25 Nisan 2019 Perşembe

KÖSTEKLİ SAAT

kalın k sesiyle girip evin içine
evin yani bedenin sımsıkı olmalıyım

kımıltısız dudaklar baygın bakış simâya
dokunun da ağlasın hadi dokunuverin

çekip gidecek elbet dik duruyor bu yüzden
kirpiklerine kadar sıkı mı sıkı hayat

saat! saat! köstekli bir saltanat!
urganla bağlanmıştır hem akrep hem de yılan
yalan oldu tabîbim yılan değil  yelkovan

boşuna mı takılmış
boynunda çalıp duran
çalım atan koca çan!

değil aziz evlâdım bu çan kocaman değil
saatin derdi büyük bu çan bana can değil

Bursa, 2002

(Hüzn ü Aşk'tan) 

23 Nisan 2019 Salı

"TRAPS'IN AKIBETİ YAHUT TUHAF GÖRÜNÜŞLÜ BİR ADALET"

Dikkat! İşbu yazımızı okumadan önce şu iki linkteki metinlerden haberdar olmak gerekir: 



Traps'ın akıbetini anlatmanın vakti geldi.

Üyelerinin can sıkıntıları hesabına kurulan Emekli Hakukçular Mahkemesi'nin aldığı karara hangi tepkiyi verdi Traps bunu açıklamanın vaktidir...

Fakat bundan önce, Dürrenmatt'ın bu cismi küçük cürmü büyük kitabı ile olan şahsi muhabbetimle ilgili bir kaç söz söylemek istiyorum. Muhabbet dediğime bakmayın, bir tesadüf sonucu, varlığından bî-haber olduğum bu kitapla ne zaman, nasıl karşılaştığımı ve sonrasında olan biten bir takım gözlemlerimi aktaracağım.

Bir pazar günüydü. Biletini bir hafta önce aldığım tiyatroya gitmek ve içimde uğultular oluşturan can sıkıntımı bertaraf etmek için evden erkenden çıkmış, soluğu sahaflarıyla meşhur bir iş hanında almıştım. Girdiğim ilk sahafta, kitapların arasında kaybolmaya niyetlenmişken karşıma çıkıvermişti Duruşma Gecesi.

Bu kitabın, biraz sonra gidip izleyeceğim oyunla aynı temada yazılmış bir eser olduğunu arka kapağındaki son cümle pekiştiriyordu: "Duruşma Gecesi, çağımızın suçluluk sorununu işleyen beğeneceğiniz büyük eserlerden biridir."

Tesadüflerin bu kadar birbirini sıkı takip ettiği az görülmüştür. Adli, hukukî sorunlarla ilgili olduğunu öğrendiğim bir tiyatroya gidiyorum ve bu sırada önümü üç aşağı beş yukarı aynı temada kaleme alınmış bir roman kesiyor. Duruşma Gecesi'ni beş on dakika karıştırdıktan ve bedeli olan 5 lirayı ödedikten sonra, tiyatroya doğru yola çıkıyorum.

Boş koltuğun kalmadığı, bol seyircili bir salondayım. Oyunun ana mekanı bir mahkeme salonu. Mahkeme heyetinin karşısında genç bir zanlı, zanlının üç beş yakını, vekaletini üstlenen avukat ve yarı resmi bir sivil toplum kuruluşu mensubu olduğu izlenimini veren bir takipçi. Kısa süreli bir çok davadan oluşuyor oyun. Heyet aynı kalıyor her bir davada. Zanlılar ve avaneleri de sayısal bakımdan aşağı yukarı aynı oranı koruyorlar. Ya yakınlardan birisi değişiyor, anne yerine baba, yahut teyze yerine dayı refakat ediyor zanlıya; ya da vekalet makamını temsil edenin cinsiyeti farklılaşıyor. Değişmeyen bir unsur olarak yarı resmi STK memurunu da unutmayalım...

Emekli Hukukçular Mahkemesi heyeti ile, izlediğim bu tiyatrodaki heyet arasındaki esaslı farktan da bahsetmeliyim burada. Oyunbaz EHM heyeti, bütün ihtiyarlıklarına ve mahkeme anındaki sarhoşluklarına rağmen, işlerini cidden sıkı tutuyorlardı: "... Bu orta çapta adam, bu sıradan kişi, hiç beklemediği bir anda, kendini, didik didik didikleyen, eviren, çeviren, inceleyen, anlatan, mesleki davranışlarının anî tepkilerini, görüntülerini, birbirlerinden ayrı bir iki olayı ustalıkla yamalayıp özel yaşantısının yek diğeri ile ilgisi bulunmayan unsurlarını toparlayan,  varlığı peşinen kabul edilen duyguları ve şuursuz değerleri tek açıdan göre, ara sıra, üstünde durmağa bile değmeyen küçük mutluluk ve onu çıkmayan sevinç anları ile iyi kötü renklenen günlük ekmek kavgasının, son bulmayan seyahatlerle dolu bir yaşantının kurallarını ve kaderini bir bir deşen, son derece usta ve zeki bir savcının avuçları içinde bulmaktadır." Bir sürü seyirciyle birlikte izlediğim oyundaki heyet ise, yaşça diğerlerinden bir hayli genç olmalarına rağmen, bitmiş, tükenmiş bir halet-i ruhiyye içindeydiler sanki. Mahkeme başkanını bir tarafa bırakacak olursak, heyet içindekiler ya esnemekten ağızlarını alamıyorlar yahut da ellerindeki zamazingoları (cep telefon, tespih, vb.) dürtekleyip duruyorlar. Başkan ise, hemen her bir zanlının yargılamasında olduğu gibi, davanın bir önceki yargılamada olup bitenini hatırlayamıyor, bu bahisteki eksikliğini, zanlıdan öğrenmeye çalışarak kapatmaya bakıyor.

Üç perdelik oyun bu minval üzere sürüp giderken, 75-80 dakikalık zamanı itekleyip duruyorsunuz. Can sıkıntısı demiştim ya; bu sürüyor oyun boyunca da. Fakat bu kez katmerleşiyor. Oyunun manzarası, sıkıntıyı bunalıma çeviriyor.

Emekli Hukukçular Mahkemesi ile işbu tiyatro arasında başka farklılıklar da sayılıp dökülebilir. Fakat eminim en ciddi ayrım, ilkinde oyun icabı zanlıya idam hükmü verilirken, tiyatro sahnesinde vuku bulan mahkemede bırakın idamı, hiç bir zanlıya herhangi bir hükmî karar verilmiyor. Sürekli ötelenen, başka tarihlere atılan davalar, davalar...

Sözü Traps'a bağlamanın zamanı geldi. Bir üst paragrafımızdan anlamış olduğunuz gibi, Emekli Hukukçular Mahkemesinin savcısı onunla ilgili olarak idam ister. İşte o cümleler: "O halde iddianamemi bağlayıp sonuçlandıracağım, dedi. Dostumuz Alfredo Dolo İndirecti ile hareket etmiş değildir ve buradaki ölüm, beklenmedik anda çıkan bir tesadüf kabul edilmemelidir. Alfredo, Dolamalo ile suçludur. Artık şüphe bırakmayan taammüd unsuru olaylarla daha belirli ve inandırıcı şekilde ortaya çıkacaktır.(...) Savcı olarak, bu yasalı incelemenin sonunda, takdir duyguları ile dolu olarak, evet baş yargıçtan Alfredo Traps'ın ölüm cezasına çarptırılmasını istemekle şeref duymaktayım."

Ruhsal gelgitler yaşar ve bir kısmı itiraz bir kısmı kabul içeren konuşmalar yapar Traps. "Bununla beraber, onu ben öldürdüm ama!" cümlesi, onun halini yansıtması bakımından kayda değerdir. Şu cümlesi de: "Buna rağmen suçluyum işte! Suçlu"..

Traps'ın avukatı ise idam kararını, her ne kadar Traps'a kabul ettiremese de, son savunmasında şöyle değerlendiriyor: "...  kısacası beyler, el çabukluğu ile tıpkı şapkasından bir tavşan çıkaran sihirbaz gibi soruşturmanın ardından önümüze bir katil koyulmaktadır."

Dürrenmatt'ın anlatıcısı Traps'la ilgili hükmü tartışmaya açar: "Traps, eşi ender görülen bir câni, çağın en olağan üstü cinayetlerinden birinin suçlusu mu, yoksa suçsuz mu idi?"  Cevabını da kendisi verir: "... dört ihtiyarın arasına karışmayı kabul etmese idi iç huzuru ile yaşamasını sürdürüp gidecekti... Zaman ve yaş ile harap olmuş dört çehre arasında paylaşılan, bir savcının monoklunda, göbekli, şişman bir savunma avukatının gözlüklerinin camlarında yansıyan, lâkırdısını şaşıran, dişleri dökülmüş yarı sarhoş bir bunak yargıcın ağzından dökülen ve sonuç olarak da, mesleğinin ustası bir cellâtın pırıl pırıl çıplak aşında kızıllaşan, garip ve tuhaf görünüşlü bir adaletti bu".

Dikkat çekici bir başka hususu da paylaşalım: Yargıcın verdiği hükmü diğerleri hurralarla, bravolarla desteklerken, Traps da "teşekkürler"ini arz eder!

Kararla birlikte şampanyalar patlamış, oyun bitmiştir. Karar ilkeseldir. Alfredo Traps artık ekibin içinde, "bir şampiyon, bir üstat olarak" yer alacaktır.

Öyle mi cidden? Yoksa, üst kata çıkan Traps, hükmü kendi el ve ayaklarıyla mı nihayete erdirecekti?

Bütün bunlardan sonra, Duruşma Gecesi'ndeki oyun mahkeme ile tiyatro oyunundaki mahkeme sahnesi arasında kimi koşutluklar kurmak isteyen okur bulunacaktır. Sözgelimi ilkinde oyun icabı verilen hüküm, onur icabı ciddiyet kazanıyordu. İkincisinde, yani şu tiyatro sahnesinde olup bitende ise ciddiyetsizlik süreklilik halini alıyordu, dolayısıyla bu durum, zanlıları yaşayan ölüler haline sokabilirdi. Dahası, bu zanlılar arasından kimileri, yaşayan ölü olarak ömür sürmektense, Traps'ın yoluna can atmayı tercih edebilirdi.

Ah, adaletin göz kamaştırıcı ışığı hakikatle örtüşse...

Not: Bu yazıdan önce, aşağıdaki linklerde yer alan iki yazıyı okudunuz mu?



22 Nisan 2019 Pazartesi

BİSCUİT ROSE DE REİMS

Elleriniz pembe
Yüzünüz pek utangaç
Olsaydı ah...

İki diliniz arasında
Lokum erirdi belki
Çocukluğum güle dönerdi

Oysa tâbîsiniz Fransa'ya
Notre-Dame oradaysa
İnsanlık yansın burada

Verdiğiniz zıkkım kökü
Palamut pelit yeriz biz
Siz pasta dersiniz

Zihninizde yok haya
Sevdalık taslarsınız ama
Monna Rosa'ya

Keşke fotoğrafta deseydiniz
Patates ishalini
Görmeseydik keşke düz

Sağlam yasalarınız var
Sieg heil fabrikanız
Niye dediysem Reims!

Niye demediysem...
Hiçbir şey...
Gidermez nefretimiz...

Ankara, 22 Nisan 2019

21 Nisan 2019 Pazar

ZERDALİ

Zerdali ağacı çıt kırıldım
Dalına salıncak kurdum
İpince salındım durdum
Duruldum...

Bir rüya âlemiydi handiyse
Sakin çayırlarda nice yoruldum
Koştum göklere beyaz ve mavi
Vuruldum...

Ankara, 13 Nisan 2019

20 Nisan 2019 Cumartesi

BERATINI İSTEYENE

Yes...
Etmez bizi enteres. 

Mes...
Halkla kavgayı kes.

Meges...
Zulmüne çek bir pes.

Teres...
İte puşta ettin heves.

Hes...
Susuz kodun dağları ases.

Vites...
Kol kanatlar kırdın abanges.

Abes...
Alevden kurtarmaz seni Ales.

Muktebes...
Şairler havuzda alır aptes.

Pres...
Ajansın mızıkçı ve de tık nefes.

Altes...
Sarılmış kuşağın hep hayalperes.

Canfes...
Vardı kumaşın yedi bir feçes.

Gres...
Yağ ve pompası kalmaz meres.

Bes...
Bari makul şeyler dese başhostes.

Lades...
Bile bile girdin ahanda kafes.

Kodes...
Verilmesin amanın son nefes.

Mahbes...
İtler firari atlarla oldu mülevves.

Keres...
-Te misin yahu nerede tövbekâr ses.

Piyes...
Bitsin diyormuş Hânım Hasan Basri Meses...

Ankara, 19 Nisan 2019

18 Nisan 2019 Perşembe

SİZ KİN

Siz kin tutarken böyle biz kan kusacağız
Sizin olsun intikam kanı yutkunacağız
Rolünüz tamam olsun öfkeniz aksamasın
Ağzımızdan azizim eşsiz bir gün doğuracağız

Bursa, 30 Eylül 2017

"EŞİT ADALET"

Tırnak içinde bir başlık, çünkü onu Ziya İlhan Zaimoğlu'nun bir şiirinin adından emanet aldım. Alıp başlık yaptım, tamam, eyvallah, peki şiirin kendisi nerede? Sabredin...

Şanlı bir tarihî kahramanın adının karıştığı mühim bir hadisenin anlatımıyla devam edeceğim: Anlatılır ki, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettikten sonra, bir Divan kurar ve buyruk dinlemeyen keferenin ellerinin vurulmasını emreder. Bu emrin ilk kurbanları arasında, bir mimar vardır.

Burada bileklerim sancıyor…

İki eli kılıçtan geçen mimar, bileklerinden akan kanı kızılcık şerbeti sayıp ah ırmaklarını içinin denizlerine akıtır. Nice derunî tefekkürden sonra, kudretin üstünde kudret vardır deyip adalete sığınmayı akleder. Varır İstanbul'un kadısına, padişahtan davacı olduğunu beyan eder.

Kadı hazretleri şikayetçi ile zanlıyı huzura davet eder. Hünkar kılıçsız kınsız girecektir huzura. Elleri uçurulan mimar ile aynı hizada, yan yana oturtulacaktır.

Mimar der ki: "Haksız yere ellerim kesildi, Ulu Hakandan şikâyetim var."

Kadı alır sözü, verir hükmünü: "Kısasa kısas." Ve devam eder: "Adaletin emri budur Hünkâr'ım, şimdi istersen beni de as."

Ah, adalete hakkıyla nüfuz eden böylesi adlî timsallere bu dünyada ne de ihtiyacımız var…

Fatih Sultan Mehmet'in adı böyle bir hadiseye karışmış mıdır, yoksa adı bir kıssaya renk mi vermiştir? Fatih’in adı etrafında oluşan destanî hayata ritim tutarsak bu anlatılanlar hikâyeden ibaret olmalıdır. Fakat Fatih uzmanı tarihçiler bize rehberlik edebilirler bu bahiste, işin aslı faslı var mı acaba diye...

Hadiseyi anlatmaya devam edelim: Hünkar hazretleri zanlı olmaktan çıkmış, suçlu mevkiine oturtulmuştur. Önce irkilir, sonra sararır, nihayet başını eğer, hükme tabii olma kıvamına gelir. Fakat katarsisin gerçekleştiği yer burası değildir.

Arınma eşiğine mimarın şu efsanevî çıkışıyla gelinir: Yerinden fırlar mimar, gözleri dolu dolu, şöyle der: "Varsın bina yapan eller pergel tutmasın. Hünkarın kılıç tutan elleri kesilmesin sakın. Beni ise, şikayetçi olduğum için, asın!" Bir kefere mimarın şanlı (ama şimdi zanlı, hatta mahkum) bir Sultan'a bahşettiği hayatı burada net bir şekilde kayıt altına alalım. Bu kez Fatih fatih değil; Fatih, kendini fetheden başka bir fiilin mahkumu... Tam da bu noktada şöyle diyelim: Benzeri bir bahşetme cennetini ikram edecek kim bilir nice muzlum var bugün dünyada. Ah, adaletin önünde, kendileriyle aynı hizada duracak sultanları olsa...

Devam edelim, daha sonra neler mi olur? Bunun bilgisini yazımızın sonuna bırakacağız...

Evet, "Eşit Adalet" adlı bir şiirden yararlandık bu anlatımımızda. Ziya İlhan Zaimoğlu'nun şiiriydi bu. Hamâsî Türk Şiiri Antolojisi'nde yayımlanmıştı. Fahri Ersavaş'ın hazırladığı bir eser. İlk baskısını 1961'de yayımlamış, sonra yeni eklemeler yapmış ve 1997'de ikinci kez basmış kitabı.


Hamâsî Türk Şiiri Antolojisi
İsterseniz bir miktar da "Eşit Adalet" şiirinin şairi hakkında bilgi verelim. 1906 Üsküp Doğumlu Ziya İlhan Zaimoğlu. 17 yaşındayken İstanbul'a geliyor. Mısırçarşısı'nda yorgancı kalfası olarak çalışır. Askerde çavuşluk yapar, sivilde polislik. Adana, Hatay, Ankara derken Hukuk Fakültesini bitirir. Uzun süre hakimlik yapar. SSK'da Hukuk Müşavirliği görevinde bulunur… 1965'te vefat eder. İzmir'de gömülmeyi vasiyet ettiğinden mezarı oradadır. Ziya İlhan polisliğe başladığı yıllarda şiire de başlar. 1941-1943 yılları arasında arkadaşı Abidin Mümtaz Kısakürek ile Dikmen edebiyat gazetesini çıkarırlar. Bir Ses İki Nağme, Memleket Havası (şair İdris Ahmet Pura ile birlikte), Portakal Bahçeleri, Mevsim Yağmuru gibi şiir kitaplarını yayımlamış. Hamasi temaları sevmiş. Balkan şehirlerine duyduğu özlemi, Türk'ün yiğitliğini ve adalete olan düşkünlüğünü dile getiren şiirlere imza atmış. Hamâsî Türk Şiiri Antolojisi'ne alınan "Gazilerin Geçişi", "Özlem", "Tuna'ya Sesleniş", "Eşit Adalet" (s. 290-292), "Doğduğum Şehir", "Göçmen Türküsü" şiirlerinde de bu temaları görüyoruz...

Şiire dönelim tekrar, şiirin sunduğu anlatıya. Bu anlatının ana duygusuna.

Tarihe, tarihteki şanlı kahramanlıklara, kahramanların destanî yanlarına yönelik edebî metinlerin bir araya getirildiği herhangi bir hamasi metinler derlemesinde, Fatih Sultan Mehmet'in hatırasına ve onun mensup olduğu sosyal yapıya halel getirecek bir anlatıya yer olabilir mi? Olamaz ve yakışık da almaz; dahası gelenek buna geçit vermez. "Eşit Adalet"in şairi Sultan'ı zanlı ve suçlu konumlarına oturttuktan sonra, tekrar şanlı mertebeye getirir. Onu ve mensubiyetini: Sultana yaşama hakkı veren Bizanslı mimar, sultanla bir köleyi (kendisini) eşit yargılayan adalete hayran kalmıştır. Zira böylesi "Ne eski Yunan'da vardı, ne Hind'de, ne Çin'de." Fatih, cezasını "kısas"la değil, "diyet"le ödemiştir: Mimara ömür boyunca gelir bağlanmıştır. Ve böylece, batıya göre medeniyette üstün olunduğu ispatlanmıştır...

Şairin bizi böyle bir sonuca götürmesini elbette yadırgamıyoruz. Nihayetinde bu tür metinleri, adı üstünde, hamasetle bitirmemiz gerekir. Yoksa destan bizi yargılar; düşüncelerimize mani olamasa da, elimizi kolumuzu kırar. Tadında bırakmak en iyisi. Uzun bir metin ama, şiirin tamamını sunalım:

"Berlin'deki hâkimden önce
İstanbul'da kadı vardı."

“İstanbul'un deniz mavisi göğünde
Fetih al renkli bir şafaktı.
Yirmi üç bahar görmüş Hünkâr'ım
Çağlar üstüne çekilmiş bayraktı.

Yıktırdığı surlar içinde bir gün
Diktirdiği mermer sütunlara baktı.
Yer depremini andıran bakışlarından
Neredeyse sütunlar yıkılacaktı.

Taştan saraylar, kurşun kubbeler üstünde
Fetih, al renkli bir şafaktı.
Tanrı elçisinin övdüğü Hünkâr’ım
Çağlar üstüne çekilmiş bayraktı.

Fethettiği İstanbul’da Hünkâr’ım
Emretti divan kurulsun.
Buyruk dinlemeyen keferenin
Hünerli elleri vurulsun.

Sırma kaftan giymiş üç tuğlu vezirler
Toplandı kubbe altında, bir yanda.
Can pazarında gün görmüş yiğitler
El-pençe durdular divanda.

Başkası tekrarlamasın diye
Ağır bir ceza vardı Fermanda.
Mermer sütunları kısaltan mimarın
Kesildi elleri bir anda.

Acısı dinen mimar baktı kollarına,
Elleri birer kuş gibi uçmuştu.
Olmayacak düşünceler geçti içinden,
Kendi kendine konuştu:

Her kudretin üstünde adalet var,
Bir de bahtını adalette sına.
Bu duyguyla başvurdu
İstanbul’un ilk kadısına.

Muhzır, tarafları çağırınca kapıdan
Ceviz rahle ardında bağdaş kurdu Kadı.
Kılıçsız girdi huzura Hünkâr’ım
Kadı, yerinden bile kıpırdamadı.

Yer gösterdi ikisine yanyana
Titrek bir sesle konuştu mimar
Dedi: Haksız yere ellerim kesildi
Ulu Hakandan şikâyetim var.

Sabırla dinledi söylenenleri kadı
Hükmünü bildirdi: Kısasa kısas
Dedi: Adaletin emri budur Hünkâr’ım
Şimdi istersen beni de as.

İlkin irkildi, sarardı Hünkâr’ım,
Sonra eğilmez başını eğdi, hükme uydu.
O anda yerinden fırladı mimar
Gözleri dolu doluydu.

Dedi: Son bir dileğim var,
Varsın bina yapan eller pergel tutmasın.
Kesilmez Hakan’ın kılıç tutan elleri,
Yakındığım için beni asın.

Adalete susamış Bizanslı mimarın
Şaşkınlıktan kıyametler kopmuştu içinde,
Hakan’la köleye eşit adalet
Ne eski Yunan’da vardı, ne Hind’de, ne Çin’de.

Ömür boyuna gelir bağlandı mimara,
Kısasın yerini aldı Diyet.
Fâtih Hünkâr’ımın bir adalet serüveni var,
Daha doğmadan Batıda medeniyet."

Ankara, 16 Nisan 2019

16 Nisan 2019 Salı

İSTATİSTİK ÇUVALLAMA

Federico Garcia Lorca’nın  “Eczane ve İhbar” (Bütün Şiirler 2, Çev: Sait Maden, Yazko Yay., İst., 1983, s. 108-110) adlı metnini ilk okuyuşumda sarsılmış olmalıyım ki, kitabın o sayfalarına mühimlik arz eden işaretler ve şerhler düşmüşüm. Özellikle şiirin beni alıp götüren bölümü şurası olmuş:

“Bir parçalanmış ırmaklar,
Ele geçmez uzaklıklar dünyası vardır
Otomobil altında kalmış
Ufak ayağında bu kedinin;
Ve solucanın şarkısını duyarım
Çok kızın yüreğinde.
Oksit, maya, sarsılmış toprak.
Toprak, sen ki yüzersin
Laboratuar sayılarında.”

Herkes aynı etkiyi almayabilir, fakat ben, kim bilir hangi sebeplerle, bu bölümdeki “laboratuar sayıları”nın altını çizmiş, yanına da büyükçe bir “İstatistik” kelimesi kondurmuşum.

Uzun bir zaman sonra Lorca’nın bu kitabını elime aldığımda “Laboratuar sayıları”na yani 80’li yıllardaki adlandırmamla –ki bu adlandırmaya bugün de katılıyorum-  “istatistik”e takılıp kalmam boşuna değil.

Yanlış anlaşılmasın, istatistik ile bir alıp veremediğim yok. Niye olsun ki? Üstelik, sosyolojiden tıp’a, astrolojiden zoolojiye bugün pek çok alanda istifade edilen istatistik öyle küçümsenecek bir şey midir ki?

Evet, istatistik pek çok alanda, elbette bu arada edebiyatta kullanılabilecek bir bilim dalıdır. Hele ki bu konuda Fatih Sezgin’in Dil ve Edebiyatta İstatistik ve Bilgisayar Uygulamaları (Dergâh Yay., İst., 2000, 151 s.) adlı başarılı çalışmayı da şöyle bir hatırlatırsak, konuyla ilgili kanaatimiz daha görünür olacaktır.

Fakat istatistiğin iyi kullanımı kadar, kötü örneklerine de rastlıyoruz. Derdimi daha iyi anlatabilmek için Lorca’nın aynı şiirindeki son mısraları buraya kaydetmem gerekiyor:

“Hayır, hayır, hayır, hayır, ele veriyorum,
İhbar ediyorum hükümete bu ıssız
Bu fesat yuvası laboratuarları
Ki can çekişmeleri duyurmazlar bize.”

Şair, hayata, hayatla bağlantılı her türlü hallere kapalı olan alanları, diğer bir ifadeyle, labarotuar sayılarının (kabulümüz üzere, istatistiğin) üretildiği ortamları “fesat yuvası” olarak yargılıyor. Çünkü, bu ortamlarda (bu ortamları yansıtan verilerde) “can çekişmeler”e yer yoktur. Bu ifade, bir sanat dalı olarak şiirin en çok beslendiği insanlık hallerini kapsamaktadır. Aşklar, acılar, mücadeleler, sevinçli yahut kederli haller, ümitli haller yahut içinden çıkılmaz durumlar…

Söz bu noktada Lorca’nın çerçevesini çizdiği tarzdan (kötü) bir örneğin üzerini çizmeye gelip dayandı.

Herifçioğulları bir program yapmışlar ve adını “İnceEleme” koymuşlar. Program hakkında verilen bilgi metnine aynen şöyle başlanmış: “Program edebi eserlerin içeriğinin incelenerek sayısal değerlendirmelere ulaşılması amacıyla ve web sayfasının sahibi Necmi SELAMET'in isteği, Tuncer UÇAROL ve Nizamettin UĞUR'un katkıları ile Hüryaşa ASLAN tarafından tarafından hazırlanmıştır. İlk çalışmalar 2004 yılında başlamış ve halen geliştirmeye devam edilmektedir.” Sonra, programın dili, kullanılan yardımcı unsurların künyesi ve bilgisayar oyununda (İnceEleme’de) kullanılacak metnin formatı hakkında malumat veriliyor. Hurda teferruatı geçiyorum.
Bir istek, iki katkı, üç hesap uzmanı… İçlerinde edebiyat ilgilisi de bulunan bir muhasebeciler dairesi… Böyle görünüyor…

Görüntü, programın yukarıya çıkardığımız sunumuna dayanmıyor, bundan ötede, uygulamalar kendisini ele veriyor.

Uygulamalar dedim ama, hayır, burada programın yapımındaki “çoklu” ekipten söz edemiyoruz. Ekip başının (istek sahibinin) makinesinden (bilgisayarından) dökülmüş bir takım sayısal (istatistikî) yığınaklar…

Bakın bir, kimler malzeme olarak kullanılmış bu serüvende: Nazım Hikmet,  Enver Gökçe, Ahmed Arif, Ahmet Muhip Dıranas, Orhan Veli Kanık, Rıfat Ilgaz, Yaşar Kemal…

Bir de küçük örnek sunalım:

“İnceEleme”den geçirilen metin: Enver Gökçe Yaşamı Tüm Şiirleri/Ayko Yay.

Genel çözümleme:
“Toplam şiir sayısı:  71    
Başlıklı şiir sayısı:  71   
Başlıksız şiir sayısı:  0  
Toplam dize sayısı: 2277   
Toplam bölüm sayısı: 126    
Genel dize kurulma ortalaması:   2.18

 Sıra no / Başlık / Sözcük sayısı / Farklı sözcük sayısı / Dize sayısı / Bölüm sayısı  /Bölüm dize sayıları 
 1   YUSUF İLE BALABAN DESTANI   4   4   1   1   1 
 2   BU YUSUF'UN DÜNYAYA BİR HOŞ GELDİĞİDİR sf.23   68   54   45   3   23 + 12 + 10
….”

Sonra tek tek ayrıntı sayım dökümleri:

“Sözcük Çözümlemeleri: Genel Dağılım / Sık kullanılanlar / Bağlaçlar / Edatlar / Fiiller /Sıfatlar/ Ünlemler / Zamirler/Zarflar / Soru Ekleri / Şüpheli Sözcükler / Hece çözümlemesi / Harf çözümlemesi / Noktalama ve rakam çözümlemesi / Dize Çözümlemeleri: / Ünlü-ünsüz dağılımları / Genel ünlü-ünsüzler / Yinelemeler/Sözcük dizini/Sözcük arama…”

Bunlarla ilgili yığın yığın sayılar sayılar… Ruhsuz, acısız, sevinçsiz, kaygısız, uluorta, vasat, hain, haya/tsız sayı yığınları… Tam da Lorca’nın tokadını hak etmiş cinsten bir şeyler…

(İlk kez 8 Ekim 2009 tarihli Milli Gazete’de yayımlanmıştır.)