6 Eylül 2019 Cuma

BUZDOLABINDAN ÇIKARILAN CİN!

Yıllar önceydi. İşim gereği, Balıkesir’den Ankara’ya gidiyordum. Oradan da otobüsle Kırıkkale’ye geçecektim. Önce zorlu bir tren yolculuğu. Gece yarısında hareket ediyoruz ilk noktadan.  Dursunbey, Kütahya, Eskişehir, Polatlı, Sincan, Ankara… Sekiz saatlik bir yol. Dokuz, hatta on saate çıkabilir. Genellikle böyledir. Zorlu dedim ya…
Benim gibi,  ömrünün ilk çeyreğinde yaptığı bütün yolculuklar raylar üzerinde geçenler için dert değildir trenin tehiri. Bu gecikmeler, kimileyin yaşanılan zamanı kahreden bir zehir gibidir, fakat yine de katlanılır. Adettendir, en küçük bir memnuniyetsizlik bile, içte, sadece sinede çekilir.
Ülkü Tamer’in “Türkü Söyleyen Adam” şiirindeki şu mısralar böylesi tren yolculukları için yazılmıştır sanki:
“Daya başını vagon camına
Türkünle çek treni
Yolcular sesine yabancı değil.”
Fakat ben o günlerde bu şiirden haberdar değildim. Değildim ama, bu şiirde treni çekmeye aracı olan türküye benzer türküleri bilirdim. Bilir, söylerdim:
“Ankara'nın tren yolu
Gahi eğri gahi doğru”
“Uzar gider demir yolu
Gözlerim yaş dolu dolu”
“Oy kara tren
Götür beni yara tren
Yüreğimde yar hasreti
Götür beni yara tren
Hasretliği bitir tren.”
“Gazelliden geçti tren bozuldu
Alnımıza kara yazı yazıldı.”
Türkü repertuarımın trenlerle ilgili olan kısmını daha fazla açığa vurmayayım. Bakarsınız Ulaştırma Bakanlığı veya TCDD yetkilileri arasından birileri çıkar da, daha yenilerde icat ettikleri 18 türkülük albümü yetersiz görüp yeni bir derlemeye girişiverirler. Oysa ben onların rahatını bozma taraftarı değilim. 
Bu yüzden türkü faslına nokta…  “Türkü Söyleyen Adam”dan iki mısra daha okuyup, en başa, zorlu Ankara yolculuğuma döneceğim:
“Bir uzun hava yarıştır telgraf telleriyle
Rayların mekiğiyle bir ağıt doku.”
Söz konusu seyahatimin Eskişehir noktasındayken iki yeni yolcu bindi trenimize. Gecenin sabaha dönmeye başladığı saatler… Solumdaki koltuklar onlara ait.
Yaşlı iki yolcu. Uzun zamandır görüşmemişler de, sanki bu yolculuk onları buluşturmuş gibi. Söyleşmelerinden, dertleşmelerinden anlıyorsunuz bunu. Ahlar vahlar arasında, geçmiş zamanın tatlı yahut acı sahnelerini yaşıyorlar. Vaktiyle, aynı iş kolunda, birlikte çalışmışlar. Kışlada rütbe makamında bulunmuşlar, apolet yükseltmişler. Şimdilerde ise “E” halindeler, yani “emekli” konumundalar. Gecenin bu evresinde yüksek perdeden yapıp durdukları konuşmalardan anlaşılıyor bütün bunlar ve dahi şunlar:
Hayat arkadaşları terk-i dünya etmiştir. Çoluk çocukları ise çoktan kopup gitmiştir. Kendi başlarına kalmışlığın, hayatı tek başına yaşama mecburiyetinin ıstırabı içindedirler. En başta, vaktiyle hanımefendiler yahut onların emrindeki “hizmetkârlar” tarafından yapılan bazı işler, sözgelimi, yemek yapma, bulaşık ve çamaşır yıkama, giysi ütüleme gibi zaruri şeyler hayatı çekilmez kılmaktadır. Bunlara buldukları çareler yok değildir gerçi. Mesela ikiliden birisi yemeğini dışarıda yemektedir. Bu iyi bir çözüm değildir, çünkü hazır yemek ev yemeğine benzememektedir. Diğerinin bu konudaki çözümü ise daha ekonomiktir. Yemeği kendisi yapmaktadır. Zira öğrencilik yıllarında yatılı mektepte okumuş, o günlerde yemek yapmayı öğrenmiştir. Uzun yıllar bu yeteneğini kullanmamış olsa da iş başa düşünce hatırlamış, körelen marifetini canlandırmıştır. İşte bu ikinci “E”, yemekleri yaparken tencereleri bolca doldurmakta, yemeği çokça yapmaktadır. Böylece, bir kez pişirdiği yemeği, buzdolabını da kullanarak, değişik aralıklar içinde, birkaç öğünde yiyebilmektedir. Gerçi bu çözüm yolunun da bazı sıkıntılar doğurduğu vakidir. Mesela, yemeğin bozulmasını kimi zaman buzdolabı da engelleyememektedir. Bu yüzden bozulmuş yemeklere kaşık çaldığı bazı öğünler de olmuştur…
Yolculuktaki iki yan komşumun hikâyeleri belli bir düzen halinde sabaha kadar sürdü gitti. Karşılıklı anlatımlarda pek çok ilginç husus, nice hayret verici hayat sahnesi,  kederli yahut sevinçli yaşama serüveni dönüp duruyordu. Bu yüzden, misafir kulağım beni uyutmadı. Olsun, o gece benim uykuma mal olan bu esrarlı muhavereden pek çok şey öğrendim sonuçta. Uykusuzluk buna değerdi…

***
Şimdi, sözü bağlama zamanı. Bir tren yolculuğu ile başlayıp türkülerle yol aldığımız, sonra iki “acıklı” emekli hikâyesine daldığımız bu yazıyı nereye bağlayacağız?
Okuyucu belki de kızacak bana, oldu mu ya diyecek, bu anlattıklarınız şu anlatacaklarınızla bağdaşır mı?
Evet, ikinci “E”nin yemek bahsinde bulduğu çözüm noktasına atıf yapacağız: Buzdolabına konulan ve sırası gelince sofraya konulan yemek bahsine. Bu bahsin “bozulmuş” sıfatıyla anılan kısmına…
Diyeceğiz ki, benzeri bozulmuşluk ve kokuşmuşluklara Türkiye siyaset arenasında ne kadar sık rastlıyoruz. Daha geçen hafta gördük birisini. 28 Şubat darbecileri arasında rol alan bir “E” siyasetçi, “Demokrat” bir “Pehlivan” unvanı aldı.
Doğru, bu kez buzdolabından çıkan yemek değil, “cin”di. Üstelik “tonik” de vardı üst rafta, yedekte. Fakat ikisi de bozuktu, kokuşmuştu. Üstelik millet de bunu biliyordu ve “yemez”, içmezdi. Yahut yer ve içerse...

(İlk kez 28 Mayıs 2008'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

İT GÖZÜ

Bu seferki, örneğine sıkça rastladığımız köpek haberlerine benzemiyordu. Onlar genellikle haberciliğin alfabesine binaen ve haber sıkıntısı çekilen zor zamanlarda, sayfalarda boş yer kalmasın diye yayınlanıyordu: “Adam iti ısırdı!”
Oysa, elimizdeki gazeteden okuduğumuz haberin nabzı başka atıyordu. Sanki bir hinoğlu hinliğin üzerine bina edilmişti. Kurgusundan üslubuna, hatta görsel desteğine (fotoğrafına) kadar, farklı kokular sızdırıyordu: Hiçleyici, tahakküm edici, alçaltıcı, alaycı, zulmedici…
Basının ve bağlı olarak kameranın, fotoğraf makinesinin, mikrofonun, zihnî bir tecavüz mekanizması halinde “kaba” bir dördüncü “kuvvet” kılındığı demler az yaşanmamıştır. Gerçi bu dünya içinde bulunanlardan pek çoğu, ellerindeki “organ”ın bu şekilde kullanılmasını üzüntüyle karşılamış olsalar da, son aşamada seyirci kalmaktan öte bir duruş sergileyememişlerdir. Dolayısıyla, burada ele aldığımız örnek haber ve eklentileri, olan bitene “üzüntü makamı” konumunda dahil olan sahici emektarlarla da bir miktar ilgilidir: Böyle hallerde seyircilik de suçtur!
Şöyle devam edelim, haber alma verme sistemi ve sistemin aletleri, silahla eşdeğer bir niteliğe bürününce, ister istemez taciz ve tecavüz nesnesi olmaktan öte bir kisveye bürünmüyor. Mesela, böyle bir sahne, sosyolojik kayıtlara postmodern darbe olarak geçen süreçte, Mamak Köprüsü üstünden ve hemen aşağıdaki İHL bahçesinden çılgın “zoom”lamalar ile sunulmuştu.  Bir örnek olsun diyedir, atlamadan geçmek olmaz: Son günlerde, yeni bir göreve atanan bir devlet adamının ev kapı girişinden alınan fotoğraf karesi de, aynı “sempatik” niyetin farklı bir kaydına denk düşüyordu.
Böylece, bir “sabit”in “ispat”ını gerçekleştirdikten sonra, ikinci paragrafımızda işaret ettiğimiz habere dönelim. Bu kez eline silah verilen bir köpektir: “Bush’un Köpeğinin Gözü Hizasından Beyaz Saray”.
Kolayca anlaşılacağı gibi, kameranın zâhirî yönü her ne kadar Beyaz Saray’a dönük olsa da, maksat daha sonra hasıl olacağından, esasta okuyucunun beynine yöneliktir.
Ajanstan özenle alınan bu haber gazetenin eteğine iliştirilivermiştir. İyi ki sürmanşet yapmamışlar diyesiniz geliyor, haklısınız. Fakat, alay etmek, tahakküm etmek, dumura uğratmak, zihnin altını üstüne getirmek için bu da yeter değil midir? Üstelik, haberin devamında şunlar da kayıtlıdır: “Bush’un köpeğinin gözleri hizasına takılan minik kamerayla, Beyaz Saray’ın görüntüleri kayda alındı.”
Sahi, çocuklarımızın Toni adını vermesi muhtemel bu eniğin gözleri hizasından Beyaz Saray nasıl görünüyordur dersiniz?
- Dev gibi?!
- Nurdan bir alev gibi?!
Biz bilmiyoruz, ne kadar merak etsek de boşuna.
Fakat, ilgili mekâna Toni’nin gözüyle bakanlar ipucu verebilir. Zira, onların keskin gözleri millete tepeden bakmayı tercih etmektedir.

ÂKİF KENDİ ŞAİRLİĞİNİ NASIL GÖRDÜ?

Âkif’in kendi şiiriyle ilgili ilk tespiti, Safahat külliyatının ilk kitabının girişindedir. Birinci Safahat’ın bu girizgâh metni, aynı zamanda okura yapılmış bir ithaf gibidir. Şair burada sade bir seslenişin akabinde, şair şiiriyle ilgili hükümler verir. Fakat dikkatle okunursa bu metin sadece şairin kendi şiirine dönük hükümlerle sınırlı değildir. Aynı zamanda, bir şiirde hangi unsurların bulunması lazım geldiğine dair ipuçları da verir: Şiir, evet, ‘samimi’dir, ‘hüner’lidir, ‘sanatlı’dır, ‘hisli’dir, hatta Âkif’in ‘dili’ olmayan ‘kalbi’ne tercüman olursak, ‘anlatılamayan’dır. Okuyucuya dönük bu ‘ithafname’ her ne hikmetse, pek çokları tarafından Âkif’e mahsus bir ‘itirafname’ olarak takdim edilmekte, nihayet onun şairliğine halel getirici bir sunumla tahlil edilmektedir: “Bana sor sevgili kâari’, sana ben söyliyeyim,/Ne hüviyette şu karşında duran eş’ârım:/Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;/Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım./ Şi’r için ‘göz yaşı’ derler, onu bilmem, yalnız,/ Aczimin giryesidir bence bütün âsarım!/ (…)”
Âkif’in çokça tartışılan şiirlerinden birisi olan “İ’tirâf”, dört mısradan oluşan bir metindir. Şairin Birinci Safahat’ındaki son şiir olan bu metin, şairin bizzat kendisi tarafından o döneme kadarki kendi şiirlerine yönelik olarak yaptığı öz değerlendirmedir: “Safahât’ımda, evet, şi’r arayan hiç bulamaz;/Yalınız, bir yeri hakkında “Hazîn işte bu!” der./Küfe? Yok. Kahve? Hayır. Hasta? Değil. Hangisi ya?/Üçbuçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!”
Metnin künhüne vâkıf olmayanlar şairin bu “İ’tirâf”ını bütün (7 kitaplık) Safahat külliyatı için ve menfî bir üslûp içinde ele alırlar. Oysa, yukarıda da belirttiğimiz gibi bu metin Birinci Safahat’ın sonunda yer almaktadır. Ayrıca, bu metinde şairin şiir söylemekteki yüksek gücünü de fark edemeyenlere şunu soralım: “heder olmuş koca bir ömrün” “hazin”liğine tekabül eden Safahat’ın o “bir yeri” hangi saf şiirlere tekabül eder?
Safahat’ın dördüncü kitabı olan “Fâtih Kürsüsünde”nin (ki eser bütünüyle “Hamâsî şairimiz Midhat Cemal’e” ithaf edilmiştir) ilk parçası olan “İki Arkadaş Fâtih Yolunda” manzumesinde sohbet ederek Fâtih’e doğru yol alan iki arkadaş, bir ara sözün kullanılışı konusunda konuşmaya başlarlar. Burada karşımıza çıkan anahtar kavramlar, “nükte”, “hayâl”, “hakîkat”tir… Şairin tercihi sonuncusundan yanadır: “- Sabahleyin yine bir hayli nükte fırlattın!/Hayâli bol bol akıttın, serâbı çağlattın!/-Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim…/İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim./Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:/Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!/“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma, bak: / (…)
Aynı metinde Fatih Camii bağlamında mimarî, fen, hendese gibi hususlar üzerinde konuşulurken,  konu sanatta üslup meselesine de gelir Sanatta aslolanın üslûp olduğu fikrinin verildiği bu metinde, ecdadın bu yolda güzide eserler yaptığı ve bunların örnek alınması gerektiği bildirilir: “- Nasıl şu banka güzel bir binâ mı? /-Pek o kadar/ Fena değilse de, nisbetle, bir biçimli duvar/Mesâbesinde kalır câmi’in yanında… /-Garib!/Benim gözümle bakarsan: Ne muhteşem! Ne mehîb!/-O başka… Sorsalar üslûb için “şudur” denemez./Asâlet olmalı san’atta evvelâ… Bu: Melez!/Hayır, melez de değil… Belki birçok üslûbun/Halîta hâli ki, tahlîle kalkışılsa: Uzun!/Necîb eser arıyorsan: Sebile bak, işte…/Taşıp taşıp dökülürken o şi’r-i berceste,/Safâ-yı fıtratı şâhid ki: Tertemiz aslı;/Damarlarında yüzen kan da, can da Osmanlı!/Görüp bu cûşîş-i san’atta rûh-i ecdâdı,/Biraz sıkılmalı şehrin sıkılmaz evlâdı!”
“İki Arkadaş Fâtih Yolunda” başlıklı metnin sonlarında Fâtih semtindeki su kemerleri üzerine konuşmaktadırlar.  Bu çerçevede su kemerlerinin üstün nitelikleri anlatılır. Fakat sanatın mehareti henüz bitmemiştir. İnce hesaplarla oluşturulmuş ölçülü eserler vücuda getirilmiştir: “Fakat mehâret-i san’at bununla bitti mi ya?/Hayır! Görülmelidir ayrı ayrı maksemler:/Bakınca hayret edersin… Ne ince iş, ne hüner!/Hakîkaten şaşacak şey… Ne vâkıfâne hesâb!/Su öyle bir dağıtılmış ki… (…)”
Beşinci kitap olan “Hatıralar”ın bir parçasında (Âl-i İmrân suresi 173. ayet mealiyle başlayan bölüm) sanatının aslî kaynağını ortaya koyan şair şöyle seslenmektedir: “Cebânet, meskenet, dünyâda sığmaz rûh-i İslâm’a… /Kitâbullâh’ı işhâd eyledim – gördün ya- da’vâma./Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:/Ne müdhiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın/O vicdan nerdedir, lâkin? O îman kimde var? Heyhât!/Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyyât!”
Asım’ın ilerleyen sayfalarında “şairlik” Hocazade’yle Köse İmam arasında, Hocazade’nin diliyle ve bir latife halinde şöyle gündeme gelir: “Beni gördün ya, şu ben kaç paralık şâirsem,/Senin ilmin de odur, nâfile uğraşma, Köse’m.”
Bu latifenin kullanıldığı bölüm, memleketteki mektep ve medreselerin menfi durumuyla ilgili kanaatlerin Hocazade tarafından tenkid edildiği bölümdür. Kendi şairliği ve Köse İmam’ın ilmi de bunlardan arınmış değildir.
Âkif’in (veya eserindeki şair kahramanın) kendi sanatıyla ilgili çeşitli vesilelerle dile getirdiği manzum metinlerden yola çıkarak şu tespiti yapabiliriz: Şairimiz samimi, hisli, yüzü hakikate dönük, orijinal üslup sahibidir. İnce ve ölçülü sözleri, hamasetle söyler. Devrinin ruhundan etkilenmiş, bununla birlikte Kur’an’ı temel kaynak olarak almıştır.

(İlk kez 25 Aralık 2014 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

ÖLÜ VE KOKUSU

Zosima dedenin hayata vedaını anlatan bölümü, Karamazov Kardeşler’in hayranlık uyandıran halkalarından birisidir. Dostoyevski’nin bu sevimli papazı, romana ad veren Karamazovlar’dan Alyoşa’ya (Aleksey Fiyodoroviç Karamazov; ki Zosima dede ona her bakımdan nüfuz etmiştir.) kendisiyle ilgili verdiği bilgelerden sonra “Tanrının huzuruna” çıkar. 
Kutsal kitabın emri üzerine, rahiplere ve ömrünü perhizle geçirenlere tatbik edilen ince temizlik ve özgün kefenlemeden sonra, her mevta gibi Zosima da tabuta yerleştirilir. Fakat beklenenin aksine, Zosima’nın ölü bedeni hemen asıl tören yeri olan kiliseye götürülmez ve bütün gün, sağlığında meskun olduğu hücrede tutulup ziyarete açılır.
Belirtmekte fayda var, Zosima dedenin hayattayken gösterdiği en önemli “keramet” hastaları iyileştirmektir. “Halk”ın Zosima dededen beklediği “sağaltım” onun cansız bedeninden yahut “uçmağ”a giden ruhundan da “beklenilir” olmalı ki, yas mekânına tedavi amacıyla gelen veya getirilen hastaların sayısı hayli artmıştır. Bu durum cenaze törenini idare etme görevini üstlenen Peder Paisiy’i çileden çıkarmış olmakla birlikte, onun da elinden bir şey gelmemektedir.
Zosima dede için okunan dualar, düzenlenen ayin ve törenler geleneklere uygun bir şekilde devam ederken zaman da hızla ilerler. İşte ne olduysa ilerleyen bu saatlerde olmuştur. Karamazov Kardeşler’in bu bölümüne romantik bir müdahalede bulunan Dostoyevski, şöyle der: “Öğleden sonraydı. Daha saat üç olmamıştı ki, geçen kitabın sonunda söz ettiğimiz o olay meydana geldi. Bu, hepimiz için o kadar beklenmedik ve herkesin düşündüğüne o kadar aykırı bir şeydi ki, tekrar ediyorum, olup bitenler bugün bile kentimizde ve tüm çevrede hâlâ tüm ayrıntılarıyla ve heyecanla, sanki bugün olmuş gibi olağanüstü bir şekilde canlandırılarak anlatılır.”
Dostoyevski’nin bizzat araya girerek anlattığı “o olay”, Zosima’nın cansız “vücudunun çürümeye başlaması” ve çevreye “kötü bir koku yayması”dır.
Bu beklenmedik olay, kısa zamanda bütün şehre yayılır. Hatta, “dine bağlı olsun olmasın herkeste bir kuşku” uyandırır: “Dine bağlı olmayanlar buna sevindiler. Dine bağlı olanlara gelince; onların arasında da bu işe dinsizlerden çok daha fazla sevinenler oldu. Çünkü (ölen dedenin bir gün öğüt verirken dediği gibi) insanlar doğru yolda olanın alçalmasından, utanç verecek bir duruma düşmesinden hoşlanırlar.” Birbirine rakip kişi ve kitleleri karşı karşıya getiren bu olay, cenazeyi ziyaret etme oranını azaltmak yerine artırır. İşte yazarın bir başka müdahalesi: “Kesinlikle şunu söyliyebilirim ki; asıl saat üçten, o insanları yanlış düşüncelere yönelten olay meydana geldikten sonra manastıra bağlı olmayan ve dışardan gelen ziyaretçilerin akını daha da şiddetlendi. Belki de o gün manastıra gelmeyi akıllarından bile geçirmeyen, belki de oraya gelmiyecek olan birçok kişi şimdi mahsus geliyorlardı; bunların arasında mevkileri önemli bazı kişiler de vardı.”
Sözkonusu olay başta rahipler olmak üzere farklı kesimler arasında tartışmalara yol açar. Dostoyevski olan bitenleri romanın müteakip sayfalarında hararetle anlatır: Düşünceler çatallaşır, sükûnet dağılır, huzur kaçar…
*
Karamazov Kardeşler’in bu bölümü ibretlerle doludur. Rusya ve pek çok Doğu ülkesi gibi, Türkiye’de de sıkça karşılaştığımız benzeri manzarayı bu kısa roman parçası üzerinden yorumlamamız, yargılamamız mümkündür: Kendilerine “halk” denilen “kitlelerin”, bir vesileyle, ölülerden veya ölümlülerden “medet” ummaları başka nasıl (m)izah edilebilir?

(İlk kez 16 Kasım 2006'da Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

CEMAL SÜREYA: ELBET İNANIYORUM TANRIYA AMA…

1950’lerin ortalarından itibaren Türk Şiiri’nin girdiği bir merhaleyi temsil eden İkinci Yeni Hareketi, İlhan Berk(1916-2008), Turgut Uyar(1927-1985), Edip Cansever (1928-1986), Cemal Süreya (1931-1990), Sezai Karakoç  (1933), Ece Ayhan (1931-2002), Ülkü Tamer (1937)  gibi şairleriyle Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın en etkili edebî hamlelerinden birisi olmuştur.  
Garipçiler eliyle şiirin sıfır noktasına indiği bir süreçte gelerek şiirdeki tıkanıklığı açması, devrinin ruhunu yansıtmadaki başarısı ve kendinden sonra gelen kuşakları etkileme gücü ile bugün de hâlâ yoğun bir şekilde ilmî ve edebî araştırmalara konu olmaktadır İkinci Yeni…  Bununla birlikte, hareketin şairleri, Sezai Karakoç hariç, şimdiye kadar dinî unsurlar bakımından yeterli bir incelemeye tabi tutulmamışlardır.
Oysa, bu şairlerin gerek şiirlerinde gerekse şiir dışı (Deneme, eleştiri, fıkra, günlük, hatıra, mektup, mülakat, vb.) eserlerinde dinî unsurlara pek çok atıflar yapılmaktadır. Öyle ki, bu alanda atılacak bir adım, büyük birikimler içeren bir eserin vücuda gelmesine yarayacaktır.
Bu galip zannımızın bir parçası olarak, kuşkusuz bir gazete köşesinin imkânlarını da göz önünde tutarak, zaman zaman İkinci Yeni şairlerini burada ele alacağız.
Bu çerçevede, işbu yazımızda olduğu üzere, konumuzu olabildiğince daraltacağız: “Cemal Süreya Şiirinde Allah” gibi…
Konumuzu böylece sınırlandırdıktan sonra, şu anahtar malumatı da verelim: Cemal Süreya’nın bütün şiirlerini içeren “Sevda Sözleri” (YKY, 2. Bas., İst., 1996) adlı kitabında “Allah/Tanrı” ile ilgili olarak şu sayfalarda atıflar yapılmaktadır: 33, 35, 52, 61, 85, 100, 208, 212, 279, 296. 
Şimdi sıra, bu atıfların hangi vesilelerle ve ne şekilde yapıldığıdır.
Cemal Süreya kimi zaman günlük hayatta çok defa karşımıza çıktığı şekliyle, deyimler, klişe sözler halinde zikreder ‘Allah’ı. “Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm” (s. 33) başlıklı manzumede böyle bir durum vardır: “Dicle kıyılarına tiren varınca/Büyük bir gökyüzü git allahım git”
Aynı tutum “Terazi Türküsü”nde (s. 52) de söz konusudur. Üç dörtlükten oluşan metnin her dörtlüğü şu iki dizeyle (nakarat olarak) tamamlanır: “Doldur doldur Allah’ı seversen/Anası satılsın burjuvazinin”
Cemal Süreya’nın “Hafta Sekiz” (s. 279) adlı manzum metnindeki şu kullanım da böyledir: “Âşıkane cümlelerle filân hep/Bir değil, on değil, Allah’ın her gecesi/Karım beni gölgemle aldatıyordu…”
Bu tarz kullanımın bir benzeri, seslenme edatı (ünlem/nida) olarak Allah’ı telaffuz etmektir. “Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli” (s. 85) başlıklı metinde olduğu gibi: “Tanrım! Tanrım!/Neler öğrenmiyor ki çetrefil güz”.
Cemal Süreya’nın bazı metinleri ise Allah’a olan uzak mesafesine delil olacak mahiyettedir. Onun “Onların Yani Sizin” (s. 35) adlı manzumesinde bu bilinçli aykırılığı görmek kolay olsa gerek:
“Sizin, yani onların hayatlarına/Allahlar girmiş, Allahlardan kurtulamıyorlar/Allahlar, yani çarşıda, pazarda, yani evde/Yani arabalarına taş koydukları caddelerde/Bir dilim jandarma ekmeği kürekte, kürek denizde/Yani sızlayageldiği şey öbür taraflarının/ Yani gölgesinden ölümü görmüş gibi korkulan/Allahlar, yani yine yanıldıkları”
Dikkatlerden kaçmayan bu tercih “Göller Denizler” (s. 296) manzumesinde şu görünümü alır: “Ölüm mü,/Bir gölün dibinde durgun uykudasın//Denizler?/ Tanrılar karıştırır durur denizleri..”
Bu iki metninde Allah’ı Antik Yunan-Latin mitolojisinin algı sınırları çerçevesinde bir yaklaşımla diline alan Cemal Süreya, benzeri bir edayla olmamakla birlikte “1994 Eliyle, Samanyoluna” (208) adlı manzumesinde hafif bir üslup kullanır. Altışar dizelik iki bentten oluşan metnin ikinci parçasını okuyoruz: “Ama kadınlar, Tanrım,/Öyle sevdim ki onları/Gelecek sefer/Dünyaya/Kadın olarak gelirsem,/Eşcinsel olurum.”
İşbu yazımızla amacımız edebiyat tarihine mal olmuş bir şahsın iman telakkisini sorgulamak değil. Bununla birlikte bizzat Cemal Süreya, kendi eliyle bize bu doğrultuda malzemeler sunuyor. İşte bunların sonuncusu: “Türkü” adlı (s. 212) metnini şöyle bitirmiş: “Sanmasınlar inanmıyorum/Elbet inanıyorum tanrıya/Herkesin kendi tanrısı var/Sen ölünce ölüyor o da.”
Cemal Süreya şiirine yaptığımız bu küçük sondaj şunu gösterir mi? Şiir sadece şiir değildir.  Farklı bir cümle mi kurmuş oluruz bilmiyorum, şöyle soralım, şairin dini imanı yoktur diye kim demiş?

(İlk kez 9 Şubat 2012 tarihli Milli Gazete'de yayımlanmıştı.)

KÖPEKLER, ŞAİRLER, BRUTUSLER...

Sizin de ilginç huylarınız vardır, garip alışkanlıklarınız, tuhaf ilgi alanlarınız. Akla hayale gelmeyecek şeylerdir bunlar başkaları için. 
Benim var. Böyle dedim ama, hepsini söylemeyeceğim. Bildiğiniz bir tanesi üzerinden yürüyeceğim: İte puşta dair ıvır zıvır malzemeyi derdest edip biriktirmek, yeri ve zamanı gelince onları edep dairesi içinde memleket edebiyatına kazandırmak…
Her ne kadar küçük bir sürç-i lisan ile, itin yanına puştu eklemişsek de, tashih edelim, puşt lafın gelişi. Ona dokunmak harcımız değil…
Puştu layık olduğu üzere başımızdan defettikten sonra, gelelim bu yazının malzemesini işlemeye:
Elimizde bir haber var; bir dergide (N. G. Kids, Haziran 2007, s. 17), ilginçlik adına kullanılmış: “Chihuahua kırması Midge evcil bir kedi kadar küçük, ama yasadışı uyuşturucu maddeleri koklayarak bulacak kadar büyük bir burnu var. O sertifikalı bir polis köpeği.” Okuyanda, bu işte bir tersliğin olduğu fikri doğacağı önceden hesaplanmış olmalı ki, haberin devamında gerekli açıklama yapılıyor: Polis köpekleri genelde büyük cinslerden seçilir; “ama bu köpekler çoğu zaman küçük yerlere giremeyecek kadar iri olurlar.” İşte Midge diğer meslektaşlarının iriliğine bir alternatif olarak “Chihuahua kırması” olarak yetiştirilmiş: “… mobilyalara tırmanıyor, emekleyerek yatakların altına girebiliyor.” Hatta “şifonyer çekmecelerine girdiği bile oluyor.”
Oldu olacak, haberi tamama erdirelim: Her iyi polis köpeği gibi cesur olan Midge’nin en iyi dostu Alman çoban köpeği Brutus imiş ve onunla halat çekme oyunu oynamayı çok sevmekteymiş…
İnsanlarla köpeklerin dostluğuna itirazım yok; iki köpeğin birbiriyle “dostluğu”na ise güvensizlikle birlikte itirazım var…
Sahiplerinin emrine kul olmuş; bu yolda birbiriyle ‘dostluk’ kurmuş iki köpeğin haberini bir tarafa bırakmanın zamanı geldi. Tam da araya Brutus’un köpekliği sıkıştırılacakken. Şu malum hadiseyi hatırlayın: Sezar’ın katline ortak olmuştu ya çok güvendiği Brutus ve şöyle demişti ya Sezar son defa: “Sen de mi oğlum Brutus!”
Tam o sırada Brutus ‘patron’unu hançerlemiş, kendi çıkarlarının köpekliğine soyunmuştu.
Hikâye:
Şair Hayyâle’nin işi gücü kendi egosunu tatmin edecek hallere girip çıkmakmış. Bu yolda bulabildiği bütün münasip nâ-münasip yolları yürümekten çekinmez, atmadık taklalar, yemedik herzeler bırakmazmış. Bunca çabanın sonunda, zafere ulaştığı pozisyonlar olurmuş elbette. Mesela, birkaç parlak şiir cümlesiyle etkisi altına aldığı yeniyetmeler onu pışpışlayıp dururlar, şiirlerine nazireler yazarlar, eserlerini elden ele gezdirirlermiş. Böylece hem kendilerinin hem de üstadları Hayyâle’nin nefsini köreltirlermiş:
“Üstâd-ı azamımız sen çok yaşa!”
“Bizi hayal havuzunda yüzdürenimiz binler yaşa!”
“Şiirdeki pir-i muganımız el-hak yaşa!”
Bu böyle devam edecek değil ya, gün gelip ses soluk, şak şak alkış kesilince bizim Şair Hayyâle’ye bir haller olmuş.
Mantıken düşünürseniz, bu hallerin aradaki gelenek bağına göre pek de tabiî olduğuna kanaat getirirsiniz. Çünkü eski yeniyetmeler şimdi kendi üstadlıklarının postuna oturmuş vaziyettedirler.
Fakat şaşkınlık içine düşen Şair Hayyâle akıbetinin mesuliyetini kendi küçük ahmaklığında arayacağına sağa sola sataşmaya başlamış.
Hikâye şöyle bitiyor: Şaşkın Hayyâle, karşısında eski düşmanlarıyla birlikte, köpeksi ahlâkla beslediği eski çömezlerini de bulmuş… Tabii, artık her bir eski çömeze karşı “Et tu, Brute!” cümlesini kullanma yani son nefesi verme zamanı gelip çatmıştır...

(İlk kez 4 Ekim 2007'de Milli Gazete'de yayımlanmıştır.)

5 Eylül 2019 Perşembe

YÜKSEL CADDESİNDE

Yüksel Caddesinde ağaç doğrama
Dip çöküş vadisi yüksek kanama
Emniyetteyiz ya nedir muradın
Kalbimde Ankara yaralı yama

Bir zaman griydi ne zaman diri
Şaşırdı Müslüman kimin kiriydi
Kibir evliyaymış ahali şaşkın
Ölüydü Ankara an kara şimdi

Sözün başı sonu her dem sükuttur
Söylesem her birin hiç umut yoktur
Darüşşifa olsun cehennem ona
Ankara nicedir nemenem kurttur.

Ankara, 4 Ekim 2018


4 Eylül 2019 Çarşamba

ŞİMDİ BİR DALGALARA BİNMEK

şimdi bir dalgalara binmek gelir içimden

şimdi rüzgâr delişmen efkâr
delisoğuk sokaklar sıcak içilir
doğurgan ağaçlar şimdi
bilinir
koşaradım hareketlidir

şimdi bir dalgalara binmek gelir içimden

amuttan iniş zamanındayız çocuklar
elektriği bedenimizde yokediş zamanındayız
fotoğraflarını yırtmak şartıyla yarınki gün
çiçekçedir acılar
çekilir

şimdi bir dalgalar binmek gelir içimden

İzmir, Aralık 1985

(Max Jacob'un Ülkü Tamer tarafından hazırlanan ve Yeditepe Yayınlarınca yayımlanan Seçme Şiirler, -İst., 1965- kitabının arka iç kapağına kurşunkalemle...)