6 Eylül 2019 Cuma

ÂKİF KENDİ ŞAİRLİĞİNİ NASIL GÖRDÜ?

Âkif’in kendi şiiriyle ilgili ilk tespiti, Safahat külliyatının ilk kitabının girişindedir. Birinci Safahat’ın bu girizgâh metni, aynı zamanda okura yapılmış bir ithaf gibidir. Şair burada sade bir seslenişin akabinde, şair şiiriyle ilgili hükümler verir. Fakat dikkatle okunursa bu metin sadece şairin kendi şiirine dönük hükümlerle sınırlı değildir. Aynı zamanda, bir şiirde hangi unsurların bulunması lazım geldiğine dair ipuçları da verir: Şiir, evet, ‘samimi’dir, ‘hüner’lidir, ‘sanatlı’dır, ‘hisli’dir, hatta Âkif’in ‘dili’ olmayan ‘kalbi’ne tercüman olursak, ‘anlatılamayan’dır. Okuyucuya dönük bu ‘ithafname’ her ne hikmetse, pek çokları tarafından Âkif’e mahsus bir ‘itirafname’ olarak takdim edilmekte, nihayet onun şairliğine halel getirici bir sunumla tahlil edilmektedir: “Bana sor sevgili kâari’, sana ben söyliyeyim,/Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım:/Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;/Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım./ Şi’r için ‘göz yaşı’ derler, onu bilmem, yalnız,/ Aczimin giryesidir bence bütün âsarım!/ (…)”
Âkif’in çokça tartışılan şiirlerinden birisi olan “İ’tirâf”, dört mısradan oluşan bir metindir. Şairin Birinci Safahat’ındaki son şiir olan bu metin, şairin bizzat kendisi tarafından o döneme kadarki kendi şiirlerine yönelik olarak yaptığı öz değerlendirmedir: “Safahât’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulamaz;/Yalınız, bir yeri hakkında “Hazîn işte bu!” der./Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?/Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!”
Metnin künhüne vâkıf olmayanlar şairin bu “İ’tirâf”ını bütün (7 kitaplık) Safahat külliyatı için ve menfî bir üslûp içinde ele alırlar. Oysa, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu metin Birinci Safahat’ın sonunda yer almaktadır. Ayrıca, bu metinde şairin şiir söylemekteki yüksek gücünü de fark edemeyenlere şunu soralım: “heder olmuş koca bir ömrün” “hazin”liğine tekabül eden Safahat’ın o “bir yeri” hangi saf şiirlere tekabül eder?
Safahat’ın dördüncü kitabı olan “Fâtih Kürsüsünde”nin (ki eser bütünüyle “Hamâsî şairimiz Midhat Cemal’e” ithaf edilmiştir) ilk parçası olan “İki Arkadaş Fâtih Yolunda” manzumesinde sohbet ederek Fâtih’e doğru yol alan iki arkadaş, bir ara sözün kullanılışı konusunda konuşmaya başlarlar. Burada karşımıza çıkan anahtar kavramlar, “nükte”, “hayâl”, “hakîkat”tir… Şairin tercihi sonuncusundan yanadır: “- Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!/Hayâli bol bol akıttın, serâbı çağlattın!/-Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim…/İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim./Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:/Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!/“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma, bak: / (…)
Aynı metinde Fatih Camii bağlamında mimarî, fen, hendese gibi hususlar üzerinde konuşulurken,  konu sanatta üslup meselesine de gelir Sanatta aslolanın üslûp olduğu fikrinin verildiği bu metinde, ecdadın bu yolda güzide eserler yaptığı ve bunların örnek alınması gerektiği bildirilir: “- Nasıl şu banka güzel bir binâ mı? /-Pek o kadar/ Fena değilse de, nisbetle, bir biçimli duvar/Mesâbesinde kalır câmi’in yanında… /-Garib!/Benim gözümle bakarsan: Ne muhteşem! Ne mehîb!/-O başka… Sorsalar üslûb için “şudur” denemez./Asâlet olmalı san’atta evvelâ… Bu: Melez!/Hayır, melez de değil… Belki birçok üslûbun/Halîta hâli ki, tahlîle kalkışılsa: Uzun!/Necîb eser arıyorsan: Sebile bak, işte…/Taşıp taşıp dökülürken o şi’r-i berceste,/Safâ-yı fıtratı şâhid ki: Tertemiz aslı;/Damarlarında yüzen kan da, can da Osmanlı!/Görüp bu cûşîş-i san’atta rûh-i ecdâdı,/Biraz sıkılmalı şehrin sıkılmaz evlâdı!”
“İki Arkadaş Fâtih Yolunda” başlıklı metnin sonlarında Fâtih semtindeki su kemerleri üzerine konuşmaktadırlar.  Bu çerçevede su kemerlerinin üstün nitelikleri anlatılır. Fakat sanatın mehareti henüz bitmemiştir. İnce hesaplarla oluşturulmuş ölçülü eserler vücuda getirilmiştir: “Fakat mehâret-i san’at bununla bitti mi ya?/Hayır! Görülmelidir ayrı ayrı maksemler:/Bakınca hayret edersin… Ne ince iş, ne hüner!/Hakîkaten şaşacak şey… Ne vâkıfâne hesâb!/Su öyle bir dağıtılmış ki… (…)”
Beşinci kitap olan “Hatıralar”ın bir parçasında (Âl-i İmrân suresi 173. ayet mealiyle başlayan bölüm) sanatının aslî kaynağını ortaya koyan şair şöyle seslenmektedir: “Cebânet, meskenet, dünyâda sığmaz rûh-i İslâm’a… /Kitâbullâh’ı işhâd eyledim – gördün ya- da’vâma./Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:/Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın/O vicdan nerdedir, lâkin? O îman kimde var? Heyhât!/Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyyât!”
Asım’ın ilerleyen sayfalarında “şairlik” Hocazade’yle Köse İmam arasında, Hocazade’nin diliyle ve bir latife halinde şöyle gündeme gelir: “Beni gördün ya, şu ben kaç paralık şâirsem,/Senin ilmin de odur, nâfile uğraşma, Köse’m.”
Bu latifenin kullanıldığı bölüm, memleketteki mektep ve medreselerin menfi durumuyla ilgili kanaatlerin Hocazade tarafından tenkid edildiği bölümdür. Kendi şairliği ve Köse İmam’ın ilmi de bunlardan arınmış değildir.
Âkif’in (veya eserindeki şair kahramanın) kendi sanatıyla ilgili çeşitli vesilelerle dile getirdiği manzum metinlerden yola çıkarak şu tespiti yapabiliriz: Şairimiz samimi, hisli, yüzü hakikate dönük, orijinal üslup sahibidir. İnce ve ölçülü sözleri, hamasetle söyler. Devrinin ruhundan etkilenmiş, bununla birlikte Kur’an’ı temel kaynak olarak almıştır.

(İlk kez 25 Aralık 2014 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

ÖLÜ VE KOKUSU

Zosima dedenin hayata vedaını anlatan bölümü, Karamazov Kardeşler’in hayranlık uyandıran halkalarından birisidir. Dostoyevski’nin bu sevimli papazı, romana ad veren Karamazovlar’dan Alyoşa’ya (Aleksey Fiyodoroviç Karamazov; ki Zosima dede ona her bakımdan nüfuz etmiştir.) kendisiyle ilgili verdiği bilgelerden sonra “Tanrının huzuruna” çıkar. 
Kutsal kitabın emri üzerine, rahiplere ve ömrünü perhizle geçirenlere tatbik edilen ince temizlik ve özgün kefenlemeden sonra, her mevta gibi Zosima da tabuta yerleştirilir. Fakat beklenenin aksine, Zosima’nın ölü bedeni hemen asıl tören yeri olan kiliseye götürülmez ve bütün gün, sağlığında meskun olduğu hücrede tutulup ziyarete açılır.
Belirtmekte fayda var, Zosima dedenin hayattayken gösterdiği en önemli “keramet” hastaları iyileştirmektir. “Halk”ın Zosima dededen beklediği “sağaltım” onun cansız bedeninden yahut “uçmağ”a giden ruhundan da “beklenilir” olmalı ki, yas mekânına tedavi amacıyla gelen veya getirilen hastaların sayısı hayli artmıştır. Bu durum cenaze törenini idare etme görevini üstlenen Peder Paisiy’i çileden çıkarmış olmakla birlikte, onun da elinden bir şey gelmemektedir.
Zosima dede için okunan dualar, düzenlenen ayin ve törenler geleneklere uygun bir şekilde devam ederken zaman da hızla ilerler. İşte ne olduysa ilerleyen bu saatlerde olmuştur. Karamazov Kardeşler’in bu bölümüne romantik bir müdahalede bulunan Dostoyevski, şöyle der: “Öğleden sonraydı. Daha saat üç olmamıştı ki, geçen kitabın sonunda söz ettiğimiz o olay meydana geldi. Bu, hepimiz için o kadar beklenmedik ve herkesin düşündüğüne o kadar aykırı bir şeydi ki, tekrar ediyorum, olup bitenler bugün bile kentimizde ve tüm çevrede hâlâ tüm ayrıntılarıyla ve heyecanla, sanki bugün olmuş gibi olağanüstü bir şekilde canlandırılarak anlatılır.”
Dostoyevski’nin bizzat araya girerek anlattığı “o olay”, Zosima’nın cansız “vücudunun çürümeye başlaması” ve çevreye “kötü bir koku yayması”dır.
Bu beklenmedik olay, kısa zamanda bütün şehre yayılır. Hatta, “dine bağlı olsun olmasın herkeste bir kuşku” uyandırır: “Dine bağlı olmayanlar buna sevindiler. Dine bağlı olanlara gelince; onların arasında da bu işe dinsizlerden çok daha fazla sevinenler oldu. Çünkü (ölen dedenin bir gün öğüt verirken dediği gibi) insanlar doğru yolda olanın alçalmasından, utanç verecek bir duruma düşmesinden hoşlanırlar.” Birbirine rakip kişi ve kitleleri karşı karşıya getiren bu olay, cenazeyi ziyaret etme oranını azaltmak yerine artırır. İşte yazarın bir başka müdahalesi: “Kesinlikle şunu söyliyebilirim ki; asıl saat üçten, o insanları yanlış düşüncelere yönelten olay meydana geldikten sonra manastıra bağlı olmayan ve dışardan gelen ziyaretçilerin akını daha da şiddetlendi. Belki de o gün manastıra gelmeyi akıllarından bile geçirmeyen, belki de oraya gelmiyecek olan birçok kişi şimdi mahsus geliyorlardı; bunların arasında mevkileri önemli bazı kişiler de vardı.”
Sözkonusu olay başta rahipler olmak üzere farklı kesimler arasında tartışmalara yol açar. Dostoyevski olan bitenleri romanın müteakip sayfalarında hararetle anlatır: Düşünceler çatallaşır, sükûnet dağılır, huzur kaçar…
*
Karamazov Kardeşler’in bu bölümü ibretlerle doludur. Rusya ve pek çok Doğu ülkesi gibi, Türkiye’de de sıkça karşılaştığımız benzeri manzarayı bu kısa roman parçası üzerinden yorumlamamız, yargılamamız mümkündür: Kendilerine “halk” denilen “kitlelerin”, bir vesileyle, ölülerden veya ölümlülerden “medet” ummaları başka nasıl (m)izah edilebilir?

(İlk kez 16 Kasım 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

CEMAL SÜREYA: ELBET İNANIYORUM TANRIYA AMA…

1950’lerin ortalarından itibaren Türk Şiiri’nin girdiği bir merhaleyi temsil eden İkinci Yeni Hareketi, İlhan Berk(1916-2008), Turgut Uyar(1927-1985), Edip Cansever (1928-1986), Cemal Süreya (1931-1990), Sezai Karakoç  (1933), Ece Ayhan (1931-2002), Ülkü Tamer (1937)  gibi şairleriyle Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın en etkili edebî hamlelerinden birisi olmuştur.  
Garipçiler eliyle şiirin sıfır noktasına indiği bir süreçte gelerek şiirdeki tıkanıklığı açması, devrinin ruhunu yansıtmadaki başarısı ve kendinden sonra gelen kuşakları etkileme gücü ile bugün de hâlâ yoğun bir şekilde ilmî ve edebî araştırmalara konu olmaktadır İkinci Yeni…  Bununla birlikte, hareketin şairleri, Sezai Karakoç hariç, şimdiye kadar dinî unsurlar bakımından yeterli bir incelemeye tabi tutulmamışlardır.
Oysa, bu şairlerin gerek şiirlerinde gerekse şiir dışı (Deneme, eleştiri, fıkra, günlük, hatıra, mektup, mülakat, vb.) eserlerinde dinî unsurlara pek çok atıflar yapılmaktadır. Öyle ki, bu alanda atılacak bir adım, büyük birikimler içeren bir eserin vücuda gelmesine yarayacaktır.
Bu galip zannımızın bir parçası olarak, kuşkusuz bir gazete köşesinin imkânlarını da göz önünde tutarak, zaman zaman İkinci Yeni şairlerini burada ele alacağız.
Bu çerçevede, işbu yazımızda olduğu üzere, konumuzu olabildiğince daraltacağız: “Cemal Süreya Şiirinde Allah” gibi…
Konumuzu böylece sınırlandırdıktan sonra, şu anahtar malumatı da verelim: Cemal Süreya’nın bütün şiirlerini içeren “Sevda Sözleri” (YKY, 2. Bas., İst., 1996) adlı kitabında “Allah/Tanrı” ile ilgili olarak şu sayfalarda atıflar yapılmaktadır: 33, 35, 52, 61, 85, 100, 208, 212, 279, 296. 
Şimdi sıra, bu atıfların hangi vesilelerle ve ne şekilde yapıldığıdır.
Cemal Süreya kimi zaman günlük hayatta çok defa karşımıza çıktığı şekliyle, deyimler, klişe sözler halinde zikreder ‘Allah’ı. “Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm” (s. 33) başlıklı manzumede böyle bir durum vardır: “Dicle kıyılarına tiren varınca/Büyük bir gökyüzü git allahım git”
Aynı tutum “Terazi Türküsü”nde (s. 52) de söz konusudur. Üç dörtlükten oluşan metnin her dörtlüğü şu iki dizeyle (nakarat olarak) tamamlanır: “Doldur doldur Allah’ı seversen/Anası satılsın burjuvazinin”
Cemal Süreya’nın “Hafta Sekiz” (s. 279) adlı manzum metnindeki şu kullanım da böyledir: “Âşıkane cümlelerle filân hep/Bir değil, on değil, Allah’ın her gecesi/Karım beni gölgemle aldatıyordu…”
Bu tarz kullanımın bir benzeri, seslenme edatı (ünlem/nida) olarak Allah’ı telaffuz etmektir. “Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli” (s. 85) başlıklı metinde olduğu gibi: “Tanrım! Tanrım!/Neler öğrenmiyor ki çetrefil güz”.
Cemal Süreya’nın bazı metinleri ise Allah’a olan uzak mesafesine delil olacak mahiyettedir. Onun “Onların Yani Sizin” (s. 35) adlı manzumesinde bu bilinçli aykırılığı görmek kolay olsa gerek:
“Sizin, yani onların hayatlarına/Allahlar girmiş, Allahlardan kurtulamıyorlar/Allahlar, yani çarşıda, pazarda, yani evde/Yani arabalarına taş koydukları caddelerde/Bir dilim jandarma ekmeği kürekte, kürek denizde/Yani sızlayageldiği şey öbür taraflarının/ Yani gölgesinden ölümü görmüş gibi korkulan/Allahlar, yani yine yanıldıkları”
Dikkatlerden kaçmayan bu tercih “Göller Denizler” (s. 296) manzumesinde şu görünümü alır: “Ölüm mü,/Bir gölün dibinde durgun uykudasın//Denizler?/ Tanrılar karıştırır durur denizleri..”
Bu iki metninde Allah’ı Antik Yunan-Latin mitolojisinin algı sınırları çerçevesinde bir yaklaşımla diline alan Cemal Süreya, benzeri bir edayla olmamakla birlikte “1994 Eliyle, Samanyoluna” (208) adlı manzumesinde hafif bir üslup kullanır. Altışar dizelik iki bentten oluşan metnin ikinci parçasını okuyoruz: “Ama kadınlar, Tanrım,/Öyle sevdim ki onları/Gelecek sefer/Dünyaya/Kadın olarak gelirsem,/Eşcinsel olurum.”
İşbu yazımızla amacımız edebiyat tarihine mal olmuş bir şahsın iman telakkisini sorgulamak değil. Bununla birlikte bizzat Cemal Süreya, kendi eliyle bize bu doğrultuda malzemeler sunuyor. İşte bunların sonuncusu: “Türkü” adlı (s. 212) metnini şöyle bitirmiş: “Sanmasınlar inanmıyorum/Elbet inanıyorum tanrıya/Herkesin kendi tanrısı var/Sen ölünce ölüyor o da.”
Cemal Süreya şiirine yaptığımız bu küçük sondaj şunu gösterir mi? Şiir sadece şiir değildir.  Farklı bir cümle mi kurmuş oluruz bilmiyorum, şöyle soralım, şairin dini imanı yoktur diye kim demiş?

(İlk kez 9 Şubat 2012 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştı.)

KÖPEKLER, ŞAİRLER, BRUTUSLER...

Sizin de ilginç huylarınız vardır, garip alışkanlıklarınız, tuhaf ilgi alanlarınız. Akla hayale gelmeyecek şeylerdir bunlar başkaları için. 
Benim var. Böyle dedim ama, hepsini söylemeyeceğim. Bildiğiniz bir tanesi üzerinden yürüyeceğim: İte puşta dair ıvır zıvır malzemeyi derdest edip biriktirmek, yeri ve zamanı gelince onları edep dairesi içinde memleket edebiyatına kazandırmak…
Her ne kadar küçük bir sürç-i lisan ile, itin yanına puştu eklemişsek de, tashih edelim, puşt lafın gelişi. Ona dokunmak harcımız değil…
Puştu layık olduğu üzere başımızdan defettikten sonra, gelelim bu yazının malzemesini işlemeye:
Elimizde bir haber var; bir dergide (N. G. Kids, Haziran 2007, s. 17), ilginçlik adına kullanılmış: “Chihuahua kırması Midge evcil bir kedi kadar küçük, ama yasadışı uyuşturucu maddeleri koklayarak bulacak kadar büyük bir burnu var. O sertifikalı bir polis köpeği.” Okuyanda, bu işte bir tersliğin olduğu fikri doğacağı önceden hesaplanmış olmalı ki, haberin devamında gerekli açıklama yapılıyor: Polis köpekleri genelde büyük cinslerden seçilir; “ama bu köpekler çoğu zaman küçük yerlere giremeyecek kadar iri olurlar.” İşte Midge diğer meslektaşlarının iriliğine bir alternatif olarak “Chihuahua kırması” olarak yetiştirilmiş: “… mobilyalara tırmanıyor, emekleyerek yatakların altına girebiliyor.” Hatta “şifonyer çekmecelerine girdiği bile oluyor.”
Oldu olacak, haberi tamama erdirelim: Her iyi polis köpeği gibi cesur olan Midge’nin en iyi dostu Alman çoban köpeği Brutus imiş ve onunla halat çekme oyunu oynamayı çok sevmekteymiş…
İnsanlarla köpeklerin dostluğuna itirazım yok; iki köpeğin birbiriyle “dostluğu”na ise güvensizlikle birlikte itirazım var…
Sahiplerinin emrine kul olmuş; bu yolda birbiriyle ‘dostluk’ kurmuş iki köpeğin haberini bir tarafa bırakmanın zamanı geldi. Tam da araya Brutus’un köpekliği sıkıştırılacakken. Şu malum hadiseyi hatırlayın: Sezar’ın katline ortak olmuştu ya çok güvendiği Brutus ve şöyle demişti ya Sezar son defa: “Sen de mi oğlum Brutus!”
Tam o sırada Brutus ‘patron’unu hançerlemiş, kendi çıkarlarının köpekliğine soyunmuştu.
Hikâye:
Şair Hayyâle’nin işi gücü kendi egosunu tatmin edecek hallere girip çıkmakmış. Bu yolda bulabildiği bütün münasip nâ-münasip yolları yürümekten çekinmez, atmadık taklalar, yemedik herzeler bırakmazmış. Bunca çabanın sonunda, zafere ulaştığı pozisyonlar olurmuş elbette. Mesela, birkaç parlak şiir cümlesiyle etkisi altına aldığı yeniyetmeler onu pışpışlayıp dururlar, şiirlerine nazireler yazarlar, eserlerini elden ele gezdirirlermiş. Böylece hem kendilerinin hem de üstadları Hayyâle’nin nefsini köreltirlermiş:
“Üstâd-ı azamımız sen çok yaşa!”
“Bizi hayal havuzunda yüzdürenimiz binler yaşa!”
“Şiirdeki pir-i muganımız el-hak yaşa!”
Bu böyle devam edecek değil ya, gün gelip ses soluk, şak şak alkış kesilince bizim Şair Hayyâle’ye bir haller olmuş.
Mantıken düşünürseniz, bu hallerin aradaki gelenek bağına göre pek de tabiî olduğuna kanaat getirirsiniz. Çünkü eski yeniyetmeler şimdi kendi üstadlıklarının postuna oturmuş vaziyettedirler.
Fakat şaşkınlık içine düşen Şair Hayyâle akıbetinin mesuliyetini kendi küçük ahmaklığında arayacağına sağa sola sataşmaya başlamış.
Hikâye şöyle bitiyor: Şaşkın Hayyâle, karşısında eski düşmanlarıyla birlikte, köpeksi ahlâkla beslediği eski çömezlerini de bulmuş… Tabii, artık her bir eski çömeze karşı “Et tu, Brute!” cümlesini kullanma yani son nefesi verme zamanı gelip çatmıştır...

(İlk kez 4 Ekim 2007'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

5 Eylül 2019 Perşembe

YÜKSEL CADDESİNDE

Yüksel Caddesinde ağaç doğrama
Dip çöküş vadisi yüksek kanama
Emniyetteyiz ya nedir muradın
Kalbimde Ankara yaralı yama

Bir zaman griydi ne zaman diri
Şaşırdı Müslüman kimin kiriydi
Kibir evliyaymış ahali şaşkın
Ölüydü Ankara an kara şimdi

Sözün başı sonu her dem sükuttur
Söylesem her birin hiç umut yoktur
Darüşşifa olsun cehennem ona
Ankara nicedir nemenem kurttur.

Ankara, 4 Ekim 2018


4 Eylül 2019 Çarşamba

ŞİMDİ BİR DALGALARA BİNMEK

şimdi bir dalgalara binmek gelir içimden

şimdi rüzgâr delişmen efkâr
delisoğuk sokaklar sıcak içilir
doğurgan ağaçlar şimdi
bilinir
koşaradım hareketlidir

şimdi bir dalgalara binmek gelir içimden

amuttan iniş zamanındayız çocuklar
elektriği bedenimizde yokediş zamanındayız
fotoğraflarını yırtmak şartıyla yarınki gün
çiçekçedir acılar
çekilir

şimdi bir dalgalar binmek gelir içimden

İzmir, Aralık 1985

(Max Jacob'un Ülkü Tamer tarafından hazırlanan ve Yeditepe Yayınlarınca yayımlanan Seçme Şiirler, -İst., 1965- kitabının arka iç kapağına kurşunkalemle...)

3 Eylül 2019 Salı

UZUN EŞEK OYNAYAMADIM FAKAT KISA YAZI YAZACAĞIM

Yıllardır “Uzun Eşek Kısa Yazı” başlıklı bir yazıyı kurgulayıp duruyorum kafamda. Sadece kafamda kurgulasam dert değil. Araştırmalar yaptım, notlar aldım bu müstakbel deneme için. Görünen o ki bu yazı hep müstakbel kalacak, bir türlü dünya yüzü görmeyecek…
Şimdi, herkesin bilmesi gerekir, benim asıl yandığım bu yazıyı yazamayışım değildir, bunu özellikle belirteyim. “Ya nedir?” diye sual edenlere el-cevap: Şu zamanımızda unutulmaya yüz tutmuş olan “Uzun Eşek” oyunu var ya, işte onu çocukluk yıllarımda hiç oynayadım ben. Büyüyünce ise oyun çağım geçmiş oldu. Geçmiş olsun!
Hayır, benim trajedimi oluşturan ne yukarıda adını verdiğim yazıyı yazamayışım ne de ahir ömrümde bir Uzun Eşek oynayamayışımdır. Şahsen acı hayat sahneleri içinde boğulup kalmamın ve yüzümün kederli bir hal almış olmasının sebebi, önüme her daim uzun eşeklerin çıkmış ve bu şekilde zulmetmiş olmalarıdır…
Bu zulümlerin bu memlekette hangi suretlerle tezahür edeceğini kestirebilirsiniz. Fakat unutmayın, haklarında öyle uzun boylu düşünmenin bir anlamı yoktur.
Bu yüzden, bu yazıyı kısa keseceğim. Böylece, müstakbel “Uzun Eşek Kısa Yazı” başlıklı denememi yazamamış, yahut bir kerecik bile “Uzun Eşek” oynayamamış olsam da, şu zavallı uzun eşeklerime küçük bir fiske vurarak kısa bir yazı kaleme almış olacağım.
Son bir hatırlatma, lütfen benim başlarını ezmeye teşebbüs ettiğim uzun eşeklerin cüce kimliği hakkında yorum yapmayın...

(İlk kez 23 Ekim 2008'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

GÜNEŞ TEPEDEYSE...

İvan Denisoviç’in Bir Günü’nde bizi şöyle bir sahneyle karşılaştırır Soljenitsin:
İçerisinde kar doldurup eritmek için kocaman bir kap getirdiler. Biri saatin on iki olduğunu söyledi.
- Öğle olmalı, dedi Şuhov, güneş tam tepede.
Eski kaptan karıştı konuşmaya:
- Güneş tam tepedeyse saat on iki değil, birdir.
Şuhov bunu anlamamıştı.
- Nasıl olur? Dedelerimiz ‘Güneş tepedeyse öğle yemeği yenir’ derler.
- O senin dedenin yaşadığı dönemde öyleydi. Ondan sonra karar çıktı, şimdi güneşin en yüksekte olduğu zaman saat birdir.
- Kim çıkarmış bu kararı?
-Kim olacak, Sovyet yönetimi!
Hayatî mahiyette pek çok sahneye sahip olan bu natüralist eserden, önemsizmiş gibi görünen bir diyalogu bulup çıkararak yazı konusu yapmamız garipsenebilir. Olsun varsın. Nihayet bir ezber bozum işiyle mükellef değil miyiz, katlanırız ilk andaki tuhaf mırıldanmalara…
Dikkat edilirse üstteki metinde bir konuyla ilgili iki ‘kabul’ arasındaki çatışma müzakere ediliyor. Güneşin anlık bir pozisyonu ile bağlantılı adlandırmaların münakaşasıdır anlatılan. “Güneş tam tepedeyken zamanı hangi adla ifade etmeliyiz?” sorusu büyük bir mesele olmuştur.
Bu, gerçekten büyük bir meseledir. En başta diyalogu bünyesinden çekip aldığımız itibari âlem (İvan Denisoviç’in Bir Günü romanı) için büyüktür. Mahkûmların zor şartlar altında yaşama mücadelesi verdiği bir kamp ortamında yaşanmaktadır çünkü zamanla ilgili uyumsuzluk. Zalim bir otoritenin dondurucu kış şartları içinde tasarladığı bu kampta zaman, standartların normal olduğu mahpushanelerden daha üst konumda müşahhas bir baskı aracıdır. Dolayısıyla zamana verilecek herhangi bir ad, aklı başında mahkûmun sağlığına her halükarda etki edecektir.
Bu çerçeveden bakıldığında, Sovyet yönetiminin zamana uyguladığı müdahale insafsızdır. Despot yönetimin, güneş tarafından işaret edilegelen vakti bir saat ötelemesi (itelemesi), alışılagelen zamana bağımlılığı (ezberi) varolan mahkûmlara yönelik bir işkenceye dönüşmüştür. Zaten bu müdahalenin tek maksadı zamanı bir işkence aleti olarak kullanmaktan ibarettir. Öyle ki, o coğrafyaya hükmeden bir güç olarak itiraz edilemez bir mevkide bulunan despot statik örgüt (devlet), zamana uyguladığı tecavüzle pek çok dengeyi sarsmış, fakat bundan en çok mahkûmlar etkilenmiştir. Ortaya çıkan karmaşık (anarşik) durum onların kimliğinde maddi ve manevi tahribatlar oluşturmuştur.
Fakat, tahribatların dozunu (etkisini) artıran asıl belirleyici mahkûmun bizzat kendisidir. Tek tek her bir mahkûmun öz duruşu, duyuşudur. Sözgelimi, bir ön kabule yaslanan, diğer bir ifade ile dedelerinin geleneğini takip eden ve onda ısrarcı görünen Şuhov, eski kaptan Buynovski’ye göre tahribata, hatta yıkıma daha açık görünmektedir. Şuhov’un susuşu ve zihnen çıktığı yolculuğu bu mağlubiyeti mi işaret etmektedir? Diyalog sahnesi şu anlatımla tamamlanıyor:
Kaptan teskeresini alıp çıktı, çıkmasa bile Şuhov’un tartışmaya hiç niyeti yoktu. Yoksa güneş de duruşunu kararlara göre mi ayarlayacaktı?
***
İnsanların yıkıntı zamanlarındaki edilgen cümleleriyle değerlendirmem. O kaos ve dengesizlik sürecindeki endişeleriyle insanları yargılamam. Bu yüzden, söz konusu durumun metnimiz içindeki somut örneği olarak, Şuhov’un güneşin geleceğiyle ilgili kaygısını masum bulurum…
Bu arada, Soljenitsin’den iktibas ettiğimiz metinde somut örneği olmamakla birlikte, hemen her an karşımıza çıkıveren kralcılara ne diyeceğiz?
Onlara, yani statükonun her bir ‘ayar’ına koşulsuz şartsız riayet edenlere, hatta bunu kendi menfaatleri hesabına kullananlara, bağlandıkları örgütün zalimliği oranında zalim diyeceğiz.  Ve tabii, insanlık karşıtı bir tutum sergiledikleri için hain ilan edeceğiz…
Peki, edebiyat dünyasında bu tipin yansımasını oynayanlara sözümüz yok mu?
Var:
Boşuna debelenmeyin, tepedeki güneş biziz, ne siz belirlersiniz bizim vaktimizi, ne de entegresi olduğunuz sovyetiniz!

(İlk kez 6 Ocak 2011'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır. Yazının son kelimesi değiştirilmiştir.)