2 Ocak 2020 Perşembe

ŞİİRE VE REİSLİĞE DAİR

Şairlik için türlü tanımlar yapılır. Bunların sayım dökümünü burada tekrarlamanın veya özet halinde aktarmanın gereği yok. Fakat  şöyle bir yenilik yapsak ve yeni bir vasıfla ansak onları, ne dersiniz?
Şiir gününün hakimliğini elde bulunduran veya bu uğurda boyuna sıvı bir şeyler, mesela kan ve terler akıtan şairler, hepten ve toptan, reis biziz azizim reis biziz! Daha da üstünü hatta. Eh, böyle şaşaa apoletli  başkanlar ve başlar coğrafyasında avamlık iş yapılır mı? Yapılmaz.
Kendi burun dikimiz üzre seyr ü sefer eyler, en büyük pasları, bir ayağımızdan diğerine, yani yine kendimize yuvarlarız!
Çalım mı? Canım ciğerim, çalımın adı mı olur? Bini bir yerde. Bizde. Her yerde o. Her an salvolarız onu. Ne şişkinliktir o, ne? Kabaran hindi kanatlarımızla ne güzel bir enstantanedir öyle. Dayanılmaz bir boşluk, önü alınamaz bir hoşluk hâlidir.
Yaşasın övüngen kafatası! Yuf olsun benden ötesine! Yıkılsın rakib! Büyük kim? Kim olabilir ? Bütün "ben"ler!
                            * * *
Yahu çocuklar buralara niye geldim böyle? Hangi nâ-hoş manzara gülistan göründü gözlerime?
Evet ahbabdan olan!
Ey ehl-i şuara!
Konuşunuz. Savununuz kendinizi. Şiirleriniz konuşsun önce, evet. Sonra şiir gibi güzel diğer bütün ifade biçimleriniz aksın kağıtta ırmaklar gibi. Şiire dair,  şaire dair.
Birbirinize yardım ediniz. Eleştiriniz birbirinizi. Yapıcı bir birliktelik oluşturunuz.
Yazılan,  yayınlanan şiirlerden beğendiklerinizi başkalarıyla paylaşınız. Beğenmediğiniz, eksik, güdük, tatsız bulduklarınızı da eleştiriniz. Yapıcı bir birliktelik burada da geçerli, dostluğu unutmayınız.
Gündem oluşturunuz  gündem! Şiirinizle olduğu kadar, dedim ya, diğer biçimlerinizle de. Varlığınızı görelim. Yunus'sanız görelim sizi. Molla Kasım Efendi diye birisi yoktu. Olmadı hiç. O bizatihi Yunus'un ta kendisiydi.
         * * *
Derken efendim, bir yerlerden acaib ve gariban tondan bazı sesler işitiyorum. Hayır! diye inliyor, başkalarını göremem ve dahi gösteremem! Başkaları diye bir kavram da yoktur! Kimmiş o "başkaları" denen zerzevat?  Evet, başkaları var, ama onlar benim kuzucuk çömezlerim, haşlamalarım,  cancağızlarım!
Ahlaktan söz ediyorum bu sese. Yücelikten, selamdan, huzurla çağıldayan kardeş kahkahalarından, mavi, yeşil, pırlanta renklerden!
Ama o, yok diyordu. Yokluğunu seçiyordu.
Bense, varlığını paylaşanlara ve paylaşacak olanlara selamlar! diyorum.

LİKÂ Edebiyat Seçkisi, S. 2 (1 Mayıs 1998), s. 4. (Ali Işıklarlı imzasıyla)

NASILSINIZ?

1

mavi bir bayrağın dalgalanışı  mıdır görüş açılarımızı  kapatan?
esaretin düğümleri mi dolandı boynumuza?
göğümüze ne oldu? orada uçuşup duran demir kütlelerinin kara bulutlar resmetmesi neyin nesi?
denizimizi kan çölüne kim döndürdü? hangi girit’ten geldi korsanlar?
çiğdemlerin yeşermesi gereken şu günlerde, dağlarımızdaki baharın yüzünü kışa çeviren nedenler nelerdir?
kıt’alar arası silahlar mı var, çevrilmiş haritamıza?
***
bir deprem mi yakıp yıktı mâmur evlerimizi?
ya kentlerimizin yerle bir oluşuna ne sebep?
yangın mıdır bu, tamamen kaplayan dört yanları, nasıl bir yangın?
bu baskın, bulanık bir suyun marifeti mi? kirli bir selin hengamesinden mi mustarip yeşilliklerimiz?
toprağımız da kaydırıldı. boşta kaldı gövdemiz, çalkantıdayız toptan, neden?
***
neredeyiz biz?
- savaşta, esarette.
- yangında, yanışta.
- baharda değil, kışta.
- selde, salda, çalkantıda.
- altında heyelanın, toprak altında.
- yitmiş diriliği, övünçsüz bir ölümde.
***
kimiz biz?
- sıradan olanlar?!      
- siviller?!.
- işte öyle birileri?!
O’nun adıyla, diyerek...

Likâ Edebiyat, S. 1 (1 Nisan 1998), s. 1.

30 Aralık 2019 Pazartesi

ARİF AKÇALI YAZDI: “İKİNCİ YENİ GELENEKLE BULUŞTU MU?”

Gelenekle başı bir türlü hoş olmayan Türk entelijansiyası için modernizm, elifi elifine muasır kadavranın ruhundan aziz(ler) yontmak ameliyesinden başka bir şey olmadı. Dar zamanların Türkiye’sinde şiir, modern biçimini eskiyi bitpazarında nurlara gark ederek arayan sözde ‘atılımcı’ kalemler elinde ha bire yoruldu. Özellikle 1950 sonrası Türk şiirinin öz-biçim arasında yaşadığı serüven, mânâya dahil olmak istemeyen şairlerce Batı referans gösterilerek tekmili birden otuz iki kısım halinde günümüze kadar izaha muhtaç hâle getirildi.

Cumhuriyet sonrası Türk düşüncesini besleyen menbaın köküne hücum eden nevzuhur takımı, gelenek ve modernizm arasındaki dengenin ahengini bir türlü yakalayamadığı gibi, geçmişin üzerine sünger çekmeyi adeta modernist tavrın olmazsa olmazı saydı. Durumun vehameti ve şiirin çıkmazı karşısında gelenek, bu yönüyle başat bir unsur olarak özellikle ‘sol’ tazyikin ağırlığı ve baskısı karşısında yeni denemelere girişmek durumunda bırakıldı. Varlığı yadsınan bir kavram olarak gelenek, insan ve eşya arasında duran mânâya nisbetle insanı toplum içinde yok sayan değil, varlığın özüne yakınlığıyla bir ilişki biçimi olarak modern toplumlarda dahi bir değişim objesi hâline getirildi. Yani geleneğin üzerini çizen bir sanat anlayışı, üzeri çizilen olmaya başladıktan sonra birden hatırlanıverdi.





















İkinci Yeni’nin ayağının takıldığı yer

Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, şair-yazar Cevat Akkanat’ın ilk baskısı Kültür Bakanlığının sanat-edebiyat dizi arasından 2002 yılında çıkan ve aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliğinin inceleme-araştırma kategorisinde ödül kazanan hacimli bir eseri. Yayınlandığı dönem içinde, eserin kalitesiyle aynı paralelde seyretmeyen bir değerlendirme ortamı birçok eser gibi bu eser için de yaşandı. Oysa gelenek ve geleneğe bağlı birçok sosyolojik türevler, Türk şiirinde telif eser boyutuyla ilk defa ele alınıyor ve kavramın Türk şiirine katkıları bütün cesimliğiyle anlatılıyordu. Özellikle Pazar Postası’ndaki (1950-1959) yazılarıyla İkinci Yeni akımını tetikleyen kişi olarak gösterilen Muzaffer Erdost, o güne kadar dışlayıcı bir tavır gösterilen bu ‘yeni’ şiirin nefes alacağı bir ortamın oluşması yolunda önemli yazılar kaleme almıştır. İkinci Yeni tartışmalarının sürekli odağında bulunmuş Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Turgut Uyar ve Ülkü Tamer gibi şairlerin eserlerinde önemli bir ayrım olarak yer edinmiş olan ve fakat dönemin gerek siyasi, gerekse sosyal atmosferinden dolayı adeta afaki birer imgeye sürüklenen geleneğin mısra içindeki macerası lif lif dokunmuş Akkanat tarafından.

İkinci Yeni çevresinde sürekli dönüp duran tartışmalara katılmadığı halde Sezai Karakoç dolayımında yazdığı yazı ile konuya değinen yazar Rasim Özdenören Ruhun Malzemeleri’nde şunları yazmaktadır: “… İkinci Yeni şiir, temelde ‘secular’ bir şiir olduğu halde, Sezai Karakoç’un şiiri aşkın değerlere dayanır. Cemal Süreya, aşkı değil, şehveti yazar, vücuda ilgi duyar, kadın vücudunu anlatır. Turgut Uyar, o dönemlerde çıkan Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı şiir kitabında ilk bakışta çarpıcı gelen deyiş özelliğini Tevrata borçludur. Öbürlerinden farklı olmasına rağmen gene de büsbütün yerlileşememiştir. Tarihle kurmak istediği bağ yerli olmadığı için iğreti kalır. Edip Cansever, özde bir araştırma yapmak yerine, bütün çalışmasını kelime dizilerini çarpıtmaya hasreder. İlhan Berk, İstanbul’da Rumca türküler söylemeğe çıkar. Bütün bu oluşların elbette edebiyat ve sosyoloji yönünden açıklamaları vardır. Bir yerde bu, aydının toprağımızdan ve kültürümüzden kopuşunu gösterir.” [s. 169-170]

İkinci baskısı geliyor






















Çok geniş bir kaynak taraması neticesinde, alanıyla ilgili önemli bir boşluğu doldurduğu tartışmasız kabul edilen bu göz nuru eser, şimdilerde Okur Kitaplığı Yayınevi tarafından 2. baskı olmak üzere yeniden basılıyor.

İkinci Yeni macerasının Türk şiiri ile modern algı arasında duran ve gelenekte düğümlenen kavşak noktalarını önemli işaret taşlarıyla gösteren bu eserin, hakkaniyetli kalemler tarafından yeniden değerlendirileceğinden şüphemiz yok. Zira Akkanat’ın bir akademisyen titizliğiyle (ki bitirme tezi olarak hazırlanmıştır eser) yeniden ele alarak, önemli eklemelerde bulunup bütün tafsilatıyla ortaya koyduğu Gelenek ve İkinci Yeni Şiiri, akademisyen veya sivil, alanında kalem oynatan herkesin yararlanabileceği çok ciddi bir kaynak eser olarak literatürdeki yerini alacaktır. Okur Kitaplığı’nı bu cesur tavrından dolayı kutluyor, 1 Şubat 2012’de yayınlanacağı duyurulan eseri sabırsızlıkla beklediğimizi belirtiyoruz.  


26 Aralık 2019 Perşembe

ÂKİF'İN TENKİT ETTİĞİ ŞAİR TUTUMLARI


      Âkif, manzum eserlerinde kendi sanatıyla ilgili hükümlerin yanı sıra, başka şairlerin tutumlarıyla ilgili tespit ve teşhislerde de bulunmuştur. Bunların genellikle şairlerin olumsuz tutumlarıyla ilgili tenkitler şeklinde olduğunu belirtelim. 
Bu yoldaki ilk örneği “Berlin Hâtıraları” şiirinde görürüz. Bu metin, sanat, edebiyat ve şiirle ilgili pek çok unsuru ihtiva etmektedir. Şiirin başlarında iki arkadaş farklı hususlara ait kanaatleri paylaşırken, söz dönüp dolaşır şehrin sokaklarına gelir. Âkif, şehrin sokaklarının tertibiyle devrin şiiri arasında bir benzerlik görür: “Sokak deyin meselâ… Şimdi baktığım lügate/Mürâca’at yine lâzım mı? Lâzım elbette./(…) Zamâne şi’rine benzer zemîn-i tertîbi: /Zalâm içinde mebâdîsi, müntehâsı gibi.”
“Berlin Hâtıraları”nda “Avrupalı” ile “Şark”lıyı karşılaştıran şair, bizdeki edebiyatçıların bir takım menfî tutumlarına ait izlenimler sunar. Bunu, onların hakikati saptırmaları, gerçeklerden uzak durmaları, dahası bunları kasten yapmalarıdır: “Ne hisli vâlidelerdir bizim kadınlarımız!/Yazık ki anlatacak yok da yanlış anladınız./Yazık ki onları tasvir eden birer umacı,/Beş on romancı, sıkılmaz beş on da maksadcı.” Şair, “Hatıralar”daki bu hitabını bir Alman kadına karşı yapmaktadır. Bizdeki sanatkârların niteliğini romancı özelinde tenkit ettikten sonra, sıra Almanların kısa zamanda yükselişinin sebeplerine gelmiştir: “Zemîni satvetiniz tuttu, cevvi san’atiniz;/Yarın müsahharınızdır, bugün değilse, deniz./Terakkıyâtınız artık yetişti, bir yere ki:/Ma’arif oldu umûmun gıdâ-yı müştereki./Havâssınız yazıyorken avâmınız okudu,/Yazanların da okutmaktı, çünkü, maksûdu.”
Âkif, yukarıdaki mısralarında topluma yön veren kurumlara da önemli iş düştüğünü, bunların has sanatkâr yetiştirecek şekilde yapılandırılmaları gerektiğini belirtir. Mısralarının devamında “bizim” sanatımızın sırlarına değinerek, sanat ve edebiyat ortamımıza şedit tenkitler yöneltir: Özellikle geleneklerin ağır bir baskısı vardır üzerimizde. Bunlar köreltici, uyutucu, hatta uyuşturucu bir hâl almıştır. Destânî anlatımlar, halkın muhayyilesinden kaynaklanan anonim metinler, beşikten mezara toplumu olumsuzluğa sevk etmiştir. Bunların sonucunda şiir ve hayal de başıboş bir niteliğe bürünmüş, edebiyatın herhangi bir ihtiyaca cevap vermesini bırakın, esef verici bir şekilde milletin ruhunu efsunladığı görülmektedir. Zira, sefih arzuları kışkırtan bir edebiyattan ancak bu zuhur edebilir: “Ne kaldı? Bir edebiyyâtımız mı? Vâ-esefâ!/Bırak ki ettiği yoktur bir ihtiyâca vefâ;/Yu rûh-i milleti afsunluyor, uyuşturuyor;/Ya sînelerdeki hislerle çarpışıp duruyor!”
O dönem edebiyat geçmişi içinde bulunan Divan şiirini zihniyeti itibariyle tenkit eden Âkif, sözü yaşadığı çağın edebî oluşumuna getirmiştir. Şair, bu noktadan itibaren Mehmet Rauf (ki manzumede “Zanbak” ile kastedilen onun 1910’da yazdığı “Bir Zanbağın Hikâyesi” adlı müstehcen romanıdır.) ve özellikle de Tevfik Fikret’in bazı özellikleri üzerinden döneminin algı tarzlarını olumsuzlayacaktır. Âkif, Tevfik Fikret’le ilgili olarak eserin Sebilürreşad’taki ilk neşrinde yer alan 98 mısrayı, kitap halindeki hiçbir yayıma almamıştır. Şair, bu mısralarda Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kâdim” şiirindeki tutumuna cephe alarak, onun din, tarih, vatan ve millet gibi mefhumlarla ilgili küçültücü yaklaşımına taarruzda bulunmaktadır. Âkif’in tercihine saygı duyarak söz konusu mısralardan herhangi bir iktibas yapmıyoruz.
Altıncı kitap olan “Âsım”, Hocazâde ile Köse İmam’ın diyalogları şeklinde tertip edilmiş bir eserdir. Eserin başlarında Köse İmam’ın “Hangi bir fende teâlî edebildin, evlât?/Hangi san’atte rüsûhun göze çarpar? Anlat!/Ulemâdan mı sayıldın? Fukahâdan mı?” ve “Ya siyâsî mi nesin? Kendine bir meslek ayır.” gibi soru ve ikazlarına maruz kalan Hocazâde, “Şâirim” cevabını verir. Bu noktadan sonra, ikisi arasında geçen muhavereden, şiirin toplum için önemli bir sanat olduğunu, fakat devrin şairlerinin bu sanata kastettiğini, zira ahlâken kerih işlerle iştigal ettiklerini, edebiyata edepsizliği soktuklarını okuruz: “‘Şuarâ’ dendi mi, birdenbire oynar sinirim/İyi gün dostu herifler, o ne yardakçı gürûh,/O ne müstekreh adamlar! Hani bakmak mekrûh./Dalkavukluktaki idmanları sermâyeleri…/Onlar azdırdı, evet, başlıca pespâyeleri.”
 “Âsım”ın son bölümünde Hocazâde ile Asım diyalog halindedir. Bu bölümde, o dönem Türk edebiyatının sistematik bir tenkidine yer verilmektedir. Aşağıdaki metinde söze ilk başlayan Asım’dır: “-Yeni yazdıklarınız nerde, efendim, okusak? /Aradım kimsede yok… - Varsa da üç dört eserim,/Zât-ı sâmînizi hoşnûd edemez zannederim:/Demevî zevkiniz elbet demevî şi’r ister!/-Asabî olsa da râzıyız, efendim, bizler… /Bir mizâç istemiyorsak o da: Lenfâîlik; /Çünkü milletler için, doğrusu, gâyet mühlik. /-Edebiyyâtımız Allah’a emânet desene!”
Bu mısralarda dikkat çeken anahtar kavramlar, Âsım’ın genç ruhuna uygunluk bağlamında “demevî zevk” (asabî, kanlı canlı zevk), “demevî şiir”, “asabî şiir”, “Lenfâîlik”tir (Kansız cansız olmama hali, diri, kanlı canlı, delikanlı?.). Bu kavramları bir hüküm cümlesi ile bir araya getirirsek, Âsım, diri ve hareketli bir şiirden yanadır.
Toparlayacak olursak, Âkif, kendisi dışındaki şairleri iyice incelemiş, bunların topluma da yansıyan her türlü olumsuzluklarını tespit etmiştir. Bu çerçevede, Âkif, şiirde düzen ve tertibe önem vermeyenleri tenkit etmiştir. Şairler arasında topluma yabancılaşmış ve bundan ötürü toplumu kasten yanlış aksettirmiş olanları reddetmiştir. Ölü geleneklere bağlı bir takım edebî yapılanmaları ötelemiş, özellikle edep ve hayâyı dikkate almayan, din, tarih, vefa, millet gibi mefhumların karşısında olanları kınamıştır.

23 Aralık 2019 Pazartesi

SİLAH MÂLUM KARAR ZÂLİM…

Romantizm akımının kurucu yazarlarından Johann Wolfgang Goethe, Genç Werther’in Acıları romanında aşkı, hayalleri, tutkuları, hüzünlü duyguları ile malul (illetli, takıntılı)  bir genci anlatır: Werther…
Genç Werther’in macerası kendi elinden çıkma mektuplarla aktarılır okuyucuya; arkadaşı Wilhelm’e yazdığı satırlarla…
O, iflah olmaz bir âşıktır. Lotte adlı zarif bir kıza tutulur. Fakat Lotte ‘iyi bir insan’ olan Albert’le nişanlıdır. Bu duruma rağmen, kendisine tutkuyla bağlanan Werther’le ‘sosyal’ ilişkilerini sürdürür.
Bu aşkla, kalbi, ‘yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok” ağrı çeken Werther’in ilacı “Lotte’nin siyah gözlerinde”dir…
Roman, Alman romantizminin önemli bir belgesi olarak baştan sona Werther’in melankolik ruh halinin anlatımından oluşur. Bu ruh halinin tabii sonucu, ölümdür. Hem de ne ölüm!
Şöyle: Genç Werther, aşk ıstıraplarının zirvede olduğu bir gece, uşağına bir pusula vererek Lotte’ye gönderir: “Yapacağım bir yolculuk için bana tabancalarınızı ödünç vermenizi rica ediyorum. Allahaısmarladık!”
Silah gönderilir. Werther: “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen silmişsin. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı uygun buluyorsun! Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, isteğim oldu.”
Gece saat onikide Werther son monoloğunu yapar: “Elveda, Lotte!” Sevgilinin silahına basar tetiği. Uzun bir can çekiş sürecinden sonra, “Öğleyin saat onikide son nefesini” verir.
Eğer eldeki kayıtlar doğru söylüyorsa, Faust yazarının bu romanda kullandığı malzeme biyografik, hatta otobiyografik nitelikler taşıyormuş. Yazar, Charlotte Buff adlı bir kıza olan bağlılığını, o günlerde yaşanan bir aşk intiharı olayıyla sentezleyip roman yapmış! Böylece, Romantizm’e de çok uygun iki vak’a bu romanda birleştirilmiş!
Goethe bunu yaptıysa, biz şunu niye yapmayalım: Romanı doğal bağlamından koparıp, bugünün sosyal atmosferine, reel ortamına niye taşımayalım?!
***
Burada sözü kendime çevireyim: Bendeniz, ‘güncel’le arası bozuk yazarlardan birisiyimdir. Özellikle gündemle ve güncelle ‘boğulmak’ endişesi yoğun bir endişedir bende. Fakat, günlük bir gazetede yazıp da memlekette olan bitene temas etmemek mümkün mü?
Değil, fakat bunun da bir üslubu olmalı. İşte bu kaygıyla, Goethe’nin “acı çeken iyi kalpli insanlara” bir ‘teselli’ olarak takdim ettiği Genç Werther’in Acıları’ndan hareket etmeyi uygun buldum. 






















Werther’le, bizim iflah olmaz demokrasi âşıklarını özdeş tutmak istiyorum. Sebebi gayet basit: Birisi, yani Werther, sevgilinin silahını bir vuslat vesilesi kılıyor. Diğeri, yani demokrasi tutkunları, meftun olduklarının silahlarıyla vuruldukça vuruluyor!
Arada başka farklılıklar da var: Genç Werther, sevgilinin hatırası olan silahın tetiğine ulvî bir amaçla, kendisi dokunuyor. Demokrasi tutkunlarına ise “mevhum” sevgilinin koruyucuları tarafından silah tutuluyor. Sonra, Werther’in âkıbetinde karar yüzde yüz kendisine ait ve ölüm kesin bir son. Bizim demokrasi muhafazakârlarımızın infazında ise ne kendileri, ne de sevgili müdahil; hem kendileri, hem de sevgili siyaset meydanından ihraç edilmiş; burada karar sahipleri ilginç bir şekilde, acımasız ve zalim… Sonuç ise ölümden öte bir şey: Bir felç hâli, bir hâl-i kötürüm…
Ve son bir husus: Werhter’in sonu okuyucuda bir arınma (katharsis, yazarın ifadesiyle ‘teselli’) oluştururken şu malum mefluç hâl her halükârda bütün milleti boğuyor, boğuyor…

12 Haziran 2008, Milli Gazete

19 Aralık 2019 Perşembe

İYİ YAZAR İYİ YAZAR

Yazımızın başlığını tahlil edelim: Sondaki ‘yazar’, yüklem. Onun önündeki ‘iyi’, zarf. Özne ise en başta: ‘İyi yazar’.
Oysa şöyle de tahlil edebiliriz aynı cümleyi, farklı bir anlam yükleyerek: İlk ‘iyi yazar’ özne, ikincisi yüklem. Böyle düşünmemiz için cümleyi isim cümlesi şeklinde okumalıyız: “İyi yazar, iyi yazar (dır).” 
Dil kimi zaman aciz bırakır kendisini bilmeyeni. Dikkat edin, bu cümledeki ‘kendisini bilmeyeni’ ifadesi bir anlatım bozukluğuyla boğuşuyor. ‘Kendisini bilmeyen’ kim yahut ne? Kişinin dili bilmeyişi mi yoksa kişinin kendisini bilmeyişi, insanlığının farkında olmayışı mı?
Laf olsun diye değil dille yaptığımız bu cenk oyunu. Bir hakikate parmak basacağız.  Bir şeyin esasına temas edeceğiz, bir işin özüne hâkim olmaktan dem vuracağız. Üstelik, başlıktaki göndermeden hareket ederek…
Öyleyse şu cümleyle devam edelim: İyi yazar, ele aldığı bir konuya içerden bakar, künhünden. O künhe vakıf olur.
İşin künhü, o şeyin temel yapı taşlarını ihtiva eder; olmazsa olmazlarını.
Sözgelimi şiirin ontolojisinde duygu, düşünce, hayal gibi muhteva unsurlarının yanı sıra biçim unsurlarına da yer vardır; nazım şekli, vezin, kafiye, ritim, armoni gibi…
Tahkiyenin (öykülemenin) şartları arasında olay, yer, zaman ve kişilerin özgün bir üslupla işlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Onları bir sarmaşık gibi birbirine sarıp sarmalamalı hikâyeci…
Ele gelsin gelmesin, yazıya yahut söze gelen hemen her bir şey demek ki derunî (içsel) kaidelerle örgülü. Biz onları oralarından, kaide diye adlandırıverdiğimiz tutulacak yerlerinden tutarız. Somut yahut soyut, açık yahut kapalı anlatırken, mutlaka, ama mutlaka o noktalarından ele alırız. Gelişigüzel bir sıralamayla örneklendirelim: Üçgen, hücre, kapı, gemi, ışığın saniyedeki hızı, bir gölgenin boyu, incirin çekirdeği, sakarmeke kuşu, gönül oyunu, ideolojik tutum, medeniyet algısı, iman, vs…
Kâinatı dolduran hemen her şeyi burada sayabiliriz, lakin maksat anlaşılmış olmalıdır. İşbu noktada şu soruyla muhatap kabul alınabiliriz: İyi de, bir yazar bütün bunlarla ilgili künh bilgisini nasıl edinecektir?
Çalışacak.
Ele (söze, yazıya) alacağı konuyla ilgili birikimler kazanacak. Araştıracak, okuyacak, gözlemler yapacak, deney ve tecrübelerden yararlanacak…
Haydi itiraz edin. Deyin ki: “Yaptığınız bu tanımla ancak ve ancak zanaatkârlık imzası atarsınız!” Hatta imza değil, imlâ...
Haklısınız, zira yazarlık, Jean Jacques Rousseau’nun da dediği gibi, “ne kadar zanaatkârlıktan uzak kalırsa o kadar parlak, saygın bir meslek olur.”
Öyleyse orada kalmamalı, şu cümleyi mutlaka söylemeli: İşin teknik kısmını oluşturan zanaatkârlığı gönle ait maceralarla çevrelemeli, donatmalı…
Gönül macerası diyebilir miyiz bu donanmaya bilmem. “Yazmasam ölürüm” dedirten,  yazarı ebediyen yaşatan saik bu mudur?
Bu noktada şunu da unutmayalım: Yazarlık bir ihtiyaca yahut ihtirasa çivi çakmışsa, oradan sağlam bir eser çıkmaz. Para pul hırsı ile şan ve şöhret döngüsü aynı şeydir. Hakikatli olanın kalabalıklara seslenme diye bir kaydı olamaz. Çok satmanın cazibesi de böyledir.
Yazarlık vakarı diye bir şeyden dem vurulacaksa, o şudur: Ruhunun sesini dinlemek...
Ruhunun sesini dinlemek hürriyet kuşunun kanatlarında olmak gibidir.
O kanatlarda göksel bir safa süren yazara ne Hades ülkesinin iniltilerden mürettep ırmakları etki eder ne de Şeyh Galip’in sınavlara tabi tutan ateşten denizleri…
Platon’un Devlet kuramı da set çekemez onun önüne, Demokles’in kılıcı da…
Zirâ, hikmete râm olmuştur bir kere…


18 Aralık 2019 Çarşamba

ŞARKILAR KİTABI'NDAN: ŞARKI - 2


Can silmeye geldim dile candan geçelim gel
Candan niye dersen bana benden geçelim gel
Çıkmaz deme çıksın göğe tümden geçelim gel
Candan niye dersen bana benden geçelim gel

Gel gülmeye ahdin ise tevhîd ile îman
Hemdem olalım mahva gelip gönle bu derman
Gülden suyu can silmeye candan ala ferman
Candan niye dersen bana benden geçelim gel

Bursa, 2010



ŞARKILAR KİTABI'NDAN: ŞARKI-1

Çılgınca gezindim gecelerden geçiverdim
Âh ettiğim günden beri cânım seni sevdim
Dinmez bana gelsin acı âhû dediğimsin
Âh ettiğim günden beri cânım seni sevdim

Külrengi buluttur başı sondur sonu bilsen
Gülden kanayan gözyaşımın rengini bilsen
İnkâr edişinden ne çıkar bir şunu bilsen
Âh ettiği günden beri cânım seni sevdim

Bursa, 1 Mart 2010