7 Şubat 2025 Cuma

İTTİHAT VE TERAKKİ'DEN MUHAFAZAKAR "İSTİSNA HALİ"NİN "AYDINLIK" ÇAĞINA BİR İZDÜŞÜM ROMANI: MUSTAFA KAYLI'NIN FEYLESOF'U

Mustafa Kaylı, Edım-Final (Na Yay., İzmir, 2022)'den sonra ikinci romanı olan Feylesof (Sakin Kitap, İzmir, 2024)'u da yayımladı. "Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın Trajedisi" alt başlığı eserin biyografik bir roman olduğuna yönelik ilk delil. Fakat eser salt Rıza Tevfik'in kişisel biyografisine yönelmiyor, onunla birlikte bir dönemin sosyolojik süreçlerini de kapsam alanına alıyor. 

376 sayfalık bir toplamdan oluşuyor Feylesof. İlk dört sayfası yazarın biyografisi ve kitaba ait künye bilgilerine, son sayfası ise romanın yazılışı sürecinde "İstifade Edilen Kaynaklar"a ayrılmış. Bu son sayfada Bölükbaşı ve dönemini yansıtma özelliği gösteren on iki esere ait bibliyografya bilgileri yer almaktadır.

13x19 mm'lik ebatları olan romanın ön kapağında üç rengin baskınlığı söz konusu. Kitabın orta alanındaki dairesel sarı renk bölge üzerine Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın bir görseli yerleştirilmiş. Bu kompozisyon Feylesof'un biyogrik bir roman oluşunu gayet başarılı bir şekilde yansıtıyor. Bu arada romanın sırtı ve arka kapağı da ön kapak alt bölümdeki kırmızı rengin devamı niteliğinde tasarlanmıştır.

Şair ve Sosyoloji

Rıza Tevfik'in birisi bireysel diğeri sosyolojik birbirine koşut iki biyografiyi yüklendiğini belirtmiştik. Gelin bu tespitimizi romanın olay halkaları üzerinden sabitleyelim:

1. Eser, genç tıbbiyeli Rıza Tevfik'in bir cuma akşamı Sirkeci'de, "İstavri'nin Kahvehanesi"nde verdiği konferansla başlar. "Müstebit padişah" İkinci Abdulhamid'in Osmanlı-Rus savaşı sonrası meclisi süresiz olarak tatil ettiği bir dönemde gerçekleşen bu konferansta Feylesof "En mükemmel hükümet şekli hangisidir?" sorusu üzerinde durmaktadır. "İstavri'nin Kahvehanesi"ndeki dinleyiciler arasında Abdullah Cevdet, İshak Sükûti, Hüseyinzâde Bahaddin Şakir, Dr. Nazım gibi dönemin önde gelen isimlerinin yanı sıra, Ziya Faik adlı bir hafiye de vardır. 

2. Bir sonraki halkada "kraldan daha fazla kralcı" olan bu Ziya Faik'in, Zaptiye Nazırı Nâzım Paşa tarafından, yanına jandarma ve polis ekibi de verilerek Rıza Tevfik'i  gözaltına almaya memur edildiğini görürüz. Davet edilse kendiliğinden gidebilecek olan Feylesof'un ikametine ekip gönderilmesi manidardır. Geceyi nezarethanede bir şiltenin üzerinde halisünasyonlu bir uykuyla geçiren Rıza Tevfik, ikinci gün de hangi gerekçeyle gözaltına alındığını bilmeden ve fakat sorgulanarak nezarethane misafiri olur. Nihayet üçüncü gün Zaptiye Nazırı'nca "sosyalist, yani iştirâk-i emvâl tarafarı ve materyalist yani felâsife-i maddiyûndan" olduğundan "hatta Darwin taraftar"lığından sorgulanır. Görülür ki, "Suç ve suçlu ihdas etmekte mahir olan" dönemin güvenlik birimleri ve muhbirler, Rıza Tevfik'i birbiriyle çelişen hususlarla zanlı haline getirmişlerdir. 

Nezarethanede geçen günlerin birinde, Rıza Tevfik'in kitaplarından bir kısmı da "muzır" bulunarak tevkif edilip alıkonur. Bu olayın anlatıldığı bölümden bir alıntı yapalım: "... Dikkat buyurunuz. Son sayfadaki resmi gördünüz mü? Mithat Paşa'nın bir karikatürü deyince adamlar birden telaşlandılar.
- Aman aman bırak o bizde kalsın.
Aslında Rıza Tevfik Bey bu hareketiyle sadakatini göstermek istemişti. Bir zamanların kudretli sadrazamı, şimdi bir vebalı gibiydi. Bir andna nasıl da suç unsuru oluvermişti. Siyaset böyledir işte. İstediğini istediği şekilde niteler." (s. 23) 

Bu olay halkası, Nâzım Paşa'nın Rıza Tevfik'e devlet görevi (!) teklif etmesi ve onun bu teklifi reddetmesiyle sona erer. Fakat Nâzım Paşa'nın gayretleriyle, adının "dinsiz" anlamında "Feylesof"a çıkmasına mani olamaz. 

3. Kendisine yapılanı içine sindiremeyen Rıza Tevfik, hakkında jurnal veren şahsı bulup öfkeyle intikamını aldıktan sonra suçlu olarak hapse düşer. Ve fakat orada da rahat durmaz, mahkumları örgütler, isyan çıkarır. Bu arada okuldan kaydı silinir. Araya giren baba dostları sayesinde Tıbbiye'den mezun olur. Ancak "tehlikeli" koduyla doktorluk yapabilecektir. Fakat o içinde bulunduğu durumdan memnun değildir. Bundan kurtulmanın yolu Jön Türklere katılmak amacıyla yurtdışına kaçmaktan geçmektedir. Teşebbüse geçer fakat hakkında verilen bir jurnalden ötürü yakayı ele verir. 

4. Karantina Dairesi'nde çalışırken Cemiyet-i Tıbbiye-i Mülkiye Azalığı üyeliğine seçilen Rıza Tevfik, buradaki bir toplantı sırasında kendisine, çoktandır haber alamadığı kardeşi Mülazım Ahmet Nazif'in gönderdiği bir pusula ulaştırılır. Kardeşi, başına gelen bir beladan bahsetmekte, suç işlemediği halde kelepçelenerek "kırk üç günden beri dar bir hücrede" hapsedilmekte olduğunu yazmış, bazı taleplerde bulunmuştur. Kardeşinin tutuklu bulunduğu Bekirağa bölüğüne giden Rıza Tevfik kardeşiyle görüştürülmez. Dahası, bir gün sonra ölüm haberi gelmiştir. Kendisine yapılanlara dayanamayan intihar etmiştir. Bu arada Saray, o günkü gazetelere bir af haberi vermiş, affedilenler listesine dünyasını değiştiren Mülazım Ahmet Nazif'in adını da eklemiştir. "Zalim idarenin" işlediği zulümler bununla da kalmamış, cenazeyi "bir hayvan laşesi gibi" gelişigüzel bir çukura gömmüş, mezkur ölümü "saltanatın selameti için gizli tut"muştur. Olaydan haberdar olanlar ise başlarına bir iş gelmemesi için susmayı tercih etmiştir. Konuyla ilgili bir başka ayrıntı ise, Mülazım Ahmet Nazif'in, devlete çöreklenmiş sivil ve askeri mafyatik yapılanmaların kurbanı olduğudur. Anlatıcı bu hususla ilgili şu tespitleri dile getirir: "Bir müstebit sultan vardı. Atadğı, kolladığı adamlar ehliyetli, keyfiyetli düzgün insanlar değillerdi. Çıkarları için her şeyi göze alan bu asalak, yalaka, mendnebur tipler her tarafı kaplamıştı. (...) Mahalle bekçisinden tutunuz da tekke şeyhlerinden hocalardan her sınıftan, her tabakadan seçilmiş insanlardı bunlar. İslam miletine mensup insanlar. Bu, aslında yaşanılan ciddi bir çürümeye işaret ediyordu." (s. 43-44)

5. 1907 sonlarında Rıza Tevfik, Cağaloğlu'ndaki yemekli bir toplantıda, o zaman henüz gizli olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne katılma daveti alır. Uzun düşünceler sonucu üyeliği kabul eder, çünkü Osmanlı'yı bu cemiyetin "nitelikli, idealist" insanları kurtaracaktır. Üstelik cemiyet her tarafta örgütlenmiştir ve padişah "artık istediği gibi at koşturamayacak"tır. Toplantı ve sonrası müzakerelerde Sultan Abdulhamid'in sağlığı, çevresi ve kimi fiilleri konuşulur. Sözgelimi şu hüküm Rıza Tevfik'indir: "Benim kanaatim Sultan Abdulhamid amansız ve müthiş bir hastalığın pençesinde esirdir. Bunun Fransızca ismi 'Folie de persecution'dur. 'Persecution' diye vaktiyle 'İnquisition Cemiyeti'nin din nâmına bazı masum adamlara yaptıkları işkencelere derler." (s. 46)

6. "Sokak suikastleri" ve "nümayişler"in yoğun yaşandığı, yazar ve gazetecilerin siyaset şovelyesi kesildiği bir süreçte Kumkapı'daki "Yakumi'nin Kahvehanesi"nin müdavimleri (Kalenderi, Topal Çavuş, Ali, Oltucu, Fikri, İhsan Baba, Murgi) Rıza Tevfik'in fiil ve düşüncelerini, memleketin halini ve dini telakkileri konuşurlar. Bu halkadan iki alıntı; mistifikasyonlarıyla malum İhsan Baba'nın ağzından: "- Evlat... İman işi akıl işi değildir. Akıl ile yola çıkarsan akıl seni delalete düşürür. Doğru yolu, hakikati bulamazsın. İblis de akıl yürüttü, bak helakine sebep oldu." (s. 60) "Feylesof o gâvurların kitaplarını okuyup zehirleniyor bence. Her soruyu, her müşkili dinimiz cevaplıyor." (s. 63)

7. Yakumi'nin Kahvesi'nde geçen bir başka halkada müdavimler (Hatip Bey, Fenni Hoca, Ali, Fikri, Murgi, Topal Çavuş, Kalenderi) memlekette yaşanan kölelik, işsizlik, sanayi, eğitim, siyaset, hukuk... ve nihayet kavmiyet konuları üzerinde konuşurlar. Söz kavmiyete gelince "Turan" efsanesi üzerinde yoğunlaşılır. Hatip Bey bu konuda şunları söyler: "- Fenni Hoca'm, geçen de konuşmuştuk... Şu Turan meselesi. Turan, realitede değil efsanede mevcut bir ülkedir. Turan; Fidevsi'nin İran mitolojisini dile getiren Şehname'sinde mevcuttur. Orta Asya'ya sefeer eden İran halkı manasına kullanılmıştır. Gökalp, bu efsanevi tabiri alıp Türk halkı için uyarlamış." (s. 70) 

8. Yaptığı okumalar ile "Muallim-i Evvel" unvanıyla anılan Rabi Bey'in, Divan edebiyatı meftunu Saim Bey ile Qalhûri'nin kahvehanesinde buluşup halkın Sultan Hamid karşısındaki çelişkili durumu, İttihatçı zabitlerden Binbaşı Şahin isminde birinin Padişah'a yönelik galeyan oluşturma girişimi, Kör Ali adlı bir müezzinin nümayiş oluşturması gibi güncel gelişmeleri ve özellikle bazı ediplerle birlikte Rıza Tevfik'in, Osmanlıcılıktan vazgeçip Türklük fikrini ön planda tutmaya başlayan İttihat ve Terakki'ye üye olması, dahası mason olup olmadığı muhavere edilir. Bu arada İttihatçıların kendilerini "en vatanperver görüyor" olmaları, "diğerlerini hain, bölücü, beyinsiz, mürteci falan-filan" şeklinde adlandırmaları, "kendilerine muhalif olanlara acımasız davran"dıkları da dile getirilir. 

9. Darülfünun salonunda geniş bir öğrenci, hoca, edip ve halk topluluğuna konferans veren Rıza Tevfik, kendisinden beklenen "Türk milliyetçiliğine katkı" yolunda bir konuşmadan ziyade, dinleyicileri ve özellikle de salondaki İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarını şaşırtmış, onların itirazına rağmen daha kapsayıcı bir sunum yapmıştır. 

10. Yaptığı konuşmayla kavmiyetçileri hüsrana uğratan Rıza Tevfik'i sonraki günlerde Yakumi'nin Kahvesi'nde mekanın müdavimleri ve hayranlarıyla bir sohbete katılır. Burada kendisinden ilginç bir vaka anlatmasını isteyen hayranlarına, bir ramazan ayında alenen yemek yediği için zabıtaların hışmından Yahudi taklidi yaparak nasıl kurtulduğunu anlatır. 

11. Sultanahmet Meydanı'nda Meşrutiyet'in kutlandığı bir nümayişle karşılaşan Saim Bey, Rıza Tevfik'in orada at sırtında İttihat ve Terakki Cemiyeti adına güvenliği sağlayan bir "fahri zaptiye nazırı" gibi görev yaptığına tanık olur. Qalhuri'nin Kahvesinde Muallim-i Evvel Rabi Bey'le buluşan Saim Bey, meydandaki nümayişten bahseder. Rabi Bey, "Konuşan bir toplumdan zarar gelmez." şeklinde bir hükümle ele alır nümayişi. Bu arada İttihatçıların "Türklük temelinde bir ulus" ve "Hristiyanvari ritüelleri olan bir Müslümanlık" tasarladıklarını dile getirir. Ayrıca, baba tarafından Arnavut, anne tarafından Çerkes olan Rıza Tevfik'in "Türklükle" alakasına şaşırır ve ekler: "Boşuna zıplayıp. duruyor. Türkçüler kullanıp bir müddet sonra bir kenara fırlatacaklar. Türk lejyonerlerin tarih boyunca devşirmelere tavrı budur. Kullanıp kullanıp atarlar." (s. 100) Bu arada bir diğer kahraman Hatip Bey, 31 Mart Vakasını İttihat ve Terakki'nin tertip ettiğini öne sürer. Sürecin baskı ve şiddetin artacağı bir şekil alacağını belirten Hatip Bey, Ermenilere yönelik uygulanan negatif politikaları da eleştirir.

12. Süleymaniye'de, bir dergâhta Nâfi Baba'nın kurduğu muhabbet meclisinde Rıza Tevfik'in şiirleri okunur. "Ulu Serdar" okunan şiirlerde Rıza Tevfik'in söylenmesi gerekenleri söylediğini, onun ilminden istifade edilmesini, zira kendisinden el aldığını belirtir. Bu arada "Devlet ricali bu aralar çok hareketli onlardan da uzak durun. İşlerine, siyasetlerine karışmayın." (s. 113) şeklinde de dervişleri uyarır. 

13. Rıza Tevfik, Bebek sahilinde Süleyman Nazif ile karşılaşır. Birlikte geçirdikleri zaman zarfında kimi acı hatıraların (Süleyman Nazif'in Bağdat Valisi iken Yezidi Kürtlerden bir Barzan Şeyhi ve avanesini telef ettirmesi) anlatımı yanı sıra, Kâmil Paşa, Enver Paşa ve Mahmut Şevket Paşa'nın farklı yönleri üzerinde sohbet ederler. Bu arada Süleyman Nazif'in bir sorusu üzerine Rıza Tevfik "Benden uzak dursunlar." der. Bu ifadeyle Rıza Tevfik'in İttihatçılardan koptuğunu anlayabiliriz. Gelgelelim, İttihatçılar "Cemiyetlerinin hâkimiyeti için her şeyi yapmayı göze" alacak (s. 117) durumdadırlar ve hatta "Payitahtın askeri ve mülki inzibatı"nı (s. 118) ellerine geçirmişlerdir. 

14. 31 Mart Vakasının pek çok siyasi olayın patlak vermesine neden olduğu, üniversite öğrencilerinin tepkisel meydan eylemlerine katıldığı, bununla birlikte idam cezalarının ibret-i âlem için aynı meydanda infaz edildiği, Bulgar ordusunun Edirne'ye yaklaştığı, Osmanlı ordusunun dağılma aşamasına geldiği gibi hususlar, Fenni Bey ile Hatip Bey'in Yakumi'nin Kahvesi'ne giderlerken gündeme gelen konulardır. Bu arada Murgi, Fikri ve Ali gibi kahramanlar da Yakumi'nin Kahvesi'ne gelirler. Onların diyalogları ise Rıza Tevfik'in Darülfünun'daki hocalığı, İttihatçıların tetikçisi Kara Kemal tarafından tehdit edildiği, Meşrutiyetin ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin iyice soysuzlaştığı gibi hususlar vardır: "İttihatçılar devirdikleri müstebidi çok çabuk taklide başladılar." (s. 127)

15. Aynı günlerde Qalhuri'nin Kahvesi'nde buluşan Rabi Bey ile Saim Bey Çatalca'ya dayanan Bulgar ordusunun "Anatolia'dan, Kürdistan taraflarından" toplanan askerlerle püskürtüldüğünü, gazeteci ve yazar Hasan Fehmi Bey ile Ahmet Samim'in suikastle katledilişlerinden sonra Rıza Tevfik'in gösterdiği tepkiyi, İttihatçıların onu "bir fırsatını bulup harcayacak"larını, vb. konuşurlar. Saim Bey, Rıza Tevfik'in edebi birikimi üzerinde kanaatlerini bildirirken, "Tarihte iktidar diline iman etmiş şairler olduğu gibi muhalif şairler de var." (s. 136) hükmüyle onun muhalif duruşuna vurgu yapar. 

16. Murgi ve arkadaşı Nermi, Süleymaniye civarında Kürt hamallarla karşılaşırlar. Nermi, onlarla anadiliyle konuşur. Bu arada yaşlı bir hamal onlara bir klam okur. Klamda Bulgaristan'a karşı Çatalca'da yapılan savaşta cepheye sürülen eğitimsiz Kürt taburlarının kırılışı ve Sultan Reşad'ın savaşı kötü yönettiği hüzünle dile getirilmektedir.

17. Bekirağa Bölüğü'nde, "Fırka-i İbat" (Demokrat Fırka) mensubu Arnavut Demokrat Mustafa'ya falakayla yapılan işkence anlatımıyla başlayan olay halkasında, yakın zamanda baş tacı edilen Rıza Tevfik'in şimdilerde hain edildiği hususu anlatıcı tarafından dile getirilir. Sultan Reşad'ın tahtta olduğu yıllardır. Her rezaleti meşru hâle getirmekte mahir Şeyhulislam ile Enver Paşa el ele vermişlerdir. Yaşanan entrika ve suikastler karşısında Rıza Tevfik, Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na, muhalefete geçmiştir. Bu arada Edirne'de İttihatçı çeteler tarafından dövülmüş, şikayet edecek yer bulamamıştır. Sadrazamlığa getirilen müstebit Mahmut Şevket Paşa'nın, hapiste bulunan muhalif gazetecilere şunları dediği günlerdir: "-Hepinizi sopadan geçiririm! Benim arkamda iki milyon süngü var, biliyor musunuz? Mendebur herifler!" (s. 146) Ayrıca Rumeli, Osmanlı mülkü olmaktan çıkmıştır. 

18. Mahmut Şevket Paşa'nın tehditvari söylemlerinin etkili olduğu günlerde, Murgi ve arkadaşları Beyazıt Meydanı civarında bir suikaste tanık olurlar. Suikastle öldürülen, yaklaşık beş ay sadrazamlık yapan ve hızla diktatörleşen Mahmut Şevket Paşa'dır. 

19. Murgi ve Nermi'nin Beyazıt Meydanı'nda tanık oldukları yeni infazlar... Mahmut Şevket Paşa suikastinden sorumlu tutulanlar... "Öğlen namazı sonrası cami cemaati de oradaydı. İnfazı bekliyorlardı. İdamlıklar meydanın ucundan göründü. Zabitler, elleri arkadan kelepçeli idamlıkları getirip bir bir sıraladılar." (s. 150) Bunlar, devletin önemli kademelerinden bulunan, vaktiyle vatanseverliğini ispatlamış Çerkes devşirmesi kişilerdir. "Artık Osmanlı ülkesinde korku ve endişe doludizgin. Haklı haksız asılan binlerce insan. (...) Devir değişmiş, tekli diktadan üçlü diktaya geçilmişti. Bu suikast bahane edilerek ne kadar muhalif varsa tevkif edilmiş, sürgün edilmiş, işinden atılmıştı." (s. 152) 

20. Yaşanan süreç şair ve yazarları dini ve milli duyguları harekete geçiren metinler yazmaya zorlamış, buna yanaşmayanlar ise itibarsızlaştırılmıştır. Çoğu şair ve yazar ise tâzimde bulunmanın, yangına körükle gitmenin peşine düşmüştür. Böylesi bir dönemde, genç şair Halit Fahri, ilmi ve kerametleriyle meşhur (!) Terlikçi Salih Efendi adlı şeyhin de orada bulunduğu Cağaloğlu'ndaki bir gazete yazıhanesine gider. Genç şairi Fuzuli üzerinden imtihan etmeye kalkışan Salih Efendi, bütün küstahlığını kusmuşken genç şairin imdadına Rıza Tevfik yetişir. Şeyh Efendi genç şairden sonra Rıza Tevfik'i de gözüne kestirmiştir gerçi. Fakat Feylesof onu ilmiyle perişan etmiştir. 

21. Rıza Tevfik, Türk Ocağı'nda Tevfik Fikret üzerine konferans verir. Konuşmasını coşkuyla sürdüren, bu arada programı uzatan Rıza Tevfik, dinleyiciler arasında bulunan Talat Bey tarafından Hamdullah Suphi aracılığıyla uyarılır. Feylesof bunu dikkate almaz. İttihatçılar ise sahnenin perdesini kapatarak konferansı sabote ederler. 

22. 1914'te, Birinci Cihan Harbi başlamak üzeredir. Padişahı esir alan İttihatçılar, Teşkilat-ı Mahsusa içinde de etkilidirler. Kamu kurumlarında özellikle Talat Paşa'nın eliyle yoğun bir etnik temizlik başlatılmıştır. Özellikle Rum ve Ermeni nüfusun etkisizleştirilmesi söz konusudur. Bu çerçevede tehcir planları yapılmış, Ermenilere tebliğler yapılmıştır. Hapishanelerdeki katil, psikopat mahkumlar salınmış, Teşkilat-ı Mahsusa'da vazifelendirilmiştir. Rıza Tevfik bu günlerde kenara çekilmiş vaziyettedir. Bununla birlikte olan bitenlerden şikayetçidir. Ahmet Rasim kendisini teskin etmeye çalışır: "Ah be feylesofum! Bu devir öyle bir devir oldu ki kimse kimsenin umurunda değil." (s. 169)

23. Osmanlı'nın Birinci Dünya Savaşı'na katılmıştır. Enver Paşa İstanbul matbuatına, ordunun moralinin bozulmaması, milletin umutsuzluğa sevk edilmemesi için sansür koymuştur. Bu yüzden ahali pek çok şeyden habersizdir. Sözgelimi "Sarıkamış İhata Muharebesi"de olup geçmiş, orada yaşananlar söylenti bilgisi olmaktan öteye geçmemiştir. Bu arada cepheden gelen bir asker, İstavri'nin Kahvesi'nde Sarıkamış'ı anlatır. Nermi'ye göre askerin anlattıkları taraflıdır, hakikatleri söyleyememekte, resmi söylemin dışına çıkamamaktadır. 

24. Savaş halinin bahane edilmesiyle diktatörlüğe dönüşen Osmanlı iktidarı, 1915 Haziran'ında bir gece vakti Rahip Boğosyan'ın evine polis göndererek baskın yapar. İktidara gelmeden önce verdiği bütün sözlerin tam tersini yapan ve bir zulüm örgütüne dönüşen İttihat ve Terakki'nin özellikle Ermeni nüfusun yoğun olduğu bölgelerde, Kürt, Arap, Çerkes, Gürcü çetelerini de kullanarak korkutma, kaçırtma yahut öldürme faaliyetleri yapıyor, onları göç etmeye zorlamaktadır. Bu realite ortadayken Rahip Boğosyan başına gelen durumdan doğal olarak korkmuştur. Karakola vardığında durum netleşir: Bağımsız Ermenistan kurmak fikriyle suikast planlayan bir grup genç yakalanmış, yargılanmış ve idama mahkûm olmuşlardır. Rahibin infaz sırasında hazır olması gerekmiştir. İdamlıklardan Şebinkarahisarlı Karnik'in infaz öncesi tepki cümleleri ilginçtir: "- Ey katiller! İstediğiniz  otuz altın rüşveti verseydim beni serbest bırakacaktınız değil mi? Adaletiniz batsın! Alçaklar!" (s. 187) Yirmi kişinin idamı gerçekleştirilir. Fotoğraflanıp gazetelere servis edilir. 

25. İdam edilenlerin halini gören Muallim-i Evvel Rabi Bey de normal her insan gibi etki altında kalır. "Devlet güçleri ve oluşturdukları paramiliter ekipler"in (s. 190) pervasızlıklarının hadsiz olduğu fikrindedir. Yapılan soruşturmalar siyasi bir nitelikte ve özellikle Ermeni vatandaşımız olan aydın ve tüccarların hayatlarına yöneliktir. 

26. Osmanlının savaşa girmesiyle "örfi idare başlamış, menfi haberler yayanlar, konuşanlar, hâsılı hükümete muhalif herkes hainleştiril"miştir. (s. 196-197) Bu sosyolojik vasatta Küllük Kahvesi'nde Çanakkale gazisi bir subay olan Bekir Bey'in bir konferansı vardır. "Başkomutanımız", "ulu sultanımız", "Enver Paşa'mız" gibi söylemlerin yer aldığı konuşma, kuşkusuz resmi bir ağzı temsil etmektedir. 

27. İktidar entelektüel kesime de el atmıştır. Enver Paşa verdiği bir talimatla, ücreti mukabili olarak, "şair ve ediplerimizden savaşımızı övücü, milli ve manevi hislere dokunan, askerlerimizi yüreklendirecek şiirler, yazılar yazmalarını istemiş"tir. (s. 205-206) Rıza Tevfik ise "ısmarlama şiir yazamam" diyerek bu sürece dahil olmayacağını belirtmiştir. 

28. Gençlere konferans sözü veren Rıza Tevfik, Yakumi'nin Kahvehanesi'nde vaadini gerçekleştirmektedir. "İttihat ve Terakki'ye girişimiz tamamen vatanperver duygular iledir arkadaşlar. Lakin tenkid ettiğimiz istibdadın, hafiye düzeninin aynısını biz kurarsak, siyasi cinayet üstüne siyasi cinayet işlersek bu olmaz. Bu yüzden eleştirdim ve tavır aldım." (s. 208) diyen Feylesof, savaşa girilmesine karşı durduğunu belirtir. Enver Paşa'nın "Sipariş şiir" talebine yönelik bir soru üzerine ise, hamasi nutuklarla gerçeklerin üstünün örtülemeyeceğini söyler. Konferans şiir okumaları ve edebi sohbetle devam eder...

29. Balkan Savaşı'ndan sonra Birinci Cihan Harbini de mağlubiyetle tamamlayan İttihat ve Terakki liderlerinin geride işgal edilmiş bir ülke bırakıp ortalıktan kayboldukları günlerdir. Rıza Tevfik arkadaşı kebapçı Kâmil Efendi'nin Nuruosmaniye'deki dükkânına uğrar. Söz dönüp dolaşıp siyasete gelir. Zira bir türlü hükümet kurulamamaktadır, çünkü İttihat ve Terakki'nin geride kalan müntesip ve çeteleri kendisine bakanlık teklifi götürülenleri tehdit etmektedir. Bu arada Sultan Vahdettin'in Rıza Tevfik'i görüşmek talebinde bulunduğunu ve kendisine Maarif Nezareti görevini tevdi ettiğini belirtir. Feylesof, Sultan'ın ricasını geri çevirmemiştir. 

30. Rıza Tevfik'in Maarif Nazırlığı kısa sürmüş, bu sırada mahiyetindeki memurlara ideolojik gerekçelerle dokunmamış, eski sahiplerine verilen Darüleytam binalarının yerine yenilerinin ihdas edilmesine gayret etmiş, hükümet üyelerinden, partisinden ve sadrazamdan gelen baskılara katlanamayarak kabineden çekilmiştir. Tekrar tabibliğe dönmek arzusundadır. Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nde dostlarından Ali İlmi Fani Bey bir araya gelir, onun meraklı talepleri üzerine nazırlığı sırasında çektiği kimi sıkıntıları anlatır. Ayrıca yakından tanıma fırsatı bulduğu Damat Ferit Paşa ve Mustafa Kemal ile ilgili fikirlerini beyan eder.

31. Murgi ve arkadaşları Yakumi'nin Kahvehanesi'nde Rıza Tevfik'in son şiirlerini okuyup konuşmak amacıyla toplananırlar. Şiirler okunur, Rıza Tevfik'in edebi ve siyasi tutumları, idareciler, halk, milliyetçilik vb konular konuşulur. 

32. Damat Ferit Paşa'nın kurduğu kabinelere girmekten hep imtina eden Feylesof, İttihat ve Terakki'nin devletteki etkinliğinin azalması hususuna odaklanmıştır. Bu arada Mustafa Kemal, Şam'dan İstanbul'a gelmiştir. Rıza Tevfik, arkadaşı Pehlivan Kadri Bey ile Hürriyet ve İtilaf Merkezi Umumisi'nin merkezine giderler. Amacı İttihatçılar ve Mustafa Kemal üzerine görüşlerini paylaşmaktır. Konuşmasında onun askeri başarılarından bahseder ve "İttihatçılar tarafından adeta kenarda tutul"duğu (s. 242) iddiasında bulunur. Ayrıca bazı zabitlerin Mustafa Kemal'in etrafında toplandığı duyumlarından söz eder. Bilahare onun Harbiye Nezareti'ne getirilmesini teklif eder. Bu düşünce Mustafa Kemal'e iletilir. O da kabul edeceği haberini gönderir. Fakat Hürriyet ve İtilaf Fırkası ileri gelenleri Feylesof'un yanıldığını, Mustafa Kemal Paşa'nın da bir İttihatçı olduğu kanaatindedir. Harbiye Nezareti'ne Gürcü Şakiri Paşa getirilmiştir. Mustafa Kemal ise İngilizlerin tavsiyesi ile Damat Ferit Paşa'ya ve onun vasıtasıyla da padişaha takdim edilmiş. Kendisi "Anatolia müfettişliği"ne padişahın sırtını sıvazlaması ve "Allah muvaffak etsin!" (s. 248) duasıyla gönderilmiştir. 

33. Damat Ferit Paşa "Yakında Sevres Muahedesini imzalamaya gideceğiz. (...) Rica ederim hazır bulununuz." (s. 246) diye söylediğinde Rıza Tevfik "fena halde sıkılır." Aleyhinde olduğu bir savaşın akıbetinden hükümeti temsilen ve lisan bildiği için sorumlu olacaktır. Bu arada kabinede Mustafa Kemal Paşa ile ilgili tartışmalar başlamış, Rıza Tevfik fikirlerini "Sadrazam Hazretleri" ile paylaşmıştır: "... size şimdiden arz ediyorum ki Mustafa Kemal gider gitmez sizin emrinizi istihfaf ile tenkit ve reddeyleyecek ve kendni başına istediği gibi ve anladığı gibi hareket edecektir. (...) Ve sırası gelince de ilan-ı isyan edecektir." (s. 248) Damat Ferit, vaktiyle kendisinin Mustafa Kemal'i takdim ettiğini hatırlatınca, Feylesof amacının İstanbul'u İttihatçılardan temizletmek olduğunu belirtir. Bu arada konuyla ilgili olarak vekiller arasında gerginlik çıkar. İtilaf Güçlerinin Anadolu'yu işgale hazırlandıkları günlerde Mustafa Kemal'in gönderdiği tezkire mecliste okunur: "Müfettiş Paşa'nın lisanı gayet hürmetsiz ve aşağılayıcı idi. Kâtip bu tezkireyi okur okumaz herkes Damat Ferid Paşanın yüzüne bakmaya başladı. İttihatçı azalar manidar bir şekilde gülümsüyorlardı." (s. 250)

34. İtilaf güçlerinin İstanbul'a yerleşmesini takiben şehrin okumuş ve zengin kesimleri evlerini çay davetleri vermek için ecnebilere açmıştır. Bunda amaç istihbarat toplamaktır. Rıza Tevfik'in Amerikan Kız Kolejinde Türkçe dersi verdiği günlerdir. Yolu söz konusu evlerin birisine düşer. Evde Fransız zabitlerin olduğunu öğrenince, ev sahibine kendisini ismiyle tanıtmamasını rica eder. Ortamı dinlemekle yetinir. 

35. Sevres Antlaşması zorlu bir müzakere ile imzalanmış, Osmanlı heyeti İstanbul'a dönmüştür. Heyet üç kişilik olduğu halde, Rıza Tevfik hakkında farklı dedikodular üretilir. Böylesi zorlu bir dönemde bir gazetenin mülakat teklifi imdadına yetişir. Zira Sevres sürecini halka anlatma imkânı bulacak, istismarcı İttihatçıları böylece bertaraf edecektir. Mülakatta Sevres öncesi hazırlıkları, heyetin teşkilini, muhatap tarafın kimlerden oluştuğunu, müzakerelerde hangi tepkilerle karşılaştıklarını, sonraki süreçte yaşananları, özellikle Paris'e gelen saray erkanını tutumlarını, kendisine yönelik olarak yapılan iftiraları detaylarıyla anlatır. Ayrıca o günlerde yaşanan Yunan işgali, gelecekten umutlu olup olmadığı gibi konularda sorulan soruları yanıtlar. Dile getirdiği en önemli konulardan birisi de Sivas Kongresini tertip eden Mustafa Kemal'e karşı Damat Ferit Paşa'nın yapmayı planladığı askeri müdahaleyi nasıl engellediği ile ilgili ayrıntılardır. 

36. Padişah'ın daveti üzere onunla görüşmeye gitmekte olan Rıza Tevfik, Beşiktaş tramvay istasyonunda ilginç bir olayla karşılaşır. Tramvayın kadınlara ayrılan kısmına oturmak isteyen iki Fransız zabit kimliği bilinmeyen kişiler tarafından bıçaklanarak öldürülmüştür. İngilizlerin yerli halka yönelik takındığı olumsuz tavırlar da can sıkıcıdır. Sokakta yaşanan bu sancılar, provoke edilebilecek niteliktedir. Özellikle İttihatçıların din ve namus gibi kavramları kolaylıkla kullanabildiği, dolayısıyla sıkıntıların daha da artmasına neden oldukları görülmüştür. Bunları bertaraf etmenin yolu, yerli bir hükümetin kurulmasıdır. Bu konuda Padişah, Rıza Tevfik'ten General Harrington'a bir çay ziyafeti vermesini, onun yerli hükümet konusundaki görüşlerini öğrenmesini talep eder. Rıza Tevfik gereğini yapar. Bu arada İngilizler arasında Mustafa Kemal'in İstanbul'a geleceği, padişahı, hilafeti tasfiye edeceği söylentileri yayılır. Rıza Tevfik bu söylentilerin psikolojik savaş icabı çıkarıldığı kanaatindedir. 

37. İtilaf devletlerinin yönetimi altındaki başkentte kurulan Osmanlı Hükümetlerinin milletin derdine deva olamadığı ortadadır. Böyle bir ortamda "Münevverler ne yapabilirdi?" (s. 279) sorusu önemli bir sorudur. Onların yapabildiği ancak bir araya gelip sorunları konuşmaktı ve bunu yapıyorlardı. Qalhuri'nin Kahvehanesi'ndeki "Cemiyet-i Akvam ve Mannda İdaresi" konulu konuşma gibi. Rıza Tevfik bu konuşmasında Wilson ilkeleri ve "Cemiyet-i Akvam" şartlarını ayrıntılarıyla izah eder. 

38. Gerek memleketin selameti gerekse devletin organlarını ele geçiren İttihatçılarla mücadele edebilmek için Hürriyet ve İtilaf Fırkası bir gazete yayımlamayı düşünür. Bu yolda Ali Kemal Bey'in Beyoğlu'ndaki evinde toplantılar yapılır. Yapılan bir toplantıdan sonra, göze batmamak amacıyla katılımcılar evden teker teker ayrılır. Ev sahibi Ali Kemal Bey de kendisine yapılan can güvenliği ikazlarına uymayarak misafirlerle evden çıkar. Bu arada evine dönerken yolda bir takım nümayişlerle karşılaşan Rıza Tevfik'in canı hayli sıkkındır. İngiltere'de okuyan oğlundan gelen mektuptaki para talebi, İttihatçıların iftiraları Feylesof'un uykularını kaçırır. Ertesi sabah kendisini ziyarete gelen bir kadının, yeni ölmüş kocasının mezar taşı için bir şiir talep etmesi üzerine gereğini yapar. Ardından Ali Kemal Bey'in evine gitmek için yola çıkar. Tünel'de karşılaştığı iki kalpaklıdan şüphelenir, trene binerek oradan uzaklaşır. Bu bahiste olaya tanık olan bir Ermeni vatandaş da Feylesof'u dikkat etmesi için uyarır. Bilahare Ali Kemal Bey'in evine ulaşan Rıza Tevfik, Ali Kemal Bey'in dün gece eve dönmediği haberiyle karşılaşır. Ali Kemal Bey, traş olmak üzere berbere girmek üzereyken dört kişi tarafından bir otomobille kaçırılmıştır. 

39. Hayatının her kademesinde özgürlükçü fikirleri olan, istibdata karşı duran, İttihatçılarla kanı uyuşmayan, onların zalimane tutumlarına hep tepki gösteren Ali Kemal, Rıza Tevfik'in kadim dostlarındandır. Ali Kemal'i Abdulhamidçilikle bağlaşık bulan İttihatçılar ona hep garez duymuşlardır. Arkadaşının akıbetinden endişe duyan Rıza Tevfik, onun durumunu bölgenin güvenliğinden sorumlu olan İngiliz Sefarethanesi'nden öğrenmek ister. 

40. Sefaret kapısına geldiğinde, hıncahınç bir kalabalıkla karşılaşır, zira pek çok insan iltica etmek için oradadır. İstanbul Mebusu Kozmidi Efendi'yle karşılaşan Rıza Tevfik, durumu ona anlatır. Ali Kemal Bey'in eşi de bitkin bir şekilde oradadır. Konuyla ilgilenen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Ali Kemal'i Anadolu'dan Mustafa Kemal tarafından gönderilen İttihatçı fedailerin kaçırdığı fikrindedir ve İngilizler'in de bundan sorumlu olduğunu belirtir. Sefir Ryan bunu kabul etmek istemez. Daha genel bir durum olarak kendilerine sığınan halkın ve kabine üyelerinin bir süreliğine de olsa güvenli bir yere gönderilmesi gerektiğini belirtir. İstanbul'dan Mısır'a gidecek bir vapurun uygun olduğunu söyler. Rıza Tevfik neye uğradığını bilemeyerek düşünceden düşünceye savrulur. Ali Kemal Bey'in eşine sabretmekten başka bir çarenin olmadığını bildirir. Bilahare Amerikan Konsolosluğu'na gider. Amerika'ya gidebilmek için vize talep edecektir. Fakat orası da Ali Kemal'in başına gelen duruma bağlı olarak ana baba günü gibidir. Amerika'ya vize almaya çalışanlar genellikle Ermeni ve Rum vatandaşlardır. Yaşadıklarına, yapıp ettiklerine, karşılığında başına gelenlere dalıp giden Rıza Tevfik, kendi memleketinde yolun sonuna geldiğini anlamıştır. 

41. 8 Kasım 1922 Çarşamba, Rıza Tevfik'in Sarayburnu Parkı'na yakın bir yerde demir atmış olan Egypt adlı gemiye adım attığı gündür. Eşini, çocuğunu geride bırakıp iltica edecektir. Karamsar düşüncelerden bir dua ile kurtulmaya çalışır: "Ey Rabbimiz bizi ahalisi zalim olan bu yerden çıkar ve bize sen kendiliğinden dost ve yardımcı ol." Gemi bir türlü kalkmak bilmez, çünkü beklenen tüccar yükleri vardır. İttihatçılara kolay av olmamak kaygısıyla gemide kalır. Gemide olduğunu duyup bilen dostları ve eşiyle çocuğu onu ziyarete gelirler. Nihayet bir kaç gün sonra gemi "can emniyeti, mal emniyeti, fikir hürriyeti, inanç hürriyeti" kalmayan Osmanlı ülkesinden demir alır. Rıza Tevfik için 21 yıl sürecek olan gurbet hayatı başlamış olur.

42. Sonraki süreçte İttihatçılar İstanbul'u el altından yönetmeye devam eder. Diğer taraftan güçlerini Anadolu'ya sevkederler. Osmanlıyı oluşturan bütün kavimlerin kurtuluşu amacıyla başlayan Milli Mücadele zamanla Türk Milli Mücadelesi'ne dönüşür. Bu durum bir süre sonra diğer Müslüman kavimlerin özellikle Kürtlerin küsmesine neden olur. "Müslüman olmayanların rahatsızlığı ise gayet açıktı. Onların ne olacağı ise hâlâ belli değildi." (s. 327) Bu arada İttihatçıvari siyasi cinayetler Milli Mücadele ve sonraki yıllarda da bir şekilde devam eder. 

43. Rıza Tevfik Lübnan'da, Cünye kasabasına yerleşmiştir. Oradan gönderdiği mektuplar gazetelerde yer alır. Bu mektuplarda kimi itiraflar ve geçmişte yaptığı kimi faaliyetlerine yer verir. Hatta yapılan inkılaplardan kendisine pay çıkarmaya çalışır. Murgi ve arkadaşları bu mektupları Yakumi'nin Kahvehanesi'nde okuduktan bir hafta kadar sonra "Cumhuriyet ve Milli Mücadele aleyhine çalışmak, halkın milli ve manevi deerlerini tahkir etmek faaliyeti"nden (s. 337) tutuklanırlar. Kalenderi kendilerini jurnallemiştir. 

44. Muallim-i Evvel Rabi Bey, Saim Bey ve Edip Bey, Aydede Mecmuası'nın Cağaloğlu'ndaki yazıhanesinde bir araya gelirler. Rıza Tevfik'in yeni şiirlerini okurlar. Şiirlere bakılırsa Feylesof hâlâ dinamik metinler yazmaktadır. Edip Bey bu şiirleri Aydede'de yayımlamanın mümkün olmadığını belirtir: "Artık iktidar sopası Ankara Hükümeti'nde. (...) Ankara Hükümeti'nin hoşlanmadığı şeyleri yayınlamak başımıza bin bir bela getirir." Saim Bey bu konuda şöyle konuşur: "En ufak bir eleştiriye dahi fırsat vermezler. Anında mahkemelik olurlar. Zaten ibret-i âlem olsun diye asacak adam arıyorlar. Böyle geçiş dönemlerinde havadan, sudan, çiçekten, böcekten, fenni gelişmelerden bahsetmek lazım." (s. 344-345)

45. Meşhur gazeteci Feridun Kandemir, Cünye'ye Rıza Tevfik ile röportaj yapmaya gider. Ona merak ettiği her şeyi soracaktır. Yaptığı kimi röportajlar oldukça ses getiren Kandemir, Rıza Tevfik'i bulamamak veya bulursa görüşmeyi kabul edip etmemek bahislerinde endişelidir. Devam eden iktidar kavgaları, "kimisi tek bir adamın işaretine bakan 'İstiklal Mahkemeleri' yargıçları"nın (s. 348-349) varlığı yolculuk sırasında Kandemir'in kafasını kurcalayan hususlardan bazılarıdır. Neyse ki korktuğu başına gelmez, Rıza Tevfik'i kolaylıkla bulur, onunla geniş bir zamanda rahat bir röportaj yapar.

46. Rıza Tevfik 23 Haziran 1943'te, "Bir zamanlar yaralı, kırgın, öfkeli, terk etmek zorunda kaldığı memleketine" döner. Şimdi hastadır, soğuk ve sobasız bir evde yaşamaktadır. 1949'un son aylarında sağlığı iyice bozulur ve Haydar Paşa Numune Hastanesi'ne kaldırılır. Feylesof hastanede geçirdiği ömrünün son günlerinde dahi sosyolojik tahliller yapmaktan geri kalmaz. Nitekim onun itiraz ettiği şeyler hâlâ devam etmektedir: "Tek adamsız olunmuyordu. Siyasi ve askeri darbeler, siyasi cinayetler, tehcirler, kırımlar şimdi de devam ediyordu." (s. 373) 

Feylesof'un trajedisi 30 Aralık 1949'da Zincirlikuyu Mezarlığında sona erer. 


Dünden Bugüne İntikal Eden...

Başta da söylediğimiz gibi, aslında anlatılan sadece Rıza Tevfik'in biyografisi değildir. Onun hayatını sürdürdüğü zaman zarfını içine alacak şekilde, Osmanlı sosyolojisinin (biyografisinin) serencamı da anlatılan trajediye dahildir. Bu kadar mı?..

Değil, galip zannım şudur ki Mustafa Kaylı "bu kadar"la yetinmeye razı olacak bir tahkiye oluşturmamıştır. Edebiyat sanatının elverirliği ölçüsünde, bilinçli bir şekilde haddi aşmış, ömrü biten Feylesof ve Osmanlı trajedilerinden öte geçmiş, bir resmî tarih klasiği olarak vahim trajedinin bugüne intikal eden görünümlerini de hedefe yerleştirmiştir. 

Hele ki romanda Rıza Tevfik'in biyografisi eşliğinde benzer niteliklerinin yanı sıra kendilerine has özellikleriyle ele alınan Sultan Abdulhamid, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Cumhuriyet ilk dönem iktidarî fiillerinin bugün, son çeyrekte tek bir siyaset kurumunda sentezlenerek tebarüz ettiğine kanaat getirirsek, o yıllarla bu günler arasındaki benzerlik linkinin nasıl da aynı patronaja takabül ettiği netleşir. 

Öyleyse, yukarıda sıraladığımız kimi olay halkalarında dile getirilen kimi tazallüm unsurlarının bugünkü benzerlerine, yukarıdaki kimi olay halkalarına da atıflar yaparak, hafiften değinelim:

İlk halkadaki meclisin tatil edilmesi süreci, bugün aynı kurumun kimi yetkilerinin işlevsizleşmesiyle mukayese edilebilir.

Son yıllarda çokça tanık olduğumuz "davet edilse gidebilecek konumda olanların" kolluk kuvvetlerince şaşaalı baskınlar yapılarak evlerinden derdest edilip gözaltına alınma süreçleri ve buna bağlı olarak hangi gerekçeyle zanlı olduklarının muğlak bırakılması, iki nolu olay halkasıyla koşut okunabilir. Aynı olay halkasındaki kitapları suç unsuru kabul etme; vaktiyle bir dugyu, düşüne ve hareketinden dolayı makul olanların başka zaman suçlu görülmesi; kişileri haketmedikleri bir şekilde olumsuz şeylerle yaftalayıp etiketleme gibi haller de son yılların kriminalleştirme faaliyetleri arasındadır. 

Üçüncü olay halkasında karşımıza çıkan iki husus var. Öğrenim hakkını engellemek ve meslekten men etmek. Bu iki fiil günümüzde hayli etkin bir şekilde kullanılıyor. Üstelik sudan sebeplerle. İkincisi, kanuniliği tartışılır kanun hükmündeki kararnameler yoluyla ve "ihraç" koduyla karşımıza çıkmaktadır. 

Keyfi gözaltılar, iftiraya bağlı adli işlemlere maruz kalmalar, yargılama ve infaz sürecinde yaşanan kötü muameleler, hatta dördüncü olay halkasının trajik sonunda olduğu üzere ölümle biten hayatlar... 

İktidarî otoritenin "Din namına" yaptığı hastalıklı olumsuz tutumlar, tarz ve boyut değiştirmiş olarak zaman zaman karşımıza çıkmıyor değil! 

Altınca halkada, günümüzde TV ekranlarında gazeteci-yazar kisvesi altında trollük yapan tiplerin öncüsü olabilecek kalemşorlara temas ediliyor. Bilahare, akletme yerine miskinliği ve mistifikasyonları tercih ve tavsiye eden, bu yolla egemen olumsuz siyasal otoritelerin hizmetine giren dini kisveli besleme yapıların meczup kanaat önderlerine somut bir örnek yer almaktadır.

Son yıllardaki "Türkiye Yüzyılı" söylemiyle birlikte kimi silah sanayi mamulatına verilen "Altay", "Kaan", "Kızılelma" gibi isimler, yedinci halkada konu edinilen  "Turan" mefkuresinin bugün hangi boyutta hüküm sürmekte olduğuna dair ipuçları sunuyor.

İktidar sahiplerinin örneklerini sıkça verdiği kendilerini vatansever hatta "devlet" görme, gayrıyı ötekileştirme, hainlikle suçlama ve acımasızca davranma teşebbüsleri sekizinci halkada İttihatçıların marifeti olarak gündeme alınıyor. 

"Türklük temelinde bir ulus" ve "Hristiyanvari ritüelleri olan bir Müslümanlık" tasarımı  on birinci halkanın önemli izleklerinden birisidir. Bu tasarımı anıştıran yönelimlere az rastlamıyor değiliz. Üstelik "Hristiyanvari"nin yerine de "Türklük" ikame ettirilerek...

On ikinci halkada şeyh efendinin müritlerine "Devlet ricalinden uzak durun" mealindeki ikazı siyaset kurumundaki "hareketli"likten, kirlilikten gelebilecek tehlikelere binaen söylenmiştir. İkaza tavır alıp muktedirlerle birlikte hareket eden gruplar olduğu gibi, ikaza tabi olup siyasetin şerrinden Allah'a sığınanlara da rastlıyoruz.

Süleyman Nazif'in Bağdat Valiliği sırasında devlet gücünü arkasına alarak bir zümreye yönelik olarak yaptığı "telef etme" olayı ve İttihatçıların payitaht güvenlik bürokrasisini ele geçirmeleri hususlarına temas edilen on üçüncü halka bağlamında, devlete egemen olan "derin" yapılanmalara gönderme yapılabilir.

On dördüncü halkada ele alınan idamların meydanda ibret-i âlem için sergilenmesi bugün, kimi adli olayların masumiyet karinesi de ihlal edilerek farklı medya organları yoluyla gerçekleştiriliyor. Aynı halkada İttihatçıların vaktiyle taahhüt ettiklerinden hızla vazgeçip kendilerinden önceki siyasi aparatların niteliklerine bürünmeleri hususuna bugün benzer örnekler gösterilebilir. 

Gazetecilere yapılan suikastlerin anlatıldığı on beşinci olay halkasında, muhalif olduğu kadar iktidarın imkân ve nimetlerinden beslenen şair ve yazarların varlığından da bahsediliyor. Bir takım gerekçelerle haklarında adli işlem başlatılan gazetecilerin hayli fazla olduğu vasatımızda "havuz" şair ve yazarlarının da hayli yekûn tuttuğunu biliyoruz. 

On yedinci halkada karşımıza çıkan olayları farklı uygulamalarla ilişkilendirebiliriz: Yapıldığını sıkça duyar hâle geldiğimiz işkencelerle,  iç eleştiri yapanların dışlanmaları ve düşmanlaştırılmalarıyla, din adamlarının siyaset aktörleri tarafından kolaylıkla yönlendirilip meşru olmayan işlerde dahi desteklerinin alınmasıyla, trol ve militanların muhaliflere yönelik şiddet uygulamalarıyla, siyasi aktörlerin gazetecileri tehdit etmeleri ve had bildirmeleriyle...

Mahmut Şevket Paşa'nın suikastle öldürülmesinden sonra yapılan infazlar muhaliflerin ortadan kaldırılması amacına hizmet ediyordu on dokuzuncu halkada. Şöyle bir düşünün, benzeri büyük sosyal hadiseler ne tür siyasi ve etnik kıyımlar için kullanıldı?..

"Yerli ve milli" söylemi üzerine bina edilen siyaset, bu yolda yaptığı iddiasında bulunduğu hamlelere alkışçı bir kültür, sanat, edebiyat zümresi kurgulamaya çalışmış, dahası buna teşne kişi, birlik ve dernekler de temsil kabiliyetine soyunmuşlardır. Yirminci halkayla ilişkili olarak okuyabileceğimiz bir diğer husus, mistik ve miskin sanatın üstadı konumuna konuşlanan tiplerin rol kesmeleridir. Çok şükür ki bize de onları perişan etmek düşüyor!

Yirmi birinci halkada İttihatçıların sahne perdesini indirerek konferansçıyı susturmaya teşebbüs ettiklerini görürüz.  Bu despotik müdahalenin versiyonları bugün ekran karartma, yayın yasaklama, gazete ve medya organlarına el koyma şeklinde karşımıza çıkıyor.

Devlete egemen olan İttihatçıların etnik temizlik hazırlıklarının ele alındığı yirmi ikinci halkada, cezaevlerinden tahliye edilen adi suçluların marifetlerini kamu yararına (Teşkilat-ı Mahsusa'da) sergilemeleri hususuna da değinilir. Hatırlanacağı üzere, son çıkan af uygulamasında devlete karşı işlenen suçların failleri yerine adi suçlular salınıvermişti. Bu halkada fikir ve eser üretmek, düşüncelerini söylemek yerine geri çekilen fikir ve kanaat önderleri, Rıza Tevfik-Ahmet Rasim diyaloğu ile yansıtılır. Geçtiğim günlerde bunun güncel bir örneğini Nuray Mert vermişti. "Veda Ediyorum" başlıklı yazısında, 2014'te kamu yararına yaptığı bir gazetecilik görevinin kriminalleştirildiğini ve bu yüzden ağır cezada yargılama davası açıldığını belirten yazar şunları söylüyordu: "... başıma açılan son davada sonuç ne olursa olsun, hep bir vatandaşlık görevi olarak gördüğüm ülkeme ilişkin siyasi yorum yazısı yazmaya, görüş bildirmeye son verme kararı aldım."

Günümüzde de pek çok örneğini gördüğümüz matbuat (basın yayın) alemine sansür uygulaması yirmi üçüncü olay halkasında karşımıza çıkıyor. Kitlelere yönelik olarak statüko adına yapılan bildirimlerin örneği de...

İbret-i âlem infazlarına ve hukukun rüşvete bağlanması durumlarının emsalleri yirmi dördüncü halkada anlatılıyor...

Seçilmiş zümrelere ve genellikle siyasi amaçlarla yapılan soruşturmalar ve bunların nihayetinde uygulanan adli ve idari iş ve işlemler (infazlar) yirmi beşinci olay halkasında konu ediniliyor. Bu soruşturmaların sonucu olarak muhalifleri "hainleştirme" operasyonları ise yirmi altıncı olay halkasında ele alınıyor.

Şair ve yazarlar arasında görmeye alışık olduğumuz teşvik ücreti mukabil güdümlü, yandaş, statükoist eser oluşturma süreci Fellesof'un yirmi yedinci halkasında işlenmiş. Kuşkusuz bu tarz esnaf edebiyat memurlarının aksine dik ve dinamik duran müeddep imzalar her zaman olmuştur. Kalemin onurunu, insanlığın haysiyetini koruyan bu tarz şairlere namzet yirmi sekizinci olay halkasında da dikkatleri sunulduğu üzere Rıza Tevfik'tir.

Yirmi dokuzuncu halkada halkı mağdur, memleketi mağlup ederek kaçıp giden iktidar sahipleri hakkında yapılmış tespitler var. Bir de geride kalanların derleme toparlama çalışması. Ve fakat bu derleme toparlama çalışmalarının da pek kolay yapılamadığı. Bu, otuzuncu halkada sunulmuş.

Otuz ikinci olay halkasında bir mütefekkirin ikaz görevini yerine getirmek için giriştiği mücadele ve fakat ona itibar etmeyip "dış güçlerin" (!) etkisinde kalan devlet adamlarının anlatısı yer alır. Mütefekkirin ikazı ve bu ikazın dinlenmemesi otuz üçüncü halkada da ele alınır. Feylesof'un vaktiyle dediklerinin çıkması ve onu dinlemeyenlerin utancı otuz üçüncü halkada netleşir. Sözünü hakkaniyetle söyleyen, namuslu aydınların teklif ve tenkitlerini dinlemeyip tersine bu minvalde çabası olanları cezalandıran bugünkü politik aktörler için ibretlik bölümler...

Egemen yahut işbirlikçi siyasi aktörlerin namuslu aydınlara attığı iftiralara örnek teşkil edebilecek hususlara otuz beşinci halkada rastlarız. Burada ayrıca resmî ve aslî görevlerini suistimal edip bunun yerine gittikleri yerde gönül eğlendiren devlet erkânına da atıf yapılır.

Din ve namus gibi kitlelerin kolay provoke olabileceği kavramların siyaset mekanizması tarafından kullanılması, aynı mekanizmanın, rakiplerini hileyle alaşağı etmek amacıyla söylentiler üretip ortaya yayması romanın otuz altıncı halkasında ele alınır. Günümüzde kitleleri provoke ve konsolide etmede en sık kullanılan "din"dir. Özellikle de muhafazakar muktedirler tarafından...

Muhalif görülen kanaat önderlerine yönelik baskı, taciz ve kaçırılıp yok edilmeleri otuz sekizinci halkadan başlayarak ayrıntılı bir şekilde birk kaç halka boyunca işlenmiştir. Rıza Tevfik'in takip edilmesi, Ali Kemal'in kaçırılarak ortadan kaldırılması bu bahistendir. 90'lı yılların "Beyaz Toros", 2020'li yılların "Siyah Transporter" olayları İttihatçılardan bugüne intikal eden negatif gelenek unsurlarıdır.

İşbu yazının devamını üstte kapağını gördüğünüz ve şu linkten temin edebileceğiniz Yalvaç Nerede Yahut İsmet Özel Niçin Yannis Ritsos Olamaz? adlı kitaptan okuyabilirsiniz!

14 Nisan 2025, Şişli, İstanbul. 

4 Şubat 2025 Salı

KARİKATÜRİZE BİR ROMAN KAHRAMANI OLARAK ŞAİRE DESANKA MAKSİMOVİĆ VE TÜRKİYE'DEKİ ÇIRAKLARINA YÖNELİK HAFİF MÜZİK

"Çok acıklı bir sahneydi. Desenka Maksimović'in Kanlı Bir Hikâye'si, eski Yugoslavya'da her neslin çocukları tarafından ezbere bilinirdi. Her ders kitabında ve antolojide yer alır, her 'resmi' bayramda, kutlamada ve törende ezberden okunurdu. Söz konusu olay gerçekten de yaşanmıştı. Almanlar 1941'de Kragujevac'da bütün bir sınıf öğrenciyi katletmişti. Ama fazla sık okunması bu şiirin zararına oldu ve zamanla kendi kendinin parodisine dönüşerek etkisini yitirdi. İnsanlar ondan bıkıp usandılar. Uros okumaya devam ederken, şiirin doksan yaşındaki kadın şairiyle ilgili bir televizyon programını hatırladım. Kenarları başından en az üç kat daha büyük olan bir şapka takmış oturuyordu. Slobodan Milesovic'in savaş yanlısı konuşmasını ön sıradan dinliyordu. Her cümlede yüzü aydınlanıyor, grotesk bir maskot ya da mekanik bir köpek gibi başını sallıyordu."

Bu anıya bir Yugonostalji seansında roman kahramanı Uros'un kendinden geçip "Kanlı Bir Hikâye"yi okuması üzerine gidiyordu Dubravka Ugresic'in Acı Bakanlığı romanında, anlatıcı kahraman Tanja Lucic. 

Peki, nihayetinde öznel bir kurgu olan romana dayanarak Sırbistan'ın "milli şairi" konumuna gelmiş bir kişiyi, öğretmen, şair, yazar, çevirmen Desanka Maksimović (1898-1993)'i tahfif etmek doğru muydu?

İsterseniz hayatındaki önemli kesitlere, dahası vatan, millet, Sakarya konusunda yapıp etttiklerine bakalım önce: 

II. Dünya Savaşı önesi Belgrad'ta öğretmenliğe başlayan Maksimović, 1941'de Alman işgaliyle birlikte görevinden alınır, hayatını sürdürebilmek için özel dersler vermek, çocuk kıyafetleri dikmek, pazarda oyuncak bebek satmak gibi geçici işlerde çalışmak zorunda kalır.

Savaş yıllarında, Nazi ordularının saldırıları karşısında Sırp halkının direnişini şiirlerinin ana izleği yapmıştır.  Pesme O Poroblyonem Hlebu (Köleleştirilmiş Ekmeğin Şarkısı), Srbija Je Velika Tayna (Sırbistan Büyük Bir Gizemdir), Srbija Se Budi (Sırbistan Uyanıyor), Bayka O Ustanichkoj Pushki (İsyancının Silahının Hikayesi) gibi şiirleri ile toplumsal acıları ve direnen halkın kahramanlık duygularını dile getirmiştir. Bu dönemin en önemli eseri Nazi ordusu Wehrmacht'ın yaptığı Kragujevac katliamını ve özellikle burada katledilen öğrencileri konu edinen Krvava Bajka (Kanlı Bir Hikâye) başlıklı şiiridir. Bu trajik metin, yukarıdaki alıntıda da vurgulandığı üzere, savaş sonrası, Diktatör Tito'nun sosyalist Yugoslavya'sında büyük bir yaygınlık kazanır. Şairi ise saygınlık...

Bu arada, savaş yıllarındaki tarzını yeni motifler eşliğinde sonraki yıllarda da sürdürmüş, vatanseverlik ve yurttaşlık şiirleri yazmayı ihmal etmemiştir. Yıkılan ülkeyi yeniden inşa eden partizan kahramanlara yönelik metinler, hayatını vatan yoluna adayanlar: Pesme O Ropstvu i Slobodi (Kölelik ve Özgürlük Üzerine Şiirler), Otatsbino, Tu Sam (Ben Buradayım, Vatan) vb... Bu arada Maksimović'in 1950'li yıllardan itibaren şiirlerine çocukluk anıları, hayatın geçiciliği, kişisel mutluluk veya üzüntüleri de girmiş, şair lirik metinler de yazmıştır. Artık her bakımdan öncü bir şair olan Maksimović'e 1958'de 60. Yaş günü kutlamalarında Yugoslavya hükümeti ve Savez Književnika Jugoslavije (Yugoslav Yazarlar Birliği) tarafından ödüller verir.

Rus hayranlığı ile bilinen Maksimović "Tito-Stalin Ayrılığı" adıyla anılan süreçte kimi Tito rejiminden gelebilecek riskler yaşamış olsa da dönemi kazasız belasız atlatır. Bununla birlikte 1964'te yazdığı Tražim Pomilovanje (Af İstiyorum) adlı kitabı Tito'ya ve hükümete yönelik eleştirellikler içerdiğinden, muhalif kitleler arasında popülerliği artar.

Zamanla şöhreti farklı dillerde de artan Maksimović, aldığı pek çok ulusal ödülün yanı sıra 1967'de Sovyetler Birliği Yüksek Sovyeti tarafından da bir madalya ile ödüllendirilir.

1970 ve 1980'lerde üretken bir şiir hayatı olan Maksimović, gerek bireysel gerek toplumsal yaşantı ve hatıraları içeren metinleriyle toplumdaki karşılığını diri tutmayı başarır. Bu arada Sovyetler Birliği ve Birleşik Krallık başta olmak üzere ABD, Çin, Kanada, Avustralya ve pek çok Avrupa ülkesini gezen Maksimović, 1982'de hükümet sansürüne son vermeyi amaçlayan Sanatsal Özgürlüğün Korunması Komitesi'nin kurucu üyelerinden biri olur. 

11 Şubat 1993'te 94 yaşında Belgrad'da ölen Desenka Maksimović, Yugoslav edebiyatında gerek edebiyat çevreleri gerekse halk arasında en önemli kadın şair olarak karşılanır. Hatta yazar Christopher Deliso tarafından "yirminci yüzyılın en sevilen Sırp şairi" şeklinde nitelendirilir. Bu şöhreti Sırbistan döneminde iyice pekişir, adı caddelere, kütüphanelere verilir, değişik mekanlara heykelleri dikilir. Hatırasına yönelik teveccühlerin sonuncusu 30. ölüm yıldönümü olan 2023'te olmak üzere adına posta pulları çıkarılır. Bu arada uluslar arası arenada da önemli karşılıklar bulur, 1998'de UNESCO kendisini "20. Yüzyılın Kültür Kişiliği" ilan etmiştir. 

***

Başa dönelim, Desenka Maksimović'in kurgusal bir metindeki karikatürize edilmiş haline? Dubravka Ugresic'in bizzat tanıklığına dayanıyor olmalıydı romandaki bu negatif betimleme. Kuşkusuz sadece tanıklığına değil; yok edilen bir ülkeden, Yugoslavya'dan iltica etmek zorunda kalışı, Yugoslavya'nın parçalanmasında motor faktör olan Sırp kavmiyetçiliğine yönelik tepkisi gibi hususları da hatırlamak gerekir. Üstelik tahfif edilen Desenka Maksimović de yeni rejimin bir aparatı olmuş, eski savaş ve katliam karşıtlığına ihanet edercesine, şairliğini, katliam ve soykırımlara imza atmış olan Sırp devlet yöneticilerine peşkeş çekmiştir.  Yoksa Slobodan Milesovic'in savaş naralarına niye "maskot ya da mekanik bir köpek gibi" başını sallayıp dursundu? Yazımızın başında Acı Bakanlığı romanından yaptığımız alıntıyı takip edelim. "Kanlı Bir Hikâye"ye dair satırlarla devam ediyor metin:

"Aynı hayallere sahiptiler,
Aynı sırlara...
Aşk sırları ve vatan aşkı...
Ceplerinin derinlerinde saklıydı
Ve hepsi de inanıyordu,
Uzun bir ömür yaşayacağına,
Gök kubbenin altında koşacağına,
Ve dünya meselelerine çözüm bulacağına...

Bu masum şiirin başlangıç noktası tarihi bir olaya dayanıyordu: Savaş sırasında bir grup çocuğun ölümüne. Bu olay şiir haline getirildiğinde, şiir hemen okul müfredatlarına eklendi. Aradan elli yıl geçtikten sonra, savaş karşıtı olması gereken şiir artık tam tersine dönüşmüştü. Kadın şairin ulusal lidere gülümsemesi, onun başlatmaya çalıştığı savaşı, savaşın getireceği her şeyi desteklediğini gösteriyordu. Burada, Amsterdam'daki bu meyhanede, dizeler genç bir mültecinin ağzından tiksinti verici bir salya gibi damlıyordu."

***

Sıra geldi karikatürize Maksimović'in Türkiye'deki yerli ve milli çıraklarına. Ne yazık ki bu çıraklar bizde bölük bölüktür. Bu yüzden tek tek isim saymaktansa kimi sosyolojik haller çerçevesinde pozitiften negatife olan değişim ve dönüşümlerine mim koyup geçeceğiz. 

Yakın tarihten tanıklıklarımız üzerinden yüyüyelim: ...

(...)

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Yalvaç Nerede Yahut İsmet Özel Niçin Yannis Ritsos Olamaz? adlı kitaptan okuyabilirsiniz!















 

Yazarın KDY'deki Kitapları


31 Ocak 2025 Cuma

MÜTEKERRİR ALBAYLAR CUNTASI TEŞEBBÜSÜ YAHUT İSMET ÖZEL NİÇİN YANNİS RİTSOS OLAMAZ?

Yannis Ritsos (1909-1990)'un Yinelemeler kitabında yer alan "Yenilgiden Sonra" (Umarsız Penelope ve Başka Şiirler, Çev. Cevat Çapan, İş Bankası Kültür Yay., ist. 2022, s.119) adlı şiirini okudum. Şöyle başlıyor: 

Atinalıların Aegos Irmaklarındaki bozgunundan sonra ve 
        kesin yenilgimizden 
biraz sonra -ne tartışma özgürlüğü kaldı, ne Perikles'in
        şanı, ne sanatları geliştirme, 
ne beden eğitimi yapma, ne de bilgelerimizin toplanma
       olanağı. Şimdi, yoğun bir sessizlik
...
ve sınırsız bir hüzün sarmış pazar yerini ve daha cezalarını 
        çekmemiş Otuz Zorba."

Şiir böyle devam edip gidiyor. Ritsos'un 1968-69 yılları arasında yazdığı şiirleri arasında yer alan "Yenilgiden Sonra" Yunanistan'da 1967'de bir darbeyle iktidara gelen Albaylar Cuntasına (1967-1974) karşı bir itirazı yükleniyor. 

Neydi Albaylar Cuntası, ne yapmıştı, hatırlayalım isterseniz!

ABD bloğuna yakınlaştığı 1960'larda Yunanistan'da sol muhalefet önemli bir gelişme göstermiştir. Bu durum merkez solun 1963'te iktidara gelmesiyle sonuçlanmıştır. Fakat bu süreç iç siyasi çatışmaların ve krizlerin artmasına yol açmış, nihayet Yunanistan ordusu içindeki "anti-kommünist" güçleri harekete geçirmiştir. Siyasi ve sosyal gerginliğin ortasında ülke 28 Mayıs 1967 seçimlerine giderken, solun ezici bir şekilde iktidara geleceği kaygısıyla, 21 Nisan 1967'de Albay Georgios Papadopoulos Albay Nikolaos Makarezos ve Kıdemli Albay Stylianos Pattakos öncülüğünde bir grup asker, yaptıkları askeri darbeyle Yunanistan'da yönetimi ele geçirirler. Ayrıntıya girmiş olacağız ama bizdeki darbelerde de benzeri şekillenmenin ortaya çıkıp çıkmadığını farkedebilmek için Cunta hükümetinin köşe başlarını tutanların sıfatlarını bir silsileyle analım: Başbakan:Yargıtay Başsavcısı Konstantinos Kollias, İçişleri ve Kamu Düzeni Bakanı: Kıdemli Albay Stylianos Pattakos, Dışişleri Bakanı: Panagiotis Pipinelis, Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı: General Grigorios Spandidakis, Koordinasyon Bakanı: Albay Nikolaos Makarezos, Genelkurmay Başkanı: General Odisseus Angelis, Devlet Bakanı: Albay Georgiso Papadopoulos...

İktidara hazırlanan sol muhalefete karşı girişilen Albaylar Cuntası'nın yaslandığı ideolojik temellere göz atmakta da fayda var. Bu temelleri Cunta lideri Papadopoulos'un duygu ve düşünceleriyle somutlaştırmak mümkün: Yunanlılar dünyanın en köklü uygarlığının varisleridir. Yunan ulusu Tanrının lütfunu hak eden bir ulustur. Darbe "Ulusal Rönesans" oluşturacaktır. Bunun oluşması için şu beş temel hedef gerçekleştirilecektir: Ekonomik gelişim, eğitimin yeniden düzenlenmesi, huzurlu bir toplum yapısının sağlanması, sağlıklı bir siyasi hayat için gerekli koşulların oluşturulması ve modern, üretken, esnek, hizmete yönelik bir bürokrasi sisteminin oluşturulması...

Yunan uygarlığını antik Yunan'dan başlatıp Bizans'a ulayan, oradan modern Yunanistan'a bağlayan Cunta'nın bir diğer üyesi Stylianos Pattakos bir tören konuşmasında, antik dönem Yunan krallarından Leonidas'a (MÖ 540-MÖ 480) ve "Üçüncü Helen Uygarlığı" tezini öne süren Yunanistan eski diktatör Başbakanı İoannis Metaksas (1871-1941)'a atıflar yapar:

"Yunanistan'ın genç insanları... Yunanistan'ı bağrınıza bastınız ve amentünüz Leonidas'ın 'Gel ve onları yakala'sından Konstantinos Palaiologas'ın 'Size şehri geri vereyeceğim' dediği zamandan Metaksas'ın 'Hayır'ına ve sonunda 21 Nisan 1967'nin 'Dur yoksa vururum'una kadar fedakarlık olmuştur. Bugünkü tören atalarımızın geleneklerinin pınarında yeniden vaftiz olmalıdır; yunanlıların güneşin altındaki en şanlı ve en iyi ırktan geldiklerine olan ulusal inancımızın ifadesidir."

Öte yandan Papapopoulos'un nutuklarında sürekli olarak kullanılan "Büyük Yunanistan" söylemi Megali İdea ülküsünün (Kurtarılmayı bekleyen Yunanlıların kurtarılması ve başkenti İstanbul olan büyük Yunan devletinin kurulması hedefi) tekrar işlevselleştirildiğini göstermektedir.

Darbeyle birlikte Yunanistan'da sıkıyönetim ilan edilmiş, dış dünyayla irtibat kesilmiştir. Silahlı Kuvvetler Radyosu'ndan okunan bildiriyle sokağa çıkmak yasaklanmış, borsalar kapatılmış, telefonlar kesilmiş, okullar tatil edilmiş, gazetelerin yayımı durdurulmuş, değerli maden alım satımı yasaklanmıştır. Konuşma ve basın hürriyeti, konut dokunulmazlığı, toplantı ve siyasi eylem hakları alanlarında kısıtlamalar yapılmıştır. Zanlıları toplu bir şekilde yargılamaya yönelik olarak özel mahkemeler kurulmuş, siyasi suçlarda işkence ve ölüm cezası yasalaştırılmıştır.

Açık havada beşten fazla kişinin bir arada bulunmasının, evde sağlık hizmeti almanın, herhangi bir elektronik alıcı veya vericinin kullanılmasının yasaklandığı bir vasatta siyasi partilerin kapatıldığını, liderlerinin tutuklandığını, sivil örgüt ve derneklerin kapatıldığını, medya kuruluşlarının Cunta denetimi altına girdiğini söylemeye gerek yoktur sanırım.

"Yunanistan dirildi", "Komünistler milletimizin hainleridir", "Sessizlik-Gelişme-Yeniden Doğma (Diriliş)", "Yunanistan Hristiyan Yunanlılara Aitir" gibi sloganlar eşliğinde, Yunan toplumunu kendi ifadeleriyle "alçıya" alan Albaylar Cuntası'nın genel yapıp etmelerini ve akıbetlerini, yazımız kaynakçasında da bir kısmını bulabileceğiniz literatürden okuyabilirsiniz. Bununla birlikte darbecilerin kültür, sanat, özellikle edebiyat alanında uyguladıkları zorbalıklara ve karşılaştıkları mukavemetlere temas etmekte fayda var.

Halkın dinleyeceği müziği veya okuyacağı kitabı belirlemeye kadar uç noktalara vardırılan kültürel zorbalıkları bir yana, Albaylar Cuntası aydınları ve sanatçıları sürgüne göndermek, hapse atmak gibi hukuksuzluklara da yoğun bir şekilde başvurmuştur. Bu ikisinden kurtulmak ise ancak ülke dışına kaçmakla mümkün olmuştur.

Yasaklı kitap listelerinin hazırlandığı bir darbe süreci vasatında sansür de bir silah olarak yazarlara karşı kullanılmıştır. Öyle ki yazarların yazdıklarını sansür mercilerine gönderip onay almadan yayımlamaları yasaktı. Bu konuda 1969'da yasa çıkarılmıştır. 1970'te çıkan bir yasaya göre de bir gazeteci veya yazarın darbecilere karşı yapacağı en küçük eleştirinin cezalandırılacağı karar altına alınmıştır. Bu yasada yer alan "Basılan her başlık ya da alt başlık arkasından gelen metnin içeriğini birebir yansıtmalıdır." hükmü ise sansür zulmünün hangi ayrıntılara kadar indiğini göstermesi bakımından önemlidir. Gelgelelim bu hüküm darbeye direnen Yunanlı yazarlar için ilham kaynağı olmuş ve On Sekiz Metin adlı ortak karşı duruş kitabının doğmasına yol açmıştır.

Diktatörlük rejimiyle uzlaşmaktansa onunla mücadeleyi seçen aydın, sanatçı ve yazarların bulduğu ilk tepki yolu sansür kurulundan onay alıp eser yayımlamaktansa "susma"yı yani eserlerini yayımlamamayı tercih etmeleridir. Diktatörlük karşıtı yazarların bu ortak tutumu yazar Titianna Gritsi Millieks'in ifadesiyle bir nevi susarak saldırmak anlamı taşıyordu. "Suskunluk" dönemini bitiren ise şair Yorgo Seferis olmuştur. Seferis, diktatörlüğün gerek Yunan toplumu gerekse tüm toplumlar için tehlikeli bir rejim olduğunu ifade eden konuşmasını bir banda kaydederek BBC'ye göndermiş; bu kayıt 28 Mart 1969'da BBC'de yayımlanmıştır.

Seferis'in konuşması Albaylar Cuntasının tepkisini çekmiş, şairin bir takım hakları elinden alınmıştır. Bununla birlikte onun bu çıkışı yeni cesur çıkışlara yol açmıştır. Sözgelimi aynı yıl içinde ressam Vlassis Kaniaris, darbecilerin "Yunanistan'ın alçıya alınması" söylemini hapishane ve sürgün ortamlarına yaptığı kafes ve tel örgü göndermeleriyle resmeder.

Albaylar Cuntasına itirazların bir başka adımı On Sekizlerin Deklarasyonu'dur. Seferis'in çıkışından etkilenen bir grup yazar ve aydın, ilk kez toplu bir şekilde dikitatörlüğe olan itirazlarını 23 Nisan 1969'da ses bandı doldurup yabancı ajanslara göndererek gerçekleştirirler. On Sekizler grubu bu tepkilerini On Sekiz Metin adlı kitabı yayımlayarak perçinlemişlerdir.

Gelelim Yannis Ritsos'un diktatörlüklerle olan imtihanına! Aslında onun sadece Albaylar Cuntası ile değil imtihanı. Siyasal görüşlerinden ötürü Metaksas döneminde Limmos, Agios Evstratios ve Makronisos adalarında sürgün hayatına maruz kalan şair Albaylar Cuntası döneminde ise tutuklanarak Giaros ve Leros adalarında sürgüne gönderilmiştir. Bu dönemde kitapları toplatılmış, şiirlerinden yapılan şarkılar ve plaklar yasaklanmıştır. Fakat Ritsos dik tutumundan vazgeçmemiştir. Onun Albaylar Cuntası iktidarı döneminde yayımladığı Tanagra Kadınları (1967), Aynadaki Duvar (1967-1968-1971), Yinelemeler (1968-1969), Parmaklıklar (1968-1969), Kapıcının Masası (1971), Yan Sokak (1971-1972), İsmene (1972), Kâğıt Şiirler (1973-1974) adlı şiir kitapları dinamizmini ve verimliliğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu arada Epitaphios (Yazıt-Mezar Yazıtı) adlı kitabı Cunta yönetimi tarafından Atina'da Zeus Tapınağında törenle yakılmıştır.

Bütün yaşadıklarına karşın Ritsos gelecekten daima umutlu bahsetmiştir. Bunu, yazımızın ilk satırlarında bir kısmını alıntıladığımız şiirinin devamında görebiliriz:

"Her şey (en özel işilerimiz bile) bizim yokluğumuzda         yapılıyor, en küçük bir başvurma, bir savunma, bir özür, -gösteriş için olsun- bir direniş olanağı tanınmadan. Kağıtlarımız ve kitaplarımız         yakıldı ve çöp tenekelerine atıldı yurdumuzun onuru. Eğer         tanıklığa çağrılabilseydi eski bir dostumuz, korkarak aynı belanın kendi başına         geleceğinden, kabul etmezdi böyle bir görevi -ne yapsın fukara? İşte bu yüzden         burada olmak daha iyi -belki de bakarak parmaklıklar arasından görünen denize,         kayalara ve otlara ya da bir buluta, hüzün ve menekşe yüklü bir buluta, yeni bir ilişki         kuracağız doğayla. Belki bir gün yeni bir Kimon çıkıp gelecek gizlice aynı kartalın kılavuzluğunda, kazıp çıkarmak için kargımızın demirden temrenini paslandığı yerden ve o paslı, çürümüş kargıyı taşımak için bir zafer ya da bir cenaze alayında çalgılar çelenklerle Atina'ya girerken."

İsmet Özel'e geliyoruz. Şunun için: Albaylar Cuntası araştırmalarına ve işbu yazımız bağlamında bizi Ritsos okumalarına yönelten, vaktiyle İsmet Özel'in İstiklal Marşı Derneği dergisinde yayımlanan ve fakat zaman içinde yayımdan kaldırılan "Ne Yapıldı da Yunanistan'ın Birdenbire Yarım Asır Gerisine Düşülebildi veya Devlet Darbesinden Şiirin Anladığı" diye orijinal bir başlığa sahip olan yazısıdır. Söz konusu yazıda...

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Yalvaç Nerede Yahut İsmet Özel Niçin Yannis Ritsos Olamaz? adlı kitaptan okuyabilirsiniz:

Not: İşbu yazı bağlamında aldığım ilk notlar için tıklayınız!

KAYNAKÇA:

1. Çiğdem Kılıçoğlu Cihangir,"Modern Yunanistan'ın Karanlık Çağı: Albaylar Cuntası 1967-1974", ASOS JOURNAL Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, S. 37 (Aralık 2016), s. 518-539.

2. Damla Demirözü, "On Sekiz Metin: Yunan Edebiyat Dünyasından Albaylar Cuntası'na (1967-1974) Karşı Yükselen Ses", Littera Edebiyat Yazıları (Haz. Cengiz Ertem), C. XIV, Ank., 2004, s. 177-183.

3.https://www.akasyam.com/amp/ne-yapildi-da-yunanistanin-birdenbire-yarim-asir-gerisine-dusulebildi-145373/ (Yazımızdaki son görsel işbu kaynaktan alınmıştır.)

4.https://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1246&KID=59 (Kırık link.)

5. Yannis Ritsos, Umarsız Penelope ve Başka Şiirler, (Çev. Cevat Çapan), İş Bankası Kültür Yay., İst., 2002.

Bir kitap!


29 Ocak 2025 Çarşamba

ACI BAKANLIĞI'NDAKİ MUHAYYEL YENİ YUGOSLAV ŞİİR ANTOLOJİSİ AKTÜEL TÜRK ŞİİRİNİN NEYİNE TEKABÜL EDER?

Edebiyat öğretmeni Tanja Lucić bir hayal labaratuvarı tasarlayıp yersiz yurtsuzlaşmış öğrencilerini geçmişlerine, çocukluk çağlarındaki anılarına yönlendirmiştir. Anlatma sırası İgor'a gelince o sözü hemen Mikac'a teslim eder.  Arkadaşı Mikac'ın bir kitap hakkındaki yorumlarını paylaşır. Ona okusun diye verdiği Yeni Yugoslav Şiir Antolojisi'ni Mikac hallaç pamuğu gibi atmıştır.

Aşağıda Mikac'ın yorumlarına yer vereceğiz. Onun tespitlerine yoğunlaşıp bir takım sonuçlar çıkaracağız. Fakat oraya gelmeden önce üzerine büyüteç tuttuğumuz lokal satırlarının yer aldığı eser üzerinden yol alalım.

Acı Bakanlığı'ndan bahsediyorum. Hırvat yazar Dubravka Ugrešić (Kutina, Yugoslavya 1949-Amsterdam, Hollanda 2023) tarafından yazılmış romandan. Ünver Alibey tarafından Türkçeye çevrilen ve 2010'da Everest Yayınları tarafından yayımlanan eserden. 

Acı Bakanlığı biyografik bir roman. Yazarın biyografisi mi? Evet. Öyle ya, romanın itibari anlatıcısı gibi yazar Ugrešić de siyasal nedenlerle terketmiş ülkesini. 1993'te, Yugoslav'ya dağılım sürecindeyken. Öncesinde dil ve edebiyat eğitimi almış, sözünü emanet ettiği anlatıcı kahraman Tanja Lucić gibi. Her ikisi de Hollanda'ya demir atmış, mülteci olarak. Hayatlarını orada hocalık yaparak kazanıyorlar. Hem yazar Dubrovka hem de anlatıcı kahraman Tanja.

Peki sadece Ugrešić'in biyografisini mi yüklenmiş Acı Bakanlığı? Tabii ki hayır! Dağılan ülkenin her bir parçasından kopup gelen halkların da biyografisi. Ortak ülkelerindeki iç savaş ve kaos ortamından kaçıp canlarını kurtaran Hırvat, Sırp, Boşnak, Makedon, Sloven, Karadağlı, Kosovalı yersiz yurtsuzların, gençlerin, öğrencilerin ortak kaderleri perde perde akıp gidiyor eserde. Meliha, Johanneke, Laki, Mario, Boban, Zole, Darko, Ana, Ante, İgor, Nevena, Selim, Uros Prof. Tanja Lucić'in öğrenci "yoldaş"ları arasındadır. Amsterdam gurbetinde bir okulda kurdukları "koloni" ile kendilerine Yugonostalji tedavisi uygulamakta ve "artık var olmayan bir hayata hayat üfle"mek için didinip durmaktadırlar...

Bu romanı okurken, her nerede olursa olsun, ana vatanından koparılmış insanlık hallerini düşünmeden edemiyorsunuz. İster ülkesinden kopup farklı ülkelere sığınmaya çalışan Aylan bebekgiller; isterse Ege'de boğulmayı göze alacak kadar kendilerine hayat hakkı tanınmayan "giderlerse gitsinler"giller... Öz yurdundaki herhangi bir insani olumsuzluktan kurtulmak için yola çıkıp da yollarda ölmeden başka bir ülkeye iltica edebilenler... Onların o yeni ülkedeki hayatta kalma mücadeleleri... 

Sözü Acı Bakanlığı'nın genel havasından alıp şu şiir antolojisi meselesine getirelim. İgor'un arkadaşı Mikac, "Zagreb 1966" basımlı Yeni Yugoslav Şiir Antolojisi ile  ilgili ne gibi tespitlerde bulunmuştu?

Bir romanda adı geçtiği için "muhayyel" sıfatıyla andığımız antoloji, basım tarihi dikkate alınırsa ikinci Yugoslav devlet başkanı olan Josip Broz Tito döneminde (1953-1080) yayımlanmış. Antolojide yer alan şairlerin seçimi ve şiirlerin derlenip toparlanmasında bu tarihsel dönemin ruhunun belirleyici olması yüksek olasılık.

Mikac'ın ilk tespitine göre antolojide Sırp, Hırvat, Makedon, Sloven şairler yer alırken, Boşnak ve Karadağlılar yoktu. Elli altısı Sırp, altmış ikisi Hırvat, kırkı Sloven, on altısı Makedon toplam 173 şair. Bu şairlerin sadece altısı kadındı ve bunlardan birisi de erkek takma adı kullanmıştı. 

Tematik açıdan da kimi tespitleri var Mikac'ın: "Şiirlerin yaklaşık yüzde ellisi ana ya da anavatan hakkında." Bu şiirleri "ağlak zırlak şeyler" olarak görüyor ve okumaktan imtina edilecek nitelikte buluyor: "Okunacak gibi değil, kusarsınız." Antolojideki şiirlerin yüzde onu ise korku hikayeleri ile ilgilidir; "mezarlar ve türbeler"... Bu bahiste şu hükkü veriyor Mikac: "... bizim şairlerimiz her taşın altında düşman arayan bir grup gulyabaniden başka bir şey değilmiş galiba." 

"Megaloman ya da ben-ben-ben şiirleri" yazanların oranı da yüzde ondur. Mikac bu şiirleri "Adamların yıldızlarla, evrenle falan birebir sohbet ettiği türden şeyler" diye niteler ve bir sonraki kategoriye geçer: "Sıradaki kategori: Doğanın güzelliklerinden bahseden yüzde yirmi". Mevsimlerden, yağmurdan, benzeri "zırvalardan" söz eden şiirler... Bu kategorideki şairleri şu cümlelerle sarakaya alır: "Bizim ucubeler çiçeklere hayvanlardan daha çok meraklıymışlar. Evet, bir buzağı hakkında bir şiire rastlamadım değil, ama sonuna dek başka bir şey hakkında olduğunu sandım. Önce bir çıtırdan bahsediyor sandım (...) şiirin ortalarında gübreden bahseden bir dizeyle karşılaştım... Neyse biz yine bitkilere dönelim. Her türden ağaç hakkında şiir yazmış bunlar: Gürgen, söğüt, meşe, çam. O kadar korku şiirinden sonra bizimkilerin çiçeklerden hoşlandığını görmek beni şaşırttı: Müge, şakayık, gül, leylak. Korku ve bahçıvanlığın birlikte anılabileceğini bilmezdim hiç." 

Mikac toplamda yüzde doksana ulaştığını farkedince antolojideki şairleri "cinsellik" izleği üzerinden sorgular, sonuca şaşırır: "Bizimkiler sekse zerre kadar önem vermiyormuş. Öyle hesap makinesi falan da gerekmedi bunu anlamak için. İnanın, bir kadın hakkınca ancak ölüp gömüldüğünde şiir yazmışlar. Sanki şiir yazmak için hatunun ölmesini sabırsızlıkla bekliyorlarmış gibi geliyor bana."

Roman kahramanı Mikac Yeni Yugoslav Şiiir Antolojisi ile ilgili aldığı notları şu hüküm cümleleriyle tamamlar: "Bizim şairler bir grup ucubeymiş. Sadece antolojide olanlardan da bahsetmiyorum. Son iki yüzyılda içlerinden bir tane akıllı adam çıkmamış. Sırp, Hırvat, Sloven, Makedon -hiç fark etmez. Hepsi bunakmış. Bunu anlamak için hesap makinesine gerek yok."

Acı Bakanlığı'nın 71-74. sayfalarını okurken kendimi bir an Mikac hissettim. Türkiye'nin Mikac'ı! Çünkü onun bu tespit ve hükümleri üç aşağı beş yukarı son yıllar Türkiye şiir antolojileri için de geçerliydi. Sözgelimi antolojilere öyle hemen herkes alınmazdı. Antoloji hazırlayıcıları ya bir takım ön yargı mekanizmalarını harekete geçirir, sözgelimi ideolojik bağnazlıklarına prim verirler ya da ahbap çavuş ilişkisine rüşvet verir, sözgelimi ekipçilik, çetecilik gibi metaforlara yaslanırlardı. Dolayısıyla azınlıkta kalan, ötekileştirilen, ezilen toplum kesimlerinden çıkan şairler, hele bir de statükonun şiirine karşı dik duracak dinamik bir dili yüklendilerse bu antolojilere alınmazdı. 

Mikac'ın "ağlak zırlak şeyler" olarak tavsif ettiği yüzde ellilik ana, vatan, millet, devlet izlekli şiirler Türkiye'deki şiir antolojilerinde de benzeri oranı tutturur. Hele bazı dönemlerde bu oran üste de geçer. Zira şairlerimizin anacılık damarı güçlü, memleketçilik gubarmaları keskindir.

Gelelim megolamanlık imtihanlarına Türkiye'nin şairlerine. Burada yüzde onluk oranı ikiye, üçe katlar "bizimkiler" eminim. Murdar bir egoizm dili sarkar dizelerinden zira. Hatta ikinci şahsı da kendilerine yaklaştırırlar. Öteki yani üçüncü şahsı ise nadiren görürsünüz şiirlerinde. Doğal olarak onların şiirlerinde insandan çok çiçek, böcek, kuş, ağaç, gölge, güneş, ay, yıldız, vs. gibi şeyler avare avare dolaşır.

Yeni Yugoslav Şiir Antolojisi'ndeki şairlerle Vasatî Türkiye Şiir Antolojisi'ni dolduran şairlerin birebir müttefik olmadığı tek husus şiirlerindeki cinsellik oranıdır. Bu oran Türkiye'deki şairlerin metinlerinde hayli yüksektir diye biliyorum. "Bunu anlamak için hesap makinesine gerek yok." 

Hasılı kelam "müşfik diktatör" Tito döneminde oluşturulan Yeni Yugoslav Şiir Antolojisi ile Türkiye'nin başlangıçtan bugüne tek çizgi halinde devam eden statükosunda (isterseniz biraz güncelleştirelim, "Yeni Türkiye" yahut "Türkiye Yüzyılı" vasatlarında) oluşturulan yerli ve ulusal şiir antolojisi...

(...)

İşbu yazının devamını şu linkten temin edebileceğiniz Yalvaç Nerede Yahut İsmet Özel Niçin Yannis Ritsos Olamaz? adlı kitaptan okuyabilirsiniz!












Yeni kitap!

Edinmek için tıklayınız!



KERBEROS'U TAŞLAMAK YAYIMLANDI

Cevat Akkanat'ın 2020-2024 yılları arasında yazdığı şiir yorumlarından oluşan Kerberos'u Taşlamak adlı eleştirel kitabı KDY tarafından yayımlandı. Yirmiye yakın şiirin çözümlendiği kitabın "Takdim"inden bir bölümü paylaşıyoruz.

2021’e girerken, üç beş yıldan beri süregelen müteneffir Türkiye sosyolojisinin Covid-19 salgını ile el ele verip hayatı çekilmez kıldığı bir ortamda rutin işlerimin arasına hangi etkinlikleri yerleştirir ve gittikçe karanlığa evrilen günleri nasıl ters yüz edip renklendirebilirim diye çareler ararken bildiğim bir işi farklı bir form halinde ve belirli bir takvime bağlayarak aktifleştirebilirim diye düşündüm. Buna göre, zaten pek çoğunu takip etmekte olduğum periyodik kültür, sanat ve edebiyat yayınlarını daha sıkı izleyip okuyacak ve her ay, beğendiğim şiirlerden birisini tahlil edip yorumlayacaktım. Böylece, bir yandan bahsi geçen sosyolojik ortamda kendi tinsel mukavetime pozitif katkı sunarken diğer yandan bizde pek yapılmayan bir işe, güncel şiir takip ve tahlil sürecime yapageldiğimden daha fazla bir ciddiyetle, nitelikli bir katkı sunacaktım. Bu arada bir süredir denemelerimi yayımladığım İktibas’a güncel ve fakat bir o kadar da akademik metinlerle müdahil olacak, bu derginin dini ve düşünsel ağırlıklı metinlerden oluşan bünyesine kültürel bir boyut ekleyecektim.

(...)

Bu arada kitabın adıyla ilgili birkaç cümlem olsun. Malum, Kerberos (Yunanca: Kérberos, Latince: Cerberus) Yunan mitolojisinde cehennem bekçiliği yapan üç başlık köpektir. Gerçi elli veya yüz başlı olduğuna dair rivayetler de vardır. “Kuyruğu bir yılan olan ve sırtında sayısız yılanbaşı bulunan, ısırıkları zehirli” bu cehennem zebanisi mitolojide beş kez alt edilebilmiş: Herakles tarafından yakalanarak; Orpheus, Hermes, Aineias ve Psykhe tarafından uyutularak…

Altıncı alt ediş bizim tarafımızdan gerçekleştiriliyor. Kerberos’u Taşlamak’taki metinler sosyolojimizi cehennemî bir atmosferle karartan yerli ve ulusal üç başlı köpeği tuşlamaya yönelik edebî bir teşebbüs…

Eryaman, 20 Aralık 2024

Kerberos'u Taşlamak kitabını kütüphanenize kazandırmak için şu linki tıklayınız!

19 Ocak 2025 Pazar

GÖLGE ŞAİR TASARILARI-7

28.

Son yıllarda sık sık Alexandrine Zola'nın âşıkane hitaplarına muhatap oluyormuşum hissine kapılıyorum. Tabii bu his beni otomatikman Emile Zola kılıyor. Bu trans haliyle bir miktar esriklik gelip kuşatıyor baştan ayağa evrenimi. 

Şunlara benzer şeyler söylüyor o anlarda bana yahut benim için Alexandrine'im: "Emile'im!" "Benim büyük adamım!" "İşte Emile... Evet beyler, yargılayacağınız adam işte. Onunla gurur duyuyorum!" "Emile'im, senin yanındayım!" "Gözlerimi Emile'im, senden ayırmak istemiyorum, koşulsuz aşkımı hissetmeni istiyorum." "Şimdi, hiç olmadığım kadar senin Madam Zola'nım!" "Bensiz yürütemeyeceğin bu kavgayı anlamak, desteklemek, senin yanında olmak için yanıp tutuşuyorum Emile'im!" 

Oysa toplumca örnekleriyle sık sık yüzgöz olsak da Dreyfus davasına benzer bir davaya müdahil olmamıştım. Cumhurbaşkanına hitaben "J'Accuse...!" ("Suçluyorum!") üslubunda bir metin yazmamıştım. Generallerin hazırladığı bir tiyatro sürecinde kalemini satmış basın silahşörlerinin ve onların güdümüne girmiş azgın kalabalıkların "Zola'ya ölüm!" taleplerine benzer süreçlere maruz kalmamıştım: İftiralar, ıslıklar, yuhalamalar, linç girişimleri...

Söz konusu trans ve akabindeki esriklik halimin uzun sürmesini isterdim genellikle. 

Sayrı bir zaman diliminde yahut bir ütopya ülkesinde de olsa kahramanlık kimin hoşuna gitmezdi? Hele bir şair için, sevgili eşinin gözünde... 

Dünya çiçek açardı benim için kısa bir zaman... (Poète Floraison)

Serinin evveliyatı için tıklayınız!

Serinin devamı için tıklayınız!



Topluluk Tarafından Doğrulandı simgesi
Topluluk Tarafından Doğrulandı simgesi