10 Ekim 2019 Perşembe

BECKHAM, SİPERİ TERK ET!

David Beckham, şu ingiliz futbolcu, dünya kupasına gidip orada futbolseverlerin keyfini artıracak sportif hareketler yapması gerekirken, bir ayak oyununa mağlup olup yolunu şaşırdı. Yolunu şaşırdı, yani yoldan çıktı. Yoldan çıkmak Türkçe’de hayra alamet bir ifade değildir. Yolunu şaşırmanın hayra alamet olmaması, şahsın iflah olmaz dertlere dûçar kalacağı anlamına gelir…
Ne yapmalıydı, fakat ne yapmıştır Beckham? 
O, Güney Afrika’ya giderek İngiltere futbol takımı bünyesinde bir yandan kendi kariyeri ve memleketinin sportif başarısı için çalışmalı, diğer taraftan dünya barış ve kardeşlik sistemine hizmet etmek gibi yüce hedefleri amaç edinmeliydi. Oysa kendisi bu iyi seçenekleri bir tarafa bırakmış, bir çukura düşmeyi tercih etmiştir. Daha kısa bir cümleyle ifade edelim: Beckham, -sakatlığına rağmen- sporcu forması giymek yerine işgal orduları üniforması kuşanmıştır. Böylece, bedenen yaşadığı bir sakatlığın ötesinde, zihnî bir arızanın tutsağı olmuştur.
Fikrî, ahlâkî ve edebî bir sefalet içinde boğulup kalmış Türk basınından yapacağımız birkaç cümlelik iktibasla, Beckham’ın insanlık onuru adına yakalandığı kötü pozisyonu açıklamaya çalışalım:
“Beckham Afganistan'a transfer oldu!
İngilizlerin medyatik futbolcusu David Beckham, bu kez en güzel golünü Afganistan'da attı. Bölgede görev yapan askerlere destek ve moral vermek üzere bölgeye giden ünlü futbolcuya ilgi bir hayli büyüktü. Nato birliklerinin kum futbol sahasında şov yapan Beckham, Helmand vilayetindeki 8 bin kişilik İngiliz askeri birliğini gezdi. Bir savaş helikopterine de binen Beckham, hem poz verdi hem de bilgi aldı.” (CNN Türk.com, 23. 5. 2010)

“David Beckham, Afganistan'da
İngiliz milli futbolcu David Beckham, Afganistan'daki İngiliz askeri kampına sürpriz ziyarette bulundu. Helmand vilayetindeki 9 bin İngiliz askerinin bulunduğu ‘Camp Bastion’ı ziyaret eden Beckham, 45 derece sıcakta ağır makineli ve keskin nişancı tüfeklerinin başına geçti, askerlerle hatıra fotoğrafı çektirdi.
Afganistan’daki İngiliz askerlerine moral vermek amacıyla (…) ziyaret eden İngiltere Milli takım eski kaptanı David Becham, kampta güne İngiliz kahvaltısı yaparak başladı.  (…) Amerikan Los Angeles Galaxy takımının bu yıl AC Milan'a kiraladığı 35 yaşındaki futbolcu David Beckham, (…) Afganistan’ı ziyaret etmeyi uzun süredir istediğini ve kendisinin İngiliz olmaktan gurur duymasını sağlayan İngiliz askerlerini takdir ettiğini söyledi. Beckham, ziyaretinin, askerlerin çok zor koşullarda muhteşem işler yaptığının anımsanmasına yardımcı olacağını umduğunu ekledi. (dha) (Radikal internet, 23. 5. 2010)
Kadim bir medeniyet dairesine dâhil olmadığı açıkça belli olanlarca kaleme alındığı her halinden belli olan bu satırlar, anlatılan çirkin fiilleri yansıtan fotoğraf, video gibi görsel malzemeyle de süslenerek sunuluyor. Kalem ve kâğıdı, klavye ve web sayfasını, kamera ve ekranı işgal ordusu mensuplarıyla paralel kullanan bu medyatik tutum, ayrı bir vak’a olarak ele alınmalıdır…
Şimdi şunu söyleyelim: Bir futbolcunun işgal orduları komutanı edasıyla yaptığı fiiller, kullandığı cümleler kuşku yok ki işgale uğramış halkların nazarında iyi izler bırakmayacaktır. Diğer bir ifade ile Beckham, artık bir futbol yıldızı olmaktan çıkmış olup, tarih tarafından insanlığın yüzkarası olarak adlandırılacak bir işgal topluluğunun utanç üniformasında, çakma bir yıldız, kıytırık bir fırfır şeklinde tasvir edilecektir…

Sivil, sipere girmez…
Beckham’ı, düştüğü bu perişan halde bırakıp, Afganistan’a nispetle daha yerel şartlar taşıyan bir ortama gelelim. Burada, ‘daha yerel şartlar’ ifadesiyle, aralarında ilgi kuracağımız iki durum arasında birebir benzerlik olmadığını ilk hamlede ifade etmiş oluyoruz. Dahası, aşağıda ele alacağımız husus ile Beckham’ın temsil ettiği durum arasında birtakım çağrışımlar bulunmasına rağmen, bunlar arasında ayniyetten ziyade zıddiyet ilişkisi düşünülebilir.
Cepheye gelip, orada mazlum bir topluma karşı savaşçılık oyunları oynayan Beckham bir işgal gücü mensubu kisvesini kuşanmıştır. Oysa, şimdi dikkatlere sunacağımız siper, bir terör örgütünün saldırısı sonrası, nice canların yanması sonucu gündeme gelmiştir.
Üstteki sabitleyici ifadelerden sonra, evet, son haftalarda kamuoyunu meşgul eden siper tutumlarına dair görüşlerimizi söyleyip, bu tutumları şu veya bu şekilde dikte eden medya edebiyatına dair kanaatlerimizi yazacağız. Şu cümle okurun daha çok hoşuna gidebilir: Siper etrafındaki hal ve gidişata birkaç kalem darbesi indireceğiz:
Siper: Farsça bir isimdir. Türkçe’de daha çok bir askerlik terimi olarak kullanılır.  “Arkasına saklanılan veya içine girilen tabiî veya yapma örtü”, “kuytu yer, korunaklı yer, dulda” gibi anlamları taşır.
Sipere girmenin esaslı bir gerekçesi vardır: Sipere, siper almak için girilir. Yani sipere giren kişi, orada hem gizlenir hem de hedefe karşı nişan alır.
Siperde yatarak, oturarak yahut ayakta nişan alınabilir.
Hatta siperde güç ve kuvvet toplamak gayesiyle, uyumak da mümkün ve mubahtır. Bu konuda Ziya Gökalp’in methiyesine mazhar olan ve bir manzumeyle mükâfatlandırılan askerden haberiniz var mıdır? Gökalp’in “Asker ve Şair” manzumesini bilenler bilir!
Bir askerlik terimi olduğuna göre, evet, “siperinde el bombasına sarılıp uyu”sa da sipere ancak askerler girer. Sivillerin sipere girmesi düşünülemez. Siviller sipere girmez.
Siviller, taşeron bir terör örgütü ile dahi olsa, siperde hesaplaşmayı düşünmez. Zira, bu taşeron terör örgütlerin bir hedefi de, sivillerin sivilliğine darbe indirmektir. Buna mani olmanın yolu, sivilin, emri altındaki dinamik güçten halk ve millet menfaatine tekmil almasından geçer. 
Şu halde, siperin olduğu nokta bir hududu, bir sınırı, bir çizgiyi belirler. Sipere giren sivil, siperin işaret ettiği çizgiye getirilmiş olma riskini alır. Bu çizgiye gelmek, sivile irtifa kaybettirebilir… İrtifa kaybeden sivil, zamanla toplumsal söz ve eylem hâkimiyetini de elinden kaptırabilir. Böylece, toplumun önemsediği sivil ve demokratik söylemlerin yerini, kan ve revana bulaşmış sesler alır. Üst ile ast karışır. Konuşmaması gerekenler cesarete gelip korkunç cümleler kurarak toplumu menfî yönde kuşatır.
Bu noktada, basında, özellikle sivillik (halk) karşıtı medya tarafından oluşturulan siper edebiyatına gelirsek… Oturarak veya ayakta verilen malum pozların tokuşturulması çevresinde estirilen gürültüye kulak kesilirsek…
Bu faaliyetleri, sivilleri bertaraf etmenin bir başka şekli ve siperle işaretlenen hizaya mıhlama çabası olarak görebilir miyiz?
Gerçek sivil bu oyunun mıhı olmaz…

(İlk kez 8 Temmuz 2010'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

9 Ekim 2019 Çarşamba

TEKÂSÜRDE KUSUR YOKTUR

İstatistik oranlarını yükseltme yahut çoğaltma mekanizmaları vardır, hayatın her bir alanında... Kimisi kamu kurumları şeklinde tezahür eder, kimisi şahsi teşekküller halinde.
Kazanmanın, kâr hanesine artı puan yazdırmanın peşine düşmüş olanların bini bir para. Bu seviyesizliğin muhasebesini tutmak nâ-mümkün; mümkünse de nâ-hoş…
Şu kadarı var, bu uğursuzluk yolunda atılmadık takla, yenilmedik herze yoktur. Yolsuzluk üzere ne varsa, hepsi denenir.
Devletin soyut ve soğuk eli kendisini hakikaten mahkûm eden kimi olayların üstünü örterek negatif yolda ilerleyen şemalara gark etmiştir, etmektedir rakamları.
Hangi birini anmalı; nice ölümlü haller geliyor akla:
Meçhul kalmış onca şayia... Yasaklanmış pek çok hayat tarzı… Dillere vurulmuş pelesenkler… Kılıktan kıyafete milleti hizaya sokmaya daima mütemayil süreçler…
Bahaettin Karakoç şöyle çiziyor karanlık yüzü: “nefret perdesinden yansıyan sûret”…
Çirkinliğin, çirkefliğin bu kesret hâli yıllar yılı mutsuz, umutsuz kıldı insanlığımızı. Bu kesret yoğunlaşmasına karşı vahdet ritmi tutanlarımız oldu…
“’Ol!’ emrinin çömezidir, sahici şiir” diyor ya Cahit Koytak; o şiiri yüklenip taşıyan şairlere bir örnek…

***
“yenilirsem yenilirim ne çıkar yenilmekten” diye söyleyedursun Ülkü Tamer; şikeye başvurdu hilenin öncüleri, artçıları; galibiyet olsun da, nasıl olursa olsundu onlara göre…
Böylece galibiyet hanesine ad yazdıranlar, yapıp etmelerini başarı sayıp millete yutturmakta pek mahirdiler.
Birkaç örnek:
Asgari Ücret Belirleme Kurulu’ndaki ayar memuru muhayyel ihtiras ölçme cihazını esas aldı bir no’lu ihtiyaç malzemesi olarak. İstatistik ayar aldı…
İnsanı Sağlıklı Bir Şekilde Kadavralaştırma Dairesi başhekimi, döner sermayeden en fazla payı mesleğini seri üretim sektörü haline getiren doktora vermeyi şeref bildi. İstatistik arttı.
Eğitim Kurumlarında Toplu Celse Görülür Ekibinin başı, başarı katliamına girişip talebeye şişirilmiş puanlar kaydederek, temel “az zamanda çok iş” görme felsefesinin icabını görüverdi. Kabardı istatistik…
Şöhretli Şairler Kulübüne Mensup Alengirli Söz Söyleme Üstadı Bay Töhmet şu sakızı iştahla çiğneye geldi: Savruk, bitimsiz, ritimsiz, fark etmez; şiir dediğin başı sonu belirsiz olur, yani ki söz şöyle yahut böyle uzayıp gider; işte şiir o şiirdir, dedi… Söz yığıldı, istatistik tamam…
Şairleri anıp da yayıncıları boş geçmek olmaz; müşteriyi, nerden çıktı müşteri, elbette okuyucu; okuyucuyu güdüleme şampiyonu Popülerler Kitaplar Yayınevi büyük kazançlar sağladı. Şöyle ki kitap kapaklarının üzerine basım adetlerini yüksek yazdırdı; bunları gören kitleler, kapaklara saldırdı. İstatistik çuvalladı…
Başka alanlardan, başka mesleklerden, başka hayat sahalarından nice övgü cümlesi devşirebiliriz, lakin onların hatasına düşmekten korkarız…
Hülasa-yı kelâm deyip, çoğaltmacı muhterislerin bir temsilcisi olan her türden istatistik ayar cihazı parçası için şunu bir uyarı olarak kaydedelim:
Tekâsür’de kusur yoktur, elbette yoktur. Kusur Tekâsür’den kopuştadır; kusur odur…
İhtirasla çırpınan o açgözlülük taifesine şu hatırlatmayı da yapalım, yeter: “Zamanı geldiğinde anlayacaksınız! Evet, evet! Zamanı geldiğinde anlayacaksınız!” (Kur’an-ı Kerim, 102/3-4)

(İlk kez 6 Aralık 2012'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

8 Ekim 2019 Salı

RUE JUDİCİAİRE

Demir kazık çivilenmiş
Duvarlarda
Çitin sıkı teli
Ev hakimleri

Dilenciler nefret eder
İçeride değil
Sadece dua et
Acımasızlıklar sona erebilirdi

Ankara, 17 Ekim 2018


















Bu şiir matbu olarak ilk kez Sebîlürreşâd dergisinin Ocak 2020 tarihli sayısı, s. 28'de yayımlanmıştır.

MÜSTEÂRA SUİKAST!

Müsteâr:  Eğreti isim, ödünç ad. Zamane çocuklarının telaffuz-ı tecahülüyle: Takma ad.
Sanat eserlerinde, asıl ismin yerine kullanılır müsteâr.
‘Nâm-ı müsteâr’, çeşitli zaruretlerden doğmuştur. Çoğu kez zor zamanlarda, sancılı dönemlerde, kimileyin artistik kaygılarla, yahut sırf oyun olsun diye, hatta dönemlik özentiler ve moda yaklaşımlar icabı, fakat kesinlikle kendini belli etmemek endişesine bağlı olarak,  kişi, aslî kimliğini bir tarafa bırakır. Yazıp çizdiklerini, ürettiklerini başka bir ‘imza’ olarak sunar dikkatlere. Böylece bir bedende farklı bir kimlik, yeni bir kişilik dünyaya gelmiştir.
Bu kişinin bir paylaşımı mıdır, kendi kendisini parçalaması mı, yoksa anlık yaşantılar halinde birinden diğerine geçişler yaşayan zihnî dönüşümler faaliyeti mi? Kat’i bir hükme bağlamak, bu hâl şöyle yaşanır demek, somut delillerle ispata kalkışmak ne zor!
Fakat şurası kesin, kendisini müsteârıyla paylaşan kişi, dünya hayatını da -ki bu hayat vakitlidir, belli bir süreyle sınırlıdır, bu yüzden lügatlerde “hayât-ı müsteâr” eğretilemesiyle adlandırılır- paylaşmaya razı olmuştur. Razı olmuştur, çünkü yukarıda da söyledik, ortada dünyaya yeni bir geliş, bir yeni doğuş, taze bir oluş vardır…
Bu yeni kimlik, kuşkusuz kendine has canlı bir ömre de tekabül eder. Dolayısıyla, aynen bünyesinden türediği öz ve sahici benlik gibi, yani paydaşı gibi, büyür, acıkır, susar, yaşar, yaşlanır, duyar, kederlenir, üzülür, ağlar, sevinir, güler, vs…
Ödünç de olsa, canlı bir varlık olarak dikkati kendisine çevirdiğimiz bu kahramanın gerek maddî, gerekse manevî hak ve hukuklara sahip olduğu kanaatindeyiz. Onun da kendisine has bir hürriyeti, bir kâinatı, bir yaşama alanı,  ilginç bir macerası, diğer kimliklerle kurduğu ilişkiler ağı, en önemlisi, gerçek kişilerle mukayese edilemeyecek oranda dokunulmazlıkları vardır.
Fakat maalesef… Herifçioğulları çıkıyor, bu son paragrafı paramparça ediyor. Keşke bu paragrafımız parçalansa da yazdığımız şu eleştirel denemenin canına kastedişle yetinilse…
Değil, ortada bir suikast var ve etkileri daha ileri boyutta…
Buyrun, birkaç hafta önce yayınlanan bir kitaptan cımbızla çektik, okuyun: “… Yazılarda geçen takma adlar da gerçek adlarla değiştirilmiş, örneğin ‘Halis Acarı’ adı, ‘Asım Bezirci’ye dönüştürülmüştür.”
Edip Cansever’in yazı, söyleşi ve soruşturmalarının derlenmesinden müteşekkil olan “Şiiri Şiirle Ölçmek” adlı kitabın (Haz. Devrim Dirlikyapan, YKY, İst., 2009, s. 11) önsözünden aldık bu cümleyi.
Cümledeki hafiflik, ciddiyetsizlik, sorumsuzluk, hepsinden öte, gasp ve tecavüz nasıl açıklanacak bilemiyorum.
Boyutları, etkileri, hatta sınırları kestirilemeyecek bir başka suç var: Tahrifat…
Kişisel olduğu kadar, akademik bir disiplinsizlik de kol geziyor ortalıkta...
Şu işe bakın “Şiiri Şiirle Ölçmek” kitabını hazırlayan araştırmacı yazar, kalemini bir suikast aracı gibi kullanıyor: Asım Bezirci’nin duygularına, hayallerine, kaygı ve korkularına, belki de artistik oyun oynama hazzına müdahale ediyor. Bezirci’nin, kendi kendisine yeni bir kimlik vererek, ömür biçerek yarattığı ‘Halis Acarı’nın hayatına, şu işe bakın, üçüncü bir şahıs, bir derlemeci, son veriyor.
Çığlığımızın Asım Bezirci ile ‘Halis Acarı’nın çığlıklarına iştirak etmemesi mümkün değil. Zira, ilk ölümünü yıllar önce kamusal alanın karanlık güçlerinin elinden Sivas’ta tadan Asım Bezirci, müsteârına yapılan suikastle ikinci kez can veriyor…
Bu suikaste, kitabın yayıncısı (YKY) da ‘ortak’ olarak dâhildir…

ŞAİR İLE BİYÂRESB

Dağın beri yakasındayım ben
Irmaklar kırlar çayırlar
Bana güğüs verir
Memelerinden âb-ı hayatlar

Öte yakasında dağın
Senin kulüben var
Külliyen yalan
Varsıllığın karabasan...

Sen dağ belle kendini
Benim dağdağam seni yıkar...

Ank. 7 Ekim 2019

KULÜP RAKISINDAN KALP AĞRISINA

Tarık Buğra’nın eserlerinde çok rastlarız, mesela Dönemeçte romanında mühim bir mekândır… Hatta bir hikâyesinde ad olarak kullanılmaktadır…
“Şehir kulübü”nden bahsediyorum…
Anadolu’da yaşayan memur tiplerin buluşma (vakti katletme) ortamıdır Tarık Buğra’da Şehir kulübü… Kaymakam, savcı, yargıç, doktor, veteriner, eczacı, öğretmen… gibi memurlar arasından seçilmiş olan bu kahramanlar, sosyal bir yozlaşmanın temsilcisi konumundadırlar. Tekdüze hayatın ümitsizliği içinde hayat sürmeye devam eden bu itibarî kişiler, aynı mekândaki bir başka motif ile mücerret bir kişilik olarak takdim edilirler: Kendisini fıskiyeye teslim etmiş pinpon topu…
Edebî bir metinde mekân ile şahıs kadrosunun uyumu şarttır. Eserin başarısı bir bakıma bu uyumla bağlantılıdır. Güçlü edebî metinlerin yazarı olarak Tarık Buğra, mekân-şahıs kadrosu uyumu yönüyle de nitelikli bir konumda bulunur. Mesela, söz konusu kulüp, gönül yorgunu, oyun tutkunu ve meyhoş hazlar vurgunu ‘memur’ların kliniği şeklinde tertip edilmiştir. Son bir husus, bu klinik salt bir mekân olmaktan öte, Tarık Buğra’nın eserlerinde bir kurum (müessese) olarak da yer almakta, adeta şahıs kadrosuna dahil edilmektedir.
 Edebî eserin belkemiğini oluşturan mekân-kurum türünden canlı mahallere yer vermek Tarık Buğra’ya mahsus değil elbet. Başka yazarlar da sayabiliriz. Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Memduh Şevket Esendal’ın Ayaşlı ve Kiracıları, aynı bağlamda ele alınabilecek romanlardır.
“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” gibi ‘abes’ ve ‘lüzumsuz’ bir kurumu itibarî âleme kazandıran Tanpınar, gayri ciddilik, beceriksizlik ve tembellik bakımından işinin ehli kahramanlarla bizi içli dışlı kılar: Hayri İrdal, Abdusselam Efendi, Doktor Ramiz, Topal İsmail, Yangeldi Asaf Bey ve daha niceleri… (Niceleri: Örneğin, İspritizma Cemiyeti’ni kuranlar: Zengin mirasyedi, müflis tüccar, şöhretsiz şair, gazeteci, ressam, yüksek memur, satranç ve dama ustaları, eski pehlivanlar, Darülfünun hocaları, öğrenciler, aktörler, musikişinaslar, her meslekten adam…) Bunlarla birlikte, Tanpınar’ın sembolizmini net bir şekilde yansıtan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, kof kurumları, içi boş sosyal yapıları yansıtan bir hicviyedir…
Ayaşlı ve Kiracıları romanı da benzer bir nitelik taşır. Eşkiyalık da dahil pek çok işe girip çıkan Ayaşlı’nın son durağı pansiyon işletmeciliğidir. Birbirinden kirli ilişkilerin (yasak ilişkiler, kumarbazlık, haksız kazanç, kara paraya dayalı ziyafet, bürokratik kayırmacılık, keyif verici nesne kullanımı, muhbirlik, vb.) kesafetine sahne olan pansiyon, karton sosyal kurumların ironik bir yansımasıdır.
Buğra, Tanpınar ve Esendal’ı ortak noktada buluşturan, karmaşık yapılarına rağmen, kurumların ‘boş’luğu, boşunalığı…
Onların bu kesişmeleri kuşkusuz içinde yaşadıkları toplumsal statüye, sosyal çevreye bağlı bir tezahürdür.
Peki bu yapılar varlıklarını hâlâ sürdürüyor mu? Edebî eserleri bir tarafa bırakarak muhakeme edelim bu soruyu.
Kurumların kendi aralarındaki münasebetleri/münasebetsizlikleri, yahut kurumlarla insanlar arasındaki ilişkileri gözleyelim mesela. Egemen siyasî ve askerî kurumları, sağlık teşkilatlarını, eğitim yuvalarını, sivil toplum örgütlerini, sanat ve sanatçı derneklerini, edebiyatçı birliklerini, yazarlık birliklerini…
Şahsen benim hiç birisinden hayâtî bir umudum yok, beklentim de…
Şehir kulübü rakısının bağımlılığını reddedip kalp ağrısının şairliğini tercih edişim bu yüzden…

(İlk kez 5 Kasım 2009 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

ÖLÜMLÜ VAKİTLER

“Önemli Günler ve Haftalar”ın kutlanması nasıl okulların rutin, donuk ve ölü etkinlikleri ise, toplumun geneline empoze edilmiş birtakım özel zaman dilimleri de aynı kategoriden sayılmalıdır: X günü, Q gecesi, Y haftası, Z yılı…
Kuşku yok, bu türden tamlamalarla anılan zaman dilimlerinin artı değerler taşıdığı, bir miktar faydalar oluşturduğu bahis konusu edilecektir. Sözgelimi, böylesi özel zamanlarında birtakım ekonomik hareketliliklerin olduğu gözlenecek, hatta amorti kabilinden pozitif gelişmelere tanıklık edilecektir. Fakat bu özel zamanlar vesilesiyle sahih ilerleme ve kalıcı dönüşümler mümkün değil gerçekleşmeyecektir…
1980 darbesinden bu yana gerek eğitim camiası, gerekse toplum için mühim addedile gelen Öğretmenler Günü de benim nazarımda aynı negatifliği taşımaktadır. Üstelik bu özel zaman diliminin daha ilk başta “üretilme ortamı” ve “gerekçe biçimi” antipatik mahiyetler taşır. Bu iki temel kara kusura, yukarıdan beri söylediğimiz niteliksizlikleri de eklersek, yazımızın “gündem dışı” görünüşü anlaşılır olacaktır. Ayrıca, öğretmenlik kurumunun tek güne hapsedilmekten ziyade, bütün zamanları kaplayan bir niteliğe şamil olduğu da hepinizin malumudur.
Bu girişten sonra, bir kitaptan bahsetmenin sırası gelmiştir: Mustafa Özçelik’in “Eğitime Adanmış Hayatlar”ından… Bu antolojik bir çalışmadır. Kendisi de emekli bir öğretim üyesi olan şair Mustafa Özçelik, son yıllarda hazırladığı öğretmenleri konu alan derleme kitaplarla adeta öğretmen camiasının Türk edebiyatı içindeki algılanışına ışık tutmaktadır. Özçelik, daha önceki yıllarda öğretmen şiirlerini Dünyanın Bütün Çiçekleri, öğretmen hikayelerini ise Ben Öğretmenim Çocuklar adlı antolojilerde bir araya getirmişti.
Eğitime Adanmış Hayatlar’ın alt başlığı “Unutulmayan Öğretmenler”… Kimler, hangi öğretmenlerini unutmamış, edebiyatımızın meşhur şair ve yazarlarının öğretmenleriyle ilgili duygu ve düşünceleri bu kitapta bir araya getirilmiş. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Ali Nihat Tarlan, Süheyl Ünver, Sabri Ülgener, Amil Çelebioğlu, Mehmet Kaplan, Cemil Meriç, Orhan Şaik Gökyay, Orhan Okay, Samiha Ayverdi… Unutulmayan öğretmenlerden sadece bir bölümü. Unutmayanlardan da bir bölük sıralayalım: Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Haşimi, Mehmet Çavuşoğlu, Cemal Kurnaz, Abdullah Uçman,  Berke Vardar, Talat Sait Halman, Hikmet İlaydın, Birol Emil, Ersin Nazif Gürdoğan… Her iki listeye daha genç şair ve yazar öğretmen ve öğrencileri dahil etmediğimi özellikle belirteyim. Onları merak eden ve bu kitabı (hatta Özçelik’in hazırladığı diğer kitapları) okumak isteyenler, Eskişehir Odunpazarı Belediyesi’nin Kültür Dairesi’yle iletişime geçer…
Eğitime Adanmış Hayatlar’da bendenize de ait bir yazı var. “Yıllar ve Yollar Boyu” başlıklı yazım iki bölümden oluşuyor. Sözkonusu yazımın “Taşlı Yolun Taksisi” ara başlıklı ikinci bölümünü buraya alıyorum:
1970’lerin bütün mevsimleri siyah beyaz idi. Eylüller ise solgun, yani daha bir siyah beyaz.
İlkokulun birinci sınıfını babamın bir prensibi sebebiyle çift dikişle geçiyorum. Okuyacağım ya, sağlam olması gerekiyormuş dikiş. Birinci sınıftaki ilmekler sıkı olurmuş… Hem babam hem de öğretmenim, benim de rızamı alarak yapıyorlar bu işi…
Halil İbrahim Aksoy, Nasuh Perperek ve Sedat Tunç benim ilkokuldaki öğretmenlerim… Halil İbrahim Bey kendi köylümüz. Nasuh Bey’in memleketi Eskişehir diye aklımda kalmış, sebebi bizden sonra Eskişehir’e tayininin çıkmış olması. Sedat Bey ise Çanakkale Bayramiç’tendi ve bizim köyde en uzun süreli görev yapan oydu.
Nasuh Perperek ise bize öyle uzun süreli bir öğretmenlik yapmadı. Sadece bir yıl.
Ama bu kısa sayılacak zaman içinde, bende önemli izler, etkiler ve pek tabii, hatıralar bıraktı.
Sözgelimi, o bir yıllık süre içinde beni çok ağlattı Nasuh Bey. İlginç bir husus, herhangi bir konuda birkaç cümleyle dokunuverirdi. Ve ben ağlardım. Alıngan, üstelik gözü sulu biriydim.
Bir başka husus, Nasuh Bey’in pazardan gelen ekmeklerini ve gazetesini kendisine benim ulaştırmışlığımdır. Şehirle iletişim halinde olan tek kişi babamdı. Demiryolu işçisi babam, hemen her gün, istisnasız, Balıkesir’den gelen posta treninden teslim aldığı “akça ekmek”leri ve gazeteleri Nasuh ve Sedat Beyler için köye getirirdi. Ben de onları evlerine götürür, teslim ederdim. Bu getir götür işine bayılırdım. Şunun için: O yıllarda iyi ders çalışalım diye zaruretler hariç sokağa çıkmamıza mani olunurdu. Köy yerinde tutmayacak olsa da tatlı bir yasak… İşte ben bu ekmek teslimi geliş gidişleri sırasında sokağa çıkmış olur, fırsattan istifade, sokağın tadını çıkarırdım…
Nasuh Bey’in bende ve tahmin ediyorum o yıl okuttuğu bütün arkadaşlarımda bıraktığı en önemli iz Taşlı Yolu temizleme çalışmaları sırasındaki güdülemeleridir…
Taşlı Yol, Araba Yolu’na göre biraz daha kestirme bir yoldur. Bu yol, adını üzerindeki taşlardan alır. Aslında bir sel suları yatağı konumundaydı. İki dağın kesişim noktasında, derince bir vadide. Ancak yayaların kullanabileceği bir yol olarak da kullanılırdı. Hâlâ kullanılır…
Araba Yolu’nu ise arabalar kullanırdı. Arabalar yani iki öküzün çektiği kağnılar. Sonra sonra traktörler geçmeye başladı üzerinden. Bir de haftada, ayda bir köye uğrayan resmî, askerî arabalar…
İşte öğretmenimiz Nasuh Perperek bir yıl kaldığı köyümüzden ayrılırken bir yol efsanesi bıraktı bizlere.
Nasuh Bey, bu efsaneyi birkaç uygulama ile oluşturdu zihnimizde.
Taşlı Yol Efsenesi: Öğretmenimiz bizi arada bir gezi ve gözleme çıkarıyor, bu arada bir fırsatını bulup Taşlı Yol’un taşlarını temizletiyordu. Temizletme dediysem, o yığın yığın taşları kucaklayıp yahut sırtlayıp uzaklara götürdüğümüz sanılmasın. Taşları yolun kıyısına, ‘ak’ yahut ‘kara’ sıfatlarını başına eklediğimiz ‘peynar’ makiliklerinin aralarına atardık.
Diyeceksiniz ki bunun neresi efsane. Şurası: Nasuh Bey bizi güdülemek için esrarengiz bir cümle kurardı. Sadece bir cümle: “Gelecek yıl köye taksiyle geleceğim ve onu bu yolda süreceğim!”
Taksi, evet, 70’lerde büyük bir olay. Seneye bu yoldan köye çıkacak taksinin düşlerini kurar ve büyük bir zevkle işe sarılırdık.
Taksi, hayır, bu benim için bildiğimiz bir motorlu araç değildi. Bundan daha ötede, ulaşmamız için önerilmiş bir manevî hedef, ölümsüzlüğe ulaştıracak bir iksirdi.
Bunu böyle bildim ve bırakın taksiyi, ertesi yıl köyümüze kendisi dahi gelmeyen öğretmenim Nasuh Perperek’i yıllar boyu kendimde var ettim… (s. 180)

3 Ekim 2019 Perşembe

REİS BEY: MERHAMETE İLTİCA İÇİN...

Şiir, hikâye, roman, monografi, makale, gazete fıkrası, inceleme, senaryo, nutuk gibi eserlerinin yanı sıra, Necip Fazıl Kısakürek’in ölümsüz eserler verdiği bir başka alan tiyatrodur. Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Sabırtaşı, Para, Nâm-ı Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdulhamid Han, Yunus Emre, Kanlı Sarık, Mukaddes Emanet, İbrahim Edhem, Kumandan ve Sır, üstadın bu türdeki eserleridir.
Bunlardan bir kısmı sinemaya da uyarlanmıştır. Örneğin, bu yazımızda ele alacağımız Reis Bey, Mesut Uçakan tarafından 1989’da sinema filmi haline getirilmiştir.
Reis Bey, bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahneliyor. Milli tiyatromuzun bu güzide eserini izlemek için koca bir sezon var önümüzde…
Bağışlama, merhamet ve şefkat… Allah’ın Rahman ve Rahim (Rahmet) isimlerinden mülhem bu kavramlar, Reis Bey’in lügatinde yoktur. Lügatinde ve fiillerinde… Hatta, bu kavramdan tiksinti derecesinde nefret eder. Kanunlara son derece bağlı bu ağır ceza mahkemesi hâkimi, kararlarını acımasızca uygulamaktan çekinmez. Yeter ki eldeki deliller ile sanığın suçlu olduğuna dair bir şahsi bir kanaate varsın…
Mesela idamlık elbisesini över ve şunları söyler:  “Seni biçen terziye ne mutlu! Cemiyette bir kişiyi korumak için bin kişiye bu elbiseyi giydirmek lazım!”
Kendisinden merhamet dileyenlere verdiği cevaplara bakın bir de: “Merhamet: Ağızların iğrenç sakızı… Merhamet: İdamlık suç! Asıl öğretilecekleri öğretemediklerimiz sıra merhamete gelince dillerine sakız ediyor!”
Reis Bey, anne katili olmakla yargılanan bir genci, savunma makamının bütün itirazlarını reddedip kanuni dayanaklara ve kendi zanlarına uyarak idama mahkûm eder.
Bu süreç içinde geçen diyaloglar Reis Bey’in tahlili için kayda değerdir:
Reis Bey: Gözyaşı suçun rengidir, soldurmaz!”
İdamlık Genç: “Kaybettiğim siyah ceketim için sırtıma biçtiğiniz elbiseyi seyretmeye mi geldiniz? Siz ağlayamazsınız, ağlayabilseydiniz asamazdınız! Mühürlü kalbinizin bir gün açılmasını dilerim!”
Reis Bey, -Hakikate uzak bütün insanlar gibi- hükmünde yanılmıştır. Zanlı gencin infazından sonra asıl suçlu teslim olmuş, işlediği cinayeti itiraf etmiştir.
Gerçeğin ortaya çıkması, Reis Bey’i “Kasaptan af dileyen koyun gibi” yapmıştır. Verdiği kararın yanlış olduğunun ortaya çıkması hayatını altüst etmiş, onu derinden sarsmıştır. Bu arada görevinden de istifa etmiştir.  Artık Reis Bey bambaşka bir şahsiyet haline gelmiştir: Merhamet ve gözyaşı abidesi…
Şimdi hayatını merhametin yaygınlaşmasına hasreden Reis Bey,  vaktiyle idamına hüküm verdiği gencin de mekânı olan kahvehaneye devam etmeye başlar. Bu mekânın müdavimlerine merhameti anlatır. Zaman içinde bu çevrede büyük güven kazanır. Tam da böyle bir sürecin zirve bir sahnesinde, söz konusu mekân polis tarafından basılır.  Reis Bey bu mekânın müdavimlerini merhamete davet etmekte ve kendilerinden oluşacak bir “Gözyaşı Çetesi” kurmaktadır. Fakat, baskın sırasında bir müdavim, elindeki uyuşturucuyu Reis Bey’in cebine atar. Sonuçta, kolları kelepçelenen Reis Bey, bir zamanlar hâkimi bulunduğu mahkemeye sanık olarak geri döner…
Oyunun nihayetinde Reis Bey’in cebine uyuşturucu koyan kişi suçunu itiraf etmiş, böylece adalet yerini bulmuştur. 
Reis Bey, ‘Rahmet’in ‘muharref’e (tahrîf edilmiş, değiştirilmiş, bozulmuş olana) galebe çaldığı bir oyundur. Hakikatin apaçık ortada olduğuna dair bir temsildir. Necip Fazıl, şu İlahî Kelam’ın hatırlatıcısı olmuştur Reis Bey’le:
“Mesajlarımıza inananlar sana geldiklerinde de ki: ‘Size selâm olsun! Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine ilke edinmiştir, böylece sizden biri bilgisizlikten dolayı kötü bir fiil işler ve sonra tevbe edip dürüst ve erdemlice bir hayat yaşarsa O[nun] çok affedici ve rahmet kaynağı [olduğunu görecek]tir.” (Kur’an, 6/54, Muhammed Esed - Kur’an Mesajı, s. 235)
Özer Tunca yönetiminde, geçmiş yıllarda Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından oynanan ve yüksek başarı sunulmuştu Reis Bey… O zaman, Bursa’daki başarısını tebrik eden bir yazı yazmıştık.
Şimdi yine Özer Tunca yönetiminde, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından Büyük Tiyatro’da, Ankaralılara sunulurken, geçmiş tebrik yazımızı da güncellemiş oluyoruz.
Vaktiyle yazdığımız yazıyı “Son bir not” diyerek, şöyle bitirmişim: “Oyunun finalinde (Bu bölüm tiyatroda acaba dikkatimden mi kaçtı, çünkü sonraki günlerde, Mesut Uçakan tarafından yapılan sinema filmi versiyonunda fark ettim.) Reis Bey, İstanbul Barosu tarafından “Adalet ve Merhamet” timsali olarak bir plâketle taltif edilir. Son dönemdeki tutumlarıyla, halk karşıtlığı ve darbe yanlılığı gibi intibalarla gündeme gelen ve tepkileri üzerine çeken İstanbul Barosu yetkililerini, bu oyunu seyre davet etmek bir vazife olsa gerektir…”
Madem güncelleme yapıyoruz, bu yazımıza da bir “Son not” ekleyelim: Hak, hukuk, adalet bağlamlarında feryatların arzı arşınladığı bir vasat üzereyken, bizi bu itibarsızlık ortamından çekip kurtarma imkân ve ihtimali olanlar, -sanırım onlardır bu ortamın müsebbipleri- tez elden Reis Bey’i izlesinler…
Hele hele Necip Fazıl’ın paltosundan çıktığını iddia edip de Reis Bey’in dünyasından bî-haber olanlar…