10 Şubat 2024 Cumartesi

GAZEL

kaçar en berrak ırmak durulur bellek kaçar
kur'an coşar dirilir ruh koşar kaçar

sırkanırsa nasıl bir tay kükrenirse şaha asıl
dağılır şamata bel'âm kaçar şeytan kaçar

oyuncakçı oymakçı uluyan şarkılara şakşakçı
olan her bir surata atılan şamar kaçar

hakaret bin bin gelse de zulmün ağından
dualar uçuşur bizden de dayan kaçar

aleyhillâne tağut küffar taş kafalar kaçar
kaçmaz kaçar kaçmaz kaçar kaçmaz kaçar

Nevşehir, 1994

9 Şubat 2024 Cuma

CİNAYET BİLİMLERİNE GİRİŞ YÖNTEM VE TEKNİKLERİ

 "Sen otur. Başla yazmaya. Hemencecik şimdi. Zaman yitirme. Haydi, hemen!"

Adı neydi bu sözleri söyleyen dostun? Unuttum mu yoksa?

"Cinayet Bilimlerine Geriş Yöntem ve Teknikleri. Zaman yitirme. Araştırma yapmana da gerek yok pek. Yaşadığın olaylar bile yeter aslında. Ben de çalışmalarında yardımcı olurum."

Ferit. Tamam, bu bizim Ferit'ti. En sevdiği türkü?!. Amaaan, bende... Sırası mı türkünün?

"Çakan, dedi, vallahi böyle Çakan! İnan olsun dalga geçmiyorum. Beni belki ciddiye almıyorsun... Öyle ya beni bugüne değin ciddi bir kişi olarak tanımadın ki... Haklısın. Fakat şu an haklı olan benim. Sen kafanı kullanmıyorsun... Yineliyorum bak... Sevildiğini bil dostum... Severim seni, bilirsin. Hemen başla, zaman geçirme..."

Hiç de bu denli ciddi görmemiştim onu.

"Tez hazırlar gibi hazırla dostum. Cinayet Bilimlerine..."

Çayımızı içip hemen kalkmıştık kıyı çayevinden.. Yontu alanına çıkan yoldan yokuş yukarı yürüyorduk.

"Marksist mişsin sen de..."

"Bilmem, değilim sanıyorum."

"Öyleyse niye çok sıktı canını, o öğretmenin görev dışı edilmesi?"

Yanıt veremedim bir süre. Sonra, "Hemen o değil ki işinden edilen. Bir çok insan var. Bunu sen de biliyorsun. Sadece bizim okuldan atılanların sayısını anımsasana. Tabii ki çok üzüldüm öğretim üyemiz Sezen Hanım'ın atılmasına... Ama üzgünlüğüm salt ona değil. Niceleri var daha, niceleri, niceleri..."

Ses tonuma bakıp sinirlendiğimi sandı. Oysa hakimdim kendime. "Yahu sen de hemen sinirlenirsin." dedi. Sustum, yanıt vermedim.

Yontu alanına çıkarken hemen köşede bulunan kitap satımevinin vitrinine baktık. Vitrindeki kartona yazılmış ilanda kitapların iki yıl önceki ederleriyle satıldığı yazılıydı. Sanki basım tarihleri eskiydi kitapların. Yahut bir nedenle yıpranmışlardı. Öyle ya vitrindekilerin tümüne yakınının kapakları solmuş, sararmıştı.

"Bak, dedi, işte onun kitapları." İki kitabı gösteriyordu: "Güvercinin Kanatlarıyız Biz" ve "Çocuklar Yolcularım". İkisi de şiir kitabı. "Var mı sende bunlar?" diye sordu. "Var." yanıtını verdim. "Alabilirsin diyecektim de." dedi.

Öyle ya, olmasaydı alabilirdim.

"Bende bir değişiklik gördün bugün değil mi?" diye sordu. "Ciddiliğimi?!."

Evet anlamında başımı salladım. 

"Aslında ben böyle olmam, bilirsin. Bugünkü ciddiliğimin nedeni senin üzgünlüğünü bilmem. Hani nasıl desem, sen çok severdin onu. Gerçi..."

"Sadece ben, öyle mi?"

Sürdürdü konuşmasını: "Oraya geldim işte. Gerçi hemen sen değil, ben de severdim, başka öğrenciler de. Sevmeyen de vardı doğal olarak. Anımsattığım için özür... Soruşturma açtıran Akın.... Ve çevresindeki üç beş..."

Sustuk bir süre. Yürüyorduk. Alanın ortasından geçiyorduk. 

"Sen, dedim bu kez ona, sen beni neden şu kitaba zorluyorsun? Neydi o, Cinayet Bilimlerine Giriş bilmem nesi..."

Güldü. Hızlı hızlı konuşmaya başladı. "Biliyorsun ciddiyim bugün dostum... Sanma ki gayri ciddilik yaptım. Sanma... Yalnız, ciddiliğimi gölgeleyen bir şey var sanki?!. Biliyor musun, mizah yaparken düz konuşurum; ne imgesel ne de şifreli... Ciddi olduğum zamanlarsa tam tersi. Ben sana bu önerimle başka bir şeyi söylemek istiyordum. Doğal sayıyorum, sen anlayamayacaktın benim kastımı, niyetimi... Yani tek yanlı kalması doğaldı söylediklerimin..."

"Neydi söylemek istediğin?" 

"Sen, dedi, hayli sinirlisin. Akşamdan beri, televizyonda verilen haberden beri sinirlisin. Ben de sinirliyim ama seninki kadar değil."

"Evet, uzatma!.."

"Uzatmıyorum. Ben kimsenin kötülüğünü istemem. Tadınıysan şimdiye değin, tanıdın. Senin de kötülüğünü istemem, başkasının da... Düşün, hiç seni yanlış bir şeye yönlendirir miyim? Bunca işlenen cinayet varken seni niye cinayet işlemeye yönlendireyim. Zaten cinayet işleyenler işledi."

"Sözü uzatacağına ne diyeceksen de, haydi, söyle!.."

"Cinayet Bilimlerine Giriş Yöntem ve Teknikleri adlı kitabı yazmak için sen..."

"Durumun acılığını unuttun galiba."

"Hayır, unutmadım. Canalıcıların bilip gittiği yönü temizle düşüncende önce. Ve eylemlerinde... Gel sana bir şiir okuyayım. Gel benim yoksulevime, gel şiir içelim, gel. Gel, sinirlerimizi kovalım ve ne yapabileceğimizi konuşalım önce..."

İzmir, 1984

4 Şubat 2024 Pazar

GÜZ GÜNEŞİ

Gözümü güz güneşi etmiş sanki istila
Beyaz bluz üstünde vişne rengi bir hırka
Putusun heykelisin adeta Frenk ülkesinin
Esirinim efendim neyin olayım daha
Kırarım rekorunu enin ve inlemelerin

Ank., 4 Şubat 2024


2 Şubat 2024 Cuma

ÜTOPİK ŞAMBALİ

Şambali. Yer misiniz şambali? Sever misiniz?

Ben bayılırım. Ama bu kentte şambalici azdır. Şambali satıcısı yani. Her zaman bulamam bu yüzden. İstediğim zaman alıp yiyemem. 

Ama simit! Canım be! İstediğim zaman... İstemediğim zaman da... Adım başı simitçidir benim kentim. Olmadı bu söz. Adım başı simitçidir benim ülkem!

Aslında bunları yazmamalı, bu öyküye başlamamalıydım. Cebimden kalemimi çıkarmamalı, önüme öykü defterimi açmamalıydım. Daha öncesi var. Bazı şeyleri düşünmemeliydim. Daha öncesi... Okuma yazma bilmemeliydim. Neyse, başlamış bulundum, bitireyim.

Peki, bitireyim öyküyü. Fakat şu anda soğuktan -kışın ortasında sobasız bir evde soğuk olur mu olmaz mı? Camları da kırıksa, vuu vuu yapıyorsa rüzgar dışarda- akan burnumu temizlemeliyim. Sonra öyküyü kaldığımız yerden sürdürürüz.

Dündü. Ayşe, dedim -Ayşe biricik sevgilimdir- sana şambali ısmarlayabilir miyim? 

Bu yalan. İnanmayın. Bir kere olay dün değildi. Sonra ısmarlayabilir miyim diye sormadım kimseye. Sonra biricik sevgilim Ayşe'yle henüz tanışmadık. Bakış kuşu sularındayız daha. Ve dün ayrıca pazardı. O doğum yeri olan kasabaya gitti. Okul yoktu pek tabii. 

Öyleyse bu iş burada yatıyor. Öykü bitiyor öyleyse...

Şu "öyleyse" olan koşul sözcüğünü söylerken içimden bir şeyler "cız" etti. Yazacaksın dedi kesinkes yüreğim. Olur mu yazmamak dedi. Buraya değin gelmişken, getirmişken sözü. 

Bakın dostlarım, -Ben yirmi yaşında bir gencim. Kusura bakmayın, bazılarınızla yaşıtım, bazılarınızın ağabeyi. Bazılarınız da benim büyüğümsünüz.- dinliyorsunuz şimdi beni, değil mi? Evet dediğinizi duyuyorum. Aranızdan üç beşiniz "Hayır, seni dinlemiyoruz, senin yazdıklarını okuyoruz." dedi ama bakmayın siz onlara. 

Bakın şimdi. Şu anlatacaklarım yalan değil. Şambaliyle ilgili gene. Ama doğrudan doğruya şambali değil konum. Simit mi? O da değil... Görürsünüz şimdi. Anlatayım.

Nazım Hikmet'in Kemal Tahir'e azdığı mektupları okuyorum. Nazım, "Zaman oluyor ki dünyaya bir tek mitralyöz kurşunu olarak gelmediğime kızıyorum." diye yazıyor bir mektupta. Gerçeklere -hapiste olduğu için yeterince yakınlaşamadığı gerçeklere- daha bir sadık kalmak için yazıyor bunu. Sonra beton bir binanın çivisi bile olabilse bunu kanıksayacağını belirtiyor. Kuşkusuz bu bir düşlem. Nazım Usta da olamaz kendinden başka bir şey, ben de olamam. Eskiden, daha düne kadar ben de düşlemliyordum: Demirden ya da çelikten öldürücü bir madde olsam da... Ama son günlerde düşüncem değişti. Bir kurşun olsam yüzde yüz bir Amerikan askerinin silahında olacağım. Şili'de, Nikaragua'da, Güney Amerika'da, Asya'da, Avrupa'da, Afrika'da... Savaş uçağının herhangi bir parçası olsam, aynı şey... Savaş araçlarını bırakalım, herhangi bir demir parçası olsam, yüzde yüz onların bankalarını, bankerlerini, şirketlerini koruyan binalarda kullanılırım. Yani, Nazım Hikmet'in düşündüğü gibi demirimsi bir madde olmak -bu olası değil ama- böyle bir şeyi düşlemek bugün saçma geliyor bana. Dinliyorsunuz değil mi? Anlıyorsunuz değil mi?

Sürdürüyorum.

Güleceksiniz şimdi! (Haydi gülün, ne duruyorsunuz? Mutlaka komik bir söz mü söylemem gerek?) Belki de gülmeyeceksiniz! Neyse, siz bilirsiniz; sonuçta sizi güldürmek için yazmıyorum şu satırları...

Saçma bulacaksınız dün gece düşlediklerimi.

Dün gece şu an oturduğum yeşil, sünger kaplı sandalyemde oturuyordum gene. Dışarsı soğuk sayılmazdı bugünkü gibi. Arka arkaya, ikişer, bilemedim üçer dakika arayla tam sekiz tane satıcı geçti kapımın önünden. Satıcıların sesleri odamda çınlarken ben, o satıcıların sattıkları mallardan olmayı düşlüyordum. Saçma değil mi? Bence düşlemlenen şeyler saçma değildir. Düşlem olduğu için bu da saçma değil öyleyse.

Beş simitçi, iki şambalici, bir de ekmekçi. Tam beş kere simit, iki kere şambali, bir kere de ekmek olmuşum demekki. 

Bana kalsaydı sekiz kere şambalici olmak isterdim. Elimde değil ki benim. İpler elimde değil ki.

Eğer ipler benim elimde olsaydı, şu yaşadığım günler için diyorum, şambalici olurdum. Ankara'da bir de. Büyüklerimizin tabaklarına otururdum. Onlar beni yerdi. Doğal ki ben zehirli olurdum. Kendi içime zehir katardım. Öldürürdüm onları. Sonra Avrupa'ya, Amerika'ya giderdim. Dünyayı pisleten bütün yaratıkları temizlerdim. Bir şambali olsaydım, bir de ipler bende, şambalinin elinde olsaydı. Ah, neler olurdu. Yeni bir dünya yaratırdım. Sevgi dünyası, dostluk dünyası, barış dünyası, özgürlük dünyası...

Yok yok... Saçmalıyorum ben. Hiçbir şey olamam. Olsam bile bir şambali, kentin en işlek fakat en kirli sokaklarında satılırdım. Hem kim bilir, şambali mi olurdum, simit mi? Belki ekmek, belki yumurta, belki pırasa, belki şarap...

Bir insan olan beni, kuşa çevireceklerinden kuşkum yok. Sizi de çevirecekler eminim bir şeylere...

İzmir, 1984

21 Kasım 2023 Salı

ŞAİR TAYYAR TIRPAN'I TIRPANLAYANLAR

80'li yıllarda Oluşum ve Yarın gibi dergilerde dinamik şiirler yazan, tercümeler yapan bir şairdi Tayyar Tırpan. Aynı dergilerde şiir yazan bugünün şişirilmiş bazı isimlerinden, örneğin Ahmet Telli, Ahmet Ada, Hüseyin Alemdar, Haydar Ergülen, Adnan Azar, Ahmet Günbaş, Veysel Çolak, Akif Kurtuluş, Enver Ercan, hatta toprağı bol olsun Ahmet Erhan’dan daha fazla gelecek vadediyordu.

Peki Tayyar Tırpan’dan geriye ne kaldı, merak eden oldu mu? Maalesef…

Eğer meraklı birisi olsaydı, mutlaka şairliği gündeme gelir, adına törenler düzenlenir, yarışmalar açılırdı. Ama nedense unutuldu, unutturuldu.

Tayyar Tırpan’ı bizim gündeme getirmemize gerek kalmazdı. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla, dünyalarımız arasında uçurum vardı.

Peki, onun dünyasına, düşüncelerine, hayat algısına, dünya görüşüne, her neyse işte, ortak olanlara ne demeli?

Vefalı birileri olsaydı birlikte yola çıktıkları, yoldaşlarına sahip çıkarlardı. Demek ki vefaya kapalı bir yol arkadaşlığı var ortada, onlarda vefaya geçit yok.

Her neyse, biz Tayyar Tırpan’ın izini sürelim. İşte mezun olduğu lisenin andacında bir kaç paragraf...

3-H - Tayyar TIRPAN - Yıllık Yazısı

Dünyada tüm gerçeklerin üstünde gerçek sevgidir. İyiliktir. Mutluluk ancak başkalarıyla paylaşılan iyilikler ve sevinçler sonucunda elde edilen soyut bir kavramdır. Sakın size Tolstoy'dan bir parça yazdık kanısına varmayın. Okuduğunuz cümleler sadece 3-H sınıfının arka sıralarına yerleşerek iyiliğini sağa sola oradan, daha geniş bir açıdan, daha kolay ve eşit dağıtıldığını öne süren Tayyar'a aittir.

Tayyar, lise hayatında ortaokulda bildiğimiz uçarılığına, sporculuğuna son vererek yüz seksen derece bir rota sapmasıyla kendisini kitaplara. Gazetelerdeki fikir yazılarına ve T.R.T. deki haberler ile açık oturumlara adamıştır. İnsanlarla mücadele etmeyi çok seven bu büyük düşünürümüz bu yaşına gelinceye dek birçok kişinin fikirlerine yön vererek, onlardaki cevherleri gün ışığına çıkarmış ve böylece felsefesinin büyüklüğüne benliğini biraz daha fazla inandırmıştır.

Bu çok yönlü arkadaşımız, topluma dönük fikirleri ile dikkati çektiğinin yanı sıra müzikle de yakından ilgilidir. Daha önceleri bu konuda faal olmasına karşın, şimdi sadece uzaktan dinlemekle yetinir.

İlerde tüm güzel emellerini gerçekleştirebilmesi bu arkadaşımız için en büyük dileğimiz.”

Tayyar Tırpan’ın bazı emelleri gerçekleşmiş. Mesela, şiirde iyi bir form yakalamış. Gençlik yıllarının siyasî örgütlerinden birisi olan İGD’nin protest yayın organı Yarın’da şiirleri yayımlanmış: “Nereden Nereyeler” (S. 3, Kasım 81, s. 48), “Sonbahar Gölgeleri” (S. 14, Ekim 1982, s. 18). “Nereden Nereyeler” adlı metninden bir kaç dize sunalım bir de:

"Geriye bakınca

Nereye

Kimlerin ardı sıra akan bir ırmak

Çakıl taşları dikenler yaz çiçekleri

Ne çok ne acılardan bir durak

Bir sancıyı paylaşıyor artık

Bir resim puslu bir sabah

 

İncileri nerden bilirdik

Zümrütleri

Parlatılmış gümüş kaşıkları

En şenlikli ilkyazlar

Coşkun mor denizler

Gençtik çocuktuk delikanlıydık"

Sadece Yarın’da değil, Nisa Kadıbeşegil’in Ankara’da yayımladığı Oluşum dergisinde de görünmüş Tayyar Tırpan. Oluşum’un 1981’deki nüshalarının birsinde “Her Hangi Bir Esrik Sabah Gibi” başlıklı metnini yayımlatmış…

Başka yerlerde de görüyoruz Tayyar Tırpan’ı. İzmir konulu bir antolojide. İzmir BŞB Kültür Yayınları’ndan çıkan Şiirin Adı İzmir (Derleyenler: M. Kadri Sümer, Ahmet Günbaş; İzmir, 2008, 248 s.) adlı antolojide…

Onun, Memet Fuat editörlüğünde yayımlanan Kısa Öyküler (Adam Yay., İst., 1996) adlı antolojide ise bir tercümesi var: Vasili Şukşin’in “Acı” başlıklı öyküsü...

Tayyar Tırpan’ın edebî faaliyetlerini araştırırken başka bir kayda rastladım. İşte o kayıt, 6 Ocak 2007 Cumartesi günkü Cumhuriyet gazetesinde yer alan ve eşi ile çocuğunun verdiği küçük bir taziye:

TAYYAR TIRPAN Daima kalbimizdesin. Seni unutmayacağız... AİLESİ Eşi: N…. Tırpan, Oğlu: T……. Tırpan

Bu kadar… Sonrası yok… Ölüm… Unutuluş… Yok kabul ediliş… Vefasızlık…

Resmiyetin edebiyatçılarını, şairlerini insani değerlere yabancılaştıkları için neden sorgulamayalım? Onların rejimleşme uğruna dip yapmalarını, alçalmalarını niye gündemimize almayalım?  

Bu onların şiire de yabancılaşması, hakikate körleşmesidir aynı zamanda.

Tayyar Tırpan’ın yukarıya bir bölümünü aldığımız şiiri şöyle bitiyor: “İmgelerden toz duman olmuş bir yürek/hepsi bu

Bu yüreğin ağırlığını çekecek şair kaldı mı Türkiye’de? 

Bursa, 7 Kasım 2013 

(İlk kez yayımlanıyor. 21 Kasım 2023)

17 Ekim 2023 Salı

BEDRAN YOLDAŞ YAZDI: “O HALDE İSYAN”

Cevat Akkanat, son yıllarda peş peşe yayımladığı şiir kitapları ile öne çıkıyor. İşte birkaçı: Hasılı Memlekette, Post Ah, Gülümse Kulübü, Şanlı Şarkı, Kabuk, Lirik Paramparça, Kovgun İsa Türküsü ve O Halde İsyan…

Denilir ki, şair yaşadığı çağın olumsuzluklarına muhalif olandır. Dara düşenin, zulme uğrayanın, mazlumun çığlığına kulak kesilip sesine ses olmaktır şairlik.

Şairin düsturu olmalı olumsuzluklarla mücadele etmek.

Kelimeleri eğip bükmeden ama usulca ve yerinde kullanarak, düşüncesini damıtarak aktarmalı şair.

Denizlerden, ağaçlardan, kuşlardan ve aşktan da bahsetmeli. Coğrafyasının iyi ve kötü yönlerinden de.

Dümen suyuna göre gitmemeli egemenin; bildiklerini daima dosdoğru söylemeli, çatır çatır. Geçmişten ve gelecekten dersler/çıkarımlar yapmalı.

Şair; her bakımdan ezber bozandır aynı zamanda.

Şair, şiirin peşinde yılmadan, yorulmadan mütemadiyen koşan adamdır. Tarihe ışık tutandır.

Dertlenen, sorunları kendine iş edinendir.

Bu minval üzerine son dönemde yayımladığı şiir kitapları ile dikkatleri çeken şair Cevat Akkanat, KDY’den yayımlanan 15. Kitabı olan O Halde İsyan ile toplumdaki çarpıklıkları, kamu rejimindeki olumsuzlukları ve toplum ve kanaat önderlerinin nahoş davranışlarını yoğun bir şekilde eleştiren şair; mazluma da ses olmaktadır.

Sessiz yığınların sesini duyurmaya çalışan şair:

halkın

sessiz

çığlığı

ankara duy bunu” (s.10) diyerek feryat etmektedir.

 

“Başkent Jandarma Karakolu” adlı şiirinde de başkentte seslenerek:

başkent

niye küçüldün sen böyle

zalim diyorlar sana

ahaliye zulmediyorsun” (s. 11)

 

Zalime ve kötü egemenlere karşı mazlumların yanında yer alarak kararlı bir duruş sergilemiştir. Yanlışlara, haksızlıklara, olumsuzluklara, kötülüklere karşı halk kesimlerinin sözcülüğüne soyunmuş, onların hakkını arama temsilciliğine adanmış bir duruşu sahiplenmiştir.

Şair özellikle zulmün payidar olamayacağına vurgu yaparak:

 aklın varsa vazgeç zulümden başkent” (s. 12) der.

 

Bir taraftan bir zamanlar Mamak cezaevinde yaşanan olumsuzluklara dikkat çekerken, bugün Mamak’ın türkülerde kaldığına işaret ederek yerini Sincan’a terk ettiğine atıfta bulunur:

mamak türküsü’ydü bir zamanlar öldü

oldu adı özgürlüğün sincan şimdi” (s. 15)

 

“Tekerrür Türkiye” başlıklı şiirinde Türkiye tarihinde yaşananları özetler:

“…

istiklal savaşı neymiş ki yaşasın

istiklal mahkemesi daha kanlısı

ilk değil katakulli altmışların başında

mizaha beş çeker bebek köpek davası

yetmişleri yaşadık ağır aksak çocukluk

savdığımız bir bela 71 muhtırası

okumuş cahilleri asmalıydı darbe-gû

suratımıza indi bir sağdan bir soldan sopası

doksanları sormayın bin yıllık zulüm

el ele kırdığımız başörtüsü kotası

milenyumda türkiye yeni vesayet çağı

balyoz idi evveli yedik “bylok zokası”

ne afrin tafrası ne soçi uzlaşması

“tarih” demişti âkif: “hiç ibret alınsaydı”… (s. 16)

 

Şu dizelerde ise muktedirlerle halk arasında yaşanan derin uçurum ve örülen kalın duvarlara vurgu yapar şair:

demir kazıklar çakılı

duvarların üzerleri

tel örgüler gerili

yargıçların evleri” (s. 24)

 

Şairlerin görevlerini vurguladığı bir şiirinde ise şöyle der:

şairler için işte şık

bomba olmalı canlı

söz bombası pek tabii

geri bildirim topları…” (s. 35)

 

Kitapta yer alan toplam 46 şiiri iki ana başlık altında toplamış Akkanat. Birinci bölüm “Devlet Tiyatrosu” adını taşıyor ve 25 şiiri içeriyor. “Epik Sinema” adlı bölümde ise 21 şiir yer alıyor.

O Halde İsyan diri şiirlerle örülü. İşte onlardan birisinde şöyle diyor şair:

adımlarınız yeri

göğü inletmeli

 

korkunun solsun

bet benzi

 

kaplasın şarkınız

başkentleri

 

sesiniz Sakarya’yı

yeniden gürletmeli” (s.


Gerilim, baskı, zulüm ticaretinden zehir ikram edenlere karşı diri duruşu yüklenmek istiyor musunuz? İşte O Halde İsyan bu duruşu yüklüyor…

(O Halde İsyan, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, İst., 2023)

 


İBRAHİM ERYİĞİT YAZDI: "O HALDE İSYAN"


1980'lerin ortalarında yazdığı Tan Tan Traska ve Kovgun İsa Türküsü kitaplarıyla 12 Eylül sonrası sosyal ve bireysel psikolojiye ve 90'larda kaleme aldığı Kara Oyun ve Nasılsınız? Kitaplarıyla da bu yılların oligarşik karanlıkları karşısında direnen insanın tepkilerine ve halet-i ruhiyesine dair tanıklıklarını ortaya koyan Cevat Akkanat, son yılların psikososyolojisini Hasılı Memlekette, Şanlı Şarkı, Gülümse Kulübü, Post Ah, Kabuk, Lirik Paramparça gibi kitaplarıyla şiirleştirmişti. O Halde İsyan, bu son grup kitaplarla aynı duruşu sergiliyor. Bunu, adı geçen kitaplarda, şiirlerin altına konulan tarihlendirmelerden anlamak kolay. Fakat bundan daha önemli olan delilimiz, bu kitaplardaki şiirlerin ortak duyuşlar ve dokunuşlar barındırmalarıdır.

Cevat Akkanat’ın 17. şiir kitabı olan O Halde İsyan’da toplam olarak 46 tane şiir yer almaktadır. Kitapta yer alan şiirlerdeki kendini hemen ele vermeyen imgelerin çağrışımları üzerine ciddi kafa yorulduğunda, kitabın adının rahatlıkla Ohalde İsyan olarak da okunabileceğinin mümkün olduğu görülecektir. Şiirlerin geneline hâkim olan ironik dil ve muhalif duruş, şairin kıvrak dil kullanımı ve kelimeleri adeta şekilden şekle sokma becerisiyle birleştiğinde, ilk okunuşta çok basit bir şiir gibi görünen herhangi bir şiirin, çok derin felsefik çıkarımlar barındırdığı gözlerden kaçmayacaktır.

O Halde İsyan, Devlet Tiyatrosu ve Epik Sinema adlı iki bölümden oluşmaktadır. Şiirlerin çoğu ilk okunuşta her ne kadar bireysel sıkıntıların birer dışavurumu olarak görünse de, her bir şiirde toplumsal duyarlığın ön planda olduğu gözlemlenecektir. Çoğunlukla lirik söylemler içeren şiirler, ironik dilin avantajlarından yararlanarak kendiliğinden akan bir ritim ve sesle başarılı bir biçimde örtüşmektedir. Bu arada, kitapta yer alan şiirlerin 2017-2021 yılları arasında yazıldığını belirtmek istiyorum. O Halde İsyan’daki şiirler yüzeysel okunduğunda, ilk anda sanki bir çırpıda yazılmış gibi bir izlenim uyandırabilir okuyucuda. Burada şairin gözlem yeteneğinin derinliğine ve gözlem sonucunu şiire dönüştürmedeki ustalığına, onu yakından tanıyan biri olarak dikkat çekmek istiyorum. Genel olarak, çok kolay yazılmış izlenimi veren şiirler, aslında çok emek ve birikim barındıran şiirlerdir. Örneğin, Sakarya Caddesinde başlıklı şiiri bu anlamda ele alalım:  aşkınız kadar çocuklar / aklınız gitmeli ileri // yüreğinizin dansı / itmeli tetiği geri // adımlarınız yeri / göğü inletmeli // korkunun solsun bet benzi // kaplasın şarkınız / başkentleri // sesiniz sakarya’yı / yeniden gürletmeli // okuyalım ırmak gibi / cadde boyu bu şiiri” (sy: 62). Öncelikle, her şiiri içinizden değil de sesli olarak okumanızı öneririm. Bu şiir yüzeysel olarak okunduğunda, ilk anda, sanki çalakalem yazılmış gibi bir his verebilir size. Şimdi her kelimeyi sindire sindire gür bir sesle okuyalım. İki okuma arasındaki farkı yaşadınız değil mi?

Kısa Türkiye Tarihini bir de Akkanat’tan okumayı öneriyorum. Tekerrür Türkiye adlı şiiri olduğu gibi alıntılıyorum: “ne diyecekti orhan veli şiirinde ‘cımbızlı’ / ‘ne atom bombası/ne londra konferansı’ // istiklal savaşı neymiş ki yaşasın / istiklal mahkemesi daha kanlısı // ilk değil katakulli altmışların başında / mizaha beş çeker bebek köpek davası // yetmişleri yaşadık ağır aksak çocukluk / savdığımız bir bela 71 muhtırası // okumuş cahilleri asmalıydı darbe-gû / suratımıza indi bir sağdan bir soldan sopası // doksanları sormayın bin yıllık zulüm / el ele kırdığımız başörtüsü kotası // milenyumda türkiye yeni vesayet çağı / balyoz idi evveli yedik ‘bylok zokası’ // ne afrin tafrası ne soçi uzlaşması / ‘tarih’ demişti âkif: ‘hiç ibret alınsaydı’...” (sy:16).

O Halde İsyan’daki çoğu şiirin isimlerinin ilginçliğine ve çağrışımlarına dikkatinizi çekmek istiyorum: Uhur Nıklah (tersinden okuyalım: Halkın Ruhu), Kızlarda Özel Hareket Olma Sevdası, Ysjhfhxuldu Geçidi, Vigilanteler Komitesini Tahkir, Ayyuk Gazeli, Adalet Sarayı Beton Bariyerinde Oturan Kıza Şiir, Şair Zibidi,  Statüko Şairleri İçin Negatif, Marc Augé’nin Bileşik Figürü, Kral K/Öle, Wonderland ve Zor Zar,… gibi şiir başlıklarının, okuyucusuna, kitaptaki şiirlerin içerikleri hakkında biraz fikir verebilir kanaatini taşıyorum.

Akkanat’ın sadece bu kitaptaki şiirleri değil, daha önce yayımlanmış kitaplarındaki şiirleri okunduğunda, çoğu okuyucu kendisinin kelime dağarcığının ne kadar kısır olduğunun farkına varacaktır. Örneğin, tehzil kelimesinin anlamını, bırakın okuyucuyu, çoğu şair bile bilmiyor olabilir. Burada, Akkanat’ın Tehzil başlıklı şiirinden söz etmek istiyorum. Dilimize Arapçadan geçmiş olan tehzil kelimesi, hezel sözcüğünden türetilmiştir. Hezel, şaka ve nükte anlamına gelirken, tehzil, alay etmek demektir. Hezl, aynı zamanda bir nazire türüdür. Gazel ya da kaside türündeki bir şiirin başka bir şair tarafından mizahi bir şekilde yeniden yazılmasına tehzil denir. Asıl adı Alâeddin Ali olup, Sâbit mahlaslı şaire ait olan,  Şeb-i Yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir / Mübtelâyı gâma sor kim geceler kaç vakit” (Yılın en uzun gecesinin hangi gece olduğunu müneccimler ile takvim düzenleyenler bilemezler / Onun hangi gece olduğunu ancak gama tutulmuş olan bilir) beytinden hareketle günümüzün çıkar ve şov peşindeki şairlerine ironik bir göndermede bulunur: “öyle körüklediler ki karanlığı bu ara / şeb-i yeldayı şölene çevirdi şuara / müneccimle muvakkıt şaşırdı: Nedir / müptela-yı gama bunca maskara?” (sy: 56).

Akkanat’ın şiirlerinde ses ve ritim paralel seyreder. Şiirleri dikkatli bir gözle okunduğunda, onun hem klasik şiire hem de modern şiire tamamıyla hâkim olduğu rahatlıkla görülür. Kısacası, gelenekle günümüz arasında son derece doğal bir köprü kurar. Bunu yaparken de yaşadığı zamanın, şehrin, ülkenin tanığı olarak, içinde bulunduğumuz sistemin olumlu ve olumsuz yanlarının topluma yansımasındaki sıkıntıları, acıları ve sevinçleri çoğunlukla ironik ve cesur bir dille şiirlerinde seslendirir. Şairin, Arazi adlı şiirini alıntılayarak yazımı sonlandırıyorum: “toplama kampı ülkesi / askeri mezarlıklar geometrisi / hazır ol’da duran mezar taşları silsilesi / güdük ve hileli geçmiş zaman nostaljisi / istikbali olmayan gelecekler gecesi / hükmü kalmamış facia mevzisi / mağrur şairlerin kötü şeysi / hayal gücü ve söylencesi / dağılır bir gün elbet sisi” (sy: 59).

[ O Halde İsyan, Cevat Akkanat, 64 sayfa, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, İstanbul ]