3 Eylül 2019 Salı

UZUN EŞEK OYNAYAMADIM FAKAT KISA YAZI YAZACAĞIM

Yıllardır “Uzun Eşek Kısa Yazı” başlıklı bir yazıyı kurgulayıp duruyorum kafamda. Sadece kafamda kurgulasam dert değil. Araştırmalar yaptım, notlar aldım bu müstakbel deneme için. Görünen o ki bu yazı hep müstakbel kalacak, bir türlü dünya yüzü görmeyecek…
Şimdi, herkesin bilmesi gerekir, benim asıl yandığım bu yazıyı yazamayışım değildir, bunu özellikle belirteyim. “Ya nedir?” diye sual edenlere el-cevap: Şu zamanımızda unutulmaya yüz tutmuş olan “Uzun Eşek” oyunu var ya, işte onu çocukluk yıllarımda hiç oynayadım ben. Büyüyünce ise oyun çağım geçmiş oldu. Geçmiş olsun!
Hayır, benim trajedimi oluşturan ne yukarıda adını verdiğim yazıyı yazamayışım ne de ahir ömrümde bir Uzun Eşek oynayamayışımdır. Şahsen acı hayat sahneleri içinde boğulup kalmamın ve yüzümün kederli bir hal almış olmasının sebebi, önüme her daim uzun eşeklerin çıkmış ve bu şekilde zulmetmiş olmalarıdır…
Bu zulümlerin bu memlekette hangi suretlerle tezahür edeceğini kestirebilirsiniz. Fakat unutmayın, haklarında öyle uzun boylu düşünmenin bir anlamı yoktur.
Bu yüzden, bu yazıyı kısa keseceğim. Böylece, müstakbel “Uzun Eşek Kısa Yazı” başlıklı denememi yazamamış, yahut bir kerecik bile “Uzun Eşek” oynayamamış olsam da, şu zavallı uzun eşeklerime küçük bir fiske vurarak kısa bir yazı kaleme almış olacağım.
Son bir hatırlatma, lütfen benim başlarını ezmeye teşebbüs ettiğim uzun eşeklerin cüce kimliği hakkında yorum yapmayın...

(İlk kez 23 Ekim 2008'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

GÜNEŞ TEPEDEYSE...

İvan Denisoviç’in Bir Günü’nde bizi şöyle bir sahneyle karşılaştırır Soljenitsin:
İçerisinde kar doldurup eritmek için kocaman bir kap getirdiler. Biri saatin on iki olduğunu söyledi.
- Öğle olmalı, dedi Şuhov, güneş tam tepede.
Eski kaptan karıştı konuşmaya:
- Güneş tam tepedeyse saat on iki değil, birdir.
Şuhov bunu anlamamıştı.
- Nasıl olur? Dedelerimiz ‘Güneş tepedeyse öğle yemeği yenir’ derler.
- O senin dedenin yaşadığı dönemde öyleydi. Ondan sonra karar çıktı, şimdi güneşin en yüksekte olduğu zaman saat birdir.
- Kim çıkarmış bu kararı?
-Kim olacak, Sovyet yönetimi!
Hayatî mahiyette pek çok sahneye sahip olan bu natüralist eserden, önemsizmiş gibi görünen bir diyalogu bulup çıkararak yazı konusu yapmamız garipsenebilir. Olsun varsın. Nihayet bir ezber bozum işiyle mükellef değil miyiz, katlanırız ilk andaki tuhaf mırıldanmalara…
Dikkat edilirse üstteki metinde bir konuyla ilgili iki ‘kabul’ arasındaki çatışma müzakere ediliyor. Güneşin anlık bir pozisyonu ile bağlantılı adlandırmaların münakaşasıdır anlatılan. “Güneş tam tepedeyken zamanı hangi adla ifade etmeliyiz?” sorusu büyük bir mesele olmuştur.
Bu, gerçekten büyük bir meseledir. En başta diyalogu bünyesinden çekip aldığımız itibari âlem (İvan Denisoviç’in Bir Günü romanı) için büyüktür. Mahkûmların zor şartlar altında yaşama mücadelesi verdiği bir kamp ortamında yaşanmaktadır çünkü zamanla ilgili uyumsuzluk. Zalim bir otoritenin dondurucu kış şartları içinde tasarladığı bu kampta zaman, standartların normal olduğu mahpushanelerden daha üst konumda müşahhas bir baskı aracıdır. Dolayısıyla zamana verilecek herhangi bir ad, aklı başında mahkûmun sağlığına her halükarda etki edecektir.
Bu çerçeveden bakıldığında, Sovyet yönetiminin zamana uyguladığı müdahale insafsızdır. Despot yönetimin, güneş tarafından işaret edilegelen vakti bir saat ötelemesi (itelemesi), alışılagelen zamana bağımlılığı (ezberi) varolan mahkûmlara yönelik bir işkenceye dönüşmüştür. Zaten bu müdahalenin tek maksadı zamanı bir işkence aleti olarak kullanmaktan ibarettir. Öyle ki, o coğrafyaya hükmeden bir güç olarak itiraz edilemez bir mevkide bulunan despot statik örgüt (devlet), zamana uyguladığı tecavüzle pek çok dengeyi sarsmış, fakat bundan en çok mahkûmlar etkilenmiştir. Ortaya çıkan karmaşık (anarşik) durum onların kimliğinde maddi ve manevi tahribatlar oluşturmuştur.
Fakat, tahribatların dozunu (etkisini) artıran asıl belirleyici mahkûmun bizzat kendisidir. Tek tek her bir mahkûmun öz duruşu, duyuşudur. Sözgelimi, bir ön kabule yaslanan, diğer bir ifade ile dedelerinin geleneğini takip eden ve onda ısrarcı görünen Şuhov, eski kaptan Buynovski’ye göre tahribata, hatta yıkıma daha açık görünmektedir. Şuhov’un susuşu ve zihnen çıktığı yolculuğu bu mağlubiyeti mi işaret etmektedir? Diyalog sahnesi şu anlatımla tamamlanıyor:
Kaptan teskeresini alıp çıktı, çıkmasa bile Şuhov’un tartışmaya hiç niyeti yoktu. Yoksa güneş de duruşunu kararlara göre mi ayarlayacaktı?
***
İnsanların yıkıntı zamanlarındaki edilgen cümleleriyle değerlendirmem. O kaos ve dengesizlik sürecindeki endişeleriyle insanları yargılamam. Bu yüzden, söz konusu durumun metnimiz içindeki somut örneği olarak, Şuhov’un güneşin geleceğiyle ilgili kaygısını masum bulurum…
Bu arada, Soljenitsin’den iktibas ettiğimiz metinde somut örneği olmamakla birlikte, hemen her an karşımıza çıkıveren kralcılara ne diyeceğiz?
Onlara, yani statükonun her bir ‘ayar’ına koşulsuz şartsız riayet edenlere, hatta bunu kendi menfaatleri hesabına kullananlara, bağlandıkları örgütün zalimliği oranında zalim diyeceğiz.  Ve tabii, insanlık karşıtı bir tutum sergiledikleri için hain ilan edeceğiz…
Peki, edebiyat dünyasında bu tipin yansımasını oynayanlara sözümüz yok mu?
Var:
Boşuna debelenmeyin, tepedeki güneş biziz, ne siz belirlersiniz bizim vaktimizi, ne de entegresi olduğunuz sovyetiniz!

(İlk kez 6 Ocak 2011'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır. Yazının son kelimesi değiştirilmiştir.)

28 Ağustos 2019 Çarşamba

KARA/NFİL

Van-Erciş yolunda taş ocağı
Allah'ın sanatı insanın sanatı
Elma bahçesi var orada bir kulübe var
İçinde senin sesin var çatısında bir yazı
İmdatı medetleyen karanfil yazı
seni zikrediyorum ah ne kara
nfil
kokuyor dünya ah ne kokuyor
çıkıyorum ey rabbim düşüyorum aşağı

25 Ağustos 2010

ÂKİF'İ PARÇALAMAK?!.

Parça ve bölümlere ayırmak, tasnif etmek, gruplandırmak, şemayla izah etmek, maddeleştirmek, ana hatlarını belirlemek… Bunlar, mevcut egemen eğitim mekanizmasının vazgeçemeyeceği hatalı usûller arasında sayılabilir: Daraltıcı, parçalayıcı,  kısıtlayıcı vb. yönleriyle ilk bakışta öğrenmeyi kolaylaştırıcıymış zannedilen bu şablonlar, sonuçta “düzene uygun kafalar” yaratmaktan öteye geçemiyor. Dar algılar, ufuksuzluklar, tek tip bakışlar, önyargılar…
Oysa, medenî eğitim dizgesi bilgiye “bütün” olarak bakmayı elzem bulmaktadır. Çok yönlü, etraflı, çaplı, farklı…
Kaçınılmaz olarak ilkinin ipine yapışmışların tahakkümüyle inliyor bilgi, ‘ekin’, safsata ortamları. Dikkat edelim: Bilim, kültür, sanat âlemleri değil!
Sözü uzatmayalım, henüz gündemi soğumamışken, Mehmet Âkif’le bağlantılı olarak benzeri yaklaşımlar sergileyen bazı olumsuz vakalara temas edelim…
İlki, bir ahmaklık vesikası. Sözüm ona siyasî bir aktörü (TBMM Başkanı) bahane edip Âkif üzerinden millete yönelik saldırılarda bulunacaklar. Cumhuriyet Gazetesi benzerini hep yapıyor. Fakat Âkif’i, dahası bir şiirini aynı maksatla haber konusu yapmalarına ne buyurursunuz? Külliyen akıl mazurluğu! 
Adı geçen gazetenin 28 Aralık 2006 tarihli nüshasındaki haber başlığı şöyle: “Fesli, sarıklı ‘sosyal’ şiir”. Bu şiir Âkif’in “Said Paşa İmamı” imiş ve Sayın Meclis Başkanı bu şiiri gençlere tavsiye etmiş. Haberi tezgâhlayıp basanlar, şiirden birkaç bölüm aktarmayı ihmal etmemişler. Fakat çap meselesi değil sadece, kasıt var işin içinde; festen sarıktan başka bir nesne görememişler…
Oysa bu şiir birkaç bakımdan önemli: O dönem sosyal manzarasını yansıtması, halk ile devlet adamlarının iç içe oluşu, yöneticilerin dürüstlüğü, toplum için yardımlaşma, verilen sözü yerine getirme…
Bunları kısaca metin üzerinden gösterelim: Şirin ilk bendi “Sultan Yalısı” (Saray) ve çevresinin tasviri olarak okunabilir. Âkif’in tasvirleri elbette güçlüdür ve ele alınan mekân bütün şaşaasıyla görünür kılınır. Bu arada halk “saflar” halinde saraya gelmektedir. İkinci bentte halkın niteliği gözler önüne serilir. Malum gazetenin haberi buradan ıkındırılmış: “Renk renk açmış o başlar, biriken mahşere bak:/ Fes, arâkiyye, sarık, yama, bürümcük, yaşmak,/ Taylasan, takke, nazarlıklı hotoz, âbânî, Mâvi boncuk, oyanın türlüsü, dal dal yemeni…”
“Devlet kapısı”nın herkese açık olduğu ve devlet adamlarıyla halkın iç içe yaşadığı tabloların aktarıldığı bölümler geride bırakılıp mevlide başlanılacağı sırada, “Üsküdar’dan gelecek” olan mevlîd-hanın törende bulunmadığı anlaşılır. Buna rağmen “İlâhî inşâd” başlatılır: “Gecenin kalbi durur; ürperir inler, cinler;/ Açılan pencereler, göz kulak olmuş, dinler./ O enîn karşıki sâhilden açılmaz mı biraz,/ Sûr-i mahşer gibi sesler çıkarır, şimdi, Boğaz/…”
Mevlid’in bitmek üzere olduğu vakitlerde Üsküdar’dan gelmesi beklenen mevlîd-hanın bir köhne kayıkla Saray’a ulaştığı ve Vâlide Sultan’ın azarlamasıyla karşılaştığı anlatılır. Tabii, mazereti vardır: Yoluna “Bir perîşan anayım, dağ gibi evlâd gömdüm”, “Sen benim yavrumu şâd et ki, rızâen li’llâh/ İki dünyâda aziz eylesin Allah da seni” diyen bir çaresiz kadının çıkmıştır. “Hâtunun sözleri divâneye döndürdü beni; Ne saray kaldı hayâlimde, ne sultan, ne filân”. Dikkat edilirse, bu bölümde Âkif, toplum için yardımlaşmayı, muhtaçlara iyilikte bulunmayı örneklendiriyor. Aynı zamanda, verilen bir sözü, ne olursa olsun yerine getirmek gerektiği de bir mevlid-hanın fiilleriyle ortaya konuluyor. İki müminin, mevlîd-han ile Vâlide Sultan’ın güzel ahlâklarının anlatımı şu beyitle biter: “- Hoca! Der Vâlide Sultan, beni ağlatma, yeter!/Yeniden mevlid otursun bize, da’va da biter.”
Âkif’in 1931 yılında Hilvan’da yazdığı bu şiir, kaynak haberdekinin aksine, sadece gençlere değil, bütün insanlığa ders olarak okutturulacak niteliktedir. Durum bundan ibaretken, sapıtmak, saptırmak hangi amaca hizmet eder? Kötü niyet!
Benzeri nitelikte olmasa da, Âkif ve eserleri hakkında yapılan çarpıtmalar sıkça çıkıyor karşımıza. Bunların sonuncusu Dücane Cündioğlu’ndan geldi. Önce 22 Aralık günü Ankara’daki “70 Yıl Sonra Mehmet Âkif Ersoy Bilgi Şöleni”nde, ardından 30 Aralık 2006 nüshalı Yeni Şafak’taki köşesinde…
Cündioğlu hem sempozyum bildirisinde, hem de gazete yazısında aynı anafikir etrafında dönüp duruyor. Âkif’in gerçek şiirleri “Hicran, Secde, Gece gibi gözlerden gizlenmeyi başarmış” şiirlerdir. Bir de, “resim arkası kıt’alar”ı varmış, Cündioğlu’nun “meftun olduğu”…
Yazısına “Asım’ın nesliymiş!” başlığını atma cesareti gösteren yazar, aklınca Âkif’i parçalara ayıracak. Oysa Âkif’in ne hayatı ne de âsârı parçalara bölünebilir. Tamamı yek vücuttur. Dolayısıyla, Cündioğlu’nun yazısında oluşturulmak istenildiği gibi, şiirlerini sosyal şiirler, bireyci şiirler şeklinde ayırmamız mümkün değildir. Aynı şekilde hayatını da dönemlere ayıramayız. O Osmanlı döneminde de aynı Âkif’tir, TC’nin kuruluş aşamasında ve hatta sürgünde de… Şu halde, onun Hilvan’da yazmak zorunda kaldığı Gece (5 Ocak 1925), Hicran (10 Ocak 1925) ve Secde (15 Ocak 1925) şiirlerini, en azından içinde bulunduğu sosyal çerçevenin dışına nasıl çıkarabiliriz? Üstelik bu şiirlerdeki genel havayı (Cündioğlu’nun ifade ettiği) “toplumsal vaazlar veren şiirleri”nden nasıl ayrı tutabiliriz? Meselâ, Safahat’ta arka arkaya sıralanan bu şiirlerle bunların hemen önünde yer alan Vahdet (Hilvan, 12 Ocak 1924)’i birbirinden nasıl ayrı tutabiliriz?
Yoksa Cündioğlu’nun bir bildiği mi var? Âkif’i yanlış yorumladığı ortada. Fakat bundan bir kasıt mı ummakta? Sözgelimi şu mısraları çıkmaz sokaklara mı rehber saymakta? Gece’den: “Diyorlar, hep senin şemsinden ayrılmış, bu ecrâmı…/İlâhî, onların bir ân için olmazsa ârâmı;/Nasıl dursun, benim bîçâre gölgem, senden ayrılmış?/Güneşlerden değil, yâ Rab, senin sînenden ayrılmış!” Hicran’dan: “İlâhî! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak:/Ne âfâkında tek kandil, ne mihrâbında seccâde;/ Ezelden bildiğin toprak, bütün varlıktan âzâde.” Secde’den: “Bu vahdet-zâra dün baktım: Ne meyhâneydi cûşâcûş!/ Bugün rindânı gördüm: Başka bir peymâneden bî-hûş.”
Bu mısraları Cündioğlu’na uyup “ferd Âkif” şiiri sayarsak abesle iştigale ortaklık etmiş oluruz. Böyle bir ortaklığa imza atmaktansa, büyük şairin bütün âsârını “ferd Âkif”e ait görmek arzusundayız. “Ferd Âkif”in başka şiirlerinden de birkaç örnek sunup noktalayalım. Berlin Hatıraları’ndan: Muazzam ordumuzun en muazzam evlâdı,/ Ki pâk alınları İslâm için son istihkâm.//Hudâ rızâsı için ey mücâhidîn-kirâm!/ sebâtı kesmeyiniz, çünkü, sâde sizde ümîd;/ dönersiniz ebediyen söner gider Tevhîd/ Harîm-i Hak yıkılır savletiyle evhâmın.” Âsım’dan: “Ben de târih okudum; âlemi az çok bilirim./’Şuarâ’ dendi mi, birdenbire oynar sinirim./ (…) Edebiyâta edebsizliği onlar soktu;/Yoksa, din perdesi altında bu isyan yoktu:/Sürdüler Türk’e ‘tasavvuf’ diye olgun şırayı;/ Muttasıl şimdi ‘hakîkat’ kusuyor Sıdkı Dayı!”
Âkif için kitaplar yazmış olan Cündioğlu, yazısını “Aramayı sürdüreceğiz. Sürdürmek zorundayız; Akif için değil, kendimiz için.” paragrafıyla bitirmiş. İyi olur. Belki doğruya ulaşma imkânını yakalar…

26 Ağustos 2019 Pazartesi

HAZIRLIK MAÇI

Namustur denilmiştir; söz, tutulmalıdır. Hele ki çocuklara verilen baba sözlerine daha bir hassasiyet gösterilmelidir.
Böyle bir giriş boşuna değil. Ali, takımının şehrimize maç yapmaya geleceğini öğrenir öğrenmez babasından “söz” aldı. Maç bir Temmuz günü akşamında oynanacaktı ve o gün gelip çatmıştı. El ele stadyumun yolu tutuldu, misafir takım tribününden iki bilet alındı, eve dönülüp maç saati beklenmeye başlandı.
Baba, oğlunun takımından mı olmalıydı? Evet, böylesi durumlarda tatsızlık çıkmamalı. Ortak heyecan duyulmalı. Hatta maç saati yaklaştıkça kaynaşmalı, pekişmeli…
Sanki pikniğe gidiyoruz. Erzak torbası hazırlıkları: Ekmek, katık, su.
Hayır, savaşa gidiyoruz! Poşetin en altına Ali’nin maç izlerken giyeceği forma yerleştiriliyor. Çünkü şehirde rakip takımın formasıyla gezmek hepten tehlikeli. Poşetin altındaki forma orada dursun, sırtındakine bakarsanız, Ali İnterli!
Ali’ye, formanın, üniformanın tehlikelerinden söz etmeli mi?
Korku ve heyecan ile stada varıldı. Ali, misafirler tribününe girince üstündeki İnter formasını çıkarıp poşettekini giydi; tuttuğu takımınkini…
*
Hazırlık maçıydı oynanan,  bir bakıma şenlik maçıydı…
Fakat bu hikaye böyle süremezdi. En azından “seyirci” denilen kitle için, kızışmalıydı ortalık.
Çekilen “oley”ler, atılan konfetiler, yakılan meşaleler…
Seyirciler arası restleşme, Ömer ile Mondi’nin karşılıklı birer dakika arayla yedikleri gollerin ardından başladı.
Gol sırasına göre, her iki kitle, çılgına döndü elbet. Ve gariptir, bu çılgınlık nöbetlerinde, yine her iki kitle, “Ayağa kalkmayan Fenerli olsun!” diye bağırdı. Bunlarda şaşılacak bir şey yoktu. Sonuçta, “Fenerli” olmamak için ayağa kalkılacaktı. Nasıl oluyorsa?
Oluyordu işte. Görünürde her iki takımın “Fener”den hoşlanmadığı ortadaydı. Üstelik bu insanların stada genellikle kurt dökmek, rahatlamak, evet, “bir tatlı huzur alma”k için geldikleri biliyordu.
İstendik ruh hâline nasıl avdet edilecekse, öyle davranmalıydı seyirci dediğin. Yani ki mübah olmayan hiç bir şey yoktu ona. Mesela, maçın sakin seyrettiği zamanlarda güncel dış politik sloganlar filan atılabilirdi. Öyle oldu: Bir grup taraftar günün gereğine uyup “Kahrolsun İsrail” filan diye bağırdı. Hatta rakip takım seyircileri de iştirak etti buna. Stad inledi. “Terör” ve “katliam”a duyulan “öfke” fena halde dindi!
Nedense sadece maçlarda, hazırlık veya şenlik maçlarında değil, hayatın pek çok alanında da böyle oluyordu; bir şekilde “gerilmiş” insanlar bir yerlerde “hazır olup” toplanıyor, “tek” ağızdan bağırıp çığırıyor, sonuçta “rahatlıyorlar”dı.
Maç bitmiş, kitleler için gevşeme gerçekleşmişti. Fakat onları böyle bırakmak doğru muydu? Boş bırakmak olmaz, yeni strasler yedirilmelidir onlara. Mesela şöyle: Ev sahibi takımın seyircileri hızla stad dışına gönderilmeli, hatta evlerine sokulmalıydı. Misafir takımınkiler ise bir süre arenanın kendilerine ayrılan kısmında “muhafaza” edilmeliydi. Sabahın ilk saatlerinden beri şehrin bu bölgesine konuşlanmış kolluk görevlileri bütün gün gösterdikleri başarıyı, maç sonunda da gösterdi: Misafirlerini bir devre daha “tutulmalı”ydılar orada.
Ali’nin misafir takımdan olduğunu biliyorsunuz. Şu halde o da orada alıkonuldu. Maç sırasında giydiği formayı çıkarıp tekrar İnter’e transfer olsa da, “30” Martins kılığına girse de, bu, para etmedi.
Şöyle ki, “itidal”in, yani forma-l, üniforma-l “zihniyet”in şartları böyleydi! Ali ise bunu anlayacak “keyfiyet”te olamazdı. Sonuçta çocuktu.
Peki, bu “keyfiyet”sizliğin “kitle”leri “yayma”sına ne demeli?

(İlk kez 3 Ağustos 2006 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

MÖSYÖ PLASTİK KAPLAMA

Bir müteşair tipidir. Yani ki şiir sanatından kendini müstafi kılmıştır. Çalışma yollarından en çok tercih ettiği intihalciliktir.  Mamulâtında rast gelinen yabancı malı fiyaka unsurları yakasına yapışmasın diye, söze bir takım ayak oyunları –süs unsurları!- çekmiştir, o kadar…
Hikâye:
Emevîler döneminin usta hicviyecisi şair Cerîr halife Velid’in huzuruna girmiş. O sırada halifenin yanında devrin meşhur şairlerinden Adiyy bin Rikâ’nın bulunduğunu görmüş. Velid, “Bu adamı tanıyor musun?” diye sormuş Cerîr’e. “Hayır, tanımıyorum” cevabını verince Cerîr, “Sizi tanıştırayım, bu İbn er-Rikâ’dır” demiş halife. Bunun üzerine Cerîr: “Rikâ, yani ‘elbisenin en kötü (yamalı)’ olanı…” diye karşılık vermiş.”
Hisse:
Bu hikâyede heccav Cerîr’in kurbanı olmuş şair Rikâ; bu belli. Bu yüzden onun adına, kendisinden asırlarca sonra, üzülmüyor değiliz. Fakat bu üzüntümüz, adının karıştığı işbu hikâyeyi burada kullanmamıza engel olmamalı, değil mi? Evet, velhasıl diyelim ve sözü şuraya bağlayalım:
Yazımızın ilk paragrafında şahsiyetsizliğini ortaya serdiğimiz tip müteşairin ortaya koydukları, intihaller marifetiyle yamalı bir elbise gibidir. Fakat o yeteneksizin çok bildiği tek şey, buna asıl mesleği desek de yeridir, gözbağcılıktır. Bu mesleği sayesinde, bir süreliğine de olsa kendisini gözde makamlara iyi fiyatlarla pazarlayabildiğinden, yüksek mevkilerde ad yapar, yer tutar. Başkentin gözbebeğidir. Devlet arabasının ön tekeri gibidir.
Tabii, aslında kamuya gol atmaktadır. Kamuoyunu yanıltmaktadır. Gündemi muhafazakâr yapı (devlet) adına ve çirkin tabiatı (sanatı) yordamıyla meşgul etmektedir. “Yavuz hırsız!” lafı tam da böyleleri için söylenmiştir.
Yavuz hırsız, iyi müntahil! Onun sanatındaki sırrın bir başka özelliği, plastikliktir. “Plastik” adıyla anılan sanat dalları sanırım bir gün yakasına yapışacaktır. Zira bu arsız tip,  intihal ederken, plastik icra yollarını sonuna kadar tatbik etmektedir. Ortaya çıkardığı metnin heyecansız bir söz yığınından ibaret olması bu yüzdendir.
Şiir sanatından ziyade, gerek statik otoritenin ön tekerine oturmuşluğu gerekse dolambaçlı ayak oyunlarını iyi oynamışlığı ile bir tür reislik hüviyeti kazanmıştır Mösyömüz! Bu hüviyete çete reisliği dense yeri midir?
Sırat-ı müstakim üzere kime sorduysam öyledir, çete denilmelidir dediler. Çetecilik vasıflarını da bir bir saydılar: Anasının gözüdür, zengin muhitlerden iş tutar, hemen her köşe başından ahbaplar edinir, yayın ve matbuat âlemlerini iyi koklar, hangi muzır neşriyat ortamından pay alacaksa oraya yanaşır, sağ gösterip sol yahut sol gösterip sağ vurabilir, ahlâkına uygun yeniyetmeler üretiminde pek mahirdir, vesaire…
Sıra işbu yeni yetmelerin vasfını çizmeye geldi: Canlı ve afacan tosuncuktur bunlar.  Plastik ustası Mösyölerinin yolu izinden bata bata giderler. Küfre meyyalliklerinden dem vurulmaktadır.
Aşağıdaki hikâye onları, bu ikisini anlatır gibidir:
Kıssa:
Memleketin birinde kör ve yetim olanlarla dul kadınlara devlet yardımı yapılmaktaymış. Bu işle görevlendirilen daireye oğluyla birlikte bir adam müracaat eder. Görevli, “Kör ve yetim olmadığınıza göre, geriye sadece dul kadınlar kalıyor, ancak sizi onların listesine nasıl yazabilirim?” diye sorar. Adam, “Beni körler listesine kaydet!” diye teklifte bulunur. Görevli, “Bu mümkün, zira Allah, ‘Gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalp gözleri kör olur’ (Hac/46) buyurmaktadır.” der ve adamın kaydını yapar. Adam daha sonra, “Oğlumu da yetimler listesine kaydeder misin?” diye arz edince, görevli, “Tabii ki, zira senin babası olduğun kişi zaten yetim hükmündedir!” deyip oğlunu da yetimler hanesine kaydeder.
Hisse:
Plastik kaplama ustası Mösyö müteşairin şiir ve ahlak sanatlarındaki yeteneksizliği (körlüğü) ile babalığını yaptığı tosuncukların aynı alanlardaki çapsızlıkları (yetimlikleri) bu çerçeve ile sabitlenmiş olsun…

(İlk kez 10 Aralık 2010 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)


ŞEHRİ VE KENDİMİ GEZERİM

Bilmediğim, içine ilk kez girdiğim bir şehri, tek başıma gezerim. Meğerki bir grupla, toplulukla yola çıkmış olayım, değişmez yalnız başınalığım. Koparım gruptan, ayrılırım yalnızlığıma.
Sürüden ayrılanı kurt kaparmış, aldırmam bu lafa. Dahası, üstüne üstüne giderim korkunun, dalarım şehrin içine…
Şehrin yabancısı için, şehir her bir yanıyla tam bir kördüğüm gibidir. Fakat samimi yabancı, bu kördüğümü her bir adım atışta çözer, aydınlatır. Şehir aydınlandıkça, yaban kişi, yine yaban kişidir, fakat artık şehir o çehreye aşina olmaya başlamıştır.
Şehri tek başına gezmeyi tercih edişim, bu aşinalığı hızlandırma çabasından kaynaklanır.
Şehir ve o şehrin yerlisi, benim kendilerinden hissettiğim tedirginliğin farkındadırlar. Aynen, onların benden duydukları endişeden benim farkında oluşum gibi. Yalnızlığım bu tür tedirginlik ve endişelerin dozajını artıracaktır ihtimal, fakat aynı zamanda tanışma sürecini hızlandıracak ve bizi birbirimizle kısa zamanda kaynaştıracaktır. Öyleyse, tek başınalığa ve yola devam…
Şehri gezmeye belli bir noktadan mı başlarım? Eğer otobüs terminaline, tren garına, deniz yahut hava limanına indiysem, evet, şehir oralardan başlar. Oralardaki rengi, kokuyu, hava durumunu hissetmeye çalışırım. İnsanların yüzüne, o yüzlerdeki ruhî ayrıntılara dair bakışlara dalarım. Şehre girdiğim bu mekânların duvarlarını, kapılarını, pencerelerini, iç ve dış maddi uzuvlarını inceler, oralara sinmiş başka hayatların izlerini takip etmeye çabalarım. Bu süreç vakte göre uzun yahut kısadır. Şehre gecenin geç vakitlerinde girdiysem, sabahın salât vaktine kadar sürer o mekânla ilgili sondaj çalışmalarım. Gündüz gözüyle şehre girdiğim “istasyonlar” ise, beni fazla oyalamaz. Bu yüzden, onlarla ilgili ilk izlenimlerim genellikle yüzeysel kalır ve onlara doğru yapacağım ikinci bir seferi temenni ederim.
Şehrin ibadetgâhları benim olmazsa olmaz mekânlarım arasındadır. İstisnasız oralar, sadece ibadet için değil, hayatî bütün ihtiyaçlarım için ana durak mevkiindedir. Bu derece önemli olduklarına göre, önce şehrin bulunduğum yerine en yakın camiini keşfederim. Burada yapacağım bir ibadet molası, benim ürkekliğimi ehlileştirecektir. Sonrasında şehrin en merkezî yahut tarihî camiini bulur, tanımaya çalışırım. Şehirde bulunduğum süre içinde, genellikle bu merkezî camii, benim ana mekânlarımdan birisi olur. Orada şehrin yerlileriyle oturur muhabbet ederim. Yorulduğum zamanlar gelir dinlenirim. Kimisinde kısa süreli de olsa, uyuduğum dahi olmuştur. Pek çoğu, ciddi okumalarıma, hatta yazı yazma çalışmalarıma şahittir.
Yabancısı olduğum şehirde, beni bekleyen en büyük serüven o şehrin yabancılarını aramaktır. Gözümü bir türlü alamam bu işten. Bu şehre göç etmiş, çeşitli zaruretler sonucu burada bir süre yaşamaya mecbur kalmış olanları mutlaka bulurum. Onlarla edeceğim birkaç tekellüm, sanki onların muhtemel cerihalarına ilaç olacaktır. Olur mu bilemem, fakat benim kendimi sağalttığım doğrudur…
Şehrin ana caddelerini elbette gezerim, fakat bunlardan önce, ara sokaklarda, çıkmazlardadır aklım fikrim. İnsanların boyasız, cilasız ömür sürdükleri bu hakikî hayat sahneleri, bana şehrin insanını en kolay anlatacak alanlardır. Oralarda göreceğim küçük yaşantı parçaları, pek çok büyük teoriden daha önemlidir benim nazarımda.
Bunun gibi, şehrin esnafı, eşrafından önce gelir benim için. Zira esnaf, eşrafın ayinesidir. Esnaf memnunsa şehrinden, eşraf iyidir. Esnaf karalar bağlamışsa, eşrafa lanetler olsun!..
Bu arada, esnafın memnuniyetini, dolayısıyla eşrafın haletini tespit için, elbette bir takım ilişkiler içine girerim. Çarşıları, pazarları gezerim, alışverişler yaparım, sohbetlere girişirim…
Şehrin çarşıları, pazarları… Eğer gittiğim şehir bir Anadolu şehriyse, o şehre ait ziraat, nebatat, hayvanat, zenaat, varsa sanayi pazarlarına giderim. Tahıl pazarları, peynir pazarları, zahire pazarları, bitpazarları… Eğer bir sınır şehrindeysem, kaçakçılık pazarına uğrarım. Kesem müsaitse bu pazarların hemen hepsinden bir şeyler almaya gayret ederim.
Beni kendisine çeken bir başka şey, şehrin maddi ve manevi kültür ve sanat değerleridir. Bir defa, kendisinde misafir bulunduğum şehirde çıkan günlük gazeteleri tespit eder, birer örnek alır, okur, incelerim. Mahalli şairleri sorar soruşturur, varsa eserlerini temin etmeye çalışırım. Âşıkların saz çaldığı kahvehaneleri tespit eder, takvim müsaitse onların telli sazları ve yanık sesleri eşliğinde kederlenir ve çayımı yudumlarım. Kitapçılara düşer yolum. Taşra kitapçılarına bayılırım. Merkez şehirlerde bulamayacağım imkânlar sunar bu kitapçılar bana. Hele ki bunlardan birisi gözlerden ırağa düşmüş bir sahaf olmasın, cilt cilt kitaplar alırım, üstelik makul fiyata.
Hayatına girmiş olduğum yeni şehrin başka kültür unsurları da vardır. Çok bilinen tarihi eserleri, bu eserlerdeki teşrifat, tezyinat… Bunları çıplak gözle görüp inceler, ardından daha derinlerde hayat bulan unsurlara çeviririm gözümü. Hanlara, konaklara, eski evlere, çeşmelere, yatırlara… Çeşitli yapılardaki kapılara, pencerelere… Onlardaki küçük taş yahut oymalara, nakışlara…
Ve daha başka şeylere bakarım: Şehrin illegal ilanlarına, reklam unsurlarına, duyurularına takılır kalırım. Bir dükkânın vitrin camına, bir elektrik direğine, gelişigüzel bir duvara iliştirilmiş amatör bildirilere asılır kalır gözüm…
Bilmediğim, içine ilk kez girdiğim, böylece kendisinde kendimi var kılmaya çalıştığım şehir, gezmekle, yaşanmakla biter mi? Bitmez. Aslında onun bünyesi ile benimki arasında yaşanacak pek çok şey vardır. Bu yüzden bitmez. Bir sonraki seyahate bırakılır yaşanacakların bir kısmı. Bir sonraki, bir sonraki… 
“Fakat ne olursa olsun, insan, şehrin gözünün içine baktığında değişmeyen tek şeyi görür, kendi içindekini…”
 (Zonguldak - Kozlu, Aziziye Camii, 30 Ağustos 2010)

İlk kez 2 Eylül 2010 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.

23 Ağustos 2019 Cuma

TERS TOKAT

Hayat sana çarpacak
Sokakları rahat bırak
Hazrolu rahatlat
Çocukları evine topla
Kadın eli değsin ruhuna
Allah'ın nefesi
Yoksa çarpacak
Çırılçıplak sana
Tokat.

23 Mart 2018