tasavvufî yorumlardır.
İlhan Berk’in dinlere karşı tutumunu en net ele veren yazısı Uzun Bir Adam[iii] adlı otobiyografik kitabındadır. Burada “Tanrı Tanımazlığım” başlığı altında bir bölümlük yazıya İlhan Berk, Nietzsche’nin şu sözüyle girer: “Benim için bir sonuç değildir tanrısızlık, hele olay hiç değildir.” Yazıda Tanrı tanımazlığı ile ilgili açıklamalar da yapan İlhan Berk’in metninden bir bölümünü aktarıyoruz:
Kendimi bir Tanrı tanımaz olarak görüyorum. Ama bu bir Nietzsche Tanrı tanımazlığı değil, değil çünkü Nietzsche koca bir Hıristiyanlık dünyasında yaşamış, böyle bir dünyaya başkaldırmış, kafa tutmuş. Tanrı kavramının yaşama karşı çıkarılmış bir kavram olduğunu görmüş. Kendini ‘Çarmıhtakine karşı Dionysos’ ilan ederken önünde yığınla nedenler vardı. Benim Tanrı tanımazlığım o denli başkaldırı, o denli gözüpeklik isteyen bir şey olmadı.” İlhan Berk, bunun sebeplerini de açıklamaya çalışır: “Çocukluğum kapalı, sönük, yoksul geçti. Yoksulluk kendi halinde kaldıkça, dürtülmedikçe, itilmedikçe Tanrı kavramını hiç bilmez. Annem arada namaz kılardı, bunu bir görev bilmiş değildi. Elini yüzünü yıkamak gibi bir şeydi bu, hiçbir kutsal, yüce yönü de yoktu bunun. Ağabeylerimin hiçbiri camiye gitmezdi, Tanrı’nın adını da andıklarını görmedim. İhtiyarlıklarına yakın Tanrı’nın adını andılar ama, o da bilinçli değildi. Sonra Tanrı kavramı olur olmaz zamanlarda da önüme çıkmadı. Oruç tutmazdı kimse evde, annemi bir yana bırakırsak. Ben çocukluktan kurtulmanın tadını çıkarma adına, Ramazanlarda bir ayın ilk günü, bir on beşinde, bir de sonunda oruç tutardım. Sonraları bunu da bıraktım. Dedim ya hiçbir baskı yoktu çevremde ve ağabeylerim ekmek derdindeydi. Böylece din bizim çevremize girmedi. Benim Tanrı tanımazlığım kendiliğinden olmuş oldu. Günah kavramı da gelişmedi bende: Ne yapıyordum ki günah işleyeyim? Cennet, cehennem sözcükleri de çocukluğumda büyülü sözcükler olmadan öteye gitmediler. Büyüyünce de birer sözcük olarak kaldılar.
Bir Dionysos’cu gibi baktım yaşama ve her zaman büyülü bir sevinç duydum dünyada olmaktan. André Gide’nin kitaplarıyla da günah işlemeyi öğrendim, günahtan keyif aldım.  Yaşama öylece bıraktım kendimi. Yaşam coşkum, aşırılığın Dionysos’culuğumdan gelir. Töre beni hemen hemen hiç etkilememiştir. İçgüdülerime, duygularıma zincir vurmadım pek. Sevgiye açık tuttum kendimi. Kadınlar beni her zaman ilgilendirmiştir, onlara bütün yüreğimi verdim. Bıraktım, hep bıraktım kendimi. Coşkulara bağlandım. Coşkunun kendisi olmak istedim. Yalnız ona bağlandım.
Arama hiçbir şey koymadan baktım dünyaya, onu öyle kavramaya çalıştım. Her türlü inancı yadsıdım. Dünyaya bakışımda Markscı düşünce hep ağır bastı. Öte yandan, siyasanın dışında yaşadım, büyük bir ilgi duymadım.”[iv]

İlhan Berk Nesrinde Dini Terminolojinin Diğer Kullanımları Ve ‘Allah’…
İlhan Berk, dini nitelikte kelime ve kavramları farklı hususlarla ilişkilendirerek kullanmaktadır. Bunlar arasında yazı yazmanın önemi ve zorluğu, şiir sanatının ne’liği ve niteliği, tenkit niteliğindeki tespitler, yaşanılan günün şartları, dilin günlük kullanımına mahsus durumlar, sanat ve edebiyat dünyasının kahramanlarına yapılan atıflar, edebî metinlerden yapılan iktibaslar, vb. dikkat çekmektedir.
Cehennem, İlhan Berk’in atıf yaptığı dini kavramlardan birisidir. Şair, Şairin Toprağı kitabının ilk metni olan “Yazmak Denen Cehennem”e şu cümleyle girer: “Yazmayı cehennem olarak alan başka yazarlar var mıdır, bilmiyorum.” Devamından bu algısının açıklamasını şöyle yapar: “Ben yazmak eylemini cehennem olarak görenlerdenim. Bana bu düşünceyi verense, yazmanın zorluğu, güçlüğü, kahrediciliği değildir. Bunu söylerken ne sözcüklerin, ne dizelerin saçtığı cehennemi, ne de beyaz bir kağıdın yaptığı baskıyı, sıkıntıyı yadsıyorum. Az şey midir sözcüklerin zulmü? Sözcüklerin salt bir nesneyi algılamaları yeter mi? Sesleri, kokuları, renkleri, çağrışımları yüklenmeyen bir sözcük nedir ki? Bir dizede yer almaları, o dizenin kendisi olmaları kolay mıdır? Yazının hangi alanında vardır sözcüklerin şiire yaptığı baskılar? Sonra ilk dizenin direnişi, elegelmezliği, kurumu, despotluğu? Bu acımasızlık, gaddarlık, kadirbilmezlik. Ya bir şiiri bitiren elin çektikleri? Kâğıdın, kalemin kıyıcılığı? Sonra bilinçaltının, duyumun o korkunç tankeri beynin, bir uyum adına verdiği savaşlar? Asıl da ak kâğıdın saçtığı cehennem?”[v]
Şair, cehennem ile yazmak arasında kurduğu ilişkiye, Cüneyt Ayral tarafından yapılan ve 1979’da Oluşum dergisinde yayımlanan bir mülakatta da değinir ve şiir yazmayı cehennem olarak niteler. Kendisinin bu cehennemin üç aşamasını yaşadığını söyler. Bu aşamaları ayrıntılı olarak açıklar.[vi]
Cennet ve cehennem kavramlarını yazarlık sanatının zorluklarının yanı sıra, sanatçının hayal dünyasıyla ilişkilendiren İlhan Berk, İnferno’nun ilk metninde bu iki kelimeyi gövdeye yerleştirir: “Gerçekten de bir imgelem deposudur gövde. Yalnız imgelem mi? Cenneti cehennemi de depolamıştır o.”[vii]
İlhan Berk, dini kavramları şiir sanatının temel kimi özellikleriyle ilgili olarak da kullanır. Sözgelimi, Beran Gelgün’ün 1989’da Argos dergisinde yaptığı mülakatta şiirin politikayla ilgisi üzerine sorulan soruyu cevaplandırırken, şiirin dilden başka bir şey olmadığını, şiirin devrimciliğini dilin oluşturduğunu söyler. Bu bağlamda Octavio Paz’ın bir cümlesini paylaşır: “Devrimci şiir vahiy gibi olan şiirdir.” demiştir zira Paz. İlhan Berk şöyle devam eder: “Tektanrıdır dil. Böylece dile ve şiirin yapısına bakarım ben. Neler söylediğini bundan sonra görürüm. Toplumcu, devrimci şiir bizde hep içerik olarak anlaşılmıştır.[viii] Bu cevabın devamında sözü Nâzım Hikmet, Namık Kemal, Ziya Paşa, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi edebiyatımızın bazı güçlü şairlerine getirir. Dini durum ve tutumları eleştirinin etken bir parçası gibi görür: “Mehmet Akifte dil, politika aracı olmuştur. Mehmet Akif’in şiirine doğru dürüst bakıldığında şiir görmek mümkün değildir. Onun da görüşlerine saygı duyarım ama bu benim onu şair olarak görmem için yeterli değil. Sonra Necip Fazıl’a geliyoruz. O da politikanın içindedir ama şunu söylemek gerekir ki Necip Fazıl bir şairdir. Gerçekten iyi bir şairdir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamasını isterim. Aynı şiirin adamı olarak Sezai Karakoç’u görüyorum birde. Onun da Necip Fazıl gibi yaşamı ve şiiri bir bütündür. Dinin şiirine zarar verdiğini görmüyorum. İyi bir şair o da.”[ix] Bu cevabı takiben kendisinden “daha sonraki kuşak”la özellikle de İsmet Özel’le ilgili görüşlerini isteyen mülakatçıya İlhan Berk şunları söyler: “İsmet Özel daha önce ne yazdıysa şiirlerinde, bugün de onu yazdığı kanısındayım. Onu Müslüman ve sağcı bir şair olarak göremiyorum. Dahası Müslümanlık üzerine, yeni Müslümanlık üzerine, Türk toplumu üzerine söyledikleriyle şiiri arasında hiçbir ilişki görmüyorum, yani söylediklerinin doğasına hiç uymadığını söylemek istiyorum. Doğasına ters laflar ettiğini düşünüyorum yazılarında, çünkü şiirini değiştirmediği açıktır. Şiir dışında yazdıkları belki onu bir süre meşgul edecek, hakkında konuşulmasına neden olacaktır ama şiirini büyüteceğini sanmıyorum.”[x]
Necip Fazıl’ı ve şiirini İnferno’da “Allaha bağlılık” açısından ele alan İlhan Berk, “Ben bir yazımda Necip Fazıl’ın sonradan yazdığı şiirlerle ilk yazdıkları (‘Örümcek Ağı’) şiirlerin tinsel bir akrabalığı olduğundan söz ettim. ‘Allaha bağlı’ olan şiirleri de (özellikle de uzun şiir Çile) benim gözümde öbür sevdiğim şiirler gibi büyük şiirdir. Necip Fazıl koyu dindar kesildiğinde de şair olarak hiçbir şey yitirmemiştir. ‘Allaha bağlılığı’ değildi gözden düşüşünün nedeni, gericiliğiydi. Bu biliniyor da.”[xi]  
Daha önce de değindiğimiz, 1992’de Orhan Koçak’a verdiği mülakatta, Necip Fazıl üzerine kendisine sorulan bir sorunun cevabında din ve inanç konusuna temas eder İlhan Berk. Şunları söyler: “Şimdi ben bugün Necip Fazıl’a baktığım zaman sonradan dinle olan ilişkilerini anlamış bulunuyorum. Ama dinle ilgili şirinin baştan beri var olduğunu sonradan fark ettim. Bir defa Necip Fazıl’ın şiirine dikkatle baktığımızda müthiş bir Yunus Emre etkisi görürüz. Bu etki hem dilinde, hem özünde vardır. Yunus Emre’nin dinde bulduğu tadı, o daha o zamandan yakalamıştı. Serserilik hayatı, bohemlik ise bir nevi onun yaşama biçimiydi. Bugün için Necip Fazıl şiiri modern değil. Neden modern değil? Bir defa inanç olayı, düşünce olayı var.”[xii]  Bu mülakatta kendisinin ruhçu yaklaşımlardan uzun süre uzak kaldığını söyleyen İlhan Berk, “Benim metafizikle ilgilenmem çok yeni, 5-6 yıllık bir olay. Bu birdenbire oldu, ama Ortaçağ beni eskiden beri çok ilgilendirmiştir. Ortaçağ’da yaşamayı çok isterdim. Çünkü Ortaçağ metafiziğin göbeği. Metafizikle ilgilenmeye başladığım zaman Ortaçağ sevgimi bir yere bağlamak gereği doğdu.[xiii] der.
 Şair, edebî metinlere yaptığı göndermelerde de dinî atıflarda bulunur. 23 Kasım 1977 tarihli günlüğünde Ezra Pound’u anlatan İlhan Berk, onun Konfüçyüs adlı eserine temas ederken, “Ezra Pound’ın Konfiçyüs’üne uzandım. Geçenlerde bir on sayfa kadar okumuştum sarmamıştı, yine öyle oldu. Konfiçyüs’ün yalvaçça (peygamberlere mahsus- C.A) sözlerini sevmedim.”[xiv]
İlhan Berk’in doğrudan doğruya Yahudiliğe yönelik ilgisi pek olmamıştır. Sadece İnferno’da bir yerde, “Sorgulanan Zaman” başlıklı yazısında parantez içi bir açıklama ile Tevrat’a atıf yapar ve şöyle der: “(Tevrat saat kavramına değin iner, başlangıcı, sonu kurcalar)[xv]
Allah’a başka şairlerden yaptığı iktibaslar dâhilinde de değinmiştir İlhan Berk. Sözgelimi İnferno’da “Allah” lafzına küçük İskender’den yapılan bir alıntıda rastlarız: “Sümüklüböcek” başlıklı metne adı geçen şairin şu dizesiyle girilir: “… Allah’ın karaciğeri gözümdü benim.”[xvi] Bunu takip eden “Kabala” başlıklı metinde de Kabalacılığın “Tanrı”sı gündeme alınır: “Kabalacı hiçbir biçimde Tanrı’yı, onun sarayını (Kabala’da Tanrı sarayda oturur) ona değgin hiçbir şeyi imgelemine getirme hakkına sahip değildir. Asıl da sıradan insana her şeyi kapar. / Dahası: Hiçbir yaratı Tanrı’yı görüp sağ kalmaz.[xvii]
Allah kelimesini gündelik kullanımlar çerçevesinde, sözgelimi mübalağalı anlatımlarda, deyimlerde, vb. kullanır İlhan Berk. Örneğin, El Yazılarına Vuruyor Güneş’te yer alan ve 1964’ün 4 Haziran’ında yazılan günlüğünde Fransızların milliyetçiliğine değinirken, şu mübalağayı yapar: “Fransızların ulusçuluğu anlaşılır şey değil. Neredeyse İngilizler gibi, Allah Fransızdır diyecekler.[xviii] 1977 yılına ait günlüklerin birisinde (1 Temmuz, Topburnu) ise, beldenin sessiz ve sakin oluşunu vurgularken şunları der: “Topburnu’nu bir baştan bir başa dolaştım. Tıs yok. Doğa soluk almıyor. Köstebekler gibi yerin altına çekilmiş sanki, öylesine bir sessizlik. Hiçbir Allah’ın kulu da geçmiyor.”[xix] (Doğrusu “Allah’ın hiçbir kulu” olmalı.) Şair, 5 Temmuz tarihli günlüğünde Eşref adlı balıkçı bir arkadaşını anlatır. Onu, “Eşref evliya gibi suskun, azla yetinir, tokgözlü, halinden kimseye söz etmeyen, hiç yakınmayan doğru sözlü, bu dünyayı çoktan bırakıp gitmiş o iyi insanlardandır.[xx] şeklinde tasvir eder. 9 Temmuz günlü metninde ise “Otlar”ı anlatır. Bunlardan birisi de defnedir. “Defne de çok boldur Halikarnassosta. İç dış pazarları vardır. Allah’ın dağında taşında yetişir, bakımı, özeni hiç mi hiç gerektirmez.”[xxi] der defne için. İlhan Berk, “27 Kasım René Char” başlıklı günlüğünde bu Fransız şairinin “şiirin gelişi”yle ilgili bir hükmünü dikkatlere sunar. Bu gelişte ‘Tanrı vergisi’nin de kimi zaman etkisi vardır: “Bir ozan pek ender olarak şiirin geliş saatini önceden ısmarlar. Kimi zaman da tam anlamıyla bir Tanrı vergisi söz konusudur. Bazen da tam bir işkencedir, habire iblisin yabasını yersiniz.” İlhan Berk bu sözlerden ilham alarak şunu söyler: “Uzun süredir iblisin yabasını kemirmek benimkisi de, başka değil.”[xxii] Benzeri bir kullanımı İlhan Berk, Şairin Toprağı’ndaki “Şiirin Saati” başlıklı metne, “Şiirin geliş saati Paul Valéry’ye göre Tanrı vergisidir. Ve de ilk dizedir bu.” şeklinde bir giriş yapar.[xxiii]
İlhan Berk 1993’te Semih Kaplanoğlu’na verdiği cevaplarda Dün Dağlarda Dolaştım Evde Yoktum ile Kül kitaplarını karşılaştırır. Buna göre Kül kitabı Habil; diğeri ise Kabil’dir.[xxiv] şeklinde bir teşbih yapan şair,  Dün Dağlarda dolaştım Evde Yoktum adlı kitabı üzerine yazdığı bir yazıda ise İslam alimi Gazali’nin Varlıkların Yaratılış Hikmeti adlı kitabından faydalandığını belirtir.[xxv]
İlhan Berk’in dini bir bağlantı olarak Cuma gününden bahsetmesi ise 1970 tarihli günlüklerinden birisindedir (9 Mayıs). Evinin inşaat ustaları hakkında bilgi verirken, “Bugün cuma. Cuma günü ustalar çalışmıyor, dinleniyorlar. Camiye, pazara gidiyorlar.”[xxvi] diye yazan İlhan Berk, 11 Mayıs tarihli günlüğüne de “Bugün Cuma[xxvii] diye başlamış. (Burada çelişkili bir durum var. Ayın hem 9’u, hem 11’i Cuma olamaz…)

Şifalı Otlar Kitabı’nın Farklı Bir Özelliği mi Var?
İlk baskısı 1982’de yapılan Şifalı Otlar Kitabı[xxviii], İlhan Berk’in nesir kitapları arasında farklı bir yerde durur. Bitkileri çeşitli yönleriyle deneme tarzı metinlerle anlatan İlhan Berk, kitabının temeline bugün “Alternatif Tıp” olarak adlandırdığımız sahaya ait farklı kitapları yerleştirmiş, oralardan yaptığı yoğun iktibaslarla ilginç bir eser vücuda getirmiştir. Esere kaynaklık yapan kitaplardaki dini lisandan ötürü olsa gerek, İlhan Berk bu kitapta pek çok dini gönderme yapar. Bu göndermeler arasında İslâm’a ait olanlar hayli fazladır. Fakat aralarında İslâm’a aykırı yaklaşımlara da rastlanır.
Şifalı Otlar Kitabı’nın başına dini bir söylem havası taşıyan bir epigraf yerleştirir: “Şifalı otlar bulucuları gibi ben de kitabıma Yukarı’nın adıyla başlarım.” Şair burada ‘Tanrı’yı  “Yukarı” kelimesiyle ifade etmiştir. Kitabın “Başlama” başlıklı girişinde ise daha net bir tutum takınılmıştır. İlhan Berk’in, Allah’a hitaben yaptığı yakarıştan uzun bir bölüm aktarıyoruz:
Bu yeryüzü ki senindir, başkaca hiç kimsenin değildir ve orasını denizler, karalar, ormanlar, göklerle çevirip bütün yaratıkların, bütün canlı cansızın yurdu yapıp hepsinin de zengin demeyip fakir demeyip güzel hallerini alınlarına yazıp türlü nimetlere de boğup o yüzü nice güneşler görmüş adı güzel Muhammed’i ve de onunla her sayfası güzel harflerle donanmış kitaplar kitabı Kuran’ı da yol göstersin diye bu dünya denen –çatısız, direksiz- yere indirip sonra da kullarının günleri çeşitli bitkiler, hayvanlarla bu dünyada –eski bir ev sahibi gibi- güzel sağlık içinde geçsin diye ‘Lokman’a hikmet verdik’ deyip, her şeyi de bizim kılıp o güzeller güzeli yukarıki yerine çekildin.
Sözüm şudur ki, ben senin zaif, değersiz bir kulunum. Yaşım uzayıp altmış ikiye geldi buldu. On yıldır bir ot cenneti olan Halikarnassos’ta, her şeyden elimi ayağımı çekmiş yaşayıp giderken, otlar pirimiz Lokman Hekim’e merak sarıp –onun elimden tutmasıyla da- senin: ‘Hiçbir dert indirmedik ki devasını da indirmiş olmayalım’ diye buyurduğun güzel sözüne uyup otları –o dilsiz kullarını- yine senden kuvvet alıp anlatmak istedim. Dedim ki otların soykütüğünü söyleyeyim de bu dünya –ki senin bir kitabındır- daha bir anlaşılsın, değerini daha bir bilelim. Hem sen de ‘Göklerde ve yerde neler var! Bir baksanıza!’ demedin mi? Bunun ne denli güç bir iş olduğunu bilmez değilim; ama, sana sığınıp senin biricik kulun Lokman Hekim’in de elini öpüp bu güç işimi başaracağıma inandım. Bunun için, benim, ben fakir İlhan Berk’in, otlar dünyasındaki bu ilk seferinde elinden tut ki, bu yolculuk ona uzun gelmesin. Hem senin bu kulun, güçsüzlüğünü bilir, tuttuğu kırk yıllık bir çileli yolda burnu hiç havada olmamıştır. Hem yolun uzun, dikenli oluşundan yakınmaz o, yeter ki bu dünyayı anlatmaya çıkmış, senin nice kullarından birinin de o olduğunu bil.[xxix]
“Otların, Hayvanların Padişahı Lokman Hekim Üstünedir” başlığına koyduğu dipnotta Lokman Hekim’i takdim eden İlhan Berk, kitapların “ondan Halil İbrahim Peygamber kuşağından” diye bahsettiğini, “Tanrı’nın sevgili kulları arasına karışıp birçok peygamberle görüş”tüğünü, “Hz. Davut’un ateşli elinde meydana gelen kalkanı sabırla seyret”tiğini belirtir.[xxx]
 “Adamotu” metninde bu otun Tevrat’taki karşılığını da veren İlhan Berk, padişahlardan bahsettiği bir cümlede, onları “Tanrı mezarlarını aydınlatsın” şeklinde selamlar.[xxxi] Aynı metinde “Hz. Süleyman”, “Havva Anamız”, “Âdem Babamız” şu cümleler içinde kullanılır: “Hz. Süleyman’ın da kurdun kuşun dilini bilmesinin, yüzük taşının altına koyduğu bir atamotu kökünden geldiği söylenir. Havva Anamız da, Âdem Babamıza adamotuyla yanaştığı için onun aklını başından almıştır.” Bu arada, kitabının girişinde Allah’a yakaran İlhan Berk, “Adamotu”nun sonunda farklı şeylere dua etmektedir: “- Ey gece! Ey sır küpü gece! Ve ey yerin altındaki üç başlı zebani! Hep duyun! Ey kara yer, sen sihirbarlara şifalı otlar sunarsın. Ey hava, ey rüzgâr, ey dağlar taşlar, ey uçan kuşlar, ey akan sular, ey duran göller, ey orman perileri! Hep duyun. Hepiniz bu zavallı kulunuza yardın ediniz, acıyınız!/ Tamam oldu. [xxxii]
“Ayva” adlı metinde Hz. Peygamber’e şöyle atıf yapar: “Dünya nimetlerine hiçbir zaman gözlerini kapamayan Hz. Muhammed –Tanrı’nın selamı üzerine olsun- otlara değin uzanan insanlığını ayvadan da esirgememiş: / -Ayva yiyiniz! buyurmuştur. / Böylece de ayva kutsallığa bürünmüştür. Müslüman bir meyve olup çıkmıştır. Öyle ya, yalnız insanlar, kentler, mahalleler, sular, kokular Müslüman olmaz ya? Ayva da olacaktır elbet.”[xxxiii]
“Defne” başlıklı metinde de Hz. Muhammed’e atıf yapan İlhan Berk, O’nun bu bitki hakkında konuşmadığını şöyle dile getirir: “Ta eski çağlardan beri bilinmesine karşın, nedense sevgili Peygamberimizin sağlık öğütlerine girmemiştir. Bir çöl insanının sözlüğüne nasıl girsin, demeyin. İnciri, narı, zeytini nasıl soktuysa, isteseydi, onun için de bir ayet düşürürdü.[xxxiv] Defne için mitolojik bir hikâye de sunar İlhan Berk: “Mitologyada, defne ağacına dönüşen, Thessalia Irmaı, Peneus’un kızı diye tanıtırlar onu. Apollon’un arkasına düştüğü kızlardandır. Babası kızın ondan kurtarmak için Tanrı’ya yalvarmış yakarmış, Tanrı da kızı defne ağacına döndürmüş. Defne, o upuzun saçlı, altın sarısı kız işte![xxxv]
“Ebegümeci”nde bu bitkiye Pythagoras’ın öğrencileri tarafından “kutsal bitki”[xxxvi] denildiğini kaydeden İlhan Berk, “Elma”yı ise “cennet meyvesi” olarak anlatır: “Değil mi ki bu cennet meyvesini Havva Anamız, Âdem Babamıza sunmuş; böylece de insanoğlunun tarihiyle yeryüzünün çizgisi değişmiştir.”[xxxvii]
“Gül” başlıklı yazıda bir ara sözü “Peygamberimiz”e getiren İlhan Berk, bir kaynağa atıf yapar: “O. H. Mürşit Efendimiz de, Peybamberimiz onu yüceliğinden, güzelliğinden yaratmıştır, diyecektir. Peygamberimizin –Tanrı’nın selamı üzerine olsun- kokusunun da onda olduğunu ekleyecektir.[xxxviii] Bu yazının son bölümünde “Havva Anamız”a ve “peygamberimiz”e yapılmış atıflar yer alır.[xxxix]
“İncir” başlıklı metinde Hz. Muhammed ve Hz. Âdem’e atıflar yapılmıştır: “Bütün meyvelerde dişilik bulan D. H. Lawrence, incirde sesini daha bir yükselterek ‘İncir çağlar boyu dişilik yarığının adı olagelmiştir’ de. Biricik peygamberimiz de (A. S. V.)  (bilinmez aynı nedenden mi) onu övmekten kendini alamamış, ‘İncirden az bile olsa yiyiniz. Çünkü ben cennetten indirilmiş bir meyveyi söylemiş olsaydım, o meyvenin incir olduğunu söylerdim’ diye buyurur. Ulular ulusu Kâtip Çelebi de –Tanrı ondan razı olsun- inciri anlatırken Âdem Aleyhisselam onun yaprağıyla örtündüğü için, başka ağaçlar önce yaprak, sonra meyve çıkardıkları halde, incir önce meyve, sonra yaprak çıkarır diye yazar. Ya İbni Abbas? ‘Âdem’e yenmesi yasak edilen ağaç incirdir’ diyecektir. Böylece de incir, dişilik belasıyla yıkana, yoğrula, gide gele, kendine, tarihte bir yer ayırtmayı bilmiştir.”[xl]
“Kabak” adlı denemenin girişinde “Eski şifalı otçular kabağı anlata anlata bitiremezler. Dinsel bir büyü bulurlar onda.” diyen İlhan Berk, sözü Hz. Muhammed’e getirir: “Bu belki de peygamberimizin onu çok sevmesindendir. Değil mi ki peygamberimiz, ‘Kabak dimağı geliştirir. Aklı artırır’ diye buyurmuştur. Hem kabağa peygamber aşı dendiğini de biliyor musunuz?[xli]
“Kekik” yazısında “Hıristiyanlık dünyası”ndan bahseden İlhan Berk şöyle der: “Güzelim o kokulu oltandandır. Eski Yunan’da adı ‘Aşkotu’ diye geçer. Hıristiyanlık dünyası bu yüzden rahibelerin onu koklamasını, koparmasını yasaklamıştır.”[xlii] İlhan Berk, “Mercanköşk” adlı metninde ise “Eski Mısırlıların Tanrısı Osiris”e atıf yapar.[xliii]
“Nar” yazısında Hz. Muhammed’e atıf yapan İlhan Berk, şunları söylemektedir: “Meyveler içinde en zengin mitologyayı narın oluşturduğunu biliyor muydunuz? Sevgili Peygamberimiz nar için bir hadis düşürerek ‘Narı içindeki zarı ile yiyiniz, muhakkak ki o mideyi temizler’ diye buyurmuştur. Yalnız bu kadar mı? Onu, eskiler de Muhammed’in dişlerine benzeterek, yere düşürülmesinin, hele hele çiğnenmesinin günah olduğunu da söyleyerek ölümsüzleştirmişlerdir. İbni Abbas da ‘Sizin narınızdan bir nar yoktur ki, içinde cennetten, cennet narından bir habbe bulunmasın’ diyerek o da onu övecektir.”[xliv]
“Pelin” başlıklı metinde İlhan Berk, Allah’ı şöyle anar: “Ölü yeşili ya da gümüşsü, gri yeşil diyorum ben ona. Sevgili Tanrımız onu eline alıp bir kanaviçe işler gibi işlemiştir sanki.[xlv]
İlhan Berk, “Sarımsak”ta bu bitkiyi “Uyuyan bir kilise, bir şato”ya teşbih eder.[xlvi]
“Üzüm” başlıklı yazıda ise Nuh Peygamber ve Hz. Muhammed’e atıflar yapılır: “… üzümün Nuh Peygamber zamanında da bilindiği”ni aktaran şair, şunları kaydedecektir: “… üzüm Hz. Muhammed’in de gözünden kaçmamış:/ - Kuru üzüm ne güzel yiyecektir! / diye, ona da bir dipnot düşürtmüştür. Sevgili Peygamberimiz üzümün bu güzelliğini saptadıktan sonra da ‘Kuru üzüm ağız kokusunu –bu belayı-güzel eder. Balgamı giderir’ diyecektir. Onun, üzümün kurusunu bile böyle övdüğüne göre, yaşını varın siz düşünün![xlvii]
Şifalı Otlar Kitabı’na bir “Bitirme” yazan İlhan Berk, başta da kullandığı gibi Allah için “Yukarı” ifadesini kullanır. Metnin sonunda ise “En iyi bilen Tanrıdır” ifadesini kaydeder.[xlviii]

Geçerken…
Buraya kadar sayıp döktüklerimizle, ilaveten söylediklerimizi birkaç cümleyle özetlersek, İlhan Berk’in gerçek bir kişi ve sosyal bir varlık olarak ‘tanrıtanımaz’ olduğunu belirtmemiz gerekir. Fakat bu onu tek başına anlatacak bir ifade değildir. İlhan Berk, sanatını oluştururken, farklı dinlere, özellikle de Hıristiyanlığa önemli atıflar yapmıştır. Onun bu kaynaklanma metodundaki çift başlılık, İnferno’daki “Ortaçağ, Düşükle” başlıklı metninde de görülür, zira orada “minyatürler”den bahsederken Haçlı Seferlerini anlatır: “Haçlı Seferlerinin resimli tarihi de minyatürlerdedir. Ortaçağ, minyatürlerde bir bayram yeridir. Haçlı Seferleri bile savaş imgesinden çok, bir gösteri sahneleridir. Arslan Yürekli Richard’ın Haçlı gemi seferleri bir masal havasındadır. Şövalyelerin Yuvarlak Masa Toplantısı’nda, Aziz Graal’ın belirmesi bütün bir ortaçağın dinsel dünyasını bir çırpıda çizer.”[xlix] Yazısının devamında “Müslümanların Ortaçağı”na temas eder: “O yaşama baktığımda tam bir düşülkede bulurum kendimi. Hele Müslümanların Ortaçağı ise bu. Her şey sanrısal bir senaryoya dönüşür. Kervansaraylar, hanlar, katır, deve sırtlarında yolculuklar; o Mısırlı, Hintli, Horasanlı tacirler, kapalı çarşılar, kervanlar, aşçılar; Muhammet’in bitimsiz imgesi; keten, pamuk, bakır, ipek; Semerkant, Şam, Kahire, Basra, Bağdat, Nişapur, Şiraz, kırk gün geçmeden dağlara bile bakamayan o loğusalar; Greta Gabro gibi bebeksiz büyüyen çocuklar; köyler, adamlar, kadınlar, kör müzisyenler, dilenciler; Mekke, Medine, vb. / Hepsi, bende bir simgeden, imgeden öteye gitmeyen Ortaçağ![l]




[i] İnferno, s. 9.
[ii] Age., s. 10.
[iii] İlhan Berk,  Uzun Bir Adam, YKY, 2. Bas., İst., 1997, 98 s.
[iv] Age., 71-72.
[v] Şairin Toprağı, s. 7.
[vi] Kanatlı At, s. 20-21.
[vii] İnferno, s. 12.
[viii] Kanatlı At, s. 114.
[ix] Age., s. 114-115.
[x] Age., s. 115.
[xi] İnferno, s. 140-141.
[xii] Kanatlı At, s. 162.
[xiii] Age., s. 164.
[xiv] El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 161.
[xv] İnferno, s. 41.
[xvi] Age., s. 136.
[xvii] Age., s. 137.
[xviii] El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 72.
[xix] Age., s. 150.
[xx] Age., s. 152.
[xxi] Age., s. 155.
[xxii] Age., s. 164.
[xxiii] Şairin Toprağı, s. 131.
[xxiv] Kanatlı At, s. 169.
[xxv] İnferno, s. 157.
[xxvi] El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 130.
[xxvii] Age., s. 131.
[xxviii] İlhan Berk, Şifalı Otlar Kitabı, YKY, İst., 2004, 129 s.
[xxix] Age., s. 11-12.
[xxx] Age., s. 13.
[xxxi] Age., s. 21.
[xxxii] Age., s. 22.
[xxxiii] Age., s. 28-29.
[xxxiv] Age., s. 34.
[xxxv] Age., s. 34.
[xxxvi] Age., s. 38.
[xxxvii] Age., s. 39.
[xxxviii] Age., s. 43-44.
[xxxix] Age., s. 45.
[xl] Age.,s. 54.
[xli] Age., s. 55.
[xlii] Age., s. 58.
[xliii] Age., s. 68.
[xliv] Age., s. 71.
[xlv] Age.,, s. 74.
[xlvi] Age., s.. 75.
[xlvii] Age., s. 79-80.
[xlviii] Age., s. 82.
[xlix] İnferno, s. 97.
[l] Age., s. 97-98.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

İKİNCİ YENİ ŞİİRİNDE ‘ALLAH’: İLHAN BERK ÖRNEĞİ -1

GİRİŞ
Edebi eserin bünyesinde yer alan her türlü kültürel unsur, onun anlam dairesini oluşturan yapı taşları sahici okur için daima ilgi odağıdır. Dahası, aynı okur, onun bu tarz değerlerini artı değer konumunda görür. Sözgelimi, bir eserin öne sürdüğü tarih algısı, tavsiye ettiği ahlakî normlar,  önerdiği iktisadi hayat, intikal ettirdiği maddi kültür unsurları, aşk algısı, vb. okurun eseri kabul veya reddedişinde ayırt edici unsurlar olarak görülür. Edebî eserin din telakkisi de bu türden unsurlar arasındadır.
1950’lerin ortalarından itibaren Türk şiir dünyasının gündemine oturan ve o dönemden itibaren dengeleri lehine çevirerek hem kendinden önce gelenlerde hem de sonraki kuşaklarda etkiler oluşturan İkinci Yeni şiiri, hakkında yapılan onca çalışmaya rağmen, henüz bünyesindeki kimi kabuller ve kavramlar bakımından yeterince masaya yatırılmamıştır. Bunun sebebi, aradan geçen 60 yıla yakın bir süreye rağmen, henüz İkinci Yeni’nin diliyle ilgili çözümlerin tamamlanmamış olmasıdır. İkinci Yeni şairlerinin Türk şiir diline getirdikleri/transfer ettikleri kıstaslar tamamen algılandığında, sanırız bir ileri aşama olan süreç başlayacak, topluluğun her bir şairi, eserlerindeki sosyal ve kültürel unsurlar bakımından iyice masaya yatırılacaktır.
Bugün, gerek İkinci Yeni’nin oluştuğu sosyal ortamını tahlil edebilmek, gerekse İkinci Yeni’yi oluşturan şairlerin öznel tutumlarını net bir şekilde görebilmek için, topluluğun şairlerini din algıları açısından değerlendirmek ve eserleri üzerinden bir takım yargılara ulaşmak kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Fakat şunu unutmadan: Edebî bir inceleme de olsa, bir şairin şiir dünyasında din algısının araştırılması, ilmî normların yeterince olgunlaşmadığı ortamlarda oldukça risklidir.  Zira bu tarz bir çalışma, bir takım algısızlık sahipleri tarafından sorgu melekliğine soyunmak şeklinde yaftalanabilir. Böylece can sıkıcı bir atmosferin solunabilir olması, araştırmacının bu işten soğumasına yol açabilir. Bunu bertaraf etmenin en kestirme yolu ise, ilmî bir metodu izlemekten geçer: Ele alacağımız şairi, kendi tarihî dinamizmi içinde ve belgelere dayalı bir şekilde incelemek…
Bu çerçevede, “İkinci Yeni Şairlerinde Allah”ı konu olarak belirledik. Fakat hem İkinci Yeni hareketinin genel yapısı, hem de dinî tutum ve durumların şahsî farklılıklar göstereceği realitesinden hareketle, bu şairleri tek başlarına teşrih etmek daha doğru olacaktır.

İLHAN BERK NESRİNDE ALLAH’I ARAMAK
Bir ‘Din Kültürü’ Şairi Olarak İlhan Berk…
İlhan Berk, İkinci Yeni’nin kurucu şairidir. Onun bir şiir öncüsü olarak ‘Allah’la olan irtibatının niteliğini tespit etmeye geçmeden önce, genel olarak ‘din’e, hatta ayrıntılara girerek, farklı dinlere nasıl baktığını belirlemek gerekir.  Bu yolda başarılı bir çalışma yapmak için önce şairin mensur eserlerine, günlük, hatıra, biyografi, mektup,  mülakat vb., yönelmek gerekecektir. Zira bu eserlerinde şair, konumuzla ilgili hayli malzeme sunmaktadır. Bu sunumların farklı gerekçelerinden söz edilebilir: Şair kimi zaman bir kaynaklanma aracı olarak görürken dinî unsuru, kimileyin de hayatî bir duruşun, ideolojik bir tutumun gösterisi olarak yansıtır. İlhan Berk’in kimi sunumları arasında dinî bilgi edinme yollarını görebilirken, kimisinde bir mukayese vasıtası olarak ele alış tarzı sezilebilir. Tam da bu noktada, onun birbirinden farklı dinlere atıflar yaptığını, bunların eserlerinde kolaylıkla takip edilebileceğini söyleyelim. Şimdi bütün bunları ayrıntılı bir biçimde ele almaya başlayalım.
Arayışlar, Bulamayışlar Arasında Perişan Bir ‘Yalvaç’…
İlhan Berk, zengin malzemeler sunuyor bu çalışma için bize. Farklı noktalardan başlayabiliriz işimize. Fakat sanırım en iyisi teorik metinlerinden başlamaktır. İşte bunlardan birisi, Logos[i] adlı kitabı, bu kitaptaki metinleridir.  Logos’un ilk metni olan “Şair Gerçekten Olan Şeyi Değil Olabilir Olanı Anlatır” başlığı altında Rimbaud’un şairi “bir yalvaç[ii] gibi gördüğünü zikredecektir İlhan Berk. Şairi “Yalvaç/Peygamber” olarak görme düşüncesi onun aynı yıl yayımlanan bir başka kitabının isminde kendisini aşikâr kılacaktır. Onun “Eski zamanlardan 1965’e Kadar” alt başlığı altında sunulan antolojik çalışmasının adı Aşk Elçisi[iii]’dir.
İlhan Berk’in şiir üzerine düşüncelerini anlattığı Poetika[iv] adlı kitabında ise bu kadar net değildir. “Dizenin Serüveni” başlıklı yazına Rilke’nin “… çok seyrek bir saatte bir dizenin ilk sözcüğü, anılardan çıkıverir.” şeklindeki sözünü epigraf olarak almış, fakat yazının bir başka yerinde Valery’nin ilk dizeye “Tanrı vergisi[v] dediğini hatırlatmaktan geri kalmamıştır. Aynı metinde iktibaslar yoluyla gerçekleştirilen bu iki farklı algı düzeyinin, İlhan Berk’in şiiri malzemeyle “oyun” oynama sanatı olarak görme hevesinden kaynaklansa gerektir.  
Kitab-ı Mukaddes’ten Kilise’ye El Yazılarına Düşen Gölge…
İlhan Berk şiirinin temel kaynakları arasında Kitab-ı Mukaddes önemli yer tutar. Bunu, çok kez deklare etmiştir şair. Sözgelimi, El Yazılarına Vuruyor Güneş[vi]’te yer alan “Kutsal Betik” adlı yazısında bu kaynaklanma biçimini hayranlıkla anlatır. 13 Eylül 1955 tarihinde yazılmış bir günlük metni olan yazı konumuz açısından oldukça önemlidir:
Hemen hemen bütün bir hafta Kutsal Kitabı bir onu okudum. Bu kez Türkçesinden okudum. Bir deftere sevdiğim yerleri de yazdım. İncil’in dilinde çok şiir var. Türkçesini bu kez sal bunun için okudum da diyebilirim. Şiiri bir başka dilde duymak zor, hem çok zor. Şiir duyulursa, eda yakalanmıyor belki. Onun için Türkçesini aradım durdum. Bulunca da hemen bir şiire başlayıverecekmişim gibi geldi bana. Sevdiğim yerleri onun için bir deftere yazdım. Beni ışıttığı da oldu. / İncil, büyük, çok büyük bir kitap. Bir destan biçimi var. Serüvenleri, kişileri, dili, anlatısı bunu iyice duyuruyor. Büyük bir yapıt bence. Şimdi onbeş yıl oluyor, biçimi, ilk biçimi sarmıştı beni. Onun biçimi bana güven verir. Öylesine büyük bir kitap salt özünden ötürü yaşayamaz.
Bu kez, daha iyi anladım. Apocalypse bölümü büyük bir biçim getiriyor. O anlatı eskimez gibi görünüyor bana, Rimbaud, Lautréamont o biçimden çok mu çok duygulanmışlar. Çağdaş şiirin ana öğeleri onda. / Anlatı, İncil’de yeni mi yeni. O kitaba büyük dedirten bunlar ilkin. Sonra o nenler, güzellikler, erdemler. Bütün kitapta bir hak acunu, bir insan yüreği öylesine aşkla çarpıyor ki, bağlanmamak elden gelmiyor. Üstelik, büyük bir konuyu, hiç mi hiç eskimeyecek bir konuyu da işliyor. Onu ölümsüz ediyor. / Ama beni ilgilendiren o biçimi hep.[vii]
Kitab-ı Mukaddes’ten faydalanma hususunu İlhan Berk Şairin Toprağı[viii] adlı kitabında yer alan “Bir Ulunun Yaşamı Üstüne Konuşmalar” başlıklı tafsilatlı yazısında tekrarlar. Gerçi bu yazıda onun başka dini kaynaklarla da ilgili olduğu görülecektir. Fakat bu kaynaklardan başı çeken “Kutsal Betik” yani Kitab-ı Mukaddes’tir: “Bir zamanlar Kutsal Betik’in diline, anlatışına vuruldum, elimden uzun yıllar bırakmadım onu. Galile Denizi’nin dili aşağı yukarı onunla kuruldu diyebilirim. Dilin, anlatının çok, ama çok değişik bir yapısı vardır onda. Bir azınlık kurulu çevirmiştir o kitabı. Türkçeyi çok iyi bilmelerine karşın, bir işlenmemişlik, bir acemilik kokar. Hele tümce yapısı Türkçeye ters bile düşer. Ben bu terslikte –hamlığından olacak- büyük bir güzellik bulurum. Klişenin, tekdüzeliğin karşısına çıkar çünkü. Bütün yazın dışı kitaplarda, aslolan, doğrunun aktarılması olduğu için, sözcük ekonomisi, tümce yapısı pek önemsenmez. Kalemin ucuna geldiği gibi yazılır. Hem bu pek göze de batmaz. Ben bu tür kitaplarda büyük bir şiir bulurum. Kitaplığımın başucu kitapları da bunlardan kuruludur. Yıllardır sabahları o dillerle uyanırım. Evliya Çelebi’leri, Hoca Sadettin Efendi’leri, Kâtip Çelebi’leri, İbn-i Batuta’ları, tezkireleri, Layihaları, Tüzükleri, Kuran’ı, Fizik, Kimya kitaplarını, el ilanlarını, gazeteleri, hep bu amaçla, hep bu yaban dile dalıp çıkmak için okurum. Şiir sanki bir ham dil avcılığıdır benim için, o dil bulunmadıkça yokmuş gibi gelir.[ix]
Kitab-ı Mukaddes gibi, kilise de İlhan Berk’in mensur eserlerinde büyük yer tutar. Şairin El Yazılarına Vuruyor Güneş adlı günlük kitabı, dikkatle incelendiğinde bir kiliseler geçidi gibidir. Kuşkusuz kiliselerle birlikte Hz. İsa, yanı sıra kardinaller, papazlar, mum yakmalar ve başka ritüeller…
Sözgelimi, 12 Nisan 1964 tarihli günlüğünde, Fransa’nın Ortaçağ’dan kalma unsurları bulunan Avignon’dadır şairimiz. Burada Papalar Şatosu’nun (Palais de Papes) mimari yapısına dikkat kesilen İlhan Berk,  sözü ‘korku’ bağlamında papalara, şatolara, kiliselere ve başka şeylere getirir: “Ben yalnız krallar, beyler, derebeyleri korkar sanırdım. Papaların da korktuğunu Papalar şatosunu gördükten sonra anladım. Sonra Arles’da flandaki kilise kokusunu. Avignon’da bir kızda da duydum./Avignon’da bir kız kilise kokuyordu./Ve yeniydi./ Papaların şatosunun ilk mutfağını gördüm. 17 m. yüksekliği, bir kent büyüklüğünde salonları. Dünyanın beş büyük Papası yan yana yatıyordu. Beş Papanın yüzlerine baktım. En çok V. Clément’ı, Jean’ı sevdim. Dünyanın en güzel freskleri burada. Şatolar, şatolarla ayırmışlar kenti Papalar.[x] İlhan Berk, “Papa” edebiyatına aynı tarihli (12 Nisan) bir diğer günlüğünde de devam eder. Avignon’u papaların kurduğunu, Roma’da sıkılan papaların buraya geldiğini anlatır.[xi]
İlhan Berk, 6 Haziran 1964 tarihli günlüğünde bu kez bir Yunan kilisesindedir. Orada tuttuğu günlükten bahseder. Fakat şair önce bir kardinalin vaazını dinlemiştir. Bunu şiirsel bir dille anlatır: “Bir Kardinal’in söylevini dinledim. Tükürdüm. /Gece/Bir Yunan kilisesinde korkunç günlük yuttum.”[xii]
Şair, 1969’da bu kez Yugoslovya’da bir kiliseyi ziyaret etmiştir: “16 Nisan, Dubrovnik” tarihli günlüğünde kilise ziyaretini şöyle anlatır: “Saat 08.00. İlk kiliseye girdim, Place’e bakıyor. Hemen hemen kimse yok, kimsenin olmayışını seviyorum. Papazın arkası dönük. İsa’sına bakıyor, beş kadın dua ediyor. Dağınık. Boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Mumlar yanıyor. Dipte bir yer bulup oturuyorum. Bakıyorum; temiz ve aydınlık bir kilise. Gidip gelenler sanki dünyada değilmiş gbii öyle sessiz girip çıkıyorlar. Bir dikdörtgen kilise. Duvarlar aziz resimleriyle dolu. Yalnız gibi azizler. Papaz gitti, kilise daha bir güzelleşti. Artık hiç ses yok. Korkunç yaşlı bir kadın elini önce mermere, sonra yüzüne sürdü. Sonra da sırasına gidip oturdu. Ben İsa’nın önüne gidip durdum. Bir çarmıhı bir eliyle de bir dalı tutuyor. / Yeşil İsa. Ve alevler içinde. Kötü bir resim. Önünde altı büyük mum yanıyor. Yerde bir kilim, yürüyorum. Başka bir İsa’nın önünde duruyorum: Bir heykel, korkunç eski bir çarmıha asılı. Çıplak. Başı yere düşmüş. Bir kadın bana sürtürenek geçti. Sıkıldım, çıktım. Kapıdaki levhadan anlıyorum, bir Fransiskan kilisesi. Saat kulesine bakıyorum: 44 metre. Gotik bir yapı, Beyaz ve XIV. yüzyıldan. Dubrovnik’te her şey beyaz, bir Ortaçağ rengi mi diye düşünüyorum.”[xiii] İlhan Berk’in Dubrovnik’teki kiliseleri anlatımı 17 Nisan’da da sürer: “Bir tepeden Dubrovnik’e bakıyorum. Surları, burçları, mazgalları, kiliseleri, çatıları, cânım çatıları görüyorum. (…) St-Blaise kilisesine giriyorum. İnce iki sarı mum alıp yakıyorum.”[xiv]
 “Roma, 1969” başlığı altındaki günlüğünde de kilise ve papazlara geniş yer ayırmıştır İlhan Berk. 13 Ekim’de “Roma, gürültülü, araba mezarlığından sonra da papazlar kendi. Vatikan alanı gibi papaz dolu bütün sokaklar. Bu da yetmiyormuş gibi yemek yediğin tabağa, kahve içtiğin tabağa papaların resmini basmışlar. Ama kiliseler de papazlar da Roma’nın süsü gibi, batmıyor insana. Din sanki Roma’da yalnız sokaklarda yaşıyor, otobüslere, tramvaylara biniyor, kahvelerde akşam çaylarını içiyor, sonra yine bir sokak başında orospularla kıvrılıp yatıyor. Yaşamın öylesine içine karışmış. (…)/ Roma, papazlarıyla Katolik bir koku saçıyor. /(…)/İki papaz öpüştü (papazların öpüştüğünü ilk görüyorum).”[xv] diyen İlhan Berk, 15 Ekim tarihli günlüğünde de konuya devam eder: “Vatikan’ı geziyorum.” diye başladığı o günkü günlüğünde, “Mikel Angello’nun salonu, dürbünle tavana bakıyorum, başım döndü. / Mikel Angello bir cellat gibi bu kiliseye girmiş çıkmış, yalnız yaşamış. Rafael bir prens gibi onun salonundan geçiyormuş her sabah, bir yığın hayranıyla. (…) Roma’da bir papaza ikinci kez rasladım, Roma’da ve papaza ikinci kez rastlamak.”[xvi]
1977’nin 23 Kasım’ında “Ezra Pound” başlığı altında günlüğüne yazdıklarının son kısmında Bodrum’daki küçük bir kiliseden bahseden İlhan Berk, orada nasıl çalıştığını ballandıra ballandıra anlatır: “Halikarnassos’un Meteoroloji tepesindeki küçük kilisede çalışmaya gittim. Rumlardan kalan küçük bir kilise bu. Nusret Baban, oteli kilisenin bulunduğu yere kurdururken, onu yıktırmadı, olduğu gibi onartıp korudu. Ben bu küçük kiliseyi çok seviyorum; onun için de içini boyamaya başladım. Hem ben kiliseleri hep sevmişimdir. Yabancı ülkelerde görmek istediğim yerler ilkin eski mahallelerde kiliseler olmuştur hep. Girdiğim her kilisede de bir mum yakar öyle çıkarım. Bu yaz başladım kiliseyi resimlemeye. Birçok kilise resimlerini inceledim. Kilise küçük olduğu için onu Kutsal Betik’in İsa’sı, Meryem’i, havarileri, melekleriyle doldurmak pek zor görünmüyor bana. Meryem’i bir yana bırakırsak (onu neden bir yana bıraktığımı anlamıyorum) İsa’yı, kimi havarileri, özellikle de İsa’yı hep sevmişimdir. Ezikliğini, yıkıklığını, sıradanlığını severim onun. Öyle pek büyüklük taslamaz; havarileri, özellikle de seçmemiş midir? Hepimiz gibi insandırlar, balıkçıdırlar, kendi rızklarını kendileri çıkarırlar. Hasır, sepet örerler. Azla yetinirler. Kiliseyi resimlemek istediğimi ona söyledim ilkin. Benlik bir şey mi buldu onda nedir, yüreklendirdi beni: ‘Giriş!’ dedi. Pirimitifler gibi çalışmamı da önerdi. Turan Erol da katıldı buna: Kilise resimlerini kopya etmemi istedi. Böyle başladım bu işe. Şimdiye değin çarmıhtaki İsa’yla bir aziz, bir havari, bir melek resmi yaptım. Tavana daha dokunmadım. İskele kurmak gerekecek ona. Çarmıhtaki İsa’nın yanına iki hırsızı da katmak istiyorum. Havalar elverdikçe yazmak da elimden tutmadıkça, dahası sıkıldıkça sürdürmek istiyorum bu işi. Başarabilir miyim bilmem. Yanıma bir yığın kömür alıp kiliseye gittim. Beyaz duvarda ilkin kömürle çalışmak kolay oluyor, beğenmezsem, silmesi kolay oluyor. İsa’nın ayak uçlarına iki figür çizip bıraktım. Boyamak o kadar zor gelmiyor bana, iş çizmekte. Fena da olmadı./Tepeyi koşa koşa indim.”[xvii]
İlhan Berk, 1992’de Orhan Koçak tarafından yapılan ve Metis dergisinde yayımlanan, daha sonra Kanatlı At[xviii] kitabında yer alan mülakatında “Saint Antuan’ın Güvercinleri” şiirini yazarken izlediği metodu anlatırken kiliseyle olan münasebetine değinir. Şair, “Saint Antuan’ın Güvercinleri’ni yazarken kiliseye gittim, oralarda dolaştım. Benim için çok değişikti.[xix] der.
İlhan Berk’in kiliselerle ilgili anlatımları, onun hayallerindeki meslekle de uyum içindedir. Bunu, İnferno[xx] adlı kitabında yer alan ve “Bir Soruşturmaya Yanıt” başlığı altında sunulan tabloda görebiliriz. Tevfik Fikret’le İlhan Berk’in bazı konulardaki mukayeselerinden oluşan tablo (Fikret’in cevapları Servet-i Fünun-5 Kanûn-ı evvel 131, Berk’in cevapları Nokta- 4 Ağustos 1991 şeklinde kaynaklandırılmıştır.) oldukça dikkat çekicidir. Burada  Hülya-ı saadetim” maddesinin karşısında Fikret’in cevabı “Ayestefanos’ta bir küçük ev (Planı cebimde)” şeklinde kaydedilmişken,  İlhan Berk’in cevabı “Bir keşiş hayatı[xxi] şeklindedir.
Artistik bir yaklaşımla olsa da, keşiş hayatı yaşamak içinde bir ukde olarak yaşayan İlhan Berk, İstanbul’un bazı semtleri bağlamında, yaşadığı coğrafyanın İslâm öncesi dönemlerini de tahassürle yâd etmektedir. Şair, Ahmet Oktay’a 1990’da verdiği bir mülakatta, müellifi olduğu Galata ve Pera kitaplarıyla ilgili olarak şunları söyler: “Galata ile Pera bir kentin (Fethedilmeyen İstanbul’un) çizgi dışı bir topografyasıdır. (…) Öte yandan, ‘anlamsal düzeyde’ ise bir imparatorluğun (haraç ve talan imparatorluğunun) çok özel bir tarih kesitidir de bu. Bu anlamda siyasal, toplumsal bir topografya da çizer. Ben hem Galata’ya hem de Pera’ya daha çok bu gözle baktım. Özeklikle de İstanbul’un ayrıcalıklı bir bölgesi gibi görmekte direndim. Dahası, ona bir ur olarak bile baktım. Pera bir azınlık kalesidir çünkü. İstanbul’un suçlu bir coğrafyasıdır. (coğrafya da suçludur). Tarih içinden baktığımda onu hep böyle gördüm. Tarih içindeki yeri böyledir çünkü. Beni belki de tarihin böyle bir anlamı ilgilendirdi de diyebilirim: Özel bir tarih. Hem Galata’ya, hem Pera’ya böyle bakılmalı. Bir şey daha söyleyeyim: Ben Beyoğlu’nu değil, Pera’yı, o çağı yazdım, bunu belirtmek isterim.”[xxii] Onun fetih ve sonrası İstanbul’dan ziyade “ilk İstanbul”a sahip çıkar bir görünüm sunması, dünyasıyla ilgili ipuçları önemli ipuçları vermektedir.
Peki, İslam dışı unsurlarla ve özellikle de kiliseyle bağı oldukça sağlam olan İlhan Berk’in camiyle irtibatı nedir? Bunu bir ölüm hadisesi üzerinden inceleyebiliriz. İlhan Berk, “7 Aralık” (1977) tarihli günlüğüne “Sait Kaptan”ı ad yapar. Burada arkadaşı Sait Kaptan’ın vefatından bahseder. Şair, cenazeye katılmıştır. Fakat cami kapısına kadar: “Sait Kaptan’ın tabutuyla ben camiye değin gittim. Camiye gelince de ayrıldım. Sanki işim bu kadarmış gibi. Sevgili Sait Kaptan!”[xxiii]
İslâmî Kaynaklarla Ünsiyeti: “Bana İlka Öğretti”…
Bu noktada İlhan Berk’in “Müslümanlara hitabeden kaynaklarla arası nasıldı?” sorusu önem kazanıyor. Bu sorunun cevabı da kuşkusuz en başta mensur eserlerinde aranmalı; mülakatları, günlükleri, denemeleri, otobiyografik metinleri, vb. gözden geçirilmelidir. 
Yukarıda birkaç kez vurguladığımız üzere, Kitab-ı Mukaddes’ten faydalandığını tafsilatlı bir şekilde dile getiren İlhan Berk, kaynakları arasında “Kuran’ı” da sayar. Fakat bu kaynaklanma pek derinlikli değildir. Zira, yukarıda bir kısmını aktardığımız “Bir Ulunun Yaşamı Üstüne Konuşmalar” başlıklı yazısında “Kutsal Betik”le ilgili ayrıntıları sunduktan hemen sonra, Kur’an’dan yararlanışıyla ilgili ifadeleri yığma bir cümle içinde yer alır: “Evliya Çelebi’leri, Hoca Sadettin Efendi’leri, Kâtip Çelebi’leri, İbn-i Batuta’ları, tezkireleri, Layihaları, Tüzükleri, Kuran’ı, Fizik, Kimya kitaplarını, el ilanlarını, gazeteleri, hep bu amaçla, hep bu yaban dile dalıp çıkmak için okurum. Şiir sanki bir ham dil avcılığıdır benim için, o dil bulunmadıkça yokmuş gibi gelir.[xxiv]
Onun Kur’an-ı Kerim’den yeterince faydalanmadığını bizzat kendisine ait başka ifadelerden de anlayabiliriz. Nitekim,  5 Haziran 1964’te yazdığı günlükte bazı dini bilgileri öğrenme yöntemiyle ilgili önemli sonuçlar çıkarabiliriz. İlhan Berk burada, papazlar ve Hz. Ebubekir ile Hz. Muhammed hakkında öğrendiği bilgileri anlatmaktadır. Bunlar gerçekten de yüzeysel bilgilerdir ve kulaktan duymadır. Bunları Paris’te, İlka[xxv] adlı bir Fransız kızından öğrenmektedir İlhan Berk: “İlka, ‘Je suis sale, mais je suls intellectuelle’ diyor. Pisliğine bayıldığımı söyledim. Bana, Saint-Antonie’in et yemediğini söyledi. Papazların eskiden bizim gibi çalıştıklarını, çiftçilik yaptıklarını, ihtiyarlayınca da sepet, hasır ördüklerini ondan öğrendim. Sonra Ebubekir’in bir tecimen olduğunu ve Muhammed’in Hatice öldükten sonra 10 yaşında kızları karı olarak aldığını da bana İlka öğretti.”[xxvi]
Şairin İslâm Peygamberi’ne dair bilgilerinin niteliğiyle ilgili elimizdeki bir başka veri, bir efsane anlatımına dayalıdır ve dolayısıyla özürlüdür. Bunu 5 Aralık (1977) tarihli günlüğünde görüyoruz. Sözkonusu günlük metninin başlığı “Balık”tır. İlhan Berk bu metinde satın aldığı balıklardan bahisle sözü Hz. Muhammed’e getirir. Okuyalım: “Üç peygamberbalığı aldım, yarım kilo geldi. Dülgerbalığına Halikarnassos’ta peygamberbalığı diyorlar. Sözlüklerde bu adla bir balık yok. Peygamberbalığı adına bu denli yakışan başka bir balık gösterileme gibi geliyor bana. Halikarnassoslular, ona bu adı gövdesindeki 25 kuruş büyüklüğündeki kara lekeden ötürü verdiklerini söylüyorlar. Peygamberimizin başparmağının lekesiymiş o. Edibe, bu balığı hem ilk gördüğü, hem de bu adla çağrılmasına şaştığı için:  ‘Hangi Peygamber acaba?’ dedi. ‘Muhammed, elbet’ dedim. ‘Denizi bilmez ki o, görmedi.’ Dedi. Öyle ya bir çöl çocuğu olarak doğup büyümedi mi! Balığı nasıl tanıyacaktı? Ama biri alıp getirip gösteremez miydi? O da parmağıyla dokunamaz mıydı? O kara leke de böyle kalmış olamaz mıydı? Sonra Muhammet’in denizi görmediği doğru olabilir miydi, kim bilebilirdi bunu? Balık, balıkçılık üstüne kitaplarımı karıştırdı, Latin dünyasının ona Saint-Pierre balığı dediğini öğrendim. Saint-Pierre, hiç balık tutamadığı bir gün dülgerbalığı onun bu haline acımış, kendi gelip ‘Beni elinle yakala!’ demiş. Balığı eline alıp sevmiş Saint-Pierre, sonra da ‘Değil mi ki kendin geldin, öyleyse yaşamaya devam et!’ deyip denize bırakmış. Gövdesindeki lekeler de o lekelermiş.[xxvii]
İlhan Berk’in Hz. Muhammed’le ve İslâm tarihiyle ilgili bilgilerinin tevatür derecesinde olduğunu ortaya koyan bir başka vesika, “28 Mart” (1990) tarihli günlüğüdür. Şair bu günlükte Kudüs’ü anlatmaktadır. Kudüs’e şiir şöleni için gitmiş, gitmişken orayı bir yazı konusu yapmak istemiştir. Fakat bir türlü yazısını yazamamıştır. Bunlardan söz ederken, bir ara sözü peygamberlere getirir: “… eski Kudüs sokaklarını dolaşırken (ki Kudüs’te tarih taş demektir; her şey, her şey taşla kucak kucağa yaşıyor; taşla tarihin bu denli içiçeliği bir başka kentte düşünülmez). İnsan her an İsa’yla, Davut’la, Musa’yla, Muhammed’le (Muhammed, Medine’den bir gece uçup Kudüs’e gelmiş.) karşılaşacakmış gibi bir duyguya kapılıyor.”[xxviii] İlhan Berk El Yazılarına Vuruyor Güneş’te yer alan bu Kudüs yolculuğunu İnferno adlı kitabında da aşağı yukarı aynı cümlelerle dile getirir.[xxix]
Şairin bazı dini bilgilerinin menkıbe düzeyinde olduğunu yansıtan bir başka metin bir şiirinin yazılış serüvenini anlattığı yazısıdır:  İlhan Berk, söz konusu yazısında, şiir-dil ilişkisini açıkladıktan sonra, konuyu örneklendirir: “Buradan da, hemen, son yazdığım bir şiirin (İbn-i Hacer Heytemi’ye Göre Bir Ulunun Hayatı Üstüne Konuşmalar) bende nasıl oluştuğuna geçmek istiyorum: Böylece hem yukardaki düşüncelerimi bağlamak, hem de bu yazının konusuna gelmiş olacağım. Söz konusu şiir, İbn-i Hacer Heytemi’nin yazdığı: İmam-ı Azam’ın Menkıbeleri adlı bir kitaptan çıkmıştır. Elbette bu kitabı da öbürleri gibi dili, anlatısı için aldım ve öyle okudum.”[xxx] Buna göre İlhan Berk, İmam-ı Azam’ın Menkıbeleri adlı kitabı okumuş, bu kitapta altını çizdiği satırları defterine geçirirken küçük müdahalelerde bulunmuştur. İlhan Berk’in bu yazısı, onun şiir oluşturma yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgi sunmakla birlikte, dini literatürle olan irtibatının niteliğini de gösterir.
İlhan Berk’in, çok fazla olmamakla beraber, tasavvufî terminolojiden de haberdar olduğunu söyleyebiliriz. Zira, Şairin Toprağı adlı kitabında yer alan “Ahmet Yesevi”yle ilgili bir paragraflık anlatıda, mutasavvıfın hayatını, dahası geçim yollarını anlatmaktadır.[xxxi]



[i] İlhan Berk, Logos, YKY, İst., 1996, 61 s.
[ii] Age., s. 11.
[iii] İlhan Berk, Aşk Elçisi, Arda’s Yay., İzmir, 1996, 239 s.
[iv] İlhan Berk, Poetika, YKY, İst., 1997, 58 s.
[v] Age., s. 31
[vi] İlhan Berk,  El Yazılarına Vuruyor Güneş, YKY, 2. Bas.,  İst., 1997, 210 s.
[vii] Age., s. 27.
[viii] İlhan Berk, Şairin Toprağı, Simavi Yay., İst., 1992, 150 s.
[ix] Age., s. 40.
[x] El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 83-84.
[xi] Age., s. 84.
[xii] Age., s. 73.
[xiii] Age., s. 115-116.
[xiv] Age., s. 118-119.
[xv] Age., s. 121-122
[xvi] Age., s. 122-123.
[xvii] Age., s. 162-163.
[xviii] İlhan Berk,  Kanatlı At, YKY, İst., 1994, 185 s.
[xix] Age., s. 158.
[xx] İlhan Berk,  İnferno, YKY, İst., 1994, 171 s.
[xxi] Age., s. 132.
[xxii] Kanatlı At, s. 129-130.
[xxiii] El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 171.
[xxiv] Şairin Toprağı, s. 40.
[xxv] İlka’nın kimliği için bkz. El Yazılarına Vuruyor Güneş, s. 75-76.
[xxvi] Age., s. 72-73.
[xxvii] Age., s. 169.
[xxviii] Age., s. 208-209.
[xxix] İnferno, s. 81.
[xxx] Şairin Toprağı, s. 41. İlhan Berk’in bahsedilen kitaptan aktardığı cümlelerden birisi de şudur: “Ve bir rekâtta Kuran’ı baştan başa okurdu”. (Bkz., Age., s. 42).
[xxxi] Age., s. 62.

7 Mayıs 2019 Salı

YAŞAMALARI YASAKLAMALARDA

ve şimdi, kanına katılan laciverdî zehri unutmadan...
ve şimdi,
unutmadan
kollarına ve boğazlarına takılan küfrenk kelepçeleri...

ve gümbür seslerle
tatlı şarkılar, güçlü şarkılar, şeker şarkılar söylemelerinin
elinden alınmasını
unutmadan, şimdi...

(ama unutmadan-ama unutmadan-unutmadan)

o dopdolu, o sevecen, o duru, o doru yaşamaların yaşatılmamalarını
şimdi, evet, unutmadan...

şimdi, evet. yürekleri avuçlara alarak
şimdi, evet. avuçlarla gülleri sarmalayarak
şimdi, evet. ağlamalarsız...:
                       ne kaçarak ölümlere
                       ne ölümlerden kaçarak

yaşamak
yaşamak
yaşamak...

İzmir, 1985

5 Mayıs 2019 Pazar

MAYIS AĞITI

Özcan Dönmez için.

taze ot kokusu geliyordu toprağından
bir mayıs sabahı gibi girişin vardı sonsuzluğa

şenlikti senin bir adın apaydınlıktı kâinatın
annenin ve babanın cemallerini özlemiştin sanırım

geçen günler geçmişti tahminim çıkmaktı muradın
ne kalmıştı şurada ramazanı bir daha görseydin

iftar vaktiydi seninle hayat iftihar vesilesiydin
Koşu Mahallesinin ikindi vaktiydi sarışın sesin

çimenler ve çiğdemler çitlembikler çaltılar şaşardı
bu işe ne derdi kâinat şimdi nasıl söylemeli ne demeli

göğe yükselen çamlara titrek yapraklı kavaklara
köyün güney yamaçlarına Burgaz dağının baharlarına

bıraktın nükteler üreten dilini yeşil gözlerini şimdi
pınarlar yas tutuyor niçin kestiler sularını hepsi

dağdan bir gürültü koptu bilmem duydun mu tam
seni koymuştuk arza emanet ederken Allah'a

kadeh kaldırdık seninle giderken bize son şakanı yaptın
ne mutlu sana geride şampiyon bir Galatasaray bıraktın

bıraktın evet bize ruhundan bir parça ve koşar adım gittin
kokuların hasını burun sızlamasını bir mayıs yasını bize bıraktın

Bursa, 5 Mayıs 2013