“Yürekte bukağı, zihinde nal, koşuyoruz koşmamaya…” mottosuyla yayımlanan Lirik dergisinin XIX. Sayısı şiirlerini baştan sona okuduk.
Adı üstünde, Lirik, bir şiir dergisi. Üç beş görsel materyal ve bir, hadi iki olsun, hikâye hariç… Dolayısıyla 60 sayfalık içeriğin pek çoğu manzum metinle yüklü…
Lirik’te beğendiğim ilk şiir Yunus Kemal’in “At” şiiri. Bir kayıt düşmekle yalnız: “Tanpınar sesi var.” demişim şiirin kenarına:
“gidilmemiş birçok yer gibi
yüzüme bakıp çiziyorum haritanı
senden bana yaprakların düşüşü
uzaktır at koşturduğum yollar için” (s. 2)
Hemen ardından gelen “Fısılda” şiirinde ise şunları söylemiş Onur Yüksel:
“kapanın kapına kapılmışım
bilirim eşiğinin mermer tadını
al katla beni kaldır kenara istifle şuracığında
üstüme mor şalını ört
kirpiklerinden doğ yüzüme
beni acıyan yerlerimden öp
sonra fısılda adımı”
Burada canım Cemal Süreya’dan bahsetmek istiyor ama, hadi kalsın…
Cemal Süreya’ya mahsus tutum Serkan Atalay’ın “Adına Yolculuk” şiirinde de sürüyor sanki:
“Okuma bilmiyor adını söylüyorum
Biraz H biraz Hayal, biraz Ü biraz Üryan” (s. 8 )
Buraya kadar anlaşılmış olmalı, Lirik’te öyle dört başı mamur bir şiir yok; ne yek ahenk, ne yek avaz!
Bundan sonrası da öyle. Ya bir dize, ya birkaç:
Oğuzhan Duru’nun “Durağan”ından:
“siyahsa benim beyazsa kış
üç tahta diyor; alamıyoruz” (s. 27)
Mete Karaoğlu’nun “Ulaştığım Dağda Bulduğum Taş” şiirinden:
“nasıl oldu dediler buraya böyle bir engebeyi taşıdın da
Bedenimden bahsettiler engebe diye” (s. 46)
Ziya Boz’un “Beni Öldürün” şiiri ise şöyle bitiyor:
“hırpalanmış son yaz kahveleri gibi içim
bir bardak çay verseler ağlayacağım” (s. 51)
Lirik’te ustalardan yapılmış alıntılar bulunduğunu, bunun şiir adına sevindirici bir şey olduğunu kaydetmeliyim: Hacı Fâik Bey, Nâzım Hikmet, Cahit Zarifoğlu…
17 Ocak 2020 Cuma
14 Ocak 2020 Salı
GÜVERCİNİM NEREDE?
Erkenden, daha herkes uykudayken, daha
herkes çokça uyuyacakken çıktım kapıdan. Sokak soğuk muydu? Olsun. Kimsesizlik
mi egemendi ortalığa. Ne güzel. Al başını, hürriyet efendim, hürriyet!..
Yürüdüm. Yürüdükçe aydınlanan bir dünya
çıktı karşıma. İçimde gelişen bu yeni dünya, biraz sonra kararacak mıydı? Pek
güven duymamalı mıydı? Her şey, her an
ters yüz olabilir miydi?
Kuşku duyulmayacak kadar evet!.. Ama bütün
bu varsayımları şurada anacak ne var sanki?
Olumsuzluğa doğru yürüyen düşüncelerimi
dönüştüren, daha doğrusu olumsuzluğu gidermemekle birlikte, farklı bir alana
kaydıran, üç beş öğrenci oldu. Zira, ellerinde şu hepimizin bildiği el
arabaları (tornet) ile yakındaki mahalle pazarına doğru güle eğlene
yürüyorlardı. Belli ki tornetçilik yapacaklar. Yani, alışveriş yapan pazar
müşterisinin mallarını, ekmek parası deyip, taşıyıverecekler. Biraz abartalım:
İstatistiklere sığmayacak kadar çoktur bu çocuklar buralarda. Bir süre onların
dünyası ile hemhâl oldum, yürüdüm.
Elimde kitap, fotokopi edilmiş dil testleri,
gazeteler, yakışıyor muyum bu dili kırılmış pazara? Güvercin pazarı! Henüz tam
teşekkül etmemiş. Bir iki kümeden oluşan az sayıda bir meraklı topluluğu.
Onlardan daha da az, güvercin sahipleri
ve müşteriler. Çoktandır bildiğim, fakat gelip geçerken bir göz dahi atmadığım
bu mekâna hangi ayaklar getirdi beni?
Hatırlıyorum, bir kez de, yine nasıl
olduysa, kapısında “Güvercin Sevenler Derneği” tabelası asılı duran bir
kahvehaneden içeriye girdirmişti aynı
ayaklar bu baş ve gövdeyi. O zaman da
ilginç olaylar takılmıştı gözlerime.
İşte kesilmiyor ardı arkası. O olaydan şu
hatıraya, bu günden, başka bir ânâ... Birbirlerini kovalıyorlar. Bakın işte,
şimdi de Abdurrahim geliyor aklıma. Öyle ya, o olsaydı, durur muydu?
Güvercinlerin macerasını anlatırdı. Güvercin türlerini, uçuşlarını,
kaçışlarını... Güvercin ve güvercincilik üstüne türlü hikâyeler bulunmaktaydı
onun hazinesinde...
Güvercin pazarı kalabalıklaşır ve
pazarlıklar kızışırken ben hâlâ başka şeylerin peşindeyim: Neymiş efendim, hem
“din”ler, hem de edebiyatlar büyük önemler vermekteymiş güvercine.
Edebiyatların en gözde kuşlarından oluşu bir yana, “din”ler de paylaşamamış
onu. Şu birkaç örneği ekleyiverelim yeri gelmişken: Hz. Nuh, tufandan sonra
ortalığın kuruyup kurumadığını anlamak için üç defa uçurur güvercini. Üçüncüde
geri gelmeyen güvercin, Nuh aleyhisselamın ve gemisindeki canlıların tekrar karaya
dönmesine vesile olur. Hristiyanlar güvercine “kutsal ruh” gözüyle bakarlar. Ya
İslâm’da?
İslâm, hak eden bütün eşhasa olduğu gibi,
güvercine de gereken önemi vermiştir: Günahsız bir yaratıktır güvercin.
Efendimiz (S.A.V) ’in hicret vakti mağarada saklanması sırasında, kurduğu yuva
ve yumurtaları ile güvercin, müşriklerin
geri dönmesine yol açar. Birçok müslüman, daha başka sebeplerden ötürü de ona
ayrı makamlar ayırırlar gönüllerinde... Güvercinin avlanması, yenmesi,
beslenmesi vb. de bu yüzden pek hoş karşılanmaz...
Divan şiirindeki adı ikidir
güvercinin: Kebûter, hamâm...
Uçuşu, halhal takması, etinin kebab
edilmesi, postacılıkta kullanılması ile bu şiirdeki yerini almıştır. Aşk, akıl,
gönül, sevgili, saç gibi unsurlar için benzetme öğesi olmuştur. Bir çeşni olsun
diyedir, aldı şair:
“Firâk-nâme-i derdüm cenâhına ericek
Kebûterün gözüne bağrı kanı gelmedi mi”
(Hayâlî Bey)
Güvercin edebiyatı içimde fırtına estire
dursun, gelişmelere değinmeliyim:
Pazar, güvercin pazarı kalabalıklaşıyor.
Ellerinde karton kutular, birbirini
izleyen güvercin satıcıları, güvercin alıcıları...
Pazarlıklar artıyor. El değiştiren, elden
ele geçen can kuşları.
Yer yer sertleşmeler? Olurdu, olmazdı;
azdı, fazlaydı; değeriydi, değildi...
Derken gözümün dibinde gelişen bir olay:
Bu işe yeni başlamış olduğu her halinden belli olan, on beş, bilemedim on altı
yaşlarındaki bir çocuk. Genç veya delikanlı demeliydim belki. Ama onun
davranışı, duruşu, olaydaki tavrı ile henüz çocuk. Dört güvercini var, küçük
bir bisküvi kolisinin içinde...
Çevresindeki kalabalığın içinde ben, diğer
meraklılar ve bir müşteri. Şimdi suretini çizeceğim müşteri kılıklının iş
ortakları da olabilir o anda orada.
Müşteri kılıklı, diyerek yapacağım tasvir
hakkında da ipucu vermiş oluyorum: Ağzından köpükler akıyor. Ayrı zamanlarda
tıraşlanmış, fakat iyice uzamış ve birbirine girmiş bıyık ve kirli sakalları
ile, kelleden fırlayıverecekmiş gibi duran, daha doğrusu hiç durmayan gözleri
ile, tehditkâr sözleri ile... bir hayvan irisi.
10 paraya gitmesi gereken üç güvercini,
birisini boynu dönmüş diyerek, diğerini uçuş bakımından beğenmeyerek,
sonuncusunu ise renk açısından hakîr görerek, işte bu kılıksız, küfreder gibi bir pazarlık da yaptıktan sonra,
5 paraya götürüyor. Bereket ki 5 paraya götürüyor diyebilirsiniz. El
koyabilirdi diyebilirsiniz. Buna da şükür, dediniz...
Anasının kuzusu yeni yetme, beşliği
istemeye istemeye, cebine koydu. Zulme uğramış olmanın hüznü, hayır hayır,
çaresizliği vardı yüzünde. Başını ve gözlerini yere indirdi, yavaşça çekip
gitti oradan...
Benim gibi, olaya tanıklık eden, ama bu
güvercin pazarını her hafta ziyaret eden bir genç devreye giriyor yazımızın
burasında. Yazık oldu, diyor. Değerlerine yakın bir ücreti bari alabilseydi
çocuk. Ama alamazdı. Çünkü şu kılıksız ve adamları, iyi biliyorlar işi. Tam bir
şirket kurmuşlar. Bir takım oluşturmuşlar. Bir çete... Ankara’dan geliyorlar
her hafta buraya. Buradan 1’e aldıklarını, Ankara’da 10’a...
Pes! Bağır kanımız bizim de gözümüze
gelmemiş midir? Pes! İşin içine Ankara girmemiş midir?
Likâ Edebiyat, S. 10 (1 Ocak 1999), s. 4.
13 Ocak 2020 Pazartesi
JOSEPHA HİCKEV'İN NE KADAR DOLARI VARDI?
Mühim bir soru soruyorum, lütfen hassasiyetinizi esirgemeyin!
Josepha Hickev'in ne kadar doları vardı?
Bu sorunun yanıtını bulmanız çok zor değil. Zira 250 saniyelik şu linkte yatıyor: 562...
Linkte Fransız yönetmen Louis Leterrier'in yönettiği 2013 ABD yapımı Sihirbazlar Çetesi filminin kısa bir bölümü var. (Vardı. Biz link verdikten kısa bir süre sonra engelli hale geldi!) 2013'de vizyona giren bu gerilim filminde, uluslararası bir oyuncu kadrosu rol aldı. İşte oyuncu kadrosundan bir seçme: Jesse Eisenberg, Mark Ruffalo, Woody Harrelson, Mélanie Laurent, Isla Fisher, Dave Franco, Common, Michael Caine, Morgan Freeman...
İzlediyseniz devam edelim. (İzleyemediniz! Öyleyse kısa bir özet!) Bu kısa bölümün özetini sunalım: Dört kişilik çete, tıklım tıklım dolu olan bir salonda gösteri yapmaktadır. İzleyicilerden bazılarına gelişigüzel banka hesaplarındaki birikimleri sorulur. Böylece bir kaç kişinin hesap bakiyesi tespit edilir. Akabinde yapılan bir illüzyon ile, bu bakiyelerin değiştiği görülür. Sözgelimi, üstte fotoğrafını sunduğumuz (filmdeki adıyla) Josepha Hickev'in hesabındaki 562 dolar (Bunu bir kenarda tutalım.) 1562 dolara çıkar. Bir başkasının hesabı ise, o kadar azalmıştır. Evet, sihirbazların gücü, yüklü bir parayı, bir hesaptan başka bir hesaba transfer edebilmiştir.
İsterseniz şimdi de şu haberi okuyalım: 460 bin...
İsterseniz şimdi de şu haberi okuyalım: 460 bin...
62'den Tavşan
Kişisel Verileri Korumak...
Adı: kvKK 62
Silah kime doğrultuldu?
12 Ocak 2020 Pazar
SİZDE DE BİR SİTNİKOV YAŞIYOR MU?
O da neymiş diyenleriniz olabilir. Olacak elbet! Biz de açıklayacağız:
Suçlama olarak kabul edenleriniz de
olabilir. Olsun! Biz, açıklayacağız:
Sorarak başlayacağız: Siz o musunuz?
Sitnikov!
Sitnikov: Turgenyev’in tuzu kuru bir
veledi. Babalar ve Oğullar’ın ikinci dereceden, fakat önemli bir kahramanı.
Biraz daha mı açacağız? Biraz değil, pek
çok.
Açalım: Sitnikov, romanın asıl
kahramanlarından Bazarov’un eski bir öğrencisi. Arkadiy’den önceki çömezi.
Nihilizmin ilk mağlubiyeti onunla mı oluyor acaba?
“Her yanı yalanmış” gibi bir yüz, “gergin,
donuk ve kaygılı” bir görünüş. “Şaşkınlık dolu gözlerle ürkek ürkek bakar.”
Baksın bakalım. Nedir sebebi, “gülüşü huzursuz, kısa ve madenî seslidir.”
Tornadan geçmiş bir kişidir Sitnikov. Hem
yazarın, hem de toplumsal dizgenin tornasından.
Bu noktada, dalkavukça tavırlar takınması,
sırnaşması onun ilerici ve liberalist (yani nihilist) olmasına engel midir
ki?
Okuyucuyu tenzih ederim: Aranızda
böyleleri var mı? Hem ‘o’, hem ‘bu’?
Rahat bir hayatı vardır Sitnikov’un. Sever
rahat hayatı ve bu onun “liberal bir adam olmasına engel teşkil” etmez.
(‘Liberal’, doğrusu, nihilist.)
Kadınlardan nefret eder, bunları zevkle ve
sık sık açıklar ya, bakmayın siz Sitnikov’un kusuruna: doğuştan prenses olan
karısı Durdoleosova’nın önünde el pençe divan durur, boyun eğer.
Zengin ve meyhanecidir babası Sitnikov’un.
Kirlidir. Nihilizmi, onun içinden çıktığı aileden utanmasını gerektirir ve
utanır. Ama pederinin her istediğini yapmak, atasının izni dışına çıkmamak
boynuna bir halka gibi geçmiştir.
Nasılsınız ama? Ne şaşkınlık!
İşte bir şaşkınlık suretiniz daha:
Sitnikov şu tür naralar da atıyor: “Kahrolsun otoriteler!”
Ne romantizm değil mi?
Eski üstadı Bazarov’u ve kendinden sonraki
çömez Arkadiy’i bu şaşkın tanıştırır Kukşina’yla ve ardından da Odintsova’yla.
Hani şu iğrendiği cinsin iki “asil” kahramanıyla...
Nedense ipler hep böylelerinin elinde
olur. Nihilizm için ilk mağlubiyet kendisiyken, genel mağlubiyete de o ilk
adımı attırmıştır. Bazarov’un sonu onun hamleleriyle belirmeye başlar.
Ya sonra?
Babalar ve Oğullar’ın “son-öykü”
şeklindeki finalinde bay Turgenyev onu şu endamla karşımıza çıkartıyor:
“... büyük adam olmaya hazırlanarak Petersburg’da oksijeni azottan
ayıramayan, ama her şeyi inkâr eden, kendilerine son derece güvenen iki üç
kimya öğrencisi ile, büyük Yeliseviç’le sürtüp duruyor. Kendi dediğine göre de
Bazarov’un ‘davasını’ devam ettiriyor. Biri geçenlerde ona dayak atmış, o
da karşılığını vermekten geri kalmamış. Ne olduğu belirsiz dergilerden birinin
bir köşesine sıkıştırılmış, neyi anlattığı anlaşılmayan bir yazısında ona dayak
atanın ‘korkak’ olduğunu ima etmiş! Kendisinin söylediğine göre bu, hafif bir
alaymış. Babası eskisi gibi ona istediğini yaptırıyor, annesi ise onu budala,
edebiyat meraklısı biri sayıyor.”
İşin aslı, bu yazıda üstünde en çok durmak
istediğim şu “dayak” meselesi ve verilen “ima”lı cevap!
Ve soruyorum haklı olarak, sırf bu yüzden,
dayak-imalı cevap benzerliği yüzünden, sakın bir Sitnikov yer etmesin içimizde,
yaşamasın?!
Likâ Edebiyat, S. 8 (1 Kasım 1998), s. 4.
NASILSINIZ?
5
uzayıp giden serin sesli
ırmaklar akar bizim şiirimizden. kanın kırmızı sesi olur mısralarız. birikip
engin denizler oluşturur yürek yangınlarımız. çetele tutarız. neyi tutarız?
elbette günün ölümlü yüzünü! gecenin boşluğunu! ışıksızlığını günün. açlığı ve
tahakkümünü. çizmeleri, çiğnenmeleri.
adına andlar edilen nesneler
akar bizim şiirimizden. özgürlükler için, kısrak koşuşturmaları için, sonsuz
gönençler, fırtınadan esişler için...
uykusuzluk atlarını
koştururuz şiirimizde, çağlayan suratları, göğeren tabiatı, güneşin yükselen
ışıklarını...
yeraltlarından öfke, sükut,
kin, aşk, nefret, sevgi notları damıtırız şiirimizle. çarpan kanatlarıyla
şiirimizin ah neler damıtırız. acı iklimler damıtırız. tezatlıklar damıtırız.
gülüşler damıtırız...
ne yanışlarla yanıştır
şiirimiz! yaş yanışları, çocuk yanışları, aşk yanışları, hasret yanışları...
uzayıp giden serin sesli
ırmaklar akar bizim şiirimizden. Gülrenk fırtınalar ve esişler akar, başlar bir
diriliş ve...
Adıyla O’nun.Likâ Edebiyat, S. 5 (1 Ağustos 1998), s. 1.
9 Ocak 2020 Perşembe
CAHİT ÇOLLAK'IN EMİRHANI NO: 49'A VEDAI FOTOĞRAFI
28 Ekim 2013- Cahit Çollak'ın Emirhanı'ndaki Uludağ Yayınları'nı devrettiği gün, oradan ayrıldıktan hemen sonra... İlk fotoğrafta uzakta giderken görülen yelekli kişi Cahit Abi...
Cahit Çollak'ın Emirhan'dan ayrıldığı o günü Bursa'da bir devrin kapandığı gün olarak görüyorum. Sonraki 3 yılı (vefatına kadar) geçirdiği mekânın kitaba ve yayıncılığa uygun bir mekan olmadığı ortadaydı. Dolayısıyla, Emirhan'dan ayrılışı sadece bir devrin sonu değil, bir yenilginin başlangıcı olarak görüyorum. Yenilgi Cahit Çollak'ın yenilgisi değil. Onun elverdiği kişilerin, Emirhan'daki kültürel ortama sahip çıkmamalarının yenilgisi...
Bu arada, bu fotoğrafları çektiğim gün, her akşamüstü olduğu gibi, Emirhanı'na uğramıştım. Baktım, Cahit Abi dükkanı kapattı, komşularıyla helalleşti, vedalaştı. Dertlendim, hüzünlendim. Aklımdan o kederli ânı fotoğraflamak geçti. Doğrusu ilk kez kendi dışımdaki insanların bilgisi oluyor bu andan...
Bu yazım ilk kez şu linkte yayımlanmıştı:
https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=10154891449004512&id=694789511
Ayrıca şu link de ilginçtir:
http://www.dunyabizim.com/soylesi/267/cahit-collakla-mulakat
Cahit Çollak'ın Emirhan'dan ayrıldığı o günü Bursa'da bir devrin kapandığı gün olarak görüyorum. Sonraki 3 yılı (vefatına kadar) geçirdiği mekânın kitaba ve yayıncılığa uygun bir mekan olmadığı ortadaydı. Dolayısıyla, Emirhan'dan ayrılışı sadece bir devrin sonu değil, bir yenilginin başlangıcı olarak görüyorum. Yenilgi Cahit Çollak'ın yenilgisi değil. Onun elverdiği kişilerin, Emirhan'daki kültürel ortama sahip çıkmamalarının yenilgisi...
Bu arada, bu fotoğrafları çektiğim gün, her akşamüstü olduğu gibi, Emirhanı'na uğramıştım. Baktım, Cahit Abi dükkanı kapattı, komşularıyla helalleşti, vedalaştı. Dertlendim, hüzünlendim. Aklımdan o kederli ânı fotoğraflamak geçti. Doğrusu ilk kez kendi dışımdaki insanların bilgisi oluyor bu andan...
Bu yazım ilk kez şu linkte yayımlanmıştı:
https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=10154891449004512&id=694789511
Ayrıca şu link de ilginçtir:
http://www.dunyabizim.com/soylesi/267/cahit-collakla-mulakat
8 Ocak 2020 Çarşamba
06 TR 2020
1.
Travmayı danışacağız
Bad-ı sabaya
Gelir mi ufkumuzu ağartmaya
Uyanır mıyız bahara?
Bad-ı sabaya
Gelir mi ufkumuzu ağartmaya
Uyanır mıyız bahara?
2.
İçsel çığlığı örtmeye
Dış cephede yalıtım
İçsel çığlığı örtmeye
Dış cephede yalıtım
3.
"Devlet Mahallesi" "Harikalar Diyarı"
Ah olsaydı olsaydı
4.
Ölü tenler denizi
Elleriniz kin ahengi
Ölü tenler denizi
Elleriniz kin ahengi
5.
Arşiviniz etten belge
Candan tinden ölümden
Arşiviniz etten belge
Candan tinden ölümden
6.
Tel örgüde yalnız serçe
Telörkuş dedim ona
Üç dize mazlumluğuna...
Tel örgüde yalnız serçe
Telörkuş dedim ona
Üç dize mazlumluğuna...
7.
Muhit diye bir sergi
Sanata koltuk değneği
Çiftlikten gelirmiş sesi
Şehrin yüksek tepesinden...
Muhit diye bir sergi
Sanata koltuk değneği
Çiftlikten gelirmiş sesi
Şehrin yüksek tepesinden...
Ank., 4/8 Ocak 2020
BİR BOŞÇAVUŞUN TÜRKÜSÜ
Bütün mesuliyet benim. Neden söyledim türküyü. Böylece, evet
söyleyerek, kendim hazırladım
boş’luğumu. Çavuşluk ise sözün gölgelenmesi için. ‘Bir’ neyin nesidir
diyedurun, bin’in simgesi, binlerin herhangi biri...
Hangi vakitti, hangi mekândı, bilmiyorum. Bilinçsizliğim vakit ve mekân
için geçerliydi. Türkü ise bütünüyle bir bilinç işiydi. Bile isteye
söylüyordum.
Mırıldanma mı? Diyelim ki öyle. Ama ne korkunç yükseklikte duyulmuş sesim.
“Haykırış!” denildi, “çığlık!”, “dik kafalılık!”, “ayaklanma!”, “isyan!”...
Daha neler, neler...
Bazıları da tersinden söyledi. “Sessiz”mişim. Sadece ayaklarımın sesi
duyuluyormuş. Tık, tık, tık...
O bazılarına göre, dudaklarım da kıpırdıyormuş kıpırdanmasına. Ama bu, bir
sayıklama olabilirmiş ancak ve “kötü”ymüş, kötü... Çünkü, “Özgürlük!”, “Su”,
“Kurtuluş!” yolunda yorumlanabilecek şeylermiş bu kıpırdanmalar...
Olabilirdi bütün bunlar. Olabilirdi ne demek. Öyleydi. Aynen, bütün bunlar
doğruydu. Türküyü, dedim ya, söylüyordum ve bilinçliydim. Hatta, arada bir
ıslık ta ekliyordum ona. El ve ayaklarımla tuttuğum ritim mi? Dahil oluyordu
yer yer onlar da türküye.
Bütün bunların suç teşkil ettiğini bilmiyor muydum? Hayır, hayır... Bu
doğru değil. Doğrusu, her şeyin, her an
olabileceğini düşünüyordum.
Şuna inanın ki, en çok düşündüğüm buydu. Bütün benliğimi tırmalayan,
yapıştığı yakamdan hiç düşmeyen bu düşünceyi atmak için yapmadığım iş,
denemediğim deney, başımı vurmadığım yol yoktu.
Bütün bunlardan sonra, benim, yani bir boşçavuş’un türküsünü merak mı
ediyorsunuz? Ededurun efendim!
Likâ Edebiyat, S. 7 (1 Ekim 1998), s. 4.
Bu metni okuyan şunu da okuyor: Boşçavuş Söylüyor
Bu menti okuyan şunu da okuyor: İkinci Bir Boşçavuşun Türküsü
Bu metni okuyan şunu da okuyor: Boşçavuş Söylüyor
Bu menti okuyan şunu da okuyor: İkinci Bir Boşçavuşun Türküsü
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















